|
Seyyit Muhammed Hüseyin Behcet-i Tebrizi
(ŞEHRİYAR) |
 |
Şehriyâr’ın
gerçek adı Muhammed Huseyin Behcet-i Tebrizî’dir. Şairliğinin ilk
zamanlarında “Behcet” mahlasını kullanmış, sonraları iki defa Hâfız
falına bakarak kendisi için bir mahlas istemiş, faldan aşağıdaki iki
beyit çıkınca, mahlasını “Şehriyâr” olarak değiştirmiştir.
“Felek devlet zikkesini Şehriyâr’ların
adına bastırdı.
Kendi memleketime gidip kendi Şehriyâr’ım
olayım.”
Şehriyâr, m.1906 yılında dünyaya geldi.
Babası, Hoşgnâb’ın (Karaçemen’e yakın bir köy) seyyidlerinden, tatlı
sözlü ve faziletli birisi olarak tanınan, kendi döneminin hattatlarından
olan Tebriz Adliyesi’nin önemli avukatlarından Hacı Mir Aga
Hoşgnâbî’dir. M.1934 yılında dârı bekâya göçmüş ve Kum şehrinde
medfûndur.
Melik’üş-Şuera’nın “yalnızca İran’a değil,
belki tüm doğu aleminin iftiharı” ve büyük derin düşünceli yazar
Muhammed Ali Cemalzade’nin “Fars dilinin tebriz’li büyük şairini tebrik
ediyorum” dediği Şehriyâr, günümüz Fars şiirinin evrensel temsilcisidir.
Bugün, geniş İran platosunda Şehriyâr’ın
şiirlerini namının ve izlerinin bulunmadığı çok az bölge bulursunuz.
Aynı şekilde okuma yazma bilen halk arasında Şehriyâr’ın şiirlerini
zihnine yerleştirmemiş çok az insan görürsünüz. Bütün bunlar şairin
yerli ve yabancıların gönlündeki manevi nüfuzunun göstergesidir.
Şehriyâr’ın hayatı her zaman aşk ve ilgiyle
doluydu. Eğer böyle olmasaydı bu şiirlerde olmazdı. Şehriyâr son derece
hassa bir kalbe sahipti. En ufak bir iyilik veya güzellik karşısında
etkilenir ve aldanırdıki haddi hesabı yoktu. Aynı ölçüde en ufak bir
ilgisizlik ve kötülük karşısında son derece sıkılırdı.
Genel olarak Şehriyâr’ın hayatı ve
hatıraları, şiirlerinde kendini göstermektedir. Şiirleri üzerinde
yapılacak yorum ve açıklamalar, onun yaşam efsanesine daha yakındır.
Gerçektende o hatıralar, rüya ve efsane dışına çıkarılırsa çok yazık
olacaktır.
Şehriyâr, açık görüşlü biri idi. Hayatının
ilk yıllarından itibaren rüyalarla yönlendirilmiştir. Çocukluğunda ve
gençliğinde görgüğü iki rüya çok bilinen ve defalarca nakledilen
rüyalardandır.
İlk rüyası, bir kafile ile Tebriz’den
Tahran’a giderken mola verdikleri Besmenc köyünde gördüğü rüyadır.
Şehriyâr, rüyasında dağların zirvelerinde büyük bir davul çaldığını
görür. Davulun sesi etrafta yankılanır. Ses o kadar gürdür ki (bir
şimşek gibi) Şehriyâr’ın kendiside sesten korkar. Şehriyâr’ın bu rüyası
kazandığı ve sonradan dahada artan ününe yorumlanabilir.
Şehriyâr ikinci rüyasını 19 yaşındayken, ilk
aşkının son günlerini yaşarken görür. Şehriyâr bu rüyasında genel
hatlarıyla şunları görür; Behcetabad havuzunda sevgilisiyle yüzdüğünü,
sevgilisinin suyun dibine battığını, kendisininde onun arkasından suya
daldığını; ancak tüm aramalarına rağmen sevgilisini bulamadığını görür.
Havuzun dibinde eline bir taş gelir. Suyun yüzeyine çıktığında o taşın
güneş gibi ışık saçan bir mücevher olduğunu ve etraftakilerin geceyi
aydınlatan mücevheri buldu şeklindeki bağırışmalarını duyar. Şehriyâr’ın
bu rüyası şu şekilde tabir edilmiştir: Rüyadan kısa bir süre sonra
Şehriyâr, Behcetabad'da bir takım manevi değişimler geçirdiğini, bunun
sonucunda irfan ve maneviyat mücevherini bulduğunu anlatır.
Şehriyâr'ın şiir okumada özel bir tarzı
vardı. Şiir okurken yüzü, mimikleri ve sesi okuduğu şiirde geçen
konulara göre değişirdi. Bazı duygulu şiirlerde sesi tutulur ve gözleri
yaşlarla dolar, okuyucuyu tamamen farklı bir havaya sokardı.
Şehriyâr tuhaf bir kalp yumuşaklığına
sahipti. Dostlarından gördüğü en ufak hatalardan etkilenir, sinirlenir
bununla beraber büyük hataları görmezliktan gelir, affederdi. Hatta
düşmanlarının yanlış yolda olmalarından rahatsız olur ve onlar için
hidayet talep ederdi. Şehriyâr'ın kalbinde hiç kimseye hatta kendisine
karşı kıskançlık besleyenlere karşı kin bulunmazdı. O, onları son derece
severdi.
Şehriyâr, bağışlamayı, hediye vermeyi çok
seven birisiydi. Kendi ihtiyacı olan şeyleri bile başkalarına hediye
ederdi.
Şehriyâr, bazı zamanlar o kadar düşünceye
dalardı ki öğle ve akşam yemeği yemeyi bile unuturdu. Genellikle
Şehriyâr'ın önüne konulan öğle yemekleri saatler sonra aynı şekilde
kalır, artık Şehriyâr'ın akşam yemeği olurlardı.
Şehriyâr'ın öğle ve akşam yemeği tabaklarıda
bereketli idi. Öyle ki, bazı zamanlar bir kişilik yemek tabakları bir
kaç kişilik misafirlerini doyurmaya yeterdi.
Şehriyâr şiir okurken o kadar düşünce ve
hayallere dalardı ki bulunduğu ortamı ve yeri unuturdu.
Şehriyâr'ın yüzü sürekli bir biçimde, içinde
bulunduğu düşünce ve duygulara göre değişirdi. Farklı simalara ve bazen
mütezat simalara bürünürdü. Bazen masum bir çocuğa, bazen görmüş
geçirmiş birisine, bazen tam anlamıyla bir kalender dervişine, bazen
yüce makamlara ulaşmış bir ruhaniye, bazen kendini katıpetmiş bir
dervişe, bazen bir kahramana ama çoğunlukla bağrı yanmış fedakar bir
babanın, daha doğrusu bir annenin simasına sahipti.
Şiirinde de muhtelif ruhiyelere sahipti ve
sanki seleflerinin özelliklerini kendinde toplamıştı. Sözü tam
anlamıyla, Firdevsi'nin doğasını ve destansı ruhunu; Nizami'nin
meclisleri süsleyişini, Senayi'nin hikmetini, Mevlevi'nin irfanını,
Sadi'nin inceliğini ve ifade gücünü; Hafız'ın sadakatını ve aynı zamanda
gazellerindeki gizliliğini; İrec'in akıcılığı ve sadeliğini
yansıtıyordu.
Şehriyâr'ın gazel, kaside, mesnevî ve
benzeri şiir türlerini ustalıkla okumanın dışında büyük hüneri dört
noktada yoğunlaşır : İlk önce, gönlünün derinliklerinden çıkan sade
gazellede ve kendine özgü şiivesinde. Bu tür gazeller arasında şunlar
sayılabilir: Yek Şeb Bâ-Kamer, Münacât (ey Ali Humâ-yi Rahmet), Destem
Be-damânet, Sâzı Sabâ, Gol Poşt o Rû Nedâred, Vedâ-i Cevânî, Zindan-ı
Zindegî, Nâle-i Nâkâmî, Herâc-ı Aşk, Gevharfurûş, Gazal o Gazel, Çi
Mikeşem, Terâne-î Câvidan, To Beman o Digerân, Setâr-ı Men, Şeb-i
Firâk-ı To, Gazzâl-i Remîde, Destgirî –i Asmân, Mâh Ber Ser-i Mihr,
Morg-i Beheştî, Şemşîr-i Kalem, Yarân-ı Dağal, Cem o Tefrîk, Şerm o
İffet, Ney-i Mahzûn, Mâh-ı Seferkerde, Melâl-ı Muhabbet, Konc-i Fenâ,
Men nehâhed Şod ve şair-i Efsâne. İkincisi, Taht-ı Cemşîd, Hezeyân-ı
Dil, Der-Nişâbûr, Mevlanâ Der Hangâh-ı Şems, Nakkâş gibi renkli
“tablol”ar üreten, ince şairsel betimlemeler. Üçüncüsü, şiirde, halk
dilini,ıstılahlarını ve konuşma dilini kullanmadaki ustalığı. Azerbaycan
şaheseri olan Haydar Baba’ya Selam bunun en iyi tanığıdır. Dördüncüsü,
çok derin duygusal şiirler yaratmadaki ustalığıdır. Vay Mâderem, Kıt’a-i
Haydar Baba ve babasının anısına söylediği diğer bir kıtada şairin bu
yönü göze çarpmaktadır. Şehriyâr'ın Beheşt-i Gomşode, Sabâ Mimired,
Kûdek-i Hazân, Dohterek-i Golfurûş gibi diğer bazı küçük eserleri, küçük
boyutlardaki büyük eserlerdendir. Bu eserlerin her biri duygusal, insani
veya felsefi muhteva ve kapsam açısından ya da şairin kendine özgü
tarzını göstermesi açısından değerli ve hatırı sayılır eserlerdendirler.
Haydar Baba'ya Selam manzumesi şairin en meşhur
eserlerindendir. Gazelleri, kasideleri, kıtaları ve tabloları olmak
üzere şairin Amedi Canem Kurbanet, Bero Ey Türk, Yar ve Hemser
Negiriftem ve buna benzer birkaç gazeli dışında hiçbir eseri bu derecede
genel kabul görmemiştir. Belki de bu başarıyı, her şeyden çok,
"folklorik" çekiciliğin, halk dilinin gönül okşayıcılığının ve
Azerbaycan'ın şimdiki dilini bilenlerin teveccühleri sayesinde elde
etmiştir. Açıktır ki, bu manzumenin son derece duygusal olmasının,
gönülden dile dökülmesinin, insanı düşünmeye sevkeden ince tabir ve
ıstılahlarla ve şairin çocukluk anılarının en küçük ayrıntılarıyla dolu
olması, söz konusu manzumenin başarı elde etmesinde son derece etkili
olmuştur.
Şehriyâr, doktorluk eğitiminin son sınıfında sonu
olmayan bir aşka tutuldu. Gerçekte bu aşk İlahî bir vergi idi; şairin
içsel ateşini tutuşturmuş, içsel dönüşümlerini manevîyatın doruklarına
ulaştırmıştı. Öyle ki, ilgi bağlarından kurtulup gönül sahiplerinin
yoluna girdi. Şiirleri başka bir renge ve kokuya büründü. Şair, gençlik
yıllarının başlarında "dert ve renç" sınavını başarıyla verdi ve
sanatsal makamı manevî kemalin son noktasına ulaştı.
Şehriyâr, geçirdiği değişimleri ve ruhî alemlerini şu
şekilde anlatır:
"Onun tövbe etmasiyle sonuçlanan, birçokları için
yabancı olan putkırıcılıklar."
Ustad Şehriyâr'ın dostu Zahidî, Şehriyâr'ın Divân'ının
dördüncü baskısı için kaleme aldığı mukaddimede bu konuyla ilgili olarak
şunları yazar:
" Şehriyâr bu büyük feyzi idrak ettikten sonra tamamen
değişime uğramıştı. Artık akrabaları, dostları, tanıdıkları ve hatta
benim için onun düşüncelerini anlamak zorlaşmıştı. Anlaşılması mümkün
olmayan sözler söylüyordu."
Herhalükarada, Şehriyâr, tevhid meydanında ve irfan
vadisinde at koşturan bir şairdir. Hâfız'ın şiirine göndermede bulunarak
şöyle der:
"Her ne yaptımsa Kur-an'ın bereketiyle yaptım."
Sedâ-yi Hudâ, Kıyam-ı Muhammed, Munacât, Mevlâ Ali ve
Şüveyh-i Gazi, Karvân-ı Kerbelâ, Hediye-i İd-i Gadir, İslâm ve Hidmet-i
İctimâ, Cihat-ı Akidet gibi şiirlerinde kendisinin de doğru bir biçimde
ifade ettiği gibi Şehriyâr'ın derin inancıcı görebiliriz.
Şehriyâr'ın sözünün inceliği, onun Azerî ve Farsça'ya
olan eşsiz hakimiyeti bu irfan üstadına özel bir şöhret kazandırmıştır.
Şöhreti İran sınırlarını aşarak, diğer ülkelere yol bulmuş, gönül
okşayıcı sözleri, İlahi mârifete gönül vermişlerin gönüllerini
aydınlatmıştır. İşte bu yüzden Şehriyâr, akranları ve çağdaşiları
arasında mümtaz ve eşsiz bir şair olmuştur.
Şehriyâr, İslâm inkılabından sonra Teşrif-i Kabûl ve
Makâm-ı Rehberî şiirleriyle İslâm inkılabıyla olan gönül birliğini
ortaya koymuştur. Kendisinin de dediği gibi:
"Son yıllarda kalem cihadında hiçbir zaman geri
kalmamıştır."
Bu yine onun İslâm maarifine ve irfanına duyduğu
bağlılıktan kaynaklanır. Üstad, kutsal direniş yıllarında, hiçbir zaman
kalem silahını elinden düşürmemiş, sanatın gücünü unutmamıştır. Coşkulu
şiirleriyle İslâm'ın kahraman askerlerini selamlamıştır:
" Selam ey yiğit savaşçılar,
Kan ve toprağa bulanan kahramanlar,
Büyük tankların önünde,
Saf durmuş kayalar size selam.
Bu saf Sadr-ı İslâm'da,
Ammar-ı Yasir ve Malik Eşter'in durduğu saftır.
Kur'an'da, "bonyân-ı mersûs" olarak tabir edilir.
Bu saf, safın serdârı Mevlâ Ali'nin safıdır.
Öyle bir safdır ki orada yalnız Rehber'in sözü
dinlenir.
Duman ve ateş arasında,
İnsanın gönlünü Allah'a bağlayan bir saftır."
İran İslam Cumhuriyeti Dini Lideri Ayetullah Hâmeneî,
Şehriyâr'ın sanatsal sorumluluğunu güzel bir biçimde şu şekilde beyan
etmiştir:
" Şehriyâr'ın en parlak hüneri, tarihi görevini
tanımış ve tüm varlığıyla samimi bir şekilde yerine getirmiş olmasıdır."
Üstad Şehriyâr, 83 yıllık bereketli şairlik yaşamından
sonra Ağustos 1988'de Hakk'ın rahmetine kavuşmuş, naaşı, Tebriz Şairler
Mezarlığı'nda toprağa verilmiştir.
Şairin vefatından sonra 1992 yılında Kültür ve İslami
İrşad Bakanlığı tarafından uluslararası düzeyde Tahran'da Üstad
Şehriyâr'ı Anma Konferansı düzenlenmştir. Bu konferansa İranlı şair ve
yazarların yanısıra Azerbaycan, Türkiye, Tacikistan ve başka birkaç
Ortaasya ülkesinden düşünürler ve Şehriyâr'ı sevenler de katılmıştır.
1992 ve 1998 yılları arasında Tahran'da ve sözü geçen ülkelerde birçok
defa Şehriyâr'ı anma toplantıları düzenlenmiştir.
Şehriyâr'ın ünü neredeyse eşsiz bir ündür. Farsça ve
Türkçe konuşulan bütün ülkelerde, hatta onun bir kıtasının tercümesinin
gittiği her yerde sanatı övgüyle karşılanmıştır. Haydar Baba manzumesi
yalnızca Azerbaycan'ın ücra köşelerinde değil, belki Türkiye ve
Kafkasya'ya da ulaşmıştır. Türkiye'de defalarca basılmıştır. Türkçe
bilen birisinin Haydar Baba manzumesini okuyupta etkilenmemiş olması
olası değildir.
Geçmiş yıllarda Ankara ve İstanbul'da Şehriyâr'ı anma
seminerleri düzenlenmiştir. Ancak İran İslam Cumhuriyeti Kültür
Müsteşarlığı ve Ankara Üniversitesi tarafından düzenlenen bu seminer
Şehriyâr'ın kişiliğinin, eserlerinin ve düşüncelerinin ele alındığı ilk
ilmi ve edebi seminerdir.
Ruhu şâd olsun!...
|