İRAN KÜLTÜR EVİ

 Name-i Aşina

 
 
 

 

Aranacak

   
   

 

 

 

 

MUSTAFA ÜMMETİNİN SULTANI

 

Nişaburlu Attar'ın “Tezkiretu'l-Evliya” Kitabında

İmam Cafer Sâdık Hazretleri Hakkındaki Rivayetler

 

Dergimizin bu sayısını hazırladığımız günlerin, Caferî fıkhının yüce önderi İmam Cafer-i Sâdık hazretlerinin vefat yıldönümüne denk gelmesi münasebetiyle, Şeyh Attar-ı Nişaburî'nin "Tezkiretu'l-Evliya" adlı kitabından seçilen aşağıdaki metni okuyucularımıza sunuyoruz. Yazının Farsçadaki edebi özelliklerinin tümünü olmasada muhtevasını özetle yansıtmaya çalıştık.

 

Mustafa ümmetinin sultanı, nübüvvetin burhanı, dürüstkâr, âlim ve araştırmacı, evliyanın gönül meyvesi, enbiyanın ciğer paresi, Ali'nin açıklayıcısı, Peygamberin vârisi, ermiş aşık, Cafer-i Sâdık (r.a.).

...Bütün bilimler ve işaretler konusunda, kuşkusuz kemale ermiş, şeyhlerin şeyhi, mutlak mukteda ve herkesin güvendiği bir insandı. Hem evliyanın şeyhi, hem Muhammed ümmetinin İmamı. Hem erenlerin önderi, aşk ehlinin lideri, hem kulların en çok zahitlik edeni, hem zahitlerin sevgilisi, hem hakikatlerin izahçısı, hem tefsir ve esbab-ı nüzûlun inceliklerinin eşsiz yorumlayıcısı.

Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat ile Ehl-i Beyt arasında bir bağ olduğunu zannedenlere şaşıyorum! Onlara göre " Ehl-i Sünnet ve'l Cemaat, Ehl-i Beyt'in ta kendisidir." Bunların batıl bir düşe kapıldığını söyleyemem ancak, şunu söyleyebilirim ki, Muhammed'in evladına iman etmeyenler, onun kendisine de iman etmemişlerdir.Nitekim Şafii'nin Ehl-i Beyt sevgisi, onun tekfiri ve hapse düşmesine sebep olmuştur. O, bu olayı şiir diline dökerek şöyle diyor:

 

Âl-i Muhammed'i sevmek rafızîlikse eğer,

Ey insanlar ve ey cinler, siz tanık olun ki, ben rafızîyim

 

Ehl-i Beyt ve sahabeye saygı göstermek, imanın temellerindendir; aksi takdirde bir çok fuzuli şeyler işe yaramaz. Muhammed'i dünya ve ahiretin efendisi olarak biliyorsan eğer, dürüst bir sünni olman için onun vezirleri, sahabesi ve Ehl-i Beyt'ini de konumlarına göre tanıman ve sevmen gerekmektedir. Artık o efendiye bağlı olan hiç kimseye saygısızlık yapmamalısın.

Rivayet edilir ki, Abbasi halifelerinden Mansur, bir akşam Vezirine, "git Sâdık'ı getir onu öldüreceğim" diye emretti. Vezir, "O bir köşede oturur ve ibadet eder, Emiru'l-müminîn'e bir zararı yok. onu öldürmekten ne elde edeceksiniz?" diye sorar. Ancak, Vezirin çabaları sonuçsuz kalır ve Mansur'un isteğiyle, Sâdık'ı getirmeye gider. Mansur adamlarına, "Sâdık gelince ben sarığımı çıkaracağım; işte o an siz onu öldürün" diye emir verir. Vezir Sâdık'ı getirir ancak, Mansur onu görünce herkesin şaşkın bakışları arasında ona doğru koşarak, baş köşeye götürür ve önünde diz çöker. Adamları bu davranış karşısında şaşkına dönerler. Mansur Sâdık'a, "Ne arzunuz var?" diye sorar. Sâdık ise, "Beni rahat bırak, yanına çağırarak Allah'a ibadetten alı koyma" diye cevap verir. Mansur son derece saygılı bir şekilde onu gönderir. Bu sırada Mansur titremeye başlar, üzerine iki yorgan çektikten sonra baygın düşer. Rivayetlere göre bu halde iken üç vakit namazı kaza olur. Kendine gelince, Vezir yanına giderek, "Neydi o haliniz?" diye sorar. Mansur, "Sâdık kapıdan girerken yanında bir ejderha vardı. Ejderha bana, "eğer ona bir zarar verirsen seni yutarım" dedi. Korkudan ne söylediğimi anlamadım, bu yüzden de ondan özür diledim ve bayıldım" diye cevaplandırır.

Rivayet edilir ki, bir gün Davud-i Ta'î, Sâdık'ın yanına gelerek, "Ey Rasulullah'ın oğlu, bana bir öğüt ver, çünkü kalbim kararmış " der. "Ya Eba Süleyman, sen devrinin en zahit kulusun, benim öğüdüme ne gerek var?" diye cevap alır. "Ey Peygamberin oğlu, sen bütün yaratıklardan daha faziletlisin, öğüt vermek sana farzdır" der Davud. Sâdık, "Ya Eba Süleyman, korkarım kıyamet gününde atam bana, "Neden benim itaatimi yerine getirmedin? Bu işin doğru değildi, bu davranış sadece Hz. Hakk'a yakışır." diye sorar" dedi. Davud ağlayarak şöyle dedi: "Allah'ım, onun ki, tineti nübüvvet suyuyla yoğrulmuş, atası Rasulullah ve anası Betûl'dür, bu kadar hayran kalmışsa, Davud kimdir ki, yaptığına şaşırmasın?"

Rivayet edilir ki, bir gün dostlarıyla otururken onlara, "Gelin aramızda bir ahit yapalım, içimizden kim kıyamet gününde kurtuluş bulursa, diğerlerine şefaat etsin" diye teklifte bulunur. Onlar, "Ey Rasulullah'ın oğlu, senin bizim şefaatimize ne ihtiyacın var, senin atan tüm yaratıkların şefaatçisidir?" derler. Bunun üzerine Sâdık, "Ben yaptıklarımla, kıyamet gününde atamın yüzüne bakmaktan utanırım" der.

Rivayet edilir ki, Cafer-i Sâdık bir süre inzivaya çekilerek dışarı çıkmadı. Sufyan-i Sevrî, onun evine gelerek kapısını çaldı, "Halk senin nefesinden yararlanamıyor. Neden inzivaya çekilmişsin?" diye sordu. Sâdık, "Şimdilik böyle icab ediyor, fesede'zzeman ve tugayyiru'l ihvan ve..." (yani zaman bozulur ve kardeşler değişir ve...) diye cevap verdi.

Rivayet edilir ki, bir gün Sâdık çok pahalı ipek bir elbise giyinmiş. Birileri kendisine, bu elbise sizin ailenizin elbisesi değildir, böyle giyinmek size yakışmaz, diye sitemde bulunur. Sâdık adamın elini tutarak elbisesinin kolunun içine götürür. Elbisenin altına giydiği palaz insanın eline batmaktadır. "Bu Hakk içindir ve diğeri halk için" der.

Rivayet edilir ki, bir gün Sâdık Ebu Hanife'ye, "Akıllı kimdir?" diye sorar. Ebu Hanife, "Hayır ve şerri birbirinden ayırt eden" diye cevap verir. Sâdık, "Hayvanlar da onları döven kişiyle, onlara yem veren kişiyi birbirinden ayırt edebilirler" der. Ebu Hanife, "Size göre akıllı kimdir?" diye aynı soruyu yöneltir. Sâdık, "İki hayırı ve iki şerri bir birinden ayırt eden, yani iki hayırdan en hayırlısını ve iki şerden daha az şer olanını seçebilen" diye cevap verir.

Rivayet edilir ki, bir adamın para kesesi çalınmış, adam Sâdık'ın yanına giderek, onu tanımadan, "Altınlarımı sen çaldın, geri ver" diye suçlamada bulunmuş. Sâdık "Paran ne kadardı?" diye sormuş. "Bin dinar" demiş adam. Sâdık adamı evine götürerek bin dinar vermiş. Bir süre sonra adam kaybettiği altınları bulmuş. "Yanlış yaptım" diyerek, Sâdık'tan aldığı altınları geri vermek istemiş. Sâdık, "Biz verdiğimizi geri almayız" diye cevap vermiş. Adam birisine, "Kimdir bu zat?"diye sormuş. Cafer Sâdık olduğunu söylemişler, adam da utanarak gitmiş.

Rivayet edilir ki, bir gün Sâdık, "Allah Allah" diyerek yalnız başına bir yolda gidiyordu. Arkasından bir aşık, "Allah Allah" diyerek yola koyulur. Sâdık, "Allah cübbem yok, Allah elbisem yok!" demeye başlar. Derhal yeni bir takım elbise hazır olur. Sâdık onları giyer ve yoluna devam eder. Aşık bu durumu görünce ona koşar ve, "Hocam, Allah demekte sana ortak oldum, eski elbiseyi bana ver" der. Sâdık ondan hoşlanır ve eski elbiseyi ona verir.

Rivayet edilir ki, bir adam Sâdık'ın yanına gelerek, "Allah'ı bana göster" dedi. Sâdık, "Musa'ya, onu hiçbir zaman göremezsin denildi, duymadın mı?" diye cevap verdi. Adam, "Doğru, ama biz Muhammed'in ümmetiyiz. Birisi, kalbim Rabb'imi gördü, diğeri görmediğim Rabb'e tapınıyorum, diye bağırıyorlar" dedi. Sâdık, "Onu bağlayıp Dicle nehrine bırakın" dedi. Adamı bağlayıp Dicle'ye attılar. Suda boğulacak olunca, "Ey Rasulullah'ın oğlu, el-gıyas, el-gıyas (imdat, imdat)" diye bağırmaya başladı. Sâdık, "Ey su, onu içine çek" dedi. Tekrar boğulma tehlikesi geçiren adam, "Ey Rasul'un oğlu, imdat, imdat" diye haykırdı. Bu olay birkaç kez tekrarlandı. Her yerden ümidi kesilen adam bu sefer, "Ya Rabbim, yardım et" demeye başladı. Sâdık, "Onu sudan çıkarın" diye emretti. Daha sonra adama, "Hakk'ı gördün mü?, diye sordu. Adam, "Allah'tan başkasından yardım istediğim sürece, kendimi hicab içinde görüyordum. Ne zaman ki, canıma korku düştü ve ona sığındım, kalbimin içinde bir ferahlık hissettim, aradığımı o ferahlıkta buldum" dedi. Sâdık dedi ki, "Sâdık dediğin zaman, kazib oldun. Şimdi o ferahlığı korumaya çalış çünkü, Allah orada tecelli eder. Allah'ın bir mekanda, bir şeyde veya bir şeyden olduğunu düşünen insan kafirdir. İnsanı korkudan özür dilemeye sevkeden günah, onu Hakk'a yakınlaştırır. Başında güven ve sonunda kibir olan itaat, kulu Allah'tan uzaklaştırır. İtaatçı, kibirle asi olur. Asi ise özür dileyerek itaatçı olur; çünkü, bu şekilde kulu Allah'a yakınlaştırır" diye nasihat eder.

Ona, "Sabreden derviş mi daha faziletlidir yoksa, şükreden zengin mi?" diye sorarlar. "Sabreden derviş, zira zenginin fikri hep kesede olur, ancak dervişin fikri hep Allah'ta" diye cevap verir.

O şöyle der: "Tevbe olmadan ibadet düzgün olmaz. Çünkü Allah katında tevbe ibadetten öncedir. Nitekim Hakk Teala, Ettaibune'l-abidun, diye buyurur. Nefsi için nefsine karşı cihat eden herkes, kerametlere kavuşur ve Allah için nefs ile mücadele eden herkes Allah'a kavuşur. Aşk ilahi cinnettir, ne kötüdür ne de iyi. Beş kesimin sohbetinden uzak durun; birisi yalancı, ona karşı her zaman gururlu davran. İkincisi ahmak, çünkü senin yararını düşündüğü zaman bilmeden zararını düşünür. Üçüncüsü cimri, çünkü senin en iyi zamanını harcar. Dördüncü kötü niyetli, çünkü ona ihtiyacın olduğu zaman seni yalnız bırakır. Ve beşincisi fasık, zira seni bir lokmaya hatta bir lokmadan da az bir fiyata satar." Bir lokmadan daha değersiz olan nedir? diye sordular. "Ona tamah etmek" diye cevap verdi.

Dedi ki; "Allah'ın dünyada da cennet ve cehennemi vardır. Cennet afiyettir ve cehennem belâ. Afiyet, işini Allah'a havale etmendir, belâ ise Allah'ın işini kendi nefsinin hevesine bırakmandır."