İRAN KÜLTÜR EVİ

 

 
 

 

 

Aranacak

 

 

 

 

İran Kültür ve Medeniyetini Küçümsemek İçin Batı’nın Yeni Komplosu; 300 Filmi

 

Son günlerde, Holywood’da Worner kardeşler şirketi tarafından  yapılan 300 adında bir filmin dünya sinemalarında özellikle Amerika ve Avrupa’da gösterimine tanık olmaktayız. Ünlü romancı Frank Miller’in küçük bir Yunan’lı grubun Termopil boğazındaki direnişini anlatan hikayesi üzerine yapılan bu film, Haşayar Şah döneminde İran ordusunun Yunanistan’ın başkenti Atina’yı elegeçirp yakmasını konu edinmektedir. Haşayar şah, babası Daryuş döneminde Yunan’lar tarafından Küçük Asya’da (o dönemde İran’ın bir parçası) bulunan Lidye eyaletinin merkezi olan Sard şehrini yakmalarının intikamını almak üzere gerçekleştirdiği bu sefer sonucu, hedeflerine ulaştıktan sonra İran’a geri dönmüştür. Tabii elverişsiz coğrafi koşullarından dolayı, İran ordusuna ait bazı birlikler özellikle savaş gemileri bu savaşta Yunan ordusu tarafından imha edilmiş olması nedeniyle, Yunan’ların abartılı anlatımı sonucunda, İran ordusunun Yunan’lara karşı yenildiği bir savaş olarak tarihe geçmiştir. Ancak, İran şahının ismini bile duydukları zaman tir tir titreyen Yunan’lara karşı, Atina’nın fethinden sonra meydan gelen bu yenilgi, savaş sonucu hedeflerine ulaştığını gören Ahameneş padişahının maneviyatını sarsmamış ve o, savaşın galibi olarak kendi ülkesine geri dönmüştür.

300 filmi, eski dönemlerde dünyanın kültür ve medeniyetinin bayraktarlığını yapan, tek süper güç olmasının yanı sıra, çeşitli kültür, sanat ve bilimsel alanda yegane güç olan Ahamaneş dönemi İran ve İran’lıları küçük düşürmek için yapılan kin dolu bir filmdir. Jak Schnider gibi Holywood’un ünlü yönetmenleri tarafından büyük yatırımlarla yapılan bu filmde, İran’lılar, vahşi, çirkin, nefret verici, beyinsiz, cehalet içinde yaşayan ve karar alma gücü olmayan yaratıklar olarak gösterilmektedir. Bu çirkin ordunun başında, İran padişahı, çirkin yüzünün yanı sıra alçak ve kadınsı duyguları içeren bir karakter olarak çizilmiştir. Buna karşı, güzel yüzlü, yiğit, tedbirli, kararlı gösterilen Yunan’lar, Leonides adlı komutanları sayesinde milyonlarca askerden oluşan İran ordusu karşısında büyük bir hamaset yaratarak, binlerce İran askerini öldürdükten sonra yiğitçe şehit oluyorlar !

 Filmdeki tahrifatın boyutları öylesine geniştir ki, Amerika ve Avrupa’da yaşayan İran’lılaın yanı sıra bir çok Batı’lı seyriciler bile filmin yapım biçiminden memnuniyetsizliğini dile getirmiş, onu, dünaya tarih ve medeniyetine hakaret içeren bir film olarak nitelemişlerdir. Görünen o ki, bu film, İskender filminden sonra, Batı’nın, yüce İran milletine karşı kültürel komplo niteliğini taşıyan hareketin, ikinci halkasıdır. Ne ilginçtir ki bu hareket, eski İran Kültür ve medeniyetini özelllikle, maddi ve manevi kültür ve dini inanç açısından dönemin zirve noktasında olan, ilk olarak Batı ile Doğu arasında bilim ve düşünce değişimi gerçekleştirerek bu iki dünya arasında kültürel ve sanatsal yakınlık sağlayan, Ahamaneş dönemi İran milletini karalamak amcıyla başlatılan bir harekettir; oysa tüm dünya medeniyetleri bu devlete borçludur.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, 300 filminin konusu, 4. Ahamaneş padişahı Haşayar şah döneminde İran’lılarla Yunan’lar arasında çıkan savaştır. Ancak bu konuya değinmeden önce Ahamaneş döneminde İran ve Yunan halkları arasındaki ilşkilerin kısa bir değerlendirmesini yaptıktan sonra “Salamin” savaşının çeşitli boyutlarını değerlendirelim.

Kuran-ı kerimde “zul-karneyn” olarak adlandırılan şahıs (büyük olasılıkla) “Kuroş”tur. Ahamaneş silsilesinin kurucusu olan Kuroş pers soyundan gelmektedir. Persler Arya ırkından olup, İran’a yerleştikleri tarih tam belli olmasa da, Milattan önce 9. yüz yıla ait Asur kitabelerinden anlaşıldığına göre, onlardan “Parsuvaş” olarak söz edilmektedir. Önce Urumiye gölü, yada Kirmanşah civarında yaşadıkları ve Milattan önce 7. yüz yıldan iitibaren Pers ülkesi olarak adlandırılan Güney’e doğru giderek yerleşmiş ve Ahamaneş liderliğinde orada bir devlet kurmuşlar. Bu devletin hükümdarlık alanı başlangıçta bugünki Fars ve Khuzistan eyaletileriyle sınırlıydı. Kurucusundan dolayı kendilerini Ahamaneş olarak tanımlayan İran’lılar, daha sonra İlam hükümetini devirip, bu bölgeyi kendi topraklarına ilhak ederek, İlam, Asur ve Med gibi o dönemin büyük devletleri gibi güçlü biri devlet haline gelmişler. Kuroş döneminde Pers devleti, bu akıllı ve muktedir padişahın tedbirleri sayesinde Med, Lidiye ve Babili ele geçirmiş, o dönemin en büyük devleti olan Ahamaneş devletini kurmuştur. Bu gün Türkiye’nin bir parçası olan Lidiye’yi feth ettikten sonra, Küçük Asya’da sâkin olan Yunan’larla komşu haline gelen persler, kısa süre sonra, Lesbos, Chies, Phrggie, Cilgcie ve Lycie gibi Yunan yerleşimci Küçük Asya kentleri, Ahamaneş padişahının emri altına girmiş, İran şahına vergi ve haraç vermeğe başlamişlardır. Kuroş, Küçük asya’nın Doğu bölgelerinde sâkin olan Yunan’lardan güvende olmak amacıyla, bölgeyi, biri eski Lidiye’nin başkenti Sard merkezli, diğeri ise, Dasklyon merkezli iki eyalete bölerek, her birine bir hükümdar tayin etmiştir. O zamandan beri İran’lılar ile Yunan’lar, bu günkü Yunanistan adaları sınırlarında komşu olmuş ve bu durum Ahamaneş (pers) imaratorluğunun sonuna kadar devam etmiştir.

Kuroş döneminde İran ile Yunan’lar arasında ciddi bir çatışma yaşanmamış, yeni kurulmuş olan Ahamaneş imparatorluğunun gücünden son derece korkan Yunan’lar, Kuroş’u rahatsız edecek her türlü eylemden şiddetle kaçınımışlardır.

Kuroş’un, Ispart tarafından Ahamaneş sarayına gönderilen heyet üyelerine söylediklerinden anlaşıldığı gibi o, bütün Yunanistan’ı feth etmek istemiştir. Zira o, söz konusu heyete şöyle demiş : “Meydanlarda toplanarak bir birine yalan söyleyen insanlara ... hayatta kalırsam öylesine yaparım ki ... çaresizliklten ağlayacak olurlar”. Bu sözler, Ahamaneş padişahının, fırsat bulduğu takdirde Küçük Asya’daki fetihlerini devam ettirmesi anlamına gelmekte ancak, İran’ın doğusu, Horasan, Sistan, pakistan ve Hindistan bölgelerindeki savaşlar ve dahası, o dönemin en büyük devletlerinden olan Babil’in fethi ona böyle bir fırsatı vermemiştir.

Kuroş’un, yarı vahşi Masegest kavmi ile çıkan savaşta ölmesinin ardından tahta çıkan oğlu Kemboçya babasının futuhatını sürdürerek iç karışıklıkları yatıştırıp, M.Ö. 526. yılda Mısır’ı almayı hedefler. Gerçekleşen sefer sonucu, Mısır’ın yanı sıra Libya ve Sudan’ın kuzey bölgeleri de İran ordusunun eline geçmiştir. Üç yıl süren seferden sonra İran’a dönemek isteyen Kemboçya Şam’da bilinmeyen bir nedenle öldü/rülmüş ve yerine Daryuş 1. Ahamaneş geçmiştir. Daryuş, kendini Berdiya (Deryuş’un kardeşi) olarak tanıtan Geomatay adında zerdüşt ruhanisini öldürdükten sonra iç isyanları yatıştırmış ve böylece Ahamaneş ülkesinin yönetimini kontrol altına almıştır. O dönemde, Yunanistan’a bağlı Küçük Asya, Trakiya ve Makedonya’nın yanı sıra bazı Yunan adalarının da üçte biri İran’a bağlanmıştı. Geride kalan üçte ikisi ise ya küçük şehirleden ibaretti ya da Atina ve Ispart gibi büyük kentler ancak yerel hükümetlerle (oligarşi) idare edilen, İran’ın gücünden korksalar da zor durumda kaldıklarında yine İran hükümetinden yardım isteyen beyliklerdi. Bütün bunlara rağmen İran hükümdarlarına karşı her zaman sadakatsiz davranan bu yerel hükümetler, fırsat buldukça, İran’ın Küçük Asya’daki konumunu zayıflatmaya çalışıyorlardı. Bu iki yüzlü siyaset sayesinde Yunan’lar M.Ö. 498. yılda Atina’lıların iş birliğiyle Sahil eyaletinin merkezi olan Sard şehrine saldırarak orayı ateşe vermişler. İran’ın sert tepkisi sonucunda saldırganların yenilgisiyle sonuçlanmasına rağmen, bu davranış, İran hakimiyetinde olan Küçük Asya’nın toprak bütünlüğünü çiğnediği için, Daryuş’u son derece kızdırmiş. Daryuş, bunun intikamını almak için Yunanistan’a saldırmayı planlamıştır. Tarihte Maraton savaşı olarak bilinen bu saldırı, Atina ve Ispart devletlerinin İran padişahına baş kaldırdıkları ve bu baş kaldırıyı yatıştırmak amacıyla gerçekleşmiş olduğu bilinmektedir. Her ne kadar saldırı sonucu bazı Yunan şehirleri İran ordusunun eline geçse de Atik körfezindeki elverişsiz durum ve Yunan ordusunun daha ağır silahlar kullanması dolayısı ile bu savaş İran ordusunun yenilgisi ile sonuçlanmıştır. İran ordusunun bu savaşta yenilmesi Ahamaneş padişaı Daryuş açısından çok önem arzetmese de Yunan’lar onu abartarak büyük bir propaganda malzemesi olarak kullanmışlardır.

M.Ö. 481 yılında gerçekleşen Salamin savaşı, Haşayar şah dönemi İran ile Yunanistan arasında çıkan en önemli savaşlardan biridir. Bu savaşın önemi, Haşayar şahın bilhassa kedisinin orduya komuta etmesinden kaynaklanmaktadır. Eski Yunan tarihçisi Herodot’un yazdığına göra, Daryuş döneminde İran’a sığınan, Daryuş’a yakınlığı ile bilinen, eski Ispart hükümdarı Demarat’ın, Yunanistan adalarının tümünü ele geçirerek padişah olma sevdalarının getirdiği kışkırtma düşüncesi bu savaşın çıkmasında etkili olmuştur. Diğer taraftan Maraton savaşının yenilgisini hazmedemeyen bazı İran devlet adamları, padişahı, Yunanistan’a saldımaya teşvik ettmişler. Bu arada İran sarayına sığınan bazı Yunan’lar da saldırıyı teşvik edenler arasında yer almışlar. Başlangıçta savaşa meyilli olmayan padişah, sonunda yumuşamışı ve Küçük Asya’daki kavimlerden bir ordu oluşturarak Polonzus yarımadsına saldırıya hazırlanmış. Bu orduyla ilgili Yunanistan kaynaklarında çeşitli bilgiler yer almaktadır. Herodot, İran’da yaşayan 46 kavimden oluşan ordu sayısını iki milyon 300 bin, lojistik ve yardım ekipleriyle birlikte toplam beş milyonu aşkın olarak yazmaktadır !

Diğer Yunan kaynakları da İran ordusunu sayısını iki ila dört milyon arasında bir rakam olarak yazmaktalar. Bu konunun bir çok açıdan çelişki içerisinde olduğu, yazının sonunda açıklanacaktır. Ancak İran ordusunun Salamin savaşındaki gerçek sayısı 250 ila 300 bin olduğu bilinmektedir. Bu ordu, şahın emriyle yapılan kayıklarla, o dönemde Helspont olarak bilinen Dardanel boğazını geçerek Avrupa’ya girer. Ordu bogazı geçtikten sonra, şah, altından yapılmış bir kadeh, bir kılıç ve bir de Pers kemanını hediye olarak denize atar. İran ordusu Makedonya, Tesalya ve Yunanistan’ın kuzey ve iç bölgelerinde bulunan bazı kentleri ele geçirdikten sonra Atina’ya doğru hareket eder. Tehlikenin büyüklüğünün farkına varan Atina’lılar, diğer Yunan beylikleriyle birlikte İran’a karşı bir birlik oluşturmaya çalışırlar. O dönemde Atina, Ispart, Argos ve Gelen gibi Yunan beylikleri arasında bazen savaşa neden olabilecek ihtilaflar söz konusu. Bu yüzden İran ordusunun ok menzilinde olan Atina halkı ihtilafları bir kenara bırakarak İran ordusuna karşı birlik oluşturmaya çalişmişlarr. Buna rağmen sadece Ispart’lılar Atina’lılarla birleşmeyi kabul ederler. Çünkü İran ordusunun Atina’ya girmesi takdirde, Küçük Asya’daki İran’a bağlı kentlere müdahale ettikleri gerekçesiyle onları, şiddetle cezalandırıacağaını biliyorlardı.

İran saldırısı kara ve deniz olmak üzere iki istikametten yapılmaktaydı. Haşayar şah hiç bir sorun yaşamadan her iki istikametten aynı anda ilerlemek isitıyordu. Dolayısı ile ordunun düzeni, yeteri kadar yiyecek ve içecek temini, köprü yapımı ve yolların onarımı gibi gereken her şey önceden hesaplanmış hatta Maraton savaşında olduğu gibi İran gemilerinin deniz fırtınalarına yakalanmaması için, Athos dağının kuzeyiden bir kanal yapılmıştı.

Atina’ya giden yol, dağlık bölgede bulunan, Termopil adında bir boğazdan geçiyordu. Bu boğaz, yüksek dağların arasında bulunan, normalde sadece bir savaş gemisinin geçebileceği genişlikte bir deniz yoluydu. Dolayısı ile, açık arazide İran ordusu ile karşılaşmaktan korkan Yunan’lar, İran ordusunu söz konusu boğazda karşılamayı hedeflerler. Yedi bin kişilik Yunan ordusu Leonides komutasında boğazı kontrol etmekle görevlendirildi ve 271 gemiden oluşan deniz gücü ise Euribiyades komutasında İran deniz donanmasına karşı harekete geçtiler. Termopil boğazına vardıktan sonra, sahilde geniş bir arazi bulunduğu ve Yunanistan ordusunun bu arazide mevzi tuttuğunu farkeden İran ordusu, bir kaç gün burada bekledikten sonra, Yuripos istikametinden geçiş fırsatı bulabilme düşüncesiyle, Haşayar şahın emriyle Terpomil boğazını açmak üzere saldırrıya geçti. Başlangıçta Yunan ordusunun ağır silahlarla karşı koyması sonucu yüzlerce İran askeri katledildi ancak bir Yunan’lının karadan bir yol göstermesi sonucu İran ordusunun bir kısmı dağlık bölgeden giderek Yunan ordusunun arkasına geçti ve Yunan ordusunu geri puskürtmeyi başardı. Oysa Leonides komutasındaki üç yüz Isparta’lı ile yedi yüz Yunan’lı bölgeyi terketmeyince, tüm Yunan askerleriyle birlikte Leonidesin de ölümü ile sonuçlanan  büyük bir katliam yaşandı. İran ordusu Atik adası istikametinden Atina’nın yolunu tuttu, ancak ordunun Atina’ya girmesinden önce Atina halkı kenti terkedip diğer şehirlere kaçmışlardı. Haşayar şah kentin girişinde küçük bir grubun direnişiyle karşılaşsa de direnişi kırdıktan sonra, Daryuş döneminde Yunan’ların Sard kentini yaktıklarının intikamını almak için Atina’yı ateşe verip, haberini İran sarayına yolladı. Kara kuvvetlerinin tersine, deniz güçleri hedefine ulaşamasa da aslında İran ordusu bu olayla asıl hedefine ulaşmış sayılırıdı. Onlar, Peneiue ırmağı istikametinde şiddetli bir fırtınaya yakalandılar. Bu fırtına sonucu İran ordusunun 400 gemisi imha oldu. Ondan sonra Salamin yada Salamis adasında Yunan savaş gemileriyle karşı karşıya geldiler. Ancak coğrafi koşullarının elverişsiz olması ve fırtınanın şiddetinden dolayı İran gemilerinin bir birine çarparak batmasına sebep olmuş. Bu yüzden İran deniz donanması ön gördüğü operasyonu gerçekleştiremeden bir çok techizatını kaybetmitir. Dolayısı ile Haşayar şah, nihayi hedefinin Atina’yı ateşe vermek olduğunu ve bu hedefe ulaştığını ilan ederek, ordusunun bir kısmını Yunan topraklarında kaybederek ülkesine geri dönme kararı almıştır.  

****************

300 filminde sadece İran ordusunun heybet ve azemetiyle alay edilmemiş, İran kültür ve medeniyeti de derinden zedelenmiştir. O dönem İran’la ilgili karanlık bir görüntü çizilmeye çalışılmıştır. Dolayısı ile bu yazıda, söz konusu filmde İran’lıları barbar ve vahşi gösteren bazı konulara cevap vermeğe çalışılmıştır :

1. Filmde anlatılan Salamin savaşında, İran’lıların tamamen yenildiği tasvir edilmiştir, oysa İran ordusu karada mükemmel bir zafer elde etmiş ve denizdeki yenilgisinin sebebi ise, elverişsiz coğrafi koşulları, Salamin boğazının İran gemilerinin geçişi için uygun olmaması, gemilerden bir çoğunun savaş meydanına ulaşmadan bir birine çarparak batması sonucu gerçekleşmiştir. Ayrıca o dönemde İran’lıların denizci olmadıkları, gemilerinin, Finik, Mısır ve Yunan gibi başka milletlerden temin edildiği ve savaş açısından gereken askeri düzenden yoksun oldukları, oysa Yunan’ların bu konuda daha deneyimli oldukları ve deniz yollarını iyi bildikleri bilinmektedir. Ayrıca İran ordusunun büyük bir bölümünün, miğfer, kalkan ve ağır silahlar gibi techizatlarının olmaması, bunlardan yararlanan Yunan ordusuna karşı yeteri mahareti gösterememelerine sebep olmuştur. İran’lılar, genelde açık arazide savaşmış bir ordu oldukları için, dağlık ve ağır arazi şartlarına sahip olan Yunanistan’da gereken desteği kendi savaşçılarına sağlayamamış, dolayısı ile Termopil boğazındaki savaşta ağır kayıplar vermiştir.

2. Termopil savaşında ölen İran askerlerinin sayısı abartılı bir şekilde ağır olduğu iddia edilmektedir. Halbuki boğazın darlığı yüzünden yüzlerce (binin altında) İran askerinin ölmesine sebep olan savaşın başlangıç noktası dışında, Termopil boğazını karadan geçip Yunan ordusuna arkadan saldıran İran’lılar Yunan’lara ağır kayıplar verdirmiştir. Bir çoğunun savaş meydanını terkederek kaçaması şöyle dursun, direnenler ise son kişisine kadar öldürülmüştür.

3. Bu filmde Leonides ve komutasındaki askerlerin direnişi, abartılarak bir hamasete dönüştürülmüştür. Oysa Ispart hükumetinin kanunlarına göre, onların, düşmana karşı hiç bir şekilde meydanı terketmemeleri gerekiyordu ve savaştan kaçış ağır bir suç sayılıyordu. Yunan tarih kitaplarında yazıldığına göre Isparta’lı anneler çocuklarını savaşa uğurlarken, “ya miğferle yada miğfer üzerinde” (yani ya fethedip gururla dön, yada ölene kadar savaş, taki cenazen miğfer üzerinde saygıyla getirilsin) diye tavsiyeler edilirmiş. Dolayısı ile Termopil savaşı Yunan tarihinde bir istisna sayılmaz. Oysa İran’lılar defalarca Yunan’lara karşı savaş meydanlarında hamasetler yaratmışlardır. Nitekim o dönemde Med ve Pers orduları dünyanın en güçlü ordularından sayılırdı. Bunlardan, Aryobarzan’ın Kohgiluye dağlarında İskender ordusuna karşı kanının son damlasına kadar verdiği mücadele İran tarihinin kalıcı yiğitliklerinden sadece bir örneğidir.

4. 300 filminde İran ordusunun sayısı hakkında milyonlarla ifade edilen rakamlar, kesinlikle abartılı ve yalandır. Yine Yunan kaynaklarına göre Salamin savaşında Pers’ler ve Med’lerin yanı sıra Kasiler, Hirkaniler, Asuriler, Araplar, Bahteriler, Arya’lar, Sakalar, Hintler ve Habeşiler’in de kendi silahlarıyla katıldığı söylenmiştir. Bu eserlerde kara ordusu bünyesinde savaşa katılan İran kavimleriyle ilgili detaylı bilgi verildikten sonra, İran’a bağlı Mısır, Finik ve Yunan’lar tafından temin edilen savaş gemilerinin sayısı ise bin iki yüz olarak zikredilmektedir. Herodot, Tarihin en büyük ordusu olarak tanımladığı bu orduyla ilgili şöyle bir tesbitte bulunmaktadır :

Piyade ordu sayısı : bir milyon yedi yüz bin kişi

Atlı ordu : yüz bin kişi

Deniz güçleri : beş yüz on bin kişi

Toplam iki milyon üç yüz on binin üzerinde zikredilen bu ordu sayısı dışında bir de hizmetçi, destekçi, imdat güçleri vs. ile birlikte beş milyonu geçmektedir ! Anlaşıldığı gibi bu rakamlar o kadar mübalağalı ve abartılıdır ki, bu gün bile askeri alanda şaşırtıcı ilerlemelere rağmen beş milyonluk bir orduyu altı aydan az bir sürede İran’dan Yunanistan’a götürmek mümkün değildir. Bütün bu koşullara rağmen İran ordusu Dardanel boğazını geçmek için geçici bir köprü yapmak ve bazı dağlık bölgelerde yavaş ilerlemek zorunda kalmıştır. Bunca büyük bir orduya karadan ve denizden yiyecek ve içecek yetiştirme zorunluğunu da ilave edersek, diğer yandan o dönemde İran’ın toplam nufusunun yirmi milyon olduğunu düşünürsek, beş milyonluk rakamın nedenli abartılı olduğunu anlamak için yeterli olacaktır. Bütün bunları dikkate alarak, İran ordusunun 250 ila 300 bin kişi olduğunu düşünmek daha makul olacaktır. Zira o dönemde bundan fazla bir ordunun yiyecek ve içeceğini temin etmek mümkün olamazdı.

5. 300 filminde İran’lılar, çirkin, siyah yüzlü, korkak, akılsız devler gibi, Haşayar şah ise kadınsı duygulara sahip, süslü, çeşitli takılar takmış haybetsiz bir karakter olarak tasvir edilmiştir. Bu konuda söylenmesi gereken şu ki, İran’lılar aslen Arya ırkından, erkekleri uzun boylu, yiğit, kadınları ise güzel yüzlü ve uygun fizikli, Pers’ler ve med’ler ise diğerlerinden rahatça ayır edilecek kadar mavi gözlü ve sarı saçlı oldukları bilinmektedir. Şuşa ve Persepolis’te bulunan kitabelerde İran padişahlarının yakışıklı, uzun boylu ve güzel kıyafetli oldukları tasvir edilmiştir. O dönemde İran kadınları, kibarlık ve neciplikte ve İran erkekleri ise savaşçı ve  yiğitlikte zamanın en üstün insanları olarak bilinmektedir. Herodot, eski dönem tarihini yazarken defalarca Persler’in yiğitliği ve cesaretinden bahsetmekte ve onun deyimiyle “İran’lılar yiğitlikte Yunan’lar gibidir”. Diğer tarihçiler de İran ordusunun Yunan’lara karşı savaşlarda cömertliğinden bahseder. Dolayısı ile kaynaklara göre İran’lılar, sadakatli, savş tekniklerine vakıf, cömert ve esirlere karşı şefkatli insanlar olarak tarih sayfalarına geçmişlerdir. Persepolis kitabelerine göre ise İran şahları, Ahamaneş dönemi İran’ın şanına yakışır vaziyette güzel yüzlü, uzun boylu ve yakışıklı kişilerdi. Haşayar şah başta olmak üzere tüm Ahamaneş padişahları, uzun ve örülmüş saçları, düzenli sakalları, altın tahta oturmuş, başında uzun ve şaşaalı bir taçla tasvir edilmiştir. Eski Yunan kaynakları dahi, Haşayar şahla ilgili, “Karar almakta Kuroş ve Daryuş kadar cesur olmasa da, yakışıklı, sehavetli, kibar, hoş sohbetli ve mantıklı düşünen” bir kişiliğe sahip olduğunu yazarlar. Bazı kaynaklara göre, Makedonya’lı İskender, Persepolis’e giridikten sonra, Haşayar şahın heykelinin yere düştüğünü görür, “Yunanistan’a saldırdığın için cezalandırılmalı mısın, yoksa, o yüce ruh ve iyi sıfatlarından ötrü sana saygı mı göstermem gerekir” diye söylenir kendi kendine.

6. 300 filminde İran’lılar özgür düşünceden yoksun, padişahın mutlak emrinde, hatta komutanlar bile padişahın huzurunda görüş belirtme hakkına sahip olmayan insanlar olarak tasvir edilmektedir. Ayrıca İran, kültür ve medeniyetten yoksun, barbar ve vahşi insanların yaşadığı bir coğrafya olarak tasvir edilmiştir. Buna karşın Yunanistan bölgesi, demokrat, insan sever ve yüce ahlaklara sahip bir coğrafya olarak zikredilmektedir. Bu konuda İran’ın Ahamaneş dönemi Kültür ve medeniyetine ilişkin kısa bir izahatta bulunmakta yarar var :

 Ahamaneş dönemi İran, o güne dek kurulan ve 46 kavime mensup, çeşitli din, dil ve kültüre sahip insanları tek bir çatı altında toplayan, en büyük devlettir. Bu çatı altındaki insanlar, mesup oldukları, din, dil, adetler ve kültürleriyle özgürce yaşaya bilmişlerdir. Tevhid inancına sahip Ahamaneş padişahları, hiç bir şeyi onlara tahmil etmemişlerdir. Bu insanlar, kendi adet, ahlak kuralları, dil ve kültürleri, milli kurumları ve yerel yönetimlerini seçmekte serbest bırakılmışlardır. O dönem İran yasaları, günümüz dünyasındaki ileri ülkelerin yasalarından farklı değidi. Cinayet ve namus meseleleri gibi suçlar için ağır cezalar tayin edilmişti. Adalet ve onun uygulanması, o dönemin hukuki yasalarının asıl temelini oluşturmaktaydı. Yüce bir konumda olan hakimler, ölene kadar görevlerini yerine getirmekle mükellef tutulmuş, adaleti uygulamakta ihmal ettikleri zaman, görevden alınırlardı. Herodot’un anlattığına göre, “İran’lılar, hiç bir zaman iyilikleri kendileri için istememişler, bilakis iyilik ve esenlikleri tüm halk ve padişah için istemişlerdir. Ahamaneş dönemi İran, tam manada ahlak kurallarına dayalı bir toplum olmuş, sadakat ve iyilik temelleri üzerine kurulmuş; yalan, hıyanet, ve ahit çiğneme olayları, iran’lılar arasında şiddetle kınanan davranışlar olmuştur”. Bu toplumun sadakat ve adalet temelleri üzerine kurulduğuna dair kaynaklardan biri de, Bisotun kitabesinde bulunan yazıdan anlaşılmaktadır : “... Ahura mazda, ülkemi düşmanın, kötü ürünün ve yalanın saldırısından korusun. Bu ülke, düşmanın, kötü ürünün ve yalanın saldırısı ile ilerleyemez ...”

Hükumet kanunları, bütün eyalet halklarını her alanda, en iyi şekilde kapsamaktaydı. Ayrıca büyük İran eyaletleri arası ulaşım, büyük yolların yapımıyla  sağlanmıştır. Yollara tam bir güvenlik ortamı hakim kılınmıştı. Eyaletler arası ticaret en iyi şekilde sağlanmış, posta mektupları en kısa zamanda en uzak mesafelere ulaştırılmaktaydı.

Ahamaneş dönemi İran kültür ve medeniyeti ise dönemin zirve noktasındaydı. Bugün tanık olduğumuz viran şehirler, binalar ve tarihi kalıntılar, Ahamaneş dönemindeki görkemli medeniyetin birer göstergesidir. Bu eserlerden biri Persepolis’te bulunan “sed sütun” (yüz sütun) binasıdır. Bu bina hala o döneme ait mucize sanat, teknik ve mimari örneklerinden biridir. Ahamaneş dönemi mimarisi, karışım özelliği taşıyan bir üsluptur. Bu da İran’da yaşayan çeşitli milletlerin, yapıtlarda kendilerine has sanat ve süs yöntemlerinin kullanıldığını göstermektedir. Bu yüzden, Persepolis’te, Asuriler, Babilliler, Medler, Lidyeliler, Yunan’lar, Mısırlılar ve Finikler gibi çeşitli kavimlerin sanat esrlerini görmek mümkündür. Ayrıca İran’lılar, alfabe ve hat icadı ve para basma konusunda da o dönemin en ileri gelenlerindendir. Ahamaneş padişahları, devlet yöneticiliğinde hiç bir zaman diktatörlük yapmamış, önemli kararları şuralar ve görüş sahibi insanlara danışarak almışlardır. Kritik dönemler ve yurt dışına ordu gönderme söz konusu olduğunda ise saltanat şurasını toplayarak konuyu detaylı bir şekilde değerlendirdikten sonra karar almışlardır. Haşayar şah, Yunanistan’a saldırı meselesinde de savaş şurasını toplamış ve şahsen gitmemekten yana olmasına rağmen, şura üyelerinin istidlalini dinledikten sonra karar almıştır. Bu olaylar, Ahamaneş padişalarının sarayına demokrasi ve özgür irade ruhunun hakim olduğunu göstermektedir.

Ahamaneş dönemi Yunanistan’da ise, demokrasi, insan hakları ve felsefi düşünce piyasası revaçta olmasına rağmen, Yunan eyaletleri arasında devamlı savaşlar hakim olmuş, köleliliğin reveçta olduğu bu dönemde halkın hukuk ve özgürlükleri hiç bir şekilde dikkate alınmamıştır.

Bu günlerde, biyoteknoloji, kopyalama, nükleer teknoloji ve AİDS ilacının icadı gibi çeşitli alanlarda bilimsel ve kültürel kalkınmanın hızla ilerlediği İran’da, düşmanların bu ülkeye karşı siyasi ve ekonomik komploların yanı sıra kültürel alanda da, yeni savaşlar başlattıkları görülmektedir. Nitekim İsalm inkılabı lideri, Batı’nın bu yeni savaşından “Kültürel NATO” olarak söz etmektedir. 300 filmi, Batı dünyasının İran’ın kültür ve medeniyeti aleyhine başlattığı saldırıların sadece bir halkasıdır. Bu yeni saldırılar, İskender filminin yapımıyla başlamış, şüphesiz ülkemizin çeşitli dönemlerini hedef alacak başka çalışmalarla devam edecektir. Dolayısı ile yakın gelecekte, İran kültür ve medeniyetinin Eşkan’lılar ve Sasan’lılar dönemini de küçümseyecek filmlerin ortaya çıkması çok şaşırtıcı olmayacaktır.

 

e-mail: markazamoozesh@yahoo.com