|
fARS DÜNYASINDA
BİLGİ VE ERDEM REHBERLERİ
Prof. Dr. Mehmet KANAR
Münevver adıyla Türk, Fars ve Arap kültür ve
edebiyatlarında ortak anlama gelen kelimenin entellektüel sözcüğü ile
uyum sağladığı düşünülebilir. Münevver insan Fars edebiyatında geniş
anlamda bilgi ile donanmış, eğitim görmüş, deneyimli, ilmi ile âmil
yani, bildiklerini doğru yolda kullanacak erdeme sahip, yazdıklarıyla,
söyledikleriyle yol gösteren, takva sahibi, içinde yaşadığı toplumda
bu vasıflarıyla ayrıcalıklı bir mevki edinmiş kişi demektir. Münevver
kişi zekasının yardımı ve aklının rehberliği ile hayat yolunu çizer. Bu
yol aynı zamanda münevver kişiler için de örnek oluşturur. Aydın kişi
bilgi sahibidir ve bilgi güç demektir. O halde sağlıklı bir toplumda
gücü elinde bulunduranlar aydınlardır. Bilginin üstünlüğünü bundan hemen
hemen bin yıl önce Firdevsî vurgulamıştır Şâhnâmesinde : Tevânâ buved
her ki dânâ buved (=Bilgili kişi güç sahibidir.) Sehl-i mümteni
derecesindeki bu beyit bugün İrandaki okulların kapı üstlerine
çinilerle yazılmıştır. Fars edebiyatında sâhibnazar, ehl-i bîniş,
ehl-i dil, dânişver, dânişmend, honermend, âlim, fâzıl gibi
kelimelerle aydın kişiler ifade edilmiştir. Aydınlarda bazı vasıflar
bulunmalıdır. Bunlardan biri, zamanı gelince konuşmaktır. Şirazlı Sadî
Gülistân adlı şaheserinde şöyle der: Eğitimli ve söz ustası
ihtiyar önce düşünür, sonra söyler. Bilgelik alçak gönüllüğü getirir.
Hünersiz şişinse malıyla bir bilgeye, salağın kendisidir ama kıymetli
sanır kendini, tıpkı amber balığı gibi der Sadî. Gülistanın
sekizinci bölümünde aydınlarla cahillerin kıyaslaması yapılır. Bir
ülkeyi kalkındıracak olanlar aydınlardır. Ey padişah, bir öğüt istersen
eğer, yok dünyada şundan iyisi: Olmasa da çalışmak akıllının işi,
akıllıdan başkasına buyurma iş. Münevver insan bildiklerini
uygulamalıdır: İki kişi boş yere çalışıp çabalar: biriktirip yemeyen ve
öğrettiklerini uygulamayan. İstediğin kadar oku ilim. Mademki amelin
yok, cahilsin cahil! Sırtında birkaç kitap taşıyan cahil ne muhakkık
olur ne âlim. O beyinsizde ne gezer ilim, sırtındaki ha odunmuş ha
defter! Onbirinci yüzyılda Unsurülmaâlî Keykâvus bin İskender bin
Voşmgir tarafından Farsça kaleme alınan ve kırk dört bâbdan meydana
gelen Kâbûsnâme, bilgiye verilen değeri, bilginin üstünlüğünü, eğitimli
kişilerin sahip olmaları gereken özellikleri ve toplum içindeki
görevlerini kâh hikaye türünde kâh deneme kalıbında ele alır. Bu
kitaptan bir kaç örnek hikaye: Alçak gönüllülük ve hünerin üstünlüğü:
Kültürlü olmaya ve hüner öğrenmeye çalış. Bilmediklerini öğren. Bunu iki
yolla elde edebilirsin. Ya bildiğini uygularsın, ya bilmediğini
öğrenmeye çalışırsın. Sokrat 'Bilgiden iyi bir hazine ve kötü huydan
beter bir hazine olamaz. Bilimden daha yüce bir onur, utanmaktan iyi bir
süs yoktur' der. Öyleyse, çocuğum, bilgilenmeye çalış. Hangi durumda
olursan ol, bir saatini bile boşa geçirme.
* * *
Derler ki, bir gün Eflâtun şehrin ileri gelenlerinden
bir toplulukla oturmuştu. Adamın biri selam verip girdi içeri, yanına
oturdu. Dereden tepeden konuşmaya başladı. Söz arasında Ey bilge! Bugün
filancayı gördüm; hep senden söz ediyor, sana övgüler yağdırıyordu.
'Eflâtun Hakîm çok yüce biridir. Onun gibi biri gelmemiştir; gelmez de'
diyordu. Onun övgü dolu sözlerini sana nakletmek istemiştim. Bu sözleri
dinleyen Eflâtun başını öne eğdi, ağlamaya başladı. Canı çok sıkılmıştı.
Adam Ey bilge! Sana ne yaptım da nevrin döndü böyle? dedi. Eflâtun
Efendi, sen bir şey yapmadın. Ama bir cahilin beni övmesinden,
yaptıklarımın onun hoşuna gitmesinden büyük felaket olabilir mi? Acaba
tövbe ettirecek kadar ne cahillik ettim de o beni övmeye kalkıştı?
Üzüntümün sebebi hâlâ cahil kalmamdır. Çünkü cahil cahili över!
* * *
Uzun hikayedir; vaktiyle Guştasb her nasılsa,
memleketinden ayrıldı ve yolu Rûma düştü. Gide gide Kostantiniyyeye
kadar gitti ama dünya malı olarak zırnık yoktu yanında. Ekmek istemek de
pek zoruna gitmişti. Çocukluk yıllarında sarayda kılıç, bıçak, üzengi,
yular gibi demirli aletler yapan demircileri görmüştü. Kaderinde bu
mesleği öğrenmek varmış demek. O zamanlar demircilerin etrafında
dolanmış, onlara baka baka bu mesleği öğrenmişti. İşte Rûmda çaresiz
dımdızlak kalınca Rûm demircilerine Ben bu işten anlarım; bana da iş
verir misiniz? dedi. Böylece işe alındı. Orada kaldığı süre boyunca bu
sanat sayesinde hayatını kazandı ve kimseye muhtaç olmadı. Gel zaman git
zaman, memleketine geri döndü ve askerlerine şöyle seslendi: Hiçbir
varlıklı ve ileri gelen kişi çocuğuna meslek öğretmekten utanmasın. Bir
meslek bir iş öğrensinler. Öğrenilen şeyler gün gelir işe yarar.
* * *
Fars edebiyatının ilk ansiklopedik eseri sayılan ve Ömer
Hayyam hakkında ilk bilgileri veren Çihâr Makâlede aydınlarla
ilgili olarak bazı hikayeler yer alır. Bu hikayelerden biri de Edip
İsmail hikayesidir. Melik Şah dönemi ile Sencer döneminin bir kısmında
Heratta Edip İsmail adlı bir filozof yaşardı. Çok olgun ve erdemli biri
olan bu insan tabiplik yaparak geçimini sağlardı. Onun nadir görülen
tedavi yöntemleri vardı. Edip İsmail vaktiyle mezbahadan geçerken koyun
yüzen bir kasap gördü. Arada bir elini koyunun karnına daldırıyor, sıcak
iç yağlarını çıkarıp yiyordu. Bu durumu gören Hâce İsmail karşıdaki
bakkala 'Bu kasap ölürse, mezara konulmadan önce bana haber ver' dedi.
Bakkal da 'başüstüne' dedi. Bu olayın üstünden beş ay geçti. Bir gün
sabah vakti, dün gece filan kasap sapasağlamken ansızın ölüverdi, diye
haber yayıldı. Başsağlığına giden bakkal, insanların 'vah vah pek
gençti, daha ufacık çocukalrı vardı!' diye dövünüp ağlaştıklarını gördü.
O sırada Hâce İsmailin sözlerini hatırladı. Bir koşu gidip haber verdi.
Hâce İsmail 'Geç öldü' dedi ve asâsını aline alıp kasabın evine gitti.
Ölünün üstünden örtüyü kaldırıp nabzını tuttu ve oradakilerden birine
ölünün ayağına asâyı vurmasını söyledi. Bir süre sonra asâyı vurana
'yeter' dedi ve kalp krizi tedavisine başladı. Öldü sanılan kişi üçüncü
gün ayağa kalktı. Felç olsa da yıllarca yaşadı. İşte bu büyük insan
önceden onun kriz geçireceğini anlamıştı. İmâduddîn Fakîh-i
Kirmânînin Süleymaniye Kütüphanesi, Ayasofya 4131 numarada kayıtlı
Farsça Muhabbetnâme adlı eserinin üçüncü bölümü, ilim öğrenmek
isteyenlerin âdâbına ayrılmıştır. Bu bölümde bilginin ve erdemin
üstünlüğü konusu da işlenmiştir. Ne mutlu o bilgili öğreticiye;
geçirmedi bir anını boş yere. Gönül bahçesi aldı ilim suyunu ondan. İlim
erbabı yeniden can buldu ondan. Konuşmadı yeni bir fikri olmadan.
Geçirmedi vaktini boş yere, etmedi ziyan. Her köşeye bir yadigâr
bıraktı. Gördü mü su ile toprağı bir tohum attı. Problemler onun kanunu
ile çözülmüş. Cihan zahiresi ondan yadigâr kalmış. Ne ders verirken
aceleci olmuş. Ne konuşmaktan bıkmış usanmış. Olunca kafada bilim
sevdası. Ne hoştur düşünce ateşi, kandil isi. Ne hoş demiştir tatlı
dilli bilgin: olmayınca ilim kemâl bulmaz kişi. Ey saadet isteyen
delikanlı! Şerefi bilgide ara sen, değil soyda. Babanın ilmi tutmaz hiç
elinden. Olmayınca nasibin erdem ve hünerden. İlim öğren ki ol sen de
bir aziz. Olmayınca ilim insan iki kuruş değmez. Artar kadrin değerin
ilimle. İlim getirir seni eşikten baş köşeye. Kavga sevdasıyla öğrenme
ilim. Yoksa dönersin yarın çamura saplanmış eşeğe. Sakın aman dedikoducu
riyakâr medreseliden! Tekbir getiren mezarlık mübtelâlarından! Kıt
fikirli sarıklılardan! Edîplerine karşı ol edepli. Düşme rakiplerinle
ayrılık sevdasına.
|