İRAN KÜLTÜR EVİ

 Name-i Aşina

 
 
 

 

Aranacak

   
   

 

 

 

 

 

 

 

AHMED EMRÎ’NİN ESERLERİ

 

Yrd. Doç. Dr. Yakup Şafak*

           

            Değerli âlim, eğitimci ve şairlerimizden Ahmed Yetkin, 1304/1886  yılında Amasya’da dünyaya gelmiştir[1]. Bu şehirde, ilk öğrenimini bitirdikten ve bir müddet Mekteb-i Rüşdî’ye gittikten sonra âlim ve edip bir zat olan babası Abdurrahman Kâmil Efendi’nin müderris bulunduğu medresede tahsiline devam ederek 9 Rebîü’l-evvel 1326 (1908) tarihinde mezun olmuş; daha sonra o civarda bulunan değerli âlimlerden dersler alarak Arapça ve Farsça ile dînî ve edebî ilimlerdeki malûmatını artırmış ve 24 Receb 1329 (1911) tarihinde ders-i âmm ehliyetnâmesi, ayrıca 20 Haziran 1325 tarihinde Amasya’da açılan Dârü’l-Muallimîn’den diploma almıştır.

 

Aynı yıl Mekteb-i İbtidâî muallimliğine atanan Ahmed Yetkin, sonraki yıllarda Dârü’l-hilâfe Medresesi’ne öğretmen olarak tayin edilerek burada Türkçe ve Kitâbet dersleri vermiş, ayrıca İmam-Hatip Mektebi’nde çeşitli dersler okutmuştur. Mahkeme-i Şer‘iyye ve Nâfia dairesinde memuriyetlerde de bulunan Yetkin, 1943 yılında emekli olmuş, 1973 yılında vefat etmiştir.

 

Bu yazıda, Arapça, Farsça ve Türkçe olarak üç dilde şiir söyleme gücüne sahip bulunan ve şiirlerinde “Emrî” mahlasını kullanan bu zatın, -Prof. Dr. Feridun Nâfiz Uzluk’a yazdığı mektuplar ışığında biyografisine, ilmî ve edebî kişiliğinin aydınlanmasına katkıda bulunabilmek amacıyla[2]-  eserleri ele alınacak, söz konusu mektuplardaki muhtelif bilgiler bir araya getirilerek ve Farsça, Arapça ibareler tercüme edilerek araştırmacıların ve edebiyatseverlerin ilgisine sunulacaktır. Bu mektuplarda Ahmed Emrî ile ilgili kaynaklarda verilen malûmata katkılar sağlayacak bilgiler mevcuttur. Halen Selçuk Ün. Selçuklu Araştırmaları Merkezi (SÜSAM) Uzluk Arşivi’nde bulunan ve hepsi de eski harfli olan mektupların sayısı 30’u aşkındır.

 

Aslen ünlü bir tıp mütehassısı ve tarihçisi olan F.Nâfiz Uzluk (1902-1974), meslekî çalışmalarının yanısıra Türk kültürü ve tarihiyle, özellikle soyca bağlı bulunduğu Mevlâna ve Mevlevîlikle de yakından ilgilenmiş, bu alanlarda gerek neşriyat yoluyla, gerekse diğer sosyal ve kültürel etkinlikler vasıtasıyla pek çok hizmetlerde bulunmuştur. Faaliyetlerini bilinçli ve aktif bir şekilde ömür boyu sürdürmüş olan Uzluk, önemli bir kütüphane ve arşiv meydana getirmeye de muvaffak olmuş, bu vesileyle yurt içinde ve yurt dışında, gittiği her yöredeki değerli ilim ve kültür adamlarıyla tanışıp dostluklar kurmuştur ki yazımıza konu olan Ahmed Emrî de onlardan biridir.[3]

Saadeddin Nüzhet Ergun’un Türk Şairleri adlı eserinde Ahmed Emrî’nin-kendisi tarafından yazılmış olan tercüme-i hâlinde- 4 adet eserinin ismi (Sübha-i Emrî, İbrete Sâik Bir Nazm-ı Râik, Hikem-i Nâfia ve Cümel-i Câmia, Nagamâtü’l-anâdil fî Riyâzi Emsileti’l-avâmil) zikredilmekte, ayrıca şiirlerinin dağınık bir halde bulunduğu belirtilmektedir. Türk Şairleri 1936-1945 yılları arasında yayınlanmıştır. Sonraki yıllarda telif ve tercüme faaliyetlerini sürdüren şair, F. Nâfiz Uzluk’a gönderdiği 12 Nisan 1964 tarihli mektubunun ekinde, Ergun’un eserinde yayınlanan hal tercümesinin özetiyle eserlerinin isim ve muhtevâlarını bildirmiştir ki bu listede Türk Şairleri’nin yayın tarihinden sonraki çalışmalar da yer almaktadır.

 

1965 yılında, müellif hayatta iken, Dr. Lütfi Doğan tarafından Ahmed Emrî’nin biyografisi ile eserlerinden kısaca bahseden bir makale yayınlanmıştır.[4] Bu makalede yer alan liste ve eserler hakkında verilen bilgiler -yerinde değinilecek bir iki husus dışında- 12 Nisan 1964 tarihli mektupta sunulan malûmata aynen uymaktadır. Söz konusu makaledeki bilgilerin, muhtemelen Ahmed Emrî tarafından  yazara verilmiş olan malûmattan özetlendiği anlaşılmaktadır.

 

Bu eserlere geçmeden önce bir hususu aydınlatmakda fayda vardır: Ahmed Emrî’nin daha sonraki tarihlerde gönderdiği mektuplardan F. Nâfiz Uzluk’un bu hal tercümesini İran’daki  mecmualardan birinde  yayınlatmak amacıyla istediği anlaşılmaktadır.[5] F. Nâfiz Uzluk, Mevlâna, Mevlevîlik, Selçuklu tarihi v.s. konularda yaptığı çalışmalar, tercümeler ve  bu alanlardaki Farsça eserleri neşretme yolunda gösterdiği gayret münasebetiyle zamanın İranlı yöneticileri tarafından gümüş ve altın Maârif Nişanlarıyla ödüllendirilmiştir.[6]

 

SÜSAM Uzluk Arşivi’ndeki bazı belgelerden ve mektuplardan[7] anlaşıldığına göre, İranlı yetkililer tarafından, Türkiye’de Fars Dili ve Edebiyatı alanında çalışmaları bulunan ilim adamları hakkında zaman zaman F. Nâfiz Uzluk’tan bilgi istenmiş, o da bu amaçla Veled Çelebi, Tahirü’l-Mevlevî, Ahmed Remzi Akyürek, M. Nuri Gençosman, Ahmed Emrî Yetkin gibi şahıslara mektuplar yazarak onlardan biyografileri ve çalışmaları hakkında malûmat talep etmiştir.

 

Yukarıda bahsedilen 12 Nisan 1964 tarihli mektubun ve mektupla birlikte gönderilen biyografinin, bu münasebetle yazıldığı anlaşılmaktadır. Şairin bu mektuptaki biyografisinde eserleri hakkında sunduğu malûmatı, diğer mektuplarında her biriyle ilgili olarak verdiği bilgilerle beraber takdim ediyoruz:[8]

 

“ÂSÂRIM:

 

1. SÜBHA-İ EMRÎ: Mesnevî olarak  yazdığım bu risâle, 99 beyitten ibârettir. Bu manzûm risâle, hamd-i Hudâ-yı mennânı ve tasliye-i Peygamber-i âlî-burhânı ve teslîm-i âl ü ashâb-ı Habîb-i Rahmân’ı ve münâcât-ı Cenâb-ı Yezdân’ı ve na‘t-ı Resûl-i seyyidü’l-ekvânı ve mâhiyyet-i kudsiyye-i Hazret-i Kur’ân’ı ve evsâf-ı latîfe-i dîn-i mübîn-i celîlü’ş-şânı ve kalbin mekârihten tathîr ve ıslâhının esbâbını te’mîn için mühim bir beyânı ihtivâ etmektedir. Bu risâle hakkında manzûm ve mensûr takrizler vardır.”

 

14.4.1954 tarihli mektuptan: “Dâînizin de küçük büyük âsâr-ı kalemiyyem var ise de hiçbirinin tab‘ına muvaffak olamadım. Hele 99 beyitli Sübha-i Emrî ünvanlı ufak eserimi bile tab‘ ettiremedim.(...) Sübha-i Emrî ünvanlı eser-i nâçîzimden[9]:

 

Kur’ân-ı Kerîm:

En büyük mu‘cize Kur’ân-ı Kerîm

En büyük hârika Furkân-ı Hakîm

Lafz u ma‘nâsına herkes hayrân

Onu tanzîr adîmü’l-imkân

Fusahâ birbirine olsa zahîr

Edemezler yine îrâd-ı nazîr

Bulamazlar onu tanzîre mecâl

Bir yere gelseler ashâb-ı makâl

İndirince onu Hallâk-ı cihân

Doldu nûru ile bi’l-cümle mekân

Nûr-ı Furkân-ı Hudâ-yı allâm

Eyledi mahv-ı şükûk u evhâm

Mürşid-i râh-ı sivâdır Kur’ân

Şübhesiz habl-i kavîdir Furkân

Olmak istersen eger nâil-i kâm

Hükm-i Kur’ân’a demâdem ol râm

Habl-i Kur’ân’a sarılsa insân

Olur eltâf-ı Hudâya şâyân

İ‘tisâm eylemeyen Kur’ân’a

Düşer elbette çeh-i hüsrâna

Olmayan râzi-yi hükm-i Kur’ân

Bulamaz râh-ı necâtı bir ân

Her dem ol mu‘tasım-ı habl-i metîn

Olasın âlem-i ukbâda emîn

Eyle Kur’ân’a umûrun tatbîk

Olasın lutf-i ilâhîye hakîk

Emr-i Kur’ân ile Emrî amel et

Fehm ü idrâkine hasr-ı emel et”

 

27.1.1957 tarihli mektuptan: “Vaktiyle yazdığım Sübha-i Emrî ünvanlı nâçiz eserimin, Diyanet İşleri Riyâseti’nce tab‘ı takarrür etmiş ise de kâğıt yokluğu münâsebetiyle neşri teehhur etmiştir. Mezkûr eser hakkında İstanbul Müftüsünün mensûr ve İbnülemin Mahmud Kemal Bey’in manzûm takrizleri vardır ve ulemâ-yı Arab’dan iki zâtın da manzûm ve mensûr Arapça takrizleri vardır ve dâînizin eser hakkında Türkçe mensûr ve Farsça manzûm ifâdelerim vardır.”

“Sübha-i Emrî hakkında yazdığım manzûme-i Fârisiyye[10]:

ÈÎæÇä Çíä ÓÈÍå ÑÇ Çی ãÑÏ åÔíÇÑ
  Ò ãÖãæäÔ ÇÑ ÈÇÔی ÎÈÑÏÇÑ
  کÊÇÈ ãä ÊÑÇ ÈÇÔÏ æ áÒÇÑ
  ÔæÏ åÑ ÈÍË Çæ æä äÌ ÇÓÑÇÑ
  äíÇÈی áĞÊ ÇÒ İÊÇÑ æ ÇÔÚÇÑ
  äãی ÎæÇåã ÏÚÇíی ÇÒ ÑíÇکÇÑ
  Ò ÇåæÇáی ãÑÇ ÈÇÔÏ äåÏÇÑ
  ãÑÇ ÑÍãÊ ÈÎæÇå ÇÒ ÑÈø ÛİøÇÑ
  ÑİíŞÊ ÈÇÏ áØİ æ Úæä ÓÊøÇÑ
  ŞÑíäÊ ÈÇÏ åÑ Ïã ÌãÚ ÇÈÑÇÑ
  ÈÑÇی ÚİæÔ Çی íÇÑ æİÇÏÇÑ


 

ÇÑ ÎæÇåی ÈíÇÈی ÏÑø ÔåæÇÑ
ÏáÊ ÈÇÔÏ æ Âííäå ãÌáی
ÇÑ ÈÇÔÏ ÏáÊ ãŞÑæä ÇäÕÇİ
ÈæÏ åÑ ÈíÊ Çæ ãÇääÏ ÏÑøی
ÇÑ ÈÇÔÏ ÍÓÏ ÏÑ Ïá åæíÏÇ
ØáÈکÇÑ ÏÚÇی Çåá ÕÏŞã
ÏÚÇی Èی ÑíÇی Çåá ÇÎáÇÕ
ÇáÇ íÇ ÕÇÍÈ ÇáŞáÈ ÇáãÕİی
ãÚíäÊ åÑ ÒãÇä ÊæİíŞ ÈÇÔÏ
ÓÚÇÏÊ ÏÑ Ïæ ÚÇáã íÇæÑÊ ÈÇÏ
ÏÚÇ ÎæÇåÏ Ò Êæ ÇãÑÆ ãÔÊÇŞ


 

 

9.9.1958 tarihli mektuptan: “Sübha’daki na‘t-ı Peygamberî’yi gören bir şâir-i munsıf hakk-ı âcizîde bir kıt‘a-i medhiyye yazmış ve “Niçin Ahmed Emrî’yi medhediyorsun? diye vârid olacak bir suâl-i mukaddere karşı da şu kıt‘ayı yazmıştır:

 

Ahmed Emrî kılınca medh ü senâ

Na‘t-ı pâkiyle Fahrü’l-ebrârın

Hemen oldum Resûl-i bi’l-hakkın

Ben senâkârının senâkârı”

 

26.11.1960 tarihli mektuptan: “Fakîr-i pür-taksîr de ihvâna fâide-bahşâ olur mülâhazasıyla ara sıra tesvîd-i vücûh-i kırtâs ediyorsam da hiçbirisi kisve-i tab‘ı lâbis olamadı. Diyânet İşleri Reîs-i sâbıkı zamanında, ahibbâdan bir zat Sübha-i Emrî ünvanlı nâçiz eserimin tab‘ı için mürâcaat eyledi ve tab‘ına karar verildiği halde her nedense bir ârızaya uğradı. Bir manzûmemde şöyle demiştim:

 

Saâdetmend olur merkezdeki her şâir-i kırzâm[11]

Kenârın şâiri sâhir de olsa kâm-bîn olmaz

 

Şimdiki Reis’in Sübha hakkında takrîzi varsa da tab‘ı için henüz mürâcaat etmedim.”[12]

 

2.İBRETE SÂİK BİR MANZÛME-İ RÂİK: 23 beyitten ibârettir. Amasya’da tab‘ ettirdiğim bu manzûmeyi mufassal sûrette şerh ve îzâh ettimse de müsvedde halindedir. Tedkik ederek tebyîz edemedim. Bu nazmı Üsküdar’da Selim Ağa Kütüphâne müdürü son asrın olgun ve dolgun ediplerinden Ahmed Remzi merhum nefis bir sûrette taştîr etmiştir.”

 

Eşyâ-yı cihân ma‘rifet-i Hakk’a delâil

Her  zerre  anın  vahdetine şâhid-i âdil

 

beytiyle başlayan bu manzûmeye Ahmed Remzi Dede (1872-1944)’nin yazdığı taştîr, Prof. Dr. Hasibe Mazıoğlu tarafından hazırlanmış olan Ahmet Remzi Akyürek ve Şiirleri (Ankara, 1987) adlı eserde yayınlanmıştır.[13]

           

            3. “TUHFETÜ’L-İHVÂN: Üç adet kasîde-i Arabiyyeyi hâvî olan bu manzûm risâle Mısır’da Matbaatü’s-Saâde’de tab‘ edilmiştir.”

           

            27.1.1957 tarihli mektuptan: “Size bu defa Peygamber-i âlî-burhânın ‘Tehâddû tehâbbû’[14] emr-i şerîfine imtisâlen bir aded Mısır’da tab‘ına muvaffak olduğum Tuhfetü’l-ihvân ünvanlı nâçiz bir eserimi ihdâ ve takdim ediyorum. Eserin son kısmında ahvâlimden bir nebze bahsettim. Hazret-i Sa‘dî-i Şîrâzî’nin,

 

 کå åÓÊی ÑÇ äãی Èíäã ÈŞÇíی
 کäÏ ÏÑ کÇÑ ÏÑæíÔÇä ÏÚÇíی


 

ÛÑÖ äŞÔíÓÊ کÒ ãä ÈÇÒ ãÇäÏ
ãÑ ÕÇÍÈÏáی ÑæÒی Èå ÑÍãÊ
 

 

kavl-i latîfi[15] muktezâsınca şu âlem-i fânîde ibkâ-yı nâm ve celb-i ed‘iye-i havâss u avâm mülâhazasıyla arasıra tesvîd-i vücûh-i evrâk eylemekteyim.”

           

Yazar bu mektubunda mezkûr eserin Mısır’da basımına bir hayır sahibinin “bezl-i himmet” ettiğini de yazmaktadır.

 

            4. HİKEM-İ NÂFİA VE CÜMEL-İ CÂMİA: “Bu mensûr eser, kütüb-i muhâdarâtta gördüğüm yüz aded nâfi‘ hikmetleri ihtivâ etmektedir.”[16]

 

            5. NAGAMÂTÜ’L-ANÂDİL FÎ RİYÂZİ EMSİLETİ’L-AVÂMİL: “Bu unvan ile yazdığım eser, Birgivî Mehmed Efendi’nin Avâmil’deki emsilesinin şerhidir.”[17]

 

            6. TUHFE-İ EMRÎ: “Şeyh-i Ekber Muhyiddîn-i Arabî’nin münâcât-ı şerîfe ve münâdât-ı latîfesinin mensûr ve manzûm tercümesidir.”

            6.12.1958 tarihli mektuptan: “Makine ile, nâçiz bir eserim olan Şeyh-i Ekber’in münâcâtının mensûr ve manzûm tercümelerini ihtivâ eden Tuhfe-i Emrî ünvanlı eserimi de teksir ettirdim. Ondan da bir nüsha irsâl edeceğim.”

            3.5.1959 tarihli mektuptan: “Münâcât-ı Şeyh-i Ekber’e yazdığım ve Tuhfe-i Emrî tesmiye ettiğim ufak bir eserimi de ihdâ ediyorum. Vaktiyle o münâcâtı mufassal sûrette şerh ettimse de müsvedde hâlindedir ve muhtâc-ı tedkik ve ilâvedir.

            Şeyh’in bu münâcâtta ‘Allâhümme’ lafz-ı şerîfini beş defa zikretmesinin şüphesiz bir hikmeti vardır. Gelecek mektubumda anlayabildiğim kadarını inşaallah yazarım.”

Tuhfe-i Emrî isimli bu küçük risâlenin, müellifin hattıyla yazılmış bir nüshası 3.5.1959 tarihli mektubun içinde bulunmaktadır. Ünlü mutasavvıf Muhyiddîn-i Arabî’nin “Allâhümme’r-hamnâ izâ arika’l-cebîn...” diye başlayan kısa münâcâtının mensûr ve manzûm Türkçe tercümelerini ihtiva etmektedir.

 

            7. HIZÂNETÜ’L-CEVÂHİR: “Hazret-i Haydar-ı Kerrâr kerrema’llâhu veche’nin yüz aded kelimât-ı latîfesinin şerhidir. Kelimât-ı aliyye, mütenevvi kitaplardan cem‘ edilerek mufassal sûrette şerhedilmiştir. Bu da henüz müsvedde hâlindedir.”

 

            8. HIZÂNE-İ TA‘BÎRÂT VE ISTILÂHAT: “Bu eser, elfâz-ı Arabiyye ile isti‘mâl edilmekte olan bin aded ta‘bîr ve ıstılâhın mufassal şerhidir. Hecâ üzere mürettebdir.”

 

            9. MECMAU’L-ELKÂB: “Bu eserde yüz aded elkâb beyan olunmaktadır. Sâhib-i lakabın terceme-i hâli ve vech-i telakkub yazılmıştır.”

 

 

 Emrî, 12 Nisan 1964 tarihli mektubun ekindeki aynı yazıda, şiirleri hakkında da şu bilgiyi vermektedir: “Şimdiye kadar yazdığım eş‘ârın bir kısmı zâyi olmuş ve mütebâkîsi evrâk-ı müteferrikadadır. Bu sene müsâid zamanda cem‘ine çalışacağım.”

 

Şair, 10.12.1947 tarihli mektubunda ise Tâhirü’l-Mevlevî (1877-1951)’nin, kendisinin birkaç şiirini Mahfil’de neşrettiğini yazmaktadır. S. Nüzhet Ergun’da mezkûr eserinde Emrî’nin bir gazeliyle şairin babasına yazdığı manzûm mektubun son kısmını yayınlamıştır. Biz de daha önce şair hakkında kaleme aldığımız iki makalede Emrî’nin bazı Türkçe şiirleri ile Arapça-Farsça küçük bir mülemma manzûmesini yayınlamıştık (Şairin, yazdığı mektupların içinde veya ekinde gönderdiği şiirlerin çoğu Türkçe, bazıları Farsça ve Arapça’dır).

 

Dr. Lütfi Doğan’ın verdiği listede yukarıda ismi geçmeyen bir eser daha vardır. Kelimâtü’l-ekâbir adlı bu eser hakkında verilen bilgi şöyledir: “Ekâbir-i ümmetten yüz kişinin sözleri, şerhi ve kâillerinin terceme-i hallerini ihtivâ etmektedir.”

 

            Son olarak Ahmed Emrî’nin, mektuplarında varlığından söz ettiği, fakat her nasılsa yukarıdaki listede bulunmayan Farsça küçük bir eserinden bahsetmek istiyoruz. Söz konusu eser, Gül-i sad-berg isminde olup mesnevi tarzında yazılmış yüz beyitlik bir manzûmedir. Nitekim L. Doğan’ın verdiği listede Gül-i sad-berg, “Farsça yüz beyti ihtivâ eden manzûm bir eserdir. Fotokopi ile çoğaltılmıştır” diye takdim edilmiştir.

 

Bu eser hakkında şair, 27.1.1957 tarihli mektubunda, “Şu günlerde Şehnâme-i Firdevsî vezninde yazdığım Gül-i sad-berg ünvanlı, yüz beyitli risâlemi yüz nüsha olarak tab‘ ettirebilirsem kendimi bahtiyar addedeceğim” demekte ve mektubun ekinde mezkûr eserin mukaddimesinden şu birkaç beyti sunmaktadır[18]:

 

 Íکíã ÚØÇ ÈÎÔ æ ÌÇä ÂİÑíä
 ÑÍíã کÑã ÓÊÑ æ ãÓÊÚÇä
 ÚÙíã ÎØÇæÔ æ æÒÔ ĞíÑ
 ÒÈÇä ÏÑ ÈíÇäÔ ÔæÏ äÇÊæÇä
 ÔæÏ Î᪠ÚÇáã ÇÒ Çæ ãÓÊİíÏ
 Èå ÔکÑÔ äÏÇÑÏ ÊæÇä åí کÓ


 

ÈäÇã ÔÑíİ ÎÏÇی ãÚíä
Úáíã ÔİÇÓÇÒ æ ÑæÒی ÑÓÇä
Íáíã æ áØíİ æ ÑÄİ æ äÕíÑ
äÚíãÔ İÑÇæÇä ÈÎ᪠ÌåÇä
ÓãÇØ ÚØÇíÔ Èå åÑÌÇ کÔíÏ
Ïæ äÚãÊ åæíÏÇÓÊ ÏÑ åÑ äİÓ


 

 

 19.7.1963 tarihli mektubunda ise “Bu defa da Farsça Gül-i sad-berg ünvanlı nâçiz bir eserimi ihdâ ediyorum” diyerek eserin güzel bir ta’lik hatla yazdırdığı nüshasının fotograflarını göndermiştir.

 

Şairin, gerek Sübha-i Emrî’nin muhtevâsı hakkında verdiği bilgilerden, gerekse yukarıda naklettiğimiz kısımdan anlaşıldığına göre, Gül-i sad-berg, Sübha-i Emrî ile aynı şekil ve muhtevâdadır. Emrî, edebî çevrelerce beğenildiği anlaşılan Sübha-i Emrî’deki konuları bir de Farsça olarak yazmayı arzu etmiş olmalıdır. Anlaşılır, sade ve güzel bir üslûpla kaleme alınmış olan Gül-i sad-berg’in, İranlı büyük mütefekkir ve şair Sadî-i Şîrâzî’nin ünlü eseri Gülistan’ından ilham alınarak yazıldığı âşikârdır.

 

Sonuç olarak, son devir ilim adamı, eğitimci ve şairlerimizden Ahmed Emrî Yetkin (1886-1973),  yazımıza konu olan mektuplarında, çoğu yayın sahasına çıkamamış olan eserleri ve şiirleri hakkında bazı aydınlatıcı ve bilinenlere katkı sağlayıcı nitelikte malûmat vermektedir.

 

Emrî’nin Farsça ve Türkçe şiirlerinden naklettiğimiz örnekler ise şairin edebî zevki, üslûbu ve tercihleri konusunda ipuçları taşımaktadır. Ayrıca bu örnekler, onun şahsında, yakın dönemde bilhassa klâsik tarzda şiir söylemeye devam eden şairlerimizin Fars edebiyatına duydukları ilgiyi ve sevgiyi aksettirecek mâhiyettedir.


 

* Selçuk Ün. Fen-Edebiyat Fakültesi Fars Dili ve Ed. Anabilim Dalı Öğretim Üyesi.

[1] Şairin, biyografisi, tamamı kendi kaleminden olmak üzere, Sadettin Nüzhet Ergun’un Türk Şairleri(İst.,1936-1945)’inde yayınlanmıştır (s.1277-1278). Bu eserde Ahmed Emrî’nin soyadı “Yetgin” olarak kaydedilmiştir; ancak o, bütün mektuplarının zarflarında soyadını “Yetkin” olarak yazmıştır; ayrıca mektuplarının sonunda “Müftüoğlu” lâkabını da kullanmıştır. (Ayrıca bkz. Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, VIII, 592, İst., 1998)

[2] Arzedilen gayeye mâtuf olarak daha önce şu iki makâlemiz neşredilmiştir: “Şair Emrî’nin Bir Mektubu ve İki Manzûmesi”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi, VI, 321-329 (Konya,1999); “Ahmed Emrî’nin F. Nâfiz Uzluk’a Yazdığı Mektuplarda Ahmed Remzi Dede’yle İlgili Bilgiler”, Nüsha, IX, 23-33 (Ankara, Bahar-2003).

[3] Bugün merhum F.N. Uzluk’un binlerce ciltten oluşan ve kendi arzusu doğrultusunda Uzluk ailesi tarafından vakfedilen kitaplığı, Konya İl Halk Kütüphanesi Uzluk Bölümü (Mevlâna Dökümantasyon Merkezi)’nde; müsveddeleri, mecmua ve defterleri, mektupları, belgeleri v.s. ise Selçuk Ün. Selçuklu Araştırmaları Merkezi (SÜSAM) Uzluk Arşivi’nde korunmaktadır. Bkz. Haşim Karpuz-Yakup Şafak, “Selçuk Ün. Selçuklu Araştırmaları Merkezi’ndeki Uzluk Arşivi”, Tıp Tarihi Araştırmaları, X, 74-77 (İst., 2002-2003).

[4] Lütfi Doğan, “(Değerli Din Bilginlerimizden): Merhum Ahmet Emrî Yetkin”, Diyanet İşleri Başkanlığı Dergisi, Ankara, IV (10-11), Ekim-Kasım 1965, s.185-186. (Makalenin başlığında kullanılan merhum kelimesi -şayet bir yanlışlık yoksa- yazar tarafından bilinen ve alışılmış manası dışında kullanılmış olmalıdır.)

[5] Söz konusu hal tercümesinin İran’da yayınlanıp yayınlanmadığını kesin olarak bilemiyoruz; ancak bazı karînelerden yayınlanmadığını tahmin ediyoruz. Nitekim  Ahmed Emrî, sonraki tarihlerde Uzluk’a yazdığı bazı mektuplarda (meselâ 24.8.1965, 14.11.1965, 3.10.1970 tarihli mektuplar) hal tercümesinin yayınlanıp yayınlanmadığını sormaktadır. A. Emrî, Uzluk’a kendi biyografisinin yanısıra Amasya müftüsü olup Arapça’nın yanı sıra Farsça da bildiğini ifade ettiği kardeşi Sabri Yetkin (öl.6.6.1963)’in hal tercümesini de göndermiştir (18.11.1963 tarihli mektuptan, Sabri Yetkin’in hal tercümesini mezkûr tarihte gönderen A. Emrî’nin, kendi biyografisini göndermede bir hayli geciktiği anlaşılmaktadır. Aşağıda zikredileceği üzere İran Büyükelçiliğine gönderilen mektupta biyografileri sunulan kişiler arasında Yetkin’ler yoktur). SÜSAM Uzluk Arşivi’nde Sabri Yetkin’in de F. Nâfiz Bey’e yazmış olduğu birkaç mektubu bulunmaktadır.

[6] Merhum Uzluk, Celâleddin Çelebi’ye yazdığı 22.2.1973 tarihli mektubunda bu hususa da değinmektedir.

[7] Örnek olarak bkz. SÜSAM Uzluk Arşivi, F. Nâfiz Uzluk’un Ankara’daki İran Büyükelçiliğine gönderdiği 16.3.1964 tarihli mektup.

[8] Ahmed Emrî’nin söz konusu mektupta hayatıyla ilgili olarak verdiği bilgiler Türk Şairleri’ndeki malûmata yeni bir şey katmamaktadır. Türk Şairleri’nde zikredilen dört eserle ilgili bilgiler ise esası korunmakla birlikte şair tarafından gözden geçirilerek yeniden yazılmıştır.

[9] Türk Şairleri’nde de bu eserin ilk beyitleri nakledilmiştir.

[10] Manzûmenin tercümesi şöyledir: Ey akıllı kişi! Padişahlara lâyık inci bulmak istersen, bu Sübha’yı oku. Onun mazmûnunu anlarsan, gönlün ayna gibi parlar. Kalbin insafa meyilli ise benim kitabım sana gül bahçesi gibi gelir. Onun her beyti bir inci, her bahsi sırlar hazinesi gibidir. Eğer kalbinde hasetlik görünüyorsa sözden ve şiirden tat alamazsın. (Ben) sadâkat ehlinin duasını talep ederim; riyâkârlardan bir dua istemem. Samimiyet sahiplerinin duası beni tehlikelerden korur. Ey kalbi temiz kişi! Benim için çok bağışlayıcı olan Allah’tan merhamet dile. (Kullarına) yardım eden Allah, dâima yardımcın olsun; (kusurları) örten Allah’ın lütuf ve yardımı arkadaşın bulunsun. İki cihanda mutluluk, seninle beraber olsun; her dâim iyiler topluluğu sana yakın bulunsun. Ey vefâlı dost! Özlem çeken Emrî, senden affedilmesi için dua ister.

[11] Lügat-i Nâcî’ye göre kırzâm, kaldırım şairi, herze-gû demektir.

[12] Diyânet İslâm Ansiklopedisi’ne göre 12.4.1951-10.6.1960 tarihlerinde Diyânet İşleri Başkanı, Eyüp Sabri Hayırlıoğlu; 29.6.1960-6.4.1961 tarihlerinde ise Ömer Nasuhi Bilmen’dir (DİA, IX, 460).

[13] Bkz. mezkûr eser, s. 136-139. Bu manzûmeyle ilgili diğer bazı bilgiler için bkz. Y. Şafak, “Ahmed Emrî’nin F. Nâfiz Uzluk’a Yazdığı Mektuplarda Ahmed Remzi Dede’yle İlgili Bilgiler”, s.27-28.

[14] Hadisin manası: Hediyeleşin ki (birbirinizi) sevesiniz.

[15] Tercümesi: Maksat, bizden geri kalacak olan bir nakıştır; zira varlık için bir ebedîlik göremiyorum. Belki bir gün bir gönül sahibi, merhametle dervişlerin işi için dua eder.

[16] Eserin adı, Türk Şairleri’nde müstakil olarak geçmemekle birlikte “hikem-i nâfia ve cümel-i câmia” ibâresi metin içerisinde zikredilmektedir. Şair, oradaki metinde, seçilen hikmetli sözleri şerh ve îzâh ettiğini de söylemektedir.

[17] Büyük Türk âlimi Birgivî Mehmed Efendi (öl.981/1573) ve mezkûr eseri için bkz. DİA, VI, 191-194.

[18] Beyitlerin tercümesi şöyledir: (Varlıklara) yardım eden, ihsanda bulunan, can yaratan, hikmet sahibi Allah’ın yüce adıyla... O, şifa veren, rızık eriştiren, çok ilim sahibi, cömertliği (her yeri) kaplayan, kendisinden yardım istenen çok merhametli Allah’tır. Yumuşak ve müsâmahakâr, latîf, pek esirgeyici, yardımsever; kusurları örten, özürleri kabul eden, yücelikler sahibi (birisidir). Âlemdeki (bütün) varlıklara bol bol nimet verir; diller onu anlatmada âciz kalır. İhsan sofrasını her yere açmıştır ve âlemdeki canlılar o (sofradan) istifade ederler. Her nefeste iki nimet olduğu âşikârdır; hiç kimse onun şükrüne güç yetiremez.