|
George Washington Üniversitesi Öğretim üyesi
Prof. Dr. Seyyid
Hüseyin Nasr İle İki Ayrı Konuda Söyleşi
Giriş:
İslâm
felsefesi, irfan ve bilim alanında ilk sıralarda yer alan uzmanlardan
Prof. Dr. Seyyid Hüseyin Nasr, halihazırda Washington'daki George
Washington Üiversitesi İslâmî Araştırmalar Merkezinde görev yapmaktadır.
Hüseyin
Nasr, 1933'te dindar bir aile ortamında dünyaya geldi. İlk öğrenimini
İran ve Amerika'da tamamlayan Nasr, Massachusetts Teknoloji Enstitüsünde
(MIT) fizik dalında öğrenime başladı. Daha sonra Harvard Üniversitesine
girerek, jeoloji ve jeofizik dalında eğitimine devam eden Seyyid Hüseyin
Nasr, Bilim ve Felsefe Anabilim Dalında, İslâmî astronomist olarak bu
üniversiteden doktora derecesi aldı. Prof. Dr. Nasr 1958 1979 yılları
arasında, Tahran Üniversitesinde, Bilim Tarihi ve Felsefe Anabilim
dallarında hocalık yaptı. İlk olarak Beyrut'taki Amerikan
Üniversitesinde İslâmî araştırmalar konusunda, Ağahan kürsüsünü elde
etti.
İran
İslâm İnkılabı sıralarında (1979) Amerika'ya yerleşen Prof. Nasr önce,
Philadelphia'daki Temple Üniversites'nde daha sonra, şu anda da devam
etmekte olduğu George Washington Üniversites'ndeki görevini üstlendi.
Konferans vermek üzere bir çok ülkeye gitti. 1981'de ilk Müslüman bilim
adamı olarak Edinburgh Üniversitesi tarafından "Gifford" seminerlerine
davet edildi. Onun burada yaptığı konuşmalar daha sonra "Bilgi ve
Kutsal" adı altında kitap olarak yayımlandı. Dinî diyaloglara ilgi duyan
Nasr, çeşitli dinlerin filozofları ve bilim adamlarıyla müzakereler ve
tartışmalar tertipledi. İlim ve İslâm felsefesi ve gelenek ve modernite
konularında bir çok kitap ve makalesi yayınlanan Dr. Nasr'ın son olarak
"İslâm'ın Kalbi" adı altında yeni bir kitabı yayınlandı. O aynı zamanda
Amerika'da bulunan Gelenekçilik Araştırmalar Müessesesinin başkanlığını
da yürütmektedir.
İslâm
dünyasının karşılaştığı terör olayları ve Müslümanlar üzerindeki
baskılar nedeniyle içinde bulunduğumuz bu atmosferde, Prof. Dr. Seyyid
Hüseyin Nasr'ın bu iki önemli konuyla ( I-İslâm ve Dünya,
II-Küreselleşme ve İranlı Kimliği) ilgili görüşlerini, bazı ithamlara
cevap niteliği taşıdığı düşüncesiyle, dergimizin bu sayısında
yayınlamayı uygun gördük.
I) İslâm ve
Dünya
-
İslâm dininin temel
anlayışı, genel anlamda tıpkı Yahudilikte olduğu gibi, savaşçı (şiddete
yanlısı) kültürden kaynaklanmaktadır. Ancak İslâmın ilk yayılımından
sonra uzun bir süre barış, bilimsel ve kültürel gelişmeler ve dostça
ilişkiler dönemi başladı. Sizce bu tarihi olgular tamamen birbirinden
farklı şeyler midir? İslâm dininin tarihi temellerinin oluşum şartları
ve bu şartların din üzerindeki etkileri hakkında bilgi verebilir
misiniz?
-
Müsaade edin sözünüzü
düzelteyim. İslâm dininin temelinde savaş kültürü ve şiddetin yeri
yoktur. İslâm'ın temelinde Allah vardır. Arabistan'da birbirleriyle
savaşan kabilelere cevap niteliğini taşıyan İslâm dinî Allah tarafından
onlara gönderildi. Bütün beşeri toplulukların geçmişi savaşlarla doludur
ve İslâm bir istisna değildir. İslâmdaki savaşlar, Hristiyanlıkta veya
Yahudilikte olduğundan fazla değildir. İslâm Peygamberi Mekke'den hicret
etmek zorunda kaldığında, hayatı tehlikeye girmişti, bu yüzden sadece
savunma amaçlı bir kaç savaşa katılmak zorunda kalmıştır. Ancak Mekke'ye
döndüğünde bir damla kan dökmeden barışı sağlamıştır. Peygamber(sav)'in
vefatından sonra, ilk dört halife döneminde, başlangıçta fırkalar
arasında savaş çıkmış fakat daha sonra, uzun bir süre barışçıl bir hava
içerisinde, kültürel ve dinsel sahalarda, çok güzel gelişmeler olmuştur.
Başka dinlere bakıldığında, hatta barış dinî olarak
tanınan Hinduizme göre, İslâm daha barışçıl bir görüntü sergilemektedir.
İslâm Peygamberi, Yahudiler ve Hristiyanlara son derece saygılı
davranmış ve onları "kitap ehli" olarak anmıştır. Peygamber'in Medine'de
Yahudilere karşı savaşları, Yahudi oldukları için değil, Mekkeli
düşmanlarla işbirliği yaparak ihanet ettikleri için vuku bulmuştur. Bu
ihanetten dolayı Yahudilerden birkaç kişi öldürülmüştür. Diğer Yahudiler
ve Hristiyanlar, Müslümanların desteğinden yararlanarak, Müslümanlarla
birlikte barış ve istikrar içerisinde yaşamışlardır.
-
Bir çok Müslümanlar
arasında yaygın olan, Yahudilik ve İsrail aleyhtarı duygular hakkında ne
diyorsunuz?
-
Bu Siyonizmin laik bir ideoloji
olarak bölgede ortaya çıkması ve Filistin topraklarının yağmalanarak,
halkının zulme uğraması ardından bir tepki olarak baş gösteren yeni bir
olgudur. Araplar ve İsrailliler arasındaki ihtilaflar âdilane bir
şekilde çözüldüğü zaman Yahudilere karşı duyulan nefret büyük oranda
ortadan kalkar. Tarihe bakılırsa, Yahudiler ve Hristiyanların bir çok
Müslüman ülkede barış içinde, problemsiz bir şekilde bir arada
yaşadıklarını görebiliriz. Mısır'daki Hristiyan topluluk bugüne kadar
yaşamını sürdürmektedir. Bir çok Avrupa ülkelerine bakıldığında,
Yahudilerin Müslüman topluluklarda, daha yumuşak bir davranışla
karşılaştıklarını görüyoruz. 15. yüzyılda Yahudiler İspanya'dan
sınırdışı edildiklerinde, Kuzey Afrika ve Türkiye'de kabul gördüklerini,
bu bölgelere yerleştiklerini ve oralarda gelişme sağladıklarını
görüyoruz. İran'da bugün Yahudilerin ve Hristiyanların, parlamentoda
temsilcileri bulunmaktadır. 1991'de Bağdat Amerikan uçakları tarafından
bombalandığı sıralarda hiç bir Hristiyan bir Müslüman tarafından kötü
muamele görmedi.
-
Yahudilerin ve
Hristiyanların kutsal kitaplarında olduğu gibi Kur'an'da da barışçıl ve
savaşçıl eylemleri savunan ayetler bulunmaktadır. Kur'an'dan yapılan
çeşitli yorumlarda şiddet içeren davranışlar ne anlama geliyor?
Kur'an'da savaş kavramı nedir?
-
Savaşla ilgili Kur'an'da çok az
sayıda ayet vardır. Maalesef Batılılar her zaman o ayetleri bulup tenkid
ediyorlar, ancak Tevrat'ta, savaş konusunda daha fazla ayet olduğunu
unutuyorlar. Kur'an'daki savaş sadece savunma anlamında caizdir, suçsuz,
sivil insanlar, kadınlar ve çocukların öldürülmesine izin yoktur.
Batılıların yanlış anladıkları cihad deyimi ise "Allah yolunda çalışmak"
anlamına gelir ve daha derin anlamı, kutsal bir savaş değil, bir insanın
nefsine karşı verdiği mücadeledir. Dolayısıyla cihad, Müslüman
topluluklar için zaruri durumlarda, korunma amaçlı bir savunma
yöntemidir.
-
Bu küçük cihad (cihad-ı
asgar) ve büyük cihad (cihad-ı ekber) arasındaki fark anlamında mıdır?
Bu konuyu biraz daha açarmısınız?
-
Evet, büyük cihad insanın
içindeki maddi ve şehevani isteklere karşı verilen mücadele
anlamındadır. Peygamber(sav) Mekkelilere karşı yaptığı ilk savaşlarının
birisinin ardından, kendi taraftarlarına "Siz dış cihadı yerine
getirdiniz, şimdi içe karşı cihadı yerine getirmeniz gerekiyor" dedi. O,
maddi heveslere karşı verilen içsel mücadelenin, dış cihaddan daha büyük
ve önemli olduğu konusunda taraftarlarını uyardı.
-
Her halükârda,
Arapçadaki "harp" kelimesi, savaş anlamındadır. Bu kelimenin cihad
kelimesiyle ne farkı var? Çağdaş İslâmî tartışmalarda cihad kelimesi
neden bu kadar çok kullanılıyor?
-
Harp, mütedavil bir kavram
olarak savaş anlamındadır ve İslâm'da onun somut kural ve kaideleri
vardır. Nitekim cihad kelimesi de belli bir dinî anlam taşıyor ve
Allah'a yakınlaşabilmek için Allah yolunda çalışmak anlamındadır. Fakat
daha başka anlamlarda da kullanılmıştır. Örneğin, Hristiyanlar arasında
kullanılan "Haçlı Savaşı"(Crusade) sözcüğünü düşünün. Papa "Urban" 11.
yüzyıldaki kutsal savaş anlamında (Müslümanlara karşı verilen savaşlarla
ilgili) kullanmıştır. 20. yüzyılda Başkan Canson'ın bu sözcüğü
yoksulluğa karşı savaş anlamında kullandığını da görüyoruz. Dolayısıyla
cihad kelimesi de hakikî ve mecazî anlamda kullanılmıştır ve her
toplumda olduğu gibi savaşlar bazen saptırıcı adlar altında
çıkartılıyor. Tarih boyunca bazı kralların, bir yeri gasbetmek veya
düşmanlarını yenmek için "cihad" sözcüğünü "harb" amaçlı kullandıklarını
görüyoruz. Binaenaleyh bunlar kendi yaptıklarını meşrulaştırmak için,
dinî nitelikli cihad sözcüğünü kullanmışlardır. Bunların yaptıkları ne
hukukî nede kelamî anlamda cihad sayılır. Cihad sadece, din
bilginleriyle istişare edildikten sonra, İslâmî hükümetin lideri
tarafından alınabilecek bir karardır. Örneğin Hüsnü Mübarek cihad kararı
alamaz çünkü, O laik bir rejimin başkanıdır.
-
İslâm, siyasî içerikli
bir dindir ve tarihte de bazı din ve siyaset adamlarının, hedeflerine
ulaşmak için şiddeti bir araç olarak kullandıklarını görüyoruz.
-
Hristiyanlıkta "Allah'a ait olan
herşeyi Allah'a, Kral'a ait olan herşeyi Kral'a bırakın" denilir.
İslâm'da tam tersine herşeyin Allah'a ait olduğu inancı vardır. Kanun ve
İslâmî şeriat iki temel üzerine oturur; birisi vahiy yoluyla
Peygamber(sav)'e indirilen Kur'an, diğeri hadisler, sünnet ve
Peygamberin davranışları. Terim olarak şeriat denilen İslâm'ın kutsal
kanunu, bu iki temele dayanmaktadır. Tabii icma ve kıyas gibi bazı
unsurlar da vardır. İncil'de toplum için somut bir kanun belirlenmemiş,
İsa(as), Musa(as) ve İslâm Peygamberi(sav)'nin tersine Hristiyan toplumu
için somut bir kanun getirmemiştir. Bu yüzden Hristiyan topluluklar
yerel yasalardan faydalanmak zorunda kalmışlardır. Halbuki İslâm'da
kanun veya şeriat, dinle içiçedir.
İslâm'ın ilk iki yüzyılı boyunca Müslüman topluluğu
gittikçe artan bir araştırma ve deneme dönemi yaşamıştır. İşte bu yüzden
fıkıh yada İslâm kanunu hızla gelişmiştir. İlk Müslüman fakihler,
Kur'an'ın emrettiği gibi, dürüst, eşit ve adil bir toplum oluşturmak
için daima yasal yöntemler bulmaya çalışmışlardır. Halife ve sultanlar
halkı himaye edebilmek için, şeriat kurallarına göre hükümet etmek
zorundaydılar. Ancak diğer toplumlarda olduğu gibi bazı yöneticiler
diğerlerinden daha iyi yönetmişlerdir. Bazıları ise insanları öldürüp
onlara zulmediyorlardı ve halk bu zulümden korunabilmek için din
bilginleri veya dinî liderlere sığınmak zorunda kalıyorlardı. Bazı
dönemlerde belirli gruplar, zalim yöneticilerin, adalete ve eşitliğe
dayalı İslâmî şeriatın dışına çıktıklarını hissederek reform nitelikli
hareketler başlatmışlar; bu gibi koşullarda genellikle şiddet içeren
davranışlar da ortaya çıkmıştır.
Beşerî toplumda şiddete karşı olmak bir gerçektir. İslâm
bu gerçek karşısında tepkisiz kalmamış bilakis savaş ve şiddeti
olabildiğince sınırlandırmaya çalışmış, günahsız sivillere özellikle
yaşlılar, kadınlar ve çocuklara karşı şiddeti ise menetmiştir. Her
halükarda Hristiyanlık tarihiyle kıyas edildiğinde, İslâm tarihinde
şiddete daha az rastlandığı görülür.
-
Biz Batılılar genelde
Avrupa'daki Rönesans ve entellektüellik çağının, Ortaçağ'da İslâm
dünyasındaki bilimsel, kültürel ve felsefî gelişmelerin sayesinde
gerçekleştiğini unutuyoruz. 18. ve 19. yüzyılda Avrupa'nın genişleyen
ekonomisi dünyadaki güç dengelerini bozarak Ortadoğu, Afrika ve
Asya'daki genelde tarımla meşgul olan toplumları sömürmeğe kalkıştı. Bu
güç dengelerinin bozulmasının İslâm dünyasındaki etkilerini izah
edermisiniz?
-
Avrupa'daki gelişmeler 16.
yüzyılın başlarında başladı. Kuşkusuz o dönemde en önemli medeniyet
İslâm medeniyetiydi ve bu yüzden Batı dünyası bu medeniyete borçludur.
Batı dünyasındaki bilim İslâmî bilimler üzerine kurulmuştur. Galile,
İbn-i Sina ve diğer Müslüman astronomistler olmaksızın ortaya çıkamazdı.
Her ne kadar, Galile'nin ortaya koyduğu bilim, İslâmî ilimlerin dünya
görüşünden farklı bir dünya görüşü üzerine kurulu olsa da, tarihi açıdan
İslâm dünyası çok büyük bir yanlış yaptı; 16. ve 17. yüzyılda aktif ve
parlak bir medeniyet olarak kendi iç problemlerine daldı ve Avrupa'daki
gelişmelerden ve büyük bir gücün oluşumundan habersiz kaldılar.
Müslümanlar Avrupalılara, bir avuç vahşi ama güçlü savaşçı gözüyle
bakıyorlardı. O zamana kadar yapılan mübadeleler genelde tek taraflıydı.
Avrupalılar daima İslâm dünyasına borçlulardı. O dönemde İslâmî güç
Moğol Hindistan, Safevi İran ve İslâmî İmparatorlukta odaklanmıştı.
Avrupalıların Uzakdoğu Asya'da bazı bölgeleri ele geçirmeleri çok fazla
önemsenmedi taki, 1798'de Napolyon Mısır'ı aldıktan sonra İslâm dünyadı
uyandı ve kendine geldi. Mısır İslâm dünyasının kalbinde olan bir
ülkeydi ve Osmalıların boyunduruğunda olmasına rağmen Memlükler
tarafından yönetiliyordu. Memlükler, Moğol istilasına karşı direnen ve
onları yenilgiye uğratan tek Müslüman sultanlıktı, dolayısıyla,
Napolyon'un Mısır'ı alması İslâm dünyasında büyük bir şok yaratmıştı.
Avrupa seküler olduğu için büyük bir güce dönüştü.
Bazılarına göre Ortaçağ'dan sonraki Avrupa, maddi güce kavuşabilmek için
maneviyat ve ruhunu satmıştır. Ancak her zaman söylediğim gibi, eğer
İslâm dünyası da bütün gücünü felsefî, irfanî ve dinî araştırmalar
yerine maddi güce kavuşmak için harcasaydı, dünyayı fethetmenin
araçlarını elde etmiş olurdu.
-
Bugün Batıda birçok
Müslüman yaşıyor. Müslüman toplumlarda da (rahat koşullarda olmasa da)
bir çok Batılı yaşamaktadır. Bu olay Müslümanların geleneksel olarak
"darusselam" dedikleri, yani İslâm'ın çoğunlukta olduğu yerlerle diğer
bölgeler arasında sınır çizmeyi zorlaştırmaktadır. Siz darusselamda
yaşayan Müslümanların Batı'ya karşı bazı reaksiyonları hakkında açıklama
yapabilir misiniz?
-
Napolyon dönemine göz atmak
gerekiyor. O, İslâm dünyasının kalbindeki Mısır'ı aldığı zaman,
Müslümanlar arasında bir şok yarattı. Yahudilerin tarihinin aksine
Müslümanların tarihi, fetihlerle doludur.Kur'an'daki bir ayet-i kerimede
şöyle buyuruluyor: Allah size yardım ederse, hiç kimse sizi
yenemez.(3/160)
Müslümanlar Allah'ın dininin takipçisi oldukları
müddetçe, zafer kazanacaklarına inanıyorlardı. Fakat İslâm dünyasının
derin manevî, dinî ve siyasî krizlerle karşı karşıya bulunduğu
günümüzde, Müslümanlar kendi kendilerine nerede yanlışlık olduğunu
soruyorlar. Onlar bu konuda üç görüş ve üç yanıt ortaya koyuyorlar
1-
Bu büyük yenilgi, dünyanın
sonunun geldiğini ve Mehdi(as)ın kurtarıcı olarak zuhur edeceğini
gösteriyor.
2-
Müslümanlar İslâm'ın
buyruklarını gerektiği şekilde uygulamamışlardır ve artık dinin aslî
şekline dönüş yapmaları gerekmektedir.
3-
Batı'nın galibiyetini bertaraf
edebilmek için İslâm'ın mesajı, modern dünyaya uyum sağlamalıdır.
Her üç görüşü de savunanlar vardı ve 19. yüzyılda modern
Batı dünyasına karşı üç çeşit fikri akım ortaya çıktı. Mehdicilik
(Messanic) hareketleri, Suudi Arabistan'daki Vahhabilik gibi kökten
dinci akımlar veya Jön Türkler ve Arap liberalizmi gibi modern
cereyanlar. Bu hareketler iki ayrı aşamada ortaya çıktılar. Birincisi
19. ve 20. yüzyılın başlarında ve daha sonra ikinci dünya savaşından
sonra. İkinci aşama, her ne kadar Mehdicilik, yenilikçilik, kökten
dincilik ve Batı'da geleneksel İslâm denilen çeşitli akımları içeriyor
olsa da, birincisinden daha farklı idi. Batı'da da, daha çok İslâm ile
Batı arasında düşmanca bir ilişkiyi alevlendiren yeni bir durum ortaya
çıktı.
İkinci dünya savaşından sonra Müslümanlar, Batılıların,
Batı modernizminden ümitsizliğe düştüklerinin farkına vardılar. O
dönemlerde, T.S. Eliot'ın şiirlerinde veya Rene Guenon'un Modern
Dünyanın Krizi adlı eserinde ve İslâm dünyasında tercüme edilerek
yayınlanan daha pek çok eserde bu durum yansıtılıyordu.
Ayrıca İslâm dünyasına aktarılan servet ve zenginlik
sayesinde sanayileşme ve modernleşme eğilimi hız kazanarak, bu ülkelerde
İslâm ile Batı etkileri arasındaki sürtüşmeleri alevlendirdi. İslâm
dünyasındaki bir çok ülke siyasî bağımsızlığa kavuşmuş, sosyal ve
kültürel bağımsızlık için mücadele veriyorlardı. İslâmî topluluklarda
din hala büyük bir güce sahipti, dolayısıyla bir çok Müslüman İslâmî
toplumu yeniden canlandırıp, Batı sömürgeciliği tarafından durdurulmuş
olan İslâmî kültür ve adetleri hakim kılmayı bekliyordu. Bütün bunlara
rağmen, Müslümanlar hala kendilerini, teknolojik ve ekonomik açıdan
Batı'ya bağlı hissettiler ve siyasî açıdan da yine Batı'da eğitim
görmüş, Batı değerlerine ve desteğine bağlı bir tabakanın sultası
altında buldular. İslâm dünyasıyla ilgilenen herkes bu sürtüşmelerin
sonunda reaksiyonlara sebep olacağnı biliyordu. Ben ta 50'li yıllarda bu
konuyla ilgili görüşünü ortaya koyan ilk Müslümanlardanım.
-
Siz köktenciler ve
gelenekçilerden söz ettiniz. İslâmî açıdan bu iki grup arasında ne fark
var?
-
Bu iki sözcük arasında bir çok
fark vardır. Köktencilik Amerikan Protestanizminden kaynaklanan Batılı
bir kavramdır ve ilk olarak 1979'da İran İslâm İnkılabıyla ilgili ortaya
atıldı. Bu birbiriyle uyuşmayan bir çok unsurları içeren, yanıltıcı bir
sözcüktür ve bunun en meşhur örneği Suudi Arabistan'daki Vahhabiliktir.
Tüm köktencilerin savunduğu mesele Batı kültürüne güvensizlik ve nefret,
ve Batı ilim ve teknolojisine olan hayranlıktır. Onlar ayrıca faal bir
cereyana meyilli olup, sanat, felsefe ve irfan gibi İslâm'ın içsel
boyutlarına karşı çıkarlar. Bunlar daha çok Kur'an'ın zahirine yönelik
bir anlayışı savunuyor ve destekliyorlar. Gerçekte, Selefilik olarak
tanımlanabilen bu genel eğilim, tamamen resmi bir görüş olmayıp, İslâmî
Ortodoks bir kenarda bulunmaktadır.
Köktencilik modernizmin diğer yüzüdür. Bu çağda
modernizm olmaksızın köktencilik düşünülemez. Zira modern teknolojiye
sahip olmakla beraber, modernizmin değerlerini reddediyor. Köktencilerin
propaganda güçleri çok fazladır çünkü, ikinci dünya savaşından sonra
İslâmî kimlik büyük bir tehlikeyle karşı karşıya kalmıştır.
Buna göre Müslümanların çoğu köktenci değil
gelenekçidirler. Onlar, İslâm'ın güçlü ilmî, sanatsal, kültürel ve
manevî zenginliği ve temel değerlerine dayanan bir yaşayış tarzı
peşindeler. Köktenciler daha çok uzaklaştırıcı, gelenekçiler ise
cihanşumul bir kucaklayıcılığa sahiptirler. Köktenciler dinin felsefî
yönüne değil zahirine, gelenekçiler ise içsel boyutlara, felsefeye,
maneviyata, ve dinin içeriğine önem veriyorlar.
Gelenekçiler her zaman var olmalarına rağmen, Batılılar
onları görmezlikten geldi. Batılı bilim adamları değişime tutkundurlar.
Onlar reform ve değişimleri görürler ancak sabit ve değişmeyen unsurları
görmekten acizdirler.
Himalaya dağlarına gidip de sadece orada kayalıkların
yer değiştirmelerini ve toprak kaymalarını seyrederek zaman
geçirebilirsiniz. Ama sadece bunları seyretmekle meşgul olursanız,
gözlerinizin önünde duran muazzam sıra dağları görmekten aciz
kalırsınız.
-
Üsame Bin Ladin gibi
bir insan bu görüntünün neresinde yer alıyor ve intihar saldırıları
gerçekleştiren Filistinliler hakkında ne düşünüyorsunuz?
-
Burada iki ayrı konu var ve
birbirinden ayırt edilmesi gerekiyor. Bin Ladin, Suudi Vahhabiliği ile
laik Batı'nın ortak ürünüdür. Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgal
etmesinin ardından Amerikalılar buna karşı tepki göstermekte acele
etmediler. Amerika'nın o dönemdeki büyükelçisi benim yakın arkadaşımdı.
O, Amerikan yönetimine durumun tehlikeli olduğuna dair ardarda mektup
gönderiyordu. Amerikan yönetimi, belli bir süre sonra onu dinleyerek,
askeri bir operasyonun finansal gücünü sağlamak için Arabistan'daki
işbirlikçilerini aradılar. Üsame Bin Ladin, Afganistan'a gönderilen bir
görevliydi. O zengin bir Suudi ailesinde büyümüştü. Babası, kraliyet
ailesine yakınlığıyla tanınıyordu. Ailesinin en dindar üyesi olduğu için
parlak bir gelecek onu bekliyordu. Amerikalılar, Suudiler'in parasıyla
onu eğittiler. Ancak Üsame Bin Ladin, Müslüman toplulukların,
sekülarizmden kaynaklanan ahlakî bozukluğuna karşı duyduğu nefretle
büyüdü. O Amerikalılar'ın Suudi Arabistan'da, özellikle kutsal
topraklardaki askerî varlığına nefretle bakıyordu ve ne yazık ki, bu
nefret onu bu esef verici eylemlere kadar götürdü. O Vahhabiler'e karşı
dahi şiddet kullanan aşırı bir kimseye dönüştü. Amerikalılar 20 yıl önce
Suudi Arabistan'ın yardımı olmaksızın Afganistan'a gitselerdi, 11 Eylül
olayı da ortaya çıkmazdı.
-
Bin Ladin sizin
anlatımınıza göre, yenilikçi bir köktencidir ve esef verici bir biçimde,
gelişmiş teknoloji ve eğitimden, modern sekülarizme karşı yararlanıyor.
-
Evet bu doğrudur. O Batı'nın ne
olduğunu anlamadan onu reddediyor.
Ama intihar eylemleri başka bir şeydir. Bir çok Müslüman
bunu kabul etmiyor ve buna benzer girişimlere göz yumulamayacağını
düşünüyor. Çünkü intihar etmek, masum insanları öldürmek gibi, İslâm
kanununda yasaktır. Ancak az sayıda din alimi böyle bir girişimin son
savunma biçimi olarak kabul edilebileceğine inanıyorlar. İntihar etmek
İslâm'da yasaktır ve istatistiklere göre intihar girişimleri, İslâm
dünyasında Batı'ya nazaran çok azdır.
Eğer Filistinliler'in M16 makinalı tüfekleri ve Apaçi
helikopterleri olsaydı hiç bir zaman canlarını savaş malzemesi olarak
kullanmazlardı. Bu onların son silahıdır ve onlara yapılan zulme karşı
nisbi de olsa, cevap niteliğindedir. Örneğin eğer, 1967 öncesi sınırlara
dönülüp, Doğu Beytü'l-Mukaddes başkent olarak onlara geri verilir ve
ikinci dünya savaşından sonra Yahudilere uygulandığı gibi, bazı maddi
hasarları telafi edilirse (gerçi, görünen o ki, geri dönecek olan bütün
Filistinliler'e kolaylık tanımak olanaksızdır), ben nefret duygularının
söneceğine ve şiddet yanlısı grupların zayıflayarak, gençleri kolayca
kışkırtamayacağına inanıyorum.
Kaldı ki, intihar eylemleri tarihte ilk kez
karşılaştığımız bir olay değildir. Şinto inançlı Japonlar ve Hindularda
da benzer olaylara rastlanmıştır. Samson, bomba dahi kullanmadan intihar
eylemi gerçekleştirdi. O, Dagon Mabedi'nin duvarını Filistinli kadın ve
çocukların üzerine yıktı. Ben, savaş koşullarında olsa bile, masum
insanları etkileyen intihar eylemlerine karşıyım.
-
Siz, asıl kopmanın
İslâm ile diğer dinî gelenekler arasında değil, bilakis din ile
sekülarizm arasında olduğuna inanan bir kişi olarak biliniyorsunuz.
-
Evet en büyük çekişme İslâm ile
Batı arasında değil, İslâm ile sekülarizm arasındadır. Sekülarizm
dünyadaki en dogmatik, kapalı, itici ve hoşgörüsüz ideolojidir. İslâm
dünyasının en büyük çelişkisi, sekülarizm ile birlikte mi yaşayacağı
yoksa ona karşı mı olacağı meselesidir. İslâm dünyası her zaman diğer
dinlerle barış içerisinde yaşamıştır ancak, sekülarizm hiçbir dinî
geleneğe yer bırakmıyor. Bu çelişki Batı dünyası için de söz konusudur.
Dünyaya bakış açısı iki şekildedir; bazıları maddi dünyanın arkasındaki
manevî bir dünyaya, diğerleri sadece maddi dünyaya inanıyorlar. Bunlar
arasındaki ilişki karmaşık ve anlaşılmazdır ve bu iki bakış açısı
arasındaki uyumsuzluk, günümüz dünyasının en büyük çelişkisidir.
II) Küreselleşme
ve iranlı Kimliği
-
Sayın Dr. Nasr, Çağdaş
dünyada karşılaştığımız en önemli meselelerden biri, küreselleşme
meselesi ve onun getireceği, Batı kültürünün cihanşumul bir kültür
olarak dünyaya egemen olmasıdır. Bu mesele dünyada bir çok çelişkilere
neden olmuş ve bir çok görüşleri arkasından getirmiştir. Siz bir
Müslüman düşünür olarak, İslâm-Modernizm ve İslâm-Batı karşılaşması
konusunda uluslararası topluluklarda görüşünü ortaya koyan ve konuyla
ilgili bir çok kitap yazan bir fert olarak, küreselleşme hakkında ne
düşünüyorsunuz ve sizce bir İranlının bu konuda ne yapması gerek?
-
Bismillahirrahmanirrahim. Her
şeyden önce vatandaşlarımla konuşabilmem için böyle bir imkan
yarattığınız için çok mutlu olduğumu dile getirmek istiyorum. Sorduğunuz
soruyla ilgili şunu belirtmeliyim ki, bence bir kültür tek başına
dünyaya egemen olamaz. Dünyaya egemen olabileceğini öne süren Batı
kültürü ise, yayıldıkça zaafları daha çok ortaya çıkıyor, daha çok
soluyor ve böylece gücü ve etki alanı azalıyor. Batı kültürü, özellikle
Batı'nın avama ait kültürü, yayıldıkça derinliğini kaybetmektedir ve
derinliği olmayan bir kültür, daha güçlü ve derin olan kültürlere egemen
olabilme şansını kaybedecektir. Kültürlerin çeşitliliği tıpkı ırkların
çeşitli olması gibi Allah'ın dilemesiyledir ve bu çeşitlilik beşeriyetin
zenginliğini yükseltmektedir. Çeşitli kültürlerin yok oluşu, insanın
düşünce ve amel zenginliğini azaltacaktır. Sorunuzun ikinci bölümüyle
ilgili, önce İran kimliğini dikkate almak gerekir, daha sonra böyle bir
kimliğin küreselleşme olayı karşısında ne yapması gerektiğini
değerlendirmek gerekir. İranlı hüviyetin iki temel esası var:
Birincisi ve en önemli olanı, dünya görüşüdür; yani
gerçeğe, marifete ve insan hayatının diğer esaslarına baktığımız felsefî
anlayış. Doğal olarak, bir İranlı açısından bu dünya görüşü, İslâmî
vahiye dayalı kültürden başka bir şey değildir.
İkincisi ortak tarihi deneyimlerdir. İran'da dil ve ırk
açısından bir çok kavimler yaşamakta; Beluçlar, Türkmenler, Arablar, ve
Kürtler gibi. Dolayısıyla Azerice, Beluçça, Kürtçe ve Lorca şiveler bu
insanlar tarafından konuşulmaktadır. Bunların ortak bir geçmişi ve
deneyimi olmuştur. Bu deneyim nesilden nesile devam edegelmiştir. Bence
bu iki nokta İran hüviyetinin en önemli temellerindendir. Biri İslâmî
dünya görüşü ve onun bizim düşünürlerimiz tarafından geliştirilmesi ve
canlandırılması ve diğeri bütün İranlı kavimlerin ortak bir tarihi
deneyime sahip olması.
-
Bazı Batılı düşünürler
küreselleşme ile ilgili sizin gibi düşünüyorlar, mesela Antoni Gidenz
aynen sizin gibi, "bir kültürün tek başına tüm dünyaya egemen
olamayacağına" inanıyor; ona göre çeşitli kültürler yaşamını
sürdürecektir. Siz İslâm medeniyetinin üç büyük kutbu olduğuna
inanıyorsunuz. Bunlardan biri Arab-İslâm kutbu, diğeri İran-İslâm kutbu
ve üçüncüsü Türk-İslâm kutbu. Sormak istediğim soru şu; bu kutupları
birbirinden farklı kılan unsurlar nelerdir.
-
Ben sadece bu üç kutbun olduğunu
söylemiyorum; Siyah Afrika'daki İslâmî kültür de var; Çin'deki İslâmî
kültür ve Güneydoğu Asya'daki İslâmî kültür (yani Malay dilinde konuşan
ülkeler). Ayrıca Hindistan yarım kıtadaki İslâmî kültür de var. Bunların
dışında bir de daha küçük alanlar var, mesela Avrupa'daki İslâmî kültür,
Kosova, Bosna ve Arnavutluk gibi yerlerde 500-600 yıl geçmişi olan bir
kültür varlığı söz konusudur. Bence büyük İslâm medeniyeti, eşi benzeri
olmayan bir birlik içerisindedir. Örneğin bir İsveçli gözlerini
kapatarak Fas'ta bir çarşıya girip gözlerini açarsa ve tekrar gözlerini
kapatıp İsfahan'da bir çarşıda açarsa, çok rahatlıkla bu iki ayrı
mekanın tek bir dünyaya ait olduğunu anlar.
Kur'an'ın okunuşu, şeriat kurallarına bağlılık ve
sünnet-i nebeviye itaat etmek gibi benzer unsurlar Batı'yla Doğu
arasındaki İslâm medeniyetinin aynı olduğuna işaret eder ve İslâm
medeniyetinin birliğine katkı sağlar. Ancak bu büyük İslâm medeniyetinin
özünde iki kültür alanı vardır; biri Arap diğeri İran kültürü.
Hatta Türkler İslâm medeniyeti alanına dahil
olduklarında İran kültürünü taşımaktalardı, örneğin, Selçuklular ve
Gazneliler önce İran kültürüne bağlılardı, daha sonra Osmanlı'yı
kurdular ve İran kültüründen ayrıldılar. O dönemlerde İran kültürü tüm
Asya'da yaygındı ve Arap kültürü ise Afrika'ya yayılmıştı. Ancak daha
küçük alanlar da vardı ve bunlar hala yaşıyor. Mesela Çin kültürü,
Malayo, Siyah Afrika ve Doğu Avrupa. Böylece İslâm medeniyetinin içinde
yedi kültürel alandan bahsetmek mümkündür.
-
Bazı düşünürlerin
görüşü Arab, İran ve Türk kültür alanının daha eski olduğu yönünde,
ayrıca bu üç alanda yazılı olarak elde olan varlık diğer alanlardan daha
zengindir.
-
Üç alanın daha eski olduğu
konusu tamamen doğru değildir. Bakınız 600-700 sene önce Batı
Afrika'daki Mali, büyük bir imparatorluğun merkezi olmuştur, üstelik
Müslüman ve zenci insanlarla. Bunun aynısı Türk-İslâm alanı için de
geçerlidir. Afrikalı "Mensa Musa", hacca gittiğinde, kendisiyle o kadar
çok altın götürmüş ki, Arap yarımadasının ekonomik durumu bir süre
değişmişti. Yani, onlar İranlılar kadar kitap yazmamışlarsa da bu
onların medeniyetsiz olması anlamına gelmez. Bir çok medeniyetlerin
sözlü ve şifahi etkisi daha fazla olmuş ve yazılı yönleri zayıf
kalmıştır. Burada daha önemli olan, Çin-İslâm kültür alanıdır; İslâm
Çin'de birinci yüzyılın başından beri vardır, örneğin Çin'deki Kanton
camii İran'ın Damğan camiine çok benzer, bu camii kameri birinci yüzyıla
aittir. Böylece görüyoruz ki, Çin'deki İslâmî kültürün geçmişi neredeyse
İran kültür alanıyla aynıdır.
-
Sayın Dr. Nasr, İslâm
medeniyetinden söz edilince siz bir çok ayrı kültür alanlarına bağlı
olmalarına rağmen, bunların arasında birlik oluşturan bazı unsurlardan
bahsediyorsunuz, ancak aynı zamanda bu büyük medeniyetin etki alanında
bir çok değişik kültürlerle karşılaşıyoruz. Sizce bu "çoklukta birlik"in
sırrı nedir.
-
Çok önemli ve hassas bir noktaya
değindiniz. Bakınız İslâm, gittiği yerlerde, tevhid anlayışına aykırı
olan kısmı hariç, oraların kültürünü yok etmemiştir. İşin gerçeği İslâm
çeşitli kültürlerin canlanmasına katkı sağlamıştır ve bu canlanmayı
tevhid ve vahiy sayesinde sağlamıştır. Bu mesele İslâm medeniyetinin
yayıldığı tüm bölgeler için geçerlidir, sadece İran'a mahsus değildir,
ancak İran'da çok açık bir şekilde hissedilmektedir. İslâm medeniyetine
bağlı farklı kültürler konusunda, örneğin mimarideki farklılık hakkında
şuna dikkat etmek gerekir ki, bu kültürel unsurların temelleri aynıdır.
Mesela Kahire'deki güzel camiiler, örneğin Sultan Hasan ve İbn-i Tûlûn
camiinin temelleri, felsefî açıdan aynıdır. Bu camiilerdeki süsleme
usûlüne dikkat edin. Bütün mimari tarzlarda geometrik konular önemlidir,
ancak İslâmî mimarideki ehemmiyeti eşsizdir. Şeyh Lutfullah camiindeki
süslemelere bakınca sanki matematik alemine giriyorsunuz. Bizim Sasanî
döneminde böyle bir tarzımız yoktu ve bu, vahyin İranlılar'ın ruhuna
işlediğini göstermektedir. Aynı şeyi İspanya'daki El-Hamra için de
söylemek mümkündür. İslâm İran'a yayıldığı zaman, tevhid ruhuna aykırı
olmayan bir çok İranlı unsurları kabul etti örneğin, İran kültüründeki
Nevruz İslâm'dan sonra, İslâmî bir boyut kazandı. Hatırlıyorum, çocukken
yeni yıl olduğunda Hazreti Masume'nin türbesini ziyarete giderdim. Hatta
bir kez bile, yıl başını Tahran'da evde geçirdiğimizi hatırlamıyorum. Bu
bir çok İranlı'nın deneyimidir. Yenilikçi eğilimin İran'a gelmesinden
önce, kimse Nevruz'un İslâm öncesinden kalma bir tören olduğunu
düşünmüyordu çünkü, bu mesele İslâm kültürüyle bağdaşmıştı. Bu yüzden
İranlılar gittikleri her yere İranlı-İslâmî unsurları da kendileriyle
birlikte götürmüşlerdir. Bir örnek vereyim, biliyorsunuz isim her
kültürde ve medeniyette çok önemlidir. Mesela İsveç'te ve Almanya'da
Palos veya Pal ve David gibi isimler Hristiyanlığın buraya yayılmasından
sonra revaç bulmuş, ondan önce Zigfrid ve Volfgang gibi isimler daha çok
yaygınmış. Ama Fransa'da hiçbir zaman Zigfrid ismi kullanılmamıştır,
çünkü Fransızlara göre bu isim Hristiyan bir isim değil, Alman bir
isimdi. Ancak İranlı-İslâmî kültüre baktığımızda konu daha farklıdır,
yani görüyoruz ki, İranlılar İslâm öncesi isimlerini İslâmî isimler
olarak diğer bölgelere de götürmüşler. Örneğin Hindistan yarım kıtasında
Perviz ismi var, tıpkı Pakistan'ın şimdiki cumhurbaşkanı gibi. Bu ismin
Sasanlı Hüsrev Perviz'le de hiçbir alakası yoktur ve onlara göre İslâmî
bir isimdir. Bu örneği vermekten maksadım, İslâm medeniyetinde, her
kültürün kendine mahsus özellikleri olmasına rağmen, İslâm'ın dışında
olmadığını anlatmaktır. Onlar İslâm kültürü içinde özümsenmişlerdir.
Hatırlattığınız üçüncü nokta da çok önemli. Bana göre bir din bir
toplumda, kültürel bir çevre bulamadığı müddetçe o topluma giremez. Din
sadece felsefe, irfan ve kelam değildir, din bir yaşam tarzıdır. Gidip
gelmeden tutun, giyinmek, yemek yemek, konuşmaya ve sanat alanına kadar
din ve dinî kültürün etkisi varlığını hissettirmektedir. Çünkü bir din
hayatta kalmak için kültür oluşturmak zorundadır.
|