|
|
| ||||
|
|
|
|
“Kendimizle
Diyalog, Ötekiyle Diyalog” İran İslâm Cumhuriyeti Eski Cumhurbaşkanı ve Uluslararası Medeniyet ve Kültürlerarası Diyalog Kurumu Başkanı Seyyid Muhammed Hâtemî, 15 Kasım 2006 tarihinde Ortadoğu Teknik Üniversitesinde (ODTÜ), “Kendimizle Diyalog, Ötekiyle Diyalog” başlıklı bir konferans verdi. Hâtemî’nin konuşması şöyleydi: Dünyada değişik soru ve sorunlar karşısında aynı kaderi ve davranışı paylaşan İran ve Türkiye gibi az ülke bulunmaktadır. İran ve Türkiye hiç bir zaman birbirinden habersiz olmamışlar, hep birbirlerine bakıp birbirlerine danışmışlar, dünya sorunları karşısında birbirlerinin yanında yer almışlardır. İran kültürü Anadolu’da eski köklere sahiptir. İslâm dünyasının iki büyük gücü; yani, İran ve Osmanlının birbirleriyle ve başkalarıyla olan ilişkileri, bundan sonra Doğu’nun etkin tarihinin bir bölümü olmuştur. İran ve Türkiye birbirlerinden çok şeyler öğrenmiş ve birbirini etkilemişlerdir. Bizler bu geçmişten bu günümüz için ders almalıyız. Biz İranlılar için, çağdaş dönemlerde Türkiye “Yenilik Merkezi”nin bir parçasıdır. İran, tarihinin son iki asrında yenilikçi politikalardan yeni tanzimata, yeni siyasi, kültürel ve edebi düşüncelerden eğitim, ilim ve iletişim alanlarındaki çağdaş kuruluşlara kadar Türkiye’deki göçmen veya mukim İranlıların çaba ve hareketlerinden yararlanmıştır. Kendi tarihimizi eleştirdiğimizde, doğuyu unutarak batıya eksik bilgilerle yöneldiğimizi ve kendi manevi ilişkilerimizden koptuğumuzu söyleyebiliriz. Batı, güç ve zaaflarına iyice bakmaksızın her iki topluma mükemmel olarak sunulmuştur. Onun çağdaşlık ve ilmi yönü veya sömürgecilik yada siyasi baskı yönü unutulmuştur. Aslında batı gerçek şekli ve aslî cevheriyle değil, ters ve eski görüşe göre sorgulanmaktadır. Ayrıca, yenilik, tarihi çerçeveden çok toplumun bütün kültürel temelleri ve bu arada din ile ilişkilendirilerek tanımlanmıştır. Bu iki eksikliğe, “iç kapasitelerin farkında olmamak” ve “birbirimizden öğrenmeyi düşünmemek” şeklinde başka bir kusuru daha ilave etmek istiyorum. İslâm dünyası kendi düşünce ve siyasi hareketlerinden habersiz olamaz ve olmamalıdır. Çok parçaya bölünmüş yenilik, İslâm dünyasında özellikle de nasyonalist yönlerde ifrat ve tefrite yöneltmektedir. Ortak mekanizmaların yokluğu ve yeni dini söylemlerden yararlanmamak, bir taraftan batıya salt bağlılığı gündeme getirirken öte yandan mutlak çekinmeyi de beraberinde getirmektedir. Böyle bir düşünce dağılımı sağlam teorik temelleri zayıflatırken geleneksel düşünce şekillerinde ve dini yenilikçi kalıplarında yansıyan bir çeşit yüzeysel düşünceyi ortaya koyar. O halde bu alimane toplulukta yine de iki ülkenin bilim adamlarını, aydınlarını, sanatçılarını, yazarlarını, siyasilerini, programcılarını, çağdaş kurumlarını ve siyasi gruplarını, iki asırdan beri iki toplumda süre gelen konular hakkında modern dünyanın din ve kültür açısından sorun ve ihtiyaçlarını cevaplandırmaya ve İslâm’ın yol gösteren manevi, ahlaki ve itikadi kapasitelerinden Müslüman milletlerin tarihi istekleri doğrultusunda çaba göstermeye davet edebiliriz. Ben bu zarureti son yıllarda “Medeniyetlerarası Diyalog” zarureti adı altında çok kez dile getirdim; şimdi ise aynı zarureti, “İslâm, Medeniyetlerarası Diyalog ve Dünya düşünürlerinin Söz Söyleme Gereksinimi” adı altında siz değerli konuklara sunmak istiyorum: 1.Medeniyetlerarası diyalog düşüncesini anlamak; bir tarafta onu uluslararası alanda arzu edilir duruma getiren koşulları diğer tarafta ise bu düşüncenin mantıksal yönünü anlamaya bağlıdır. Bu iki yönü görmeksizin, söz konusu düşüncelerin zenginleştirilmesi, devamı ve etkisi mümkün olamaz. 2.Dünya son üç on yıllık dönemde, temel değişimlere uğramıştır. Bu değişimler hem tehlikeli perspektifler hem de parlak ve umut verici ufuklar gözler önüne sermektedir. Bu değişimler öylesine yayılmış ve öylesine karışıktır ki onun çelişkili boyutlarını teorik bir mekanizma altında toplamak mümkün değildir. Bu koşullarda, uluslararası alandaki gelişmelerin çelişkili yönlerini ortaya koyan iki çelişkili düşünce ile yani, “medeniyetler savaşı” ve “medeniyetler diyalogu” ile karşı karşıyayız. Yeni değişimler ulusdevletlerin rolünü uluslararası alanda azaltmış ve bunun ardından dünyada savaş sınırları da karmaşık hale gelmiş ve çoğalmıştır. Savaş sınırlarının ulusdevlet alanından medeniyetin makro alanına taşınarak değişmesi medeniyetler savaşı teorisinin haklı olarak işaret ettiği gibi uluslararası koşullar perspektifinin tehlikeli yönüdür. Bu savaşlar aynı zamanda ırk, din, dil, kan gibi mikro boyutlardaki savaşlara da eşlik ederler. Fakat yeni değişimler mutlak siyasi kimliklerin karşısında daha köklü kültürel kimliklerin oluşması için yeni ortamların yaratılmasına, kendini tanımanın yolunun ötekini tanımadan geçmesine ve küresel alanda yeni oluşumlara imkan tanımaktadır. Bu koşullarda medeniyetler arası diyalog düşüncesi insanlık için bu yeni ortamda hizmet eden güç ve yeteneklere işlevsel konum sağlayan bir düşünce olarak kullanılmaktadır. Medeniyetler savaşı teorisi bu değişimlerin tehlikeli perspektiflerinin görünümünü çizmek suretiyle, medeniyetler arası diyalog nazariyesine yönelmenin gerekliliği konusunda dünyanın dikkatini çekmede gerekli zeminleri hazırlamıştır diyebiliriz. Bu koşullarda, küresel düzeyde çatışma ve savaş doğuran olayları medeniyetler savaşı düşüncesi çerçevesinde düşünmemiz, bunun insanlık için doğuracağı vahim sonuçların altını çizmemiz ve bunları medeniyetler diyaloğunun pratik ve ahlaksal zaruretinin yeni tanıkları saymamız zorunludur. 11 Eylül’de Amerika’da yaşanan olayın ardından meydana gelen gelişmeler ve dünyanın diğer bölgelerinde radikalizm ve terörizmin büyümesi bu türden olaylardır. Bu hadiseler medeniyetler arasında ahlak dışı ve tehlikeli bir savaşın şekillenmekte olduğunu iyice ortaya çıkarırken aynı zamanda dünyada söz ve davranış modellerinin en ahlaklısını, medeniyetler arası diyalog düşüncesi söyleminin birikimleri kalıbında sunmuştur. 3.Medeniyetler arası diyalog düşüncesi aynı zamanda özel teorik esaslar üzerine bina edilmiştir. Bu teoriyi düzenleyen en önemli esas, hegemonyadan kaynaklanan zorlamaların istilasından arınmış bir ortamda bulunmak ve söz söylemek için, taraflarının eşitliğinin ilzami oluşudur. Bu kavramlar temelde içiçe ve birbirlerine bağlı kavramlardır. Eşitliğin lüzumu, hegomanyadan uzak bir ortamın sağlanmasının gerekli şartıdır; ancak, “Eşitlik”, aynı zamanda “beraberlik-denk olmak” ile temel farklılığa da sahiptir. “Eşitlik” “beraberlik-denk olma” düşüncesinin aksine diyalog tarafları arasındaki farklılığı zorunlu bilir. Bu bağlamda diyalog ortamında bu farklılığın kendini bulması gerekmektedir. 4.Batıda, güç alanında gerginlikler olmasına karşın, bu esasların birçok düzeylerde kabulüne hazır olan eğilimler doğmuştur. Bu durumun, batı medeniyetinde etkileyici unsur tarafından benimsenmesi ve sair medeniyetlerle diyaloga hazır oluş, bu medeniyeti, özel akla dayalı ikinci dönem köktenciliğin güzergahını değiştirmenin dışında tutmuştur. Gerçekte ise batı medeniyeti bugüne kadar iki köktencilik döneminden geçmiştir. Bunlardan birincisi, dinin hakim olduğu orta çağ dönemidir; ki bu dönemde, dinin özel olarak yorumlanması batı fundamentalizmini ayakta tutan asıl temeldi. İkinci dönem, özel olarak yorumlanan aklın batı fundamentalizmine kaynak ve ölçü alındığı dönemdir. Şimdilerde ise diğer çağdaş ülkelerle çok yönlü alışverişlere hazır oluş batı medeniyeti arasında her zamankinden daha çok göze çarpmaktadır. 5.Son yirmi otuz yılda yaşanan müspet gelişmeler anılan unsurların gerçekleşmesinde somut zeminler hazırlamıştır. Küresel çapta yaşanan değişimler, dünyadaki tarafların diyalogda eşit, farklı ve hak sahibi taraflar olarak kabul edilmesi zorunluluğunu da beraberinde getirmiştir. Bu yeni durum, bir yandan teknolojik gelişmeler, yazılımın donanıma önceliği ve son on yıllardaki teorik değişimler ile ilişkilendirilirken bir yandan da uluslararası siyaset alanını otoriteye dayalı bir yada birkaç kutuplu şartlardan ayıran gelişmelere bağlamaktadır. Halihazırda ve özellikle de 11 Eylül hadisesinden sonra güç, güvenlik, güç kullanım ve direniş modelleri geçmişe oranla yeni bir şekil almış ve güç uygulamalarına dayalı bir takım dengelerin etkisini azaltmıştır. 6.Şunu unutmamak gerekir, ki bu yeni durum dünyadaki tarafların tümü için, zorunlu manada eşitlik anlamına gelmemektedir. Yeni durum az çok eşit fırsatlara daha çok benzemektedir. Bu durumdan dünya üzerinde, geçmişe göre, kültürel ve düşünsel derinlik ve genişliğin daha çok rol oynayacağı yeni bir denge oluşacaktır. Ancak modern merkezler arasındaki diyalog deneyiminin sonucunun, yeni dengeler üzerinde geçmişe oranla daha derin ve kalıcı bir güç mekanizması oluşturacağı açıktır. 7.Buraya kadar anlattıklarımızdan, İslâm dünyasının, modernite akımının 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmasından sonra yeni bir dönüm noktasına girmesi gibi bir sonuç çıkarabiliriz. İslâm dünyası ve sahip olduğu zengin kültürel kaynaklar yüzyıllarca ve hatta geçtiğimiz on yıllık dönemlerde bile batı medeniyetinin eksikliklerini temin edip karşılamada önemli bir kaynak teşkil etmiştir. Felsefe, kelam, hukuk ve hatta İslâm fıkhı, değişik şartlarda, küresel bağlamdaki doğal mübadelelerde ilgi odağı olmuşlardır. Gerçi, genel olarak bu mübadeleler, daha çok tek yönlü gerçekleşmiş ve İslâm dünyası ast taraf konumunda, kabul eden taraf rolünü ifa etmişse de her yönden öyle görünüyor ki, şimdilerde yeni koşullar yeni önlemlere gereksinim duymaktadır. Mevcut kazanımlara dayanmak hiç bir şekilde yeterli ve memnun edici değildir. 8.İslâm dünyasının yaratıcı ve etkin rolünün ihya edilmesi ve Müslümanların yanısıra küresel bir istek de sayılmaktadır. Eğer İslâm dünyası, insanlık tarihinin en başta gelen medeniyet merkezlerinden biri olarak, bu küresel süreçte etkili rol alma fırsatını elde edemeyecek olursa bu, önemli küresel sürecin sonuçsuz kalması demek olacaktır. 9.Bundan önce de işaret ettiğimiz gibi batı medeniyeti köktenciliğe dayalı iki dönemi geride bırakmakla en büyük diyalog istidadını elde etmiştir. Fakat maalesef, öyle anlaşılıyor ki, İslâm dünyası halen batı köktenciliğinin bir taraftan köktendincilikler ve diğer taraftan seküler hareketler olmak üzere, batıl ve yıkıcı bir döngünün iki yönünü oluşturmuştur. Bu iki yön her şeyden çok birbiriyle örtüşmektedir. Köktendinciler, yeni dünyaya geleneksel kıyafet giydirmek amacında olup beşeri durumların tanınmasının söz konusu olması bakımından değişim yaratacak yeni münasebetleri idrak edecek güçte değildirler. Sözünü ettiğimiz köktencilik, esasen, İslâm dünyasının medeniyetliliğini ayakta tutan en önemli unsur olarak dini, hayattan uzaklaştıran ve bu bağlamda kültürel ve düşünsel alanda oluşan boşluğu dolduramayan düşünce akımlarının açıklayıcısıdır. 10.İslâm dünyasının söz söyleme hakkının canlandırılması her şeyden önce söylenecek sözünün olmasına bağlıdır. Söz üretmenin en nihai etkeni, üretkenler ve düşünürler ve onların yaratıcı zekalarıdır. Söz üretme, her şeyden önce, düşünürlerimizin yaşadıkları modellerde temel değişimleri zorunlu kılmaktadır. İslâm’a, kendine yeten ve Müslümanların konumu ve deneyimlerinden bağımsız bir sistem olarak bakıp ilgi duyan ve farklı yaşantıların tecrübe edildiği farklı modeller yaratma gücünden yoksun dini gelenekselciler, köktendinciliğe yönelmekte ve sonucu olmayan kanlı çatışmalara zemin hazırlamaktadırlar. Öte yandan dinden koparak modern aklı dayanak alan entelektüeller, gelenek, kültür ve toplumun mirasını tümden geçersiz saymaktadırlar. Söz üretme; gelenek ve dinî mirastan oluşan özel ufkun karşısında modern yaşantı deneyiminden bir ufuk yaratarak her şeyden çok gelenek ile diyalog imkanı sağlayacak orta vadeli bir modele ihtiyaç duymaktadır. Bu, hem geleneksel verimliliği hem de modern yaşamın manidar oluşunu sağlayan bir diyalogtur. Gelenek ile modern bir ufukla yapacağımız diyalog, yüce mananın üretim imkanını açan tek yoldur. Bu yüce mana birbirimizle diyalog kurmayı ve İslâm kültürünün zenginleşmesini sağlamakta ve yeni dünyada söz söylemek için gerekli gücü vermektedir. Bu zaruretlerin bizi ve sizleri birbirimizin yanında, önümüzdeki sorulara cevap vermede eskisinden daha güçlü kılmasını ümit ediyorum. |