|
Haydar
babaya rapor...
Hayda baba, ölenlerin oğuldu.
Şehriyarsız otağımız dağıldı.
Yaşım bitti, bulukların soğuldu.
Sen kalsan da, bize bir gün "gel" derler,
Oğul-uşak birer-birer giderler.
Haydar baba, baharlara güz gelir.
Gençliğimden tatlı-tatlı söz gelir.
Ecel günü aman vermez, tez gelir.
Göğsümüzde al mendille gezeydik,
Bahçelerde güzelleri süzeydik.
Gari nene mitil atıp yatanda.
Kız oğlana gülüp işve satanda.
Oğlan kıza gül koparıp atanda,
O güllerde biz de gonca olaydık,
Gam değildi, bir gün sonra solaydık.
Haydar baba, bütün ömür "gün" olmaz.
Ecel gelir, belki "bugün", "dün" olmaz.
Beşyüz olsan gene biter, bin olmaz.
Hayal kurup tükettiğim günlerim,
Fayda vermez yarınlarım, dünlerim.
Verziğanı armutçuyu bilen yok.
Haykırışa kulak verip gelen yok.
Armutlardan bir tek bile alan yok.
Ambar kesat, buğday kesat, yıl kesat.
Dertlerimi şerh etmeye dil kesat.
Rüstem gitti, sazı kaldı, teli yok.
Mızrap tutan o hünerli eli yok.
Boş kafesi dillendiren dili yok.
Âh, dilimiz bir döneydi söylerdik,
Kader deyip, Mâtemi toy eylerdik.
Haydar baba, nahır-mahır kalmadı.
Ana öldü, inek-ahır kalmadı.
Süd dağmağa külek, bakır kalmadı
Süd sağarken al bağlayan gelinler,
Yürekleri alazlayan gelinler.
Şimdi artık kimse haçer takmıyor.
Aras sâkin, coşup-taşıp akmıyor.
Ateşimiz başkasını yakmıyor.
Zâlimlerin füzesiyle vurulduk.
Oğul-uşak birer, birer kırıldık.
Büyük şeytan küçükleri azdırır.
Yolsulluğu kader diye yazdırır.
Sağduyunun mezarını kazdırır.
Akılları başlarına deren yok,
Bu encâmın esrârına eren yok.
Han nene yok öksüz kaldı uşaklar.
Meydanlara ağıt saldı uşaklar.
Bu ölümden çok ders aldı uşaklar.
Bildilerki "döngüler var dönüm var",
Her kim olsan, kurtuluş yok ölüm var.
Hazan yeli yaprakları kavurdu.
Ters yel esti, yere-göğe savurdu.
Ecel oku Şehriyârı tez vurdu.
Şehriyârın civârında olaydık,
"Ğussalardan biz de hisse alaydık."
Haydar baba, şal bağlayan kalmadı.
Mâtem çöktü, al bağlayan kalmadı.
Aşı yapıp dal bağlayan kalmadı.
Ağaçların meyvesinden hayır yok.
Bu günlerin ertesinden hayır yok.
Öz kurudu, bitmez oldu "yarpuzu."
Dayattılar tohumu yok karpuzu.
Yayla kesat, ne oğlak var ne kuzu.
İMFye esir oldu nesiller.
Bağban öldü, erken soldu nesiller.
Ne çoban var, ne it kaldı, sürü yok.
O günlerin bin birinden biri yok.
Kimi baygın, kimi ölgün diri yok.
"Âmir Gafar-Mir Mustafa" yok artık.
Mazlum olduk, zulmedenler çok artık.
Ne kendir var, ne ağırşak, ne "teşi."
Ne kulak var, ne göz kalmış, ne "dişi"
Kimse sevmez bu uğusuz gidişi.
Çuvalları-heybeleri aldılar,
Un tutmayan torbalara saldılar.
En son anda İsrâfîlden ün gelir.
Herkes duyar, yeniden hüzün gelir.
Eflâtun da unutulur, gün gelir.
O günlerin dehşetini sormayın,
Duâ edin, o günlere kalmayın
Ocak sönmüş, tandır harap, külve yok.
Kahve pişmez, pişse bile, telve yok.
Ölülerin arkasından helva yok.
İnancımız âdetimiz kes oldu,
Duâ bile anlaşılmaz ses oldu.
Haydar baba, bostan yok ki bozsunlar.
Oğlan-uşak el tutuşup gezsinler.
Gül toplayıp şeker-şerbet ezsinler.
Ne helva var, ne şerbet var, ne tad var,
Zan etmeki: bu dünyâda murat var.
Baba öldü kab-kacağı böldüler.
Kardeşliği yüreklerden sildiler.
"Mensur Hânın" arkasından güldüler.
Haçiklere tâlih güldü, gün doğdu.
Kardeşleri kardeş tuttu, el boğdu.
Uşahlara en kıdemli tanışsın.
Halimizi sana kimler danışsın.
Şehriyâr yok, selâm ile konuşsun.
"Amma hayıf" yetim kaldın ben gibi.
Ben de bugün garip kaldım sen gibi.
Yigitlerden çelimsizler "doğuldu."
"Bulahların" birer-birer soğuldu.
Aydedeyi Hazar yuttu, boğuldu.
Güneşimiz artık ışık vermiyor.
Göz karardı etrâfını görmüyor.
Heyder baba, eteginde "yuhlarım."
Hançerimi sol böğrümde sahlarım.
Zan ettim ki ben eceli haklarım.
İnandım ki ecel beni götürür,
Hayâlimi eteğinde bitirir.
Haydar baba, şimdi artık çöldeyiz.
Su çekilmiş, kurbağasız göldeyiz.
Geçilmedik bir dönülmez yoldayız.
Rezîl olsun bize fitne katanlar,
Karabağ haçiklere satanlar.
Haydar baba, bütün dünyâ "zindandır."
Bu zindânın zâlimleri handandır.
Gözden akan yaş yerine, alkandır.
Bu zindânı inşâ eden kahrolsun.
Zulmetmeği koyup-giden kahrolsun.
Kim atadır, kim evladdır bilinmez.
Misâfire açık sofra bulunmaz.
Selam versen içtenlikle alınmaz.
Konu-komşu, oğul-uşak yad oldu,
Zannetmeki, bir erimiz şad oldu.
"Haydar baba, kekliklerin" sekmiyor.
"Şeyhul-İslâm" artık sevgi ekmiyor.
Bu mihneti yüreğimiz çekmiyor.
Bir göreydin ne haldadır uşaklar,
Hiç uğruna kurban gitti kuşaklar.
"Haydar baba, merd oğullar" doğmuyor.
"Nâmerdlerin burunların" oğmuyor.
Kuzu boğan zâlim kurdu boğmuyor.
"Kuzuların ayın-şayın" otlamaz,
Arık koyun kuyruğunu katlamaz.
Haydar baba, duruşunda heybet var.
Şehriyârın selâmında lezzet var.
Sözlerinde nihâyetsiz hikmet var.
Oğlan-uşuk hâlâ senden umutlu,
Şehriyârdan selâm aldın ne mutlu.
Evliyâlar, enbiyâlar geçtiler.
Ecel şerbetinden bir-bir içtiler.
Bir lahzacık konaklayıp göçtüler.
Kime kalır efendime kalmayan,
Dara düşer bundan ibret almayan.
Haydar baba, çiçeklerin solmasın.
Hoyrat eli gül-goncanı yolmasın.
Harâmîler yolmağa yol bulmasın.
Mesâfemiz aramızda bir adım,
Duâ edip Allaha ısmarladım.
Yâsin HATİPOĞLU
17-21.7.2003 SARIKAYA/YOZGAT
NOT: Bu şiir, büyük
şâir Muhammed Hüseyin Şehriyârı taklid yâhut tanzîr kastıyla yazılmış
değildir.
Haydar Babaya Selâmı kerrat
ile okudum. Her seferinde, sanki üstâdın ruh halini ben de yaşıyordum.
Çünkü, ben de diyâr-ı gurbete mahkûm ve hasretin esîriyim.
Gerçi, kale-bendlerle, kalın demirlerle
çevrilmiş zindan duvarlarım yok. Hasretiyle yanıp-yakıldığım halde
istediğim zaman köyüme gidemiyor: Beştepeleri, kaçağı, Halilin pınarını,
gelin kayasını, cehennem derelerini, kurtderelerini, taşpınarı...
gezebiliyor muyum? Hayır.
Üstad için "Haydar baba" ne ise, saydıklarım ve
sayamadıklarım da benim için o...
Üstad, Haydar babaya, 1050li yıllarda seslenmekte, o
yılların hâlini tesbit ve manzarasını tasvîr etmektedir. O yıllarda
benim yurdum da güllü-çemenli gülistandı.
Bugün ise içler acısı...
Yurduma (köyüme) bakarak hem Haydar babaya, hem de
büyük şair merhum üstâda, min gayr-i haddin rapor sunmak istedim.
Beni aşan hiçbir iddiam yoktur.
Haydar babaya Cenab-ı Allahtan güllük-gülistanlık,
üstâda da rahmet temenni ediyorum.
|