İRAN KÜLTÜR EVİ

Tanınmış Simalar

 
 
 

Aranacak

 

 

 

MEVLÂNÂ CELÂLEDDÎN MUHAMMED-İ BELHÎ

(1225-1294)

Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Belhî, İran’ın en büyük arif ve mutasavvıf şairlerindendir. O, kendisinden geriye bıraktığı muhteşem eserleriyle Fars dili ve edebiyatına bambaşka bir zenginlik katmıştır. M.1225 yılında Belh şehrinin ünlü bir ailesinde dünyaya gelen Mevlânâ, çocukluk yıllarında babası Sultanu'l-Ulema Bahauddin Veled ile Sultan Muhammed-i Harezmşah arasında çıkan bir ihtilaftan dolayı ailesiyle birlikte sürgüne gönderildi. Sultan’ın adamları tarafından gittiği her yerde  zulme uğrayan Bahauddin, Horasan üzerinden Bağdat’ın yolunu tutar. Rivayet edilir ki, Bahauddin Veled Nîşabur’da Attar-ı Nîşaburî’nin yanına uğrar. Attar, Celâleddîn’i kucağına alarak onun geleceğinin parlak olacağını söyler ve Esrarnâme adlı eserinden bir nüshayı ona hediye eder. Bahauddin Veled Bağdat’tan Mekke'ye giderek Kâbe'yi ziyaret eder ve bir süre sonra Anadolu Selçuklularının hakimiyeti altında olan Malatya’ya yerleşir. Burada yedi sene ikamet ettikten sonra  dönemin ilimsever yerel hükümdarı Sultan Alaaddin-i Keykubad tarafından saygı görür ve daha sonra Konya’ya yerleşir.Konya’da dini dersler vererek talebe yetiştirmekle meşgul olan Bahauddin, Sultanın ve halkın sevgisini kazanır.  Yıllarca babasının yanında öğrenim gören Celâleddîn, onun vefatı ardından, dönemin ünlü ariflerinden, Seyyit Burhaneddin Muhakkık-ı Tirmizî'nin yanına giderek bir müddet onun talebesi olur. Daha sonra üstadın teşvikiyle edebî ve fıkhî bilgilerini geliştirmek için Şam'a gider ve burada Muhyiddin-i Arabî gibi büyük ulemanın derslerinden yararlanır. Konya’ya döndükten sonra üstadı olan Tirmizî’nin öldüğünü öğrenince çok üzülür. Bu tarihten itibaren talebe yetiştirmeye başlayan Mevlânâ, kısa süre sonra inanılmaz derecede sevilen biri haline gelir öyle ki, müritlerinden bir kısmı daima onun yanında kalır ve ondan ayrılmazlar. Böyle bir ortamda Şems-i Tebrizî adlı bir  arif ve aşık onu ziyarete gelir. Mevlânâ bu arifle oturup sohbet ettikten sonra onun sıcak nefesi, etkileyici beyanı ve cazip düşüncesinin etkisinde kalır. Mevlânâ dersi, mektebi ve makamı bir kenara bırakarak bu arifin peşine düşer. Üç yıl bu şekilde geçer ve bu müddet içerisinde Mevlânâ tamamiyle namaz ve mescitten uzaklaşarak sema yapar ve kadeh elinden düşmeyen bir sarhoş haline gelir.  Bu durumdan rahatsız olan müritleri, Şems’i rahatsız ederek onu Konya’dan uzaklaştırırlar. Şems-i Tebrizî’nin Konya’dan ayrılması Mevlânâ’yı derinden sarsar ve  muradının hicranında ağlayarak matem tutar. Onun bu haline dayanamayan Şems bir süre sonra tekrar Konya’ya geri döner, Şems’in dönüşü Mevlânâ’yı sakinleştirir ve bu tarihten itibaren arifane saz-u sema gösterileri yaygınlaşmaya başlar. Mevlânâ, kendisinin ziyaretine gelen büyükleri ince bir eda ile hafife alır. Arifane şevk ve aşktan kaynaklanan bu davranış bir grup dar görüşlü ve kıskanç kesimin hışmına uğrar ve 1266 yılında Şems’in öldürülmesiyle sonuçlanır. Şems’in ölümü Mevlânâ’dan saklı tutulur. Şeyhinden haber alamayan Mevlânâ onu bulabilmek için bir kaç kez Şam’a gider. İki yıl süren bu arama yolculukları sonuçsuz kalınca  Mevlânâ perişan bir vaziyette Konya’ya geri döner. Bu dönemden sonra ilmi çalışmalarını bir kenare bırakarak sadece eğitim ve irşad işleriyle meşgul olur  ve böylece Mevlevîlik tarikatının temelini atar. Daha sonra Salahaddin Feridun-i Zerkub adlı bir arifle tanışır ve ona gönül bağlar ancak Zerkub vefat eder ve vasiyeti üzerine cenazesi alkış ve saz eşliğinde toprağa verilir. Zerkub’un ölümünden sonra Hüsameddin Çelebi adında bir arifi halife olarak kendi yerine seçer ve ömrünün son on yılını onun yanında geçirir. Bu sırada onun teşvikiyle Mesnevî’yi yazar.  Mevlânâ bunca maceralı yıllardan sonra 1294 yılında bir hastalık nedeniyle vefat eder ve  cenazesi Konya’da bulunan babasının mezarının yanında toprağa verilir. Rivayetlere göre onun ölümünden derin üzüntü duyan  sevenleri kırk gün boyunca onun için yas tutarlar.

Bir çok bilim adamı ve araştırmacıya göre Mevlânâ kendisinden sonraki mutasavvıfların irfanî gerçeklerine layık bir şekilde mirasdarlık yapmakla birlikte irfandaki anlaşılması zor kavramları Kur'an ve hadisle birleştirerek sade bir dille beyan eden, İslam sonrası İran’ın en büyük mutasavvıf arifidir. 

Eserleri : Mesnevî-yi Manevî (altı bölüm), Divan-ı Gazeliyyat-ı Şems-i Tebrizî, Fîhi Mafîh, Rubâiyyât, Mektubât, ve Mecâlis-i Sab’a