Kullanıcı

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum    aktivasyon
Üye ol


 

İRAN: HEM UZAK HEM DE YAKIN

Celâl İNAL

İran kendini tek kutuplu dünyanın efendisi sayan ABD’nin Büyük Ortadoğu projesi kapsamında “zorla demokrasi götürülmeye çalışılan” en önemli askeri hedeflerden biri. 2.500 yıllık köklü bir geçmişe sahip. Yazılı ve görsel medya bizi İran’ın her an Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırısına uğrayacağı konusunda maksatlı bir şekilde yönlendirmeye çalışıyor.

Böylesine kritik bir dönemde hemen yanı başımızda olmasına karşın hakkında çok şey bilmediğimiz komşumuza gerçekleştirdiğim bir haftalık gezi İran hakkında bildiklerimin  tümünü gözden geçirmeme yaradı.

Birbirinden çok farklı iki ayrı yüzü olan bir madalyona benziyor İran. Doğu’nun olumlu olumsuz bütün özelliklerini içeren bir ülke olduğu için kendimi hiç yabancı hissetmedim. Gerek Türkçe gerekse Kürtçe ve Zazaca’da bulunan çok sayıda Farsça sözcük her sıkıştığım anda imdadıma yetişti. İranlılarla dolaysız iletişim kurmama olanak sağlayan bu sözcüklere şükran borçluyum.

İran “hem uzak hem de yakın” olduğumuz komşularımızdan. Bu yazı da İran’ın üç büyük kentine (Tahran, Şiraz ve Meşhed) yapılan bir haftalık geziden arta kalan izlenimlerden oluşuyor. Kısıtlı gözlemlerden… O yüzden de tespitlerin çoğu tartışılır ve daha iyi bilenler tarafından tamamlanmaya muhtaç.

Neden yazıldığına gelince de sadece bir gerekçeye sığınıyorum: “Söz uçar, yazı kalır”.

 

 

İRAN HAKKINDA GENEL BİLGİLER

Resmi adı: İran İslam cumhuriyeti

Başkenti: Tahran

Diğer önemli şehirleri: Tahran, İsfahan, Meşhed, Tebriz, Urumiye, Şiraz, Kerman, Yezd, Kum, Arak, Hemadan v.s.

Kişi başına düşen milli gelir: 2 500 dolar

Nüfusu : 2005 yılı istatistiklerine göre yaklaşık 73.000.000


Yüzölçümü: 1 648 200 kilometrekare.

 

Coğrafi durumu: İran Ortadoğu’nun merkezinde yer almakta ve bir köprü gibi Hazar denizini Fars körfezine bağlamaktadır. Ortadoğu ve Batı Asya’da yer alan İran’ın, komşuları olan Türkmenistan, Azerbaycan, Ermenistan, Rusya, Kazakistan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Arabistan, Kuveyt ayrıca Türkiye, Irak, Pakistan ve Afganistan ile 6031 km. kara, 2700 km. deniz olmak üzere toplam 8731 km. sınırı bulunmaktadır.

 

Dil: İran’da Fars, Lor, Kürt, Azeri, Türkmen ve Beluç gibi çeşitli ırklara mensup etnik gruplar kendilerine özgü dil ve gelenekleri ile bir arada yaşam sürdürmektedirler. Ülkenin resmi dili olan Farsça Hint-Avrupa dillerinin bir koludur. İran’da Farsça’nın dışında Azeri Türkçe’si, Arapça, Kürtçe vb. dillerle Farsça’nın çeşitli Lehçeleri de konuşulmaktadır.

 

Etnik yapı: % 66 Farisi (Pers), % 20 Türk, % 9.1 Kürt, % 3 Arap, % 0.3 Ermeni, % 0.3 Yahudi. Kalan nüfusu değişik etnik unsurlar oluşturmaktadır.

 
Din: İran'ın resmi dini İslam'dır. Resmi rakamlara göre halkın % 98.8'i Müslüman’dır. % 0.7 oranında Hıristiyan, % 0.3 oranında Yahudi, % 0.1 oranında Zerdüşt, % 0.1 oranında da diğer dinlerin mensupları mevcuttur. Resmi rakamlara göre Müslümanların % 10'u sünnidir. Diğerlerinin büyük bir çoğunluğu Şii Caferi’dir. Hıristiyanlar Ortodokslar, Gregoryen Ermeniler, Katolik Ermeniler, Nesturiler ve Protestanlardan oluşmaktadır. 

 

Eğitim: Yetişkinlere yönelik eğitim çalışmaları neticesinde son yıllarda okur yazar oranı % 80’lere ulaşmıştır. Ülke genelindeki 96.474 okulda ilk ve orta öğrenime devam eden öğrenci sayısı 25 milyon civarında olup son yıllarda bu öğrencilerin oranı nüfusa oranla daha fazla artış göstermiştir.

 

Sağlık: İran’da bu alandaki temel politika “tedaviden önce koruma” politikasıdır. Kırsal kesim başta olmak üzere sağlık merkezlerinin ve aşılama programlarının yaygınlaştırılması bu politikanın en açık göstergelerindendir. 1979 da 4 binden biraz fazla olan sağlık merkezlerinin sayısı bugün 17 bini aşmıştır.

 

Kültür-Sanat: İran kültürü çok çeşitli ve çok boyutlu olma özelliğine sahiptir. Bu özelliğin bir yönü tarihi gelişmelere diğer yönü ise etnik, din ve dil kökenli unsurlara dayanmaktadır. Seslerini sadece bulundukları bölgede duyurmakla kalmayan ve bütün dünyada duyuran Hafız, Mevlana, Sadi, Firdevsi, Nizami ve Hayyam gibi ünlü şair ve ozanlar İran edebiyatının önde gelen isimleridir.

 

 

10 Mayıs 2006 - Çarşamba

İlk izlenim pastel renkli giysiler. Uçağa girişte başın kapatılması için dostça uyarılar… herkes, yerli ya da yabancı fark etmez. Uyarıda bulunan Antalya’da işlerinin daha zor olduğunu söylüyor. Çünkü yolcuların sadece başı açık değil, göbeği de… Uçakta dağıtılan gazetelerden biri -eğer adını yanlış okumadıysam- “Keyman”. Hosteslerin giysilerinden dolayı başka bir dünyaya mensup olduğu düşüncesi uyanıyor sizde. İletişim canavarı genç bir İranlı beni kendilerinden saydığı için Farsça cep telefonunun uçakta kullanımına ilişkin anonsu duyup duymadığımı soruyor.  Kadın her yerde kadın… Büyük bir ustalıkla saçlarının yarısını örtüyor. Yerleşik değerlere yarım bir meydan okuma gibi.

Erkek hostesler Amerikan deniz piyadeleri gibi giyinirken kadınlar kapalı….

 

Uçakta 3 – 13 Mayıs tarihleri arasında 19. düzenlenen “Uluslararası Tahran Kitap Fuarı”na giden Aydın Ağabey (Çubukçu) ile karşılaşıyorum. Tahran’da Humeyni Havaalanı’nda farklı mihmandarlar bizi karşılayınca yollarımız ayrılıyor.

 

Havaalanından bizi kente götüren yol duble yol. Üç şeritli ve asfalt pırıl pırıl. Tanıdık sokak adları önce dikkatimi çekiyor: Zemzem, Sedderhan, Sururi, Cumhuri, Çamran, ve Kordestan Sokak. Yeşil bir kent Tahran. Peyzaj düzenlemeleri açısından oldukça göz dolduruyor. Fakat İran’a özgü ulusal mimari konusunda hiçbir ipucu vermiyor. Kasaba irisi bir görüntüsü var.

 

Bana mihmandarlık yapan hukuk öğrencisi bir Azeri. Adı Kâzım. Tahran’ın nüfusunu soruyorum, aldığım yanıt beni çok şaşırtıyor: 20. milyon. Daha sonra Kâzımın rakamlarla arasının iyi olmadığını anlıyorum ve Türkçe’yi de yeterince bilmediğini fark ediyorum. Fakat bu arada Tahran’ın nüfusuna ilişkin sorumu neredeyse her İranlı’ya yöneltiyorum ve pek çoğu birbirinden farklı rakamlar veriyor. Bir defa gündüz ve gece nüfusunun birbirinden çok farklı olduğunu neredeyse iki milyona yakın insanın gündüz iş nedeniyle kente gelip akşam ayrıldığını söylüyorlar. Gündüz 14 milyon olan nüfus gece 12 milyona düşüyor.

 

Tahran’da, Arjantin Caddesi Zağros Sokak’tayız. İki gece konaklayacağımız misafirhanenin önündeyiz. “Zağros” bir Ermeni ismi. Daha sonra İran’da Ermenilerin iş yaşamında ne kadar etkin olduklarına ilişkin örnekler dikkatimizi çekecek. Ya bir kuyumcu ya bir seyahat acentesi ya da havaalanında hediyelik eşya satan bir kuruluşun adı bize tanıdık gelecek…

 

Tahran’da çok az sayıda dilenci ile karşılaştım. Bir ara bunların tümünü toplamışlar kent merkezinden uzakta bir yerlere götürmüşler. Burada da hayatını çöpleri ayıklayarak sürdürenler var. Bir de sokaklar sanki sadece kendininmiş gibi çalımlı çalımlı gezen sokak kedileri…

 

11 Mayıs 2006 Perşembe

Sabah kalabalık bir Türk grubuyla kahvaltı yaptık. Konya ve İstanbul’dan üniversitelerin Fars Dili ve Arap Dili bölümlerinden akademisyenler, gazeteciler ve yayıncılarla beraber idik. Orda bulunuş nedenimi soranlara İran’ın en önemli yazarlarından biri ve kendi iddiasına göre Fars dilinin yaratıcısı olan Firdevsi’nin Şahname adlı yapıtı ile ilgili bir sunuş için geldiğimi Şiraz ve Meşhed’de “Türkiye’de Firdevsi ve Şahname”nin nasıl algılandığını  ele alacağımı söyledim. Bu arada son iki yılda Ankara’da edebiyatçılar Derneği olarak “İran Edebiyatı” başlıklı iki sempozyum düzenlediğimizi söylediğimde İstanbul’daki üniversitelerden birinin Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden olduğunu sonradan öğrendiğim biri hesap sorar tarzda “Niçin haberimiz yok?” denişti. Kendisine edebiyatın üniversitelerde üretilmediğini söylediğimde çok gerildi ortalık. Sanki üniversitelerin sinema bölümleri sinemacı, edebiyat bölümleri de edebiyatçı yetiştiriyormuş gibi bir izlenimi var bizim garip akademisyenimizin. Aynı tuhaf tavrını akşam büyükelçiliğimizin davetinde de tekrarlayarak tartışmayı ortaokul münazaralarına benzetmesine izin vermedim. Sadece üniversitelerin edebiyat üreten kurumlar olmadığını, edebiyata ilişkin akademik çalışmaların yapıldığı mekânlar olduğunu belirtmek zorunda kaldım.

 

İlk durağımız 19. Uluslararası Tahran Kitap Fuarı. Bizdeki en büyük fuar İstanbul’da düzenleniyor. İstanbul fuar alanı ancak Tahran Kitap Fuarı’nın onda biri. İğne atsanız yere düşmez. Muhteşem bir kalabalık. Büyük bir mitingden dağılmış gibiler. Kitap satış yerleri tıklık tıklım. Sanırım sadece Frankfurt Kitap Fuarı ile karşılaştırılabilir. Ondan fazlası var. Çünkü burada kitap satılıyor. Sadece fuar alanı bile bize okuyan ve dünyada olup bitenleri yakından takip eden başka bir İran olduğunu anlatıyor..

 

Edebi toplantılar ve konferanslar düzenlenen Şehre Kitabi’deyiz (Kitap Şehri). Belediyeye ait olduğu söylendi. Kültür ve İrşat (Yayın) Bakanlığı’na  bağlı bir yer ve uzun bir adı var. İslami Kültür ve İlişkiler Kurumu Fars Dili ve Edebiyatını Yayma Merkezi. Başkanı Muhammed Hani ile görüşüyoruz. Sürpriz bir konuk giriyor kapıdan: Mostafa Mastoor (Mustafa Mestur). Antakya Edebiyat günlerinde mihmandarlığını yaptığım İranlı yazar. Kişisel web sitesini açtığını söylüyor: http://www.mostafamastoor.com. Mustafa önümüzdeki hafta Şehre Kitabi’de ikiyüzüncü konferansın gerçekleştirileceğini söylüyor. Mustafa, öykü ve şiirin yanısıra fotoğrafla ilgileniyor. Senah Nooshin isimli genç bir fotoğraf sanatçısı aynı zamanda öykü atölyesinin katılımcılarından biriyle tanıştırıyor beni. Fotoğraflarının bulunduğu iki web sitesinden söz ediyor Senah: www.photosig.com ve www.usefilm.com. Ve e-postası: noshinvefadar@yahoo.com

 

 

Bir hafta boyunca sıklıkla duyduğum bazı Farsça sözcüklerin anlamlarını yazıyorum not defterime.

 

Heyli teşekkur mikonem: Çok teşekkür ederim.

Farsi nemidanem: Farsça Bilmiyorum.

Nuşe Can: Afiyet olsun

Ferda: Yarın

Pervaz: Uçak

Furudgâh: Havaalanı

Bozorg: Büyük, ulu

Pejuhan: Araştırmacı

 

 

Tahran’ı çevreleyen dağın adını soruyorum, iki yanıt geliyor: şiirlere ve romanlara konu olan Demavend ve bizde daha çok deresi ile tanıdık gelen Derbent Dağı. Melikişşuara (Şairlerin Şahı) Behar adlı şairin Demavend dağı ile ilgili yazdığı şiirde şahlık döneminin sistem eleştirisinin mecazlara ve metaforlara başvurularak ele alındığını söylüyor mihmandarım. Doğan, Nusaybin’den Tahran’a Fars Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans yapmaya giden olağanüstü bir insan. Sürekli gülümsemesini muhafaza edenlerden…

 

 

1 Mart 2006’da Ankara’da Sürekli Eğitim Sağlık ve Kültür Vakfı’nda “Yaratıcı Yazarlık Seminerleri” başlatmıştım. Mustafa da Tahran’da Şehre Kitap bünyesinde bir öykü atölyesini yönetiyormuş. Kendi grubuna “Türkiye’de Edebiyat ve Günümüz Şiiri” konusunda bir bilgi vermemi istedi. Sunuşun ardından katılımcıların meraklı soru ve değerlendirmeleri geldi. Katılımcılar İran edebiyatının Türkiye’de hangi yazarlar aracılığıyla tanındığını ve çoklu disiplinlerden yararlanarak yazan yazarların kimler olduğunu sordular. Ömer Hayyam, Samet Behrengi, Sadık Hidayet, Furuğ Ferruhzad, Sohrab Sepehri’nin Türkiyede tanındığını söyledim. Mustafa, Tahran’a ilişkin ilk izlenimimi sordu. Ona ve öğrencilerine yabancıların bizim hakkımızda ne düşündüğünü bilmenin bizim için de büyük bir merak konusu olduğunu söyledim. Özellikle de onlaradan “Turkish Kebap and delight wonderfull” gibi sınırlı yanıtlar aldığımızda pek de memnun olmadığımızı söyledim. Gülümsediler. Tahran’ın gerek altyapı gerekse peyzaj düzenlemesi açısından çevre dostu bir kent görüntüsü verdiğini, fakat ulusal mimari açısından bakıldığında bizdeki kasaba irisi kentlere benzediğini söyledim. Ulusal mimariyi yansıtan ve ince bir beğeninin ürünü olan eski yapılar yerine çarpık kentleşmenin ürünü beton yapılardan söz ettim.

 

En çok hangi İranlı öykücünün Türkiye’de tanındığını sordular. Çoklu disiplinlerden yararlan sadece iki yazarımızdan Orhan Pamuk ve Bilge Karasu’dan söz ettim. Bir kez daha iki komşu ulusun aslında ne kadar birbirinden uzak olduğunu fark ettim. Sadık Hidayet’in Türkiye’de geniş kesimler için tanındığını ve kitaplarının Yapı Kredi Yayınları gibi prestijli bir yayınevinden yayımlandığını söyledim. Ardından da “sadece ses kalıcıdır” diyen ozana, Furuğ’a ithaf ettiğim hayat VII adlı şu şiirimi okudum:

bahçedeki yalnız ağaca ve avlulara / sınırlı bir ömre / küçük bir geceyi aydınlatan ateşböceklerine / ışıltılı bir yola / uçmayı unutan kuşa / tecrübesiz yıldızlara

eski kentin küçük meyhanelerine / işe yaramayan ele / ve yabancılaşan yüze

anılarda kalan yeşile / yanlış yerlerde solan güneşe / serseri bir aşka taşlara çarpan suların sırrına / yitirdiğimiz ve yeniden bulduğumuz renklere benzer hayat. (Celâl İnal: “Yeni Zamanlar İçin”, Phoeniks Yayınları, Ankara 2005).

 

Hem 19. Uluslararası tahran Kitap Fuarı’nda hem de Şehri Kitabi’nin önünde beklerken yaptığım video çekiminde resmi ve sivil polislerin “yasak”larıyla karşılaştım. “Mihman” ve “Türkiyeli” olduğumu söylemem işimi kolaylaştırdı. Bazen selam verip uzaklaştılar. Mihmandarım bu tür olayların ve yasakçı tavırların “münferit” olduğunu söyledi. Fakat “sistematik” olduğunu bilmek bana Türkiye’deki insan hak ihlallerini anımsattı.

İbrikçi başlarının her yerde görevlerinin başında olduğunu bilmek ne büyük talihsizlik!

Akşam Büyükelçiliğimizin vereceği yemeğe gitmek üzere öykü atölyesi çalışmalarının yapıldığı Şehri Kitabi’den Zağros Caddesi’ndeki misafirhanemize yöneldik.

 

Olağanüstü güvenlik önlemlerinin alındığı görkemli bir kapıdan yemyeşil bir büyük bahçeye giriyoruz. Neredeyse asırlık ağaçların arasında bir süre yol alarak büyükelçiliğin konutuna ulaşıyoruz. Bizi Tahran’daki Türk cemaati ile Büyükelçi bekliyor. Türkiye’den  “Mevlana’nın Mesnevisi”ni konu alan bir sempozyum ve uluslarası kitap fuarına gelen yazar, akademisyen ve gazetecilerle elçiliğin 1936 yılında yapılan büyük ve görkemli konutunun bahçesindeyiz.

 

Kısa bir tanışma faslından sonra sohbet orda oluş nedenimize geliyor. Benim sabah kahvaltısında akademisyen ve edebiyatçılarla ilgili küçük bir tartışma yaptığım kişi yine karşımda, bir süre sonra nezaket sınırlarını aşan tavırlarından rahatsız oluyorum. Hem kel hem de fodul! Köylüler gibi inatçı. Kentlileşememiş. Rasim Özdenören yakın tarihte yitirdiğim müstakbel kayınpederime benziyor. Beyaz saçları, renkli gözleri ve en fazla da susmayı kendine yakıştırması, gerekmedikçe konuşmaması ile benziyor. Dostoyevski ve Faulkner’den söz etti gece boyunca. “Suç ve Ceza”yı son dönemde tekrar okuduğundan söz ediyor. Dostoyevski’nin bu eserini sanki eşi Marmelatof’u yitiren kadının eldeki son paralarını harcayarak onun için verdiği bir ölüm yemeği toplantısında olup bitenler için kaleme aldığına inanıyor.

 

 “söylenen her söz gider birine çarpar” diyor. W. Faulkner’in yazma serüvenine yol açan  kitap sıradan bir tarihçinin Dünya Tarihi adlı sıradan bir eser. Adı hatırlanamayan yazar kitabın bir yerinde “insanoğlunun bütün amacı, insanın ruhunun yüceltilmesidir” diyormuş. Bu söz Faulkner’in yaşamını değiştirmiş.

 

Sıradan yapıtların gündelik yaşam konusunda estetik yapıtlardan çok daha fazla ayrıntı içerdiğini yazan Egon Freidel’in Dost Kitabevi Yayınları’ndan çıkan “Antik Yunan’ın Kültür Tarihi” adlı kitap geliyor aklıma.

 

Yine Ecinniler’de nihilist bir grup şık bir mekânda düzenlenen bir baloda herkes vals yaparken ekipten birinin o görkemli salonunun bir köşesinden çaprazlamasına diğer köşeye elleri üzerinde yürümesini ve herkesin şoka uğramasını anlatıyor . Ertesi gün de bütün gazetelerin balodan çok bu sıra dışı olaydan söz etmesinin romanın omurgasını oluşturduğunu söylüyor Özdenören.  Sonra uzun uzun sinema tutkusundan söz ediyor. Bir dönem çok iyi bil film izleyicisi olduğunu çıkarıyoruz verdiği örneklerden.

 

 

Büyükelçimiz (Hüsnü Gürcan Türkoğlu) iyi bir okur ve saatlerce sürecek Şahname ile ilgili konuşmanın etkin katılımcısı.  Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun İran izlenimlerini de içeren  “Zoraki Diplomat” adlı yapıtından söz ediyor.  Cemil Meriç’ten, ben Mem u Zin’den söz edince M. Emin Bozarslan’dan söz eden. Açık fikirli. 

 

12 Mayıs 2006 Cuma

Şiraz’da Firdevsi’nin Şahname adlı başyapıtının metinlerini konu alan sempozyuma gitmek üzere ikinci havalanına doğru gidiyoruz. Ankara’daki Atakule’ye benzeyen fakat ondan daha yüksek olan 435 metrelik “Burcu Milad”ın yanından geçiyoruz. Kâzım bu kulenin muhabere için kullanıldığını söylüyor. Havaalanında Mustafa Mestur ile karşılaşıyoruz. Şehre Kitabi’nin koordinatörü Muhammed Hani, 82 yaşındaki Dağıstanlı Profesör Mehmet Nuri Osmanov, Hindistan’dan Delhi Üniversitesi Fars Edebiyatı Bölümü’nden Chander Shekhar (chshekdar@hotmail.com) ile Şiraz’a uçacağız.

 

Mustafa’ya bana imzaladığı kitapların ithaf yazılarını şiirsel bulduğumu, öykü ve roman dışında şiir de yazması gerektiğini söylüyorum. Zaten yazdığını, fakat uzun nehir şiirler yerine daha çok haikuları anımsatan kısalıkta yazdığını söylüyor. İşte onlardan biri:

“Arabanın camında toz / Arabanın camında toprak ve su / Kim yazdı bilinmez / ‘Leyla seni seviyorum”

 

Uçağın kapısından girdiğimde daha önce Tacikistan’a yaptığım yolculuktan anımsadığım o kokuyla tekrar karşılaşıyorum. Nedenini açıklamayacağım keskin ve rahatsız edici bir koku. Sanki havasızlık nemle buluşmuş gibi… Bir saat yirmi dakikalık yolculuktan sonra uçak alçalmaya başladığında Şiraz tepeden bir halıya benziyor. Kırkyama bir halıya…Yeşil ve tonlarının toprakla buluştuğu büyük bir halıya… Kentin yakınında bir Field Art (Arazi Sanatı) örneğiyle karşılaşıyor gibiyim. İlk defa yemyeşil yuvarlak bir parsel dikkatimi çekiyor.  Adı insanı gülümseten bir gölün üzerinden geçiyoruz: Perişan.

 

Şiraz’da bizi güllerle karşılıyorlar. Gülün tesadüfen seçilmediğini sonradan öğreniyorum. Çünkü Şiraz, İran’da “Güller ve Bülbüller Kenti” olarak anılıyor. Nüfusu, bir milyon beşyüz bin. Janbazlar Bulvarından Üstat Şehriyar Caddesi’ne yöneliyoruz. Edalet (Adalet) Caddesi üzerindeyiz. Tahran’la kıyaslandığında Şiraz daha yeşil bir kent. Bank Tejarat (Ticaret Bankası) belli ki İran’ın en önemli bankalarından. Burada da şubeleri dikkatimi çekiyor.

 

Heykeller kentin önemli bir parçası haline gelmiş. Tahran’da öyleydi. Şiraz’da daha soyut ve modern heykel tasarımları ile karşılaştım. İlki havaalanındaki soyut helezonik bir figürdü. Şiraz mimari açıdan Tahran’a oranla biraz daha şanslı. Burada sivil mimariden söz edilebilir. Birer saray yavrusu biçiminde tasarlanmış çok sayıda ev var yol kenarında. Dar pencereler, aydınlık mekân düzenlemelerine olanak veren tasarımlar dikkat çekiyor. Duvarlar her yerde olduğu gibi Humeyni’nin ve savaş döneminde yitirilmiş askerlerin fotoğrafları ve sloganlarla donatılmış. Sloganların önemli bir hamaset içeren ya da Tahran’da olduğu gibi Amerika ve Bush karşıtlığını konu alan yazılar. İranlıların Latin Amerikalılar gibi grafiti ile yakından ilgilendiğini düşünüyorsunuz.   Şiraz’ın en ünlü otellerinden birinde Pars Otelde’yiz. Akşam saat 18.00’de buluşmak üzere odalarımıza çekiliyoruz. Kenti tanıma turu Cihanname Parkı ile başlıyor. Çok ustaca düzenlenmiş. 1294-1374 yılları arasında Timur’un ordularının işgaline uğramış bir yer Şiraz. Safeviler döneminde önemli bir merkez. Daha sonra Sadi’nin ve Hafız-ı Şirazi’nin mozolelerini ziyaret ediyoruz.

 

Akşam yemeği için Patris diye kent dışında masalsı bir yere gidiyoruz. Muhteşem bir kır lokantası. Büyük bir çukur içine kurulmuş. Su sesinin hafif bir müzik ve yeryüzünün en görkemli enstrümanı olan insan sesiyle buluştuğu masalsı bir yer…

 

Şiraz’da mihmandarlığımı Mumahhed Ali yapıyor. Yemekteki konuk profesörlerden biri Firdevsi’nin Şahname’si ile Homeros’un Odissea ve İlyadası ile Almanların Nibelungen Efsanesi arasında bir paralellik kuruyor. Her ulusun inşa sürecinde sırtını büyük bir efsaneye dayama eğiliminde olması şaşırtıcı değil.

 

Muhammed Ali olağanüstü bir incelik ve merakla eşlik ediyor bana. “Oturduğu yeri incitmemeye çalışan” bir incelik var tutumunda. Mütercim Tercümanlık bölümünde, 2. sınıfta. Dostları eğitiminin kalan kısmını yurtdışında tamamlaması gerektiğini söylemiş. Oysa onun aklı fikri Saba’da. Saba Şiraz’ın son prensesi gibi. Sevimli, cana yakın. Gelecek hakkında başka planları var. Dost kalmaya çalışan iki arkadaşın yaşadığı bütün zor ve zahmetli süreçlerden birlikte geçiyorlar. Muhammed Ali eğitiminin kalan kısmını yurtdışında tamamlamanın olanaklı olduğuna pek inanmıyor. Dünyanın her yerindeki yaşıtı gençlerle aynı müzikleri dinliyor. Sınavlardan yakınıyor.

 

Yarınki konferansta “Türkiye’de Şahname” başlıklı sunuşumu Türkçe yapamayacağım anlaşıldığı için İngilizce bir sayfalık özet hazırlamak üzere odama çekiliyorum.

 

13 Mayıs 2006 – Cuma

Kahvaltıdan sonra hem sigara içmek hem de biraz hava almak için otelin girişine yöneldim. dışarıda siyah ve kahverengi tüller içinde uzun boylu ve iri yapılı bir mollanın emin adımlarla otele yöneldiğini gördüm. Yürürken sadece ileri bakanlardan… Gün boyu süren sempozyumu sonuna kadar izleyen molla idi o. 

 

Kadınların kamusal alanda görünürlüğü açısından şaşırtıcı bir katılım sergiledikleri dikkatimi çekti önce. Her yerdeler. Tutucu bir yönetimin kadınları sadece evin dört duvarı arasına sıkıştırması beklenirdi oysa.

 

Fakat üç gün boyunca izlediğim Fars televizyonlarının programlarında daha çok erkekleri görmem bunun istisnası. Özellikle spor etkinliklerinde salonları dolduranların neredeyse tamamı erkek.

 

Konferans Firdevsi’nin Şahname’sinden uzun bir şiirle açıldı. Coşkulu ve hamaset içeren uzun bir şiirdi. Dinleyiciler büyük bir keyif ve merakla dinlediler. İlahi bir hava da estiren uzun bir duaya döndü şiir.

 

Açılışta uzun şiiri ezbere okuyan sunucu sözlü edebiyatın Doğu’da niçin bu kadar geliştiğini kanıtlıyordu. Zengin bir içerik ve bilgiye yaslanarak konuşmasını sürdürdü.  Farsça’nın şiirsel bir dil olduğunu kanıtlayan bir konuşmaydı bu.

 

Şehri Kitabi’nin koordinatörü Muhammed Hani, Şahname’nin uluslararası yansımalarını ele alan bir konuşma yaptı. Makalesini sunma sırası kendisine geldiğinde anti-sovyetik olmasına karşın aldığı akademik terbiye yüzünden Osmanov sovyetik bir ciddiyet takınarak konuştu. Eleştireldi. Kendinden önce sunuş yapan akademisyeni eklektik bulduğunu söylüyordu.

 

Konuşma sırası bana geldiğinde Farsça çevirisi henüz bitmemişti. Ben de sunuşumu İngilizce yapmak üzere sözlerime başladığımda dinleyicilerden biri “Men Türki danışabilirem” diye kürsüye yanaştı ve ben sunuşumu Türkçe yapmaya başladım. Oldukça ciddi konuları içeren akademik bir sunuş yaptığımı zannediyorken dinleyiciler neredeyse gülmekten kırılacaktı.  Sebebi sonradan anlaşıldı. Oturumu yönetenler çevirmeni konuşmaya sadık olmaya çağırdılar. Meğer benim söylediklerime çevirmen kendi kişisel düşüncelerini de katarak sunuşu renkli hale getiriyormuş!

Çevirmenim Lor cemaatindenmiş. Baba Mustafa Berzani’nin kendi evlerine konuk olduğunu söylüyor.

 

 

LORLAR HAKKINDA

Lor’lar , İran’ın Arya ırkından olan en eski ve en büyük kavimlerindendirler. Lor’lar asırlardan beri İran’ın batı ve güney batısının dağlık bölgelerinde yaşamaktadırlar. Araştırmacılara göre Lor’lar antik İran’da yaşayan Kasiler veya Kasti’lerin torunları ve Arya  ırkındandırlar.

Bu kavmin Lor olarak anılmasının çeşitli sebepleri vardır. Ünlü tarihçilerden Hamdullah Mostofi gibi bazı kimselere göre; bu kavim yaşadıkları mekanın adıyla ünlenmişlerdir. Lor’lar; Büyük  Lor, ve Küçük Lor, olarak iki kol’a ayrılır. Büyük Lor boyu’na mensup kimselere Bahtiyari’ler denir. Bunlar Çarmahal ve Bahtiyari, Kuhkiloye ve Boyir Ahmet illerinde ve de Fars-LORESTAN ve Huzistan illerinin bir bölümünde yaşarlar. Küçük Lor boyu ise; Lorestan’ın büyük bir bölümünde yaşarlar.Lor kolları birçok kabile ve şubeye ayrılmıştır. Büyük Lor boyu haft leng ve çarleng şubelerine ayrılmışlardır. Bir çok araştırmacıya göre, bu adlar taifelerin ödedikleri vergi miktarına uygun bir nitelendirmelerdir.

Lor’lar, Lori ve Leki lehçeleriyle konuşurlar. Bu lehçelerin eski kökenleri vardır ve günümüze kadar süregelmiştir. Lori lehçesi; sade ve akıcı bir dil olup, Farsça’ya benzer kavramları ve sözcükleri vardır.Lori lehçesi; telaffuz bakımından çeşitli Lor kavimleri ve kabileleri arasında biraz farklılık göstermektedir. Leki lehçesi ise İran’ın Kirmanşah Kürtlerinin lehçesine benzer.Lorestan’ın büyük kabileleri ve taifelerinin çoğu Leki lehçesiyle konuşurlar. Lor’ların çoğunluğu Müslüman olup, dini merasim ve şeriat hükümlerine bağlıdırlar. Lor’lar samimi,ihlaslı, soylu ve vatanperver insanlardır. Fedakarlık ve yüreklilik Lor’ların temel özelliklerindendir. Lor’lar sadakatli ve dürüst insanlardır. Toplumsal ilişkileri geliştirmede, dostluk kurmada, ahde vefada önayak olan ciddi kimselerdir.Lor’lar, misafirperverlik, avcılık ve nişancılıkta pek ünlüdürler.Lor’lar, kavimleri uğruna büyük fedakarlıklara katlanırlar.

Kaynak: http://turkish.irib.ir/iran_ashina/Lorestan.htm

 

 

 

 

 

“Türkiye’de Şahname” konulu makalemi önce Ankara’daki İran Büyükelçiliği’ne bağlı kültür müsteşarlığından görevlilerin Farsça’ya çevireceklerdi. Yeterince zamanları olmadığı için makalenin çevirisini yapacak birilerinin Şiraz’da olabileceğini sanmıştım. Tahran’daki mihmandarım kendisinin çevirebileceğini söylemişti. O da yapamadı. O zaman sunuşumu İngilizce yapabileceğim söylendi. Bir sayfalık bir metin hazırladım. Sonuçta dinleyicilerden birinin yardımıyla sunuşumu Türkçe yapabildim.

 

Giyim kuşam açısından bizdeki türbanlılarla kıyaslandığında İranlı kadınlar başlarının yarısını açık bırakma hakkını kazanmışlar. İtalyalı kadınların pantolon giyebilmek için verdiği mücadele geldi aklıma.

 

Kadın her yerde kadın. Süslü ve fark yaratmaya erkekten daha yatkın. Bunlardan biri kara çarşafının kol kısımlarını dantellerle nakış nakış işlemiş.

 

Şiraz’dan ayrılıyoruz. Bundan sonraki durağımız Şiilerin ziyaret ettiğinde kendisini yarı hacı saydığı kutsal kentlerden biri olan Meşhed. Şiraz Havaalanı’nda küçük çocuklardan biri avazı çıktığı kadar bağırıp kendisini babasının kucağına atmaya çalışıyor. 1980’li yıllarda sinemalarda gösterilen “Teneke Trampet” adlı filmdeki çocuk geliyor aklıma. Anne oldukça otoriter. Baba ise belli ki çocuğu şımartıyor.

 

Uçakta Dağıstanlı Osmanov’la beraber yolculuk yapıyoruz. Türk dünyasından tutkuyla söz ediyor. Onun için Türkiye sanki sadece İstanbul ve Yalova’ya bağlı Güneykent’ten oluşuyor. “Efendiler çok olursa / Divanhane bo… olur” diyor bürokrasiden söz ederken. Zengin için “servetmend” cimri için “pehil” (h gırtlak h’si), fakir için “miskin” sözcüklerini kullanıyor.

 

Hangi dine mensup olduğunu sorduğunda, dinin hayatımda belirleyici bir kimlik olmasına sıcak bakmadığımı söylüyorum. “Dindışısın demek,. Benim de öyle bir baba dostum dostum vardı. Adı Celâl Korkmazov. Sorbon’da eğitim gördü. Komünistti” diyor. Babası Dağıstan Sosyalist Partisi’nin kurucusu imiş. Stalin’le yolları ayrılınca soluğu Sibirya’da alanlardan. Orda yaşamını yitirenlerden…

Konuşmasının bir yerinde isyan sözcüğünü hatırlayamadığı için soruyor:

 

“Halk ….. ediyor ne?” “İsyan” diyorum…. Sözüne bıraktığı yerden devam ediyor.

 

14 Mayıs 2006 – Cumartesi

Meşhed’deyiz. VİP bölümünde uçtuk. Osmanov Şii inancının dört imamının türbesinin burada olduğunu söylüyor. Kısa bir yolculuktan sonra Pardisan Otel’e yerleşiyoruz. Otelin adı için dilim hep Partizan’a dönüyor. Otelin Çay Salonu için tabelada Farsça harflerle “Çay Sarayı” anlamına gelen bir şeyler yazıyor. Menü’de fiyatlara % 17 hizmet eklendiğini yazıyor.

 

İran’ın IRINN adlı televizyon kanalının İngilizce haberlerinde Irak’ta binlerce İngiliz askerinin sağlık nedenleriyle ülkelerine dönmek zorunda kaldığını, Amerikalı savaş karşıtı annelerin “Bush lied, our sons died (Bush yalan söyledi, çocuklarımız öldü)” ve “Çocuğumuzu diğer anneleri öldürsün diye doğurmadık” diyen annelerin mitinginden görüntüler yansıtıyor. Paris sokaklarında Sarkozy’nin göçmen politikasını protesto eden geniş yığınların farklı ve eğlenceli protestolarını haber yapıyor.

 

Euronews’te ise İsveç’te yaşayan bir kadının evlendikten sonra Cezayir’e annesinin itirazlarına karşın gelmesini ve burada küçük çocuğu için giysi bulamamasının öyküsünü anlatıyor. Bunun bir ihtiyaç olduğunu fark eden kadının sadece çocuk giyimi ile ilgili bir şirket kurup başarılı bir işkadını olmasının öyküsünü anlatıyor.

 

16.00 – 22.00 saatleri arasında Firdevsi Üniversitesi’nde “Şahname Metinleri” ile ilgili sempozyuma gideceğiz. 

 

Sempozyum bizdeki resmi törenler gibi başladı. Milli marşla açılış yapıldı. Ardından kuran okundu, sonra da konuşmalara başlandı. Uzaktan bakıldığında her an bir savaşa girecekmiş gibi izlenim edindiğimiz İran’da dördüncü gün ve konuşmacılardan Prof. Sefer Henendi bizi dört günlük uykumuzdan uyandıran önemli bir konuya açıklık getirerek konuşmasına başlıyor. İran’ın Irak gibi 24 saatte teslim alınamayacağını, 365 günün İran’ı işgal için yeterli gelemeyeceğini söylüyor. Bir hafta boyunca Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi’ne ve İran’a da zorla demokrasi götürme çabasına (!!!)  ilişkin ilk ve son sözler oluyor bu.  Bazı konuşmacılar sık aralıklarla dinleyicilerden hatırlı kişiler için salavat getirmesini istiyor. Bu da yine sadece Meşhed’de dikkatimizi çeken tek olay. Konferans salonu başlangıçta harem selamlık biçiminde ayrılmışken ikinci oturumda dinleyicilerin karışık oturduğu görülüyor.

 

Sempozyumun bitiminde Ramon ile tanıştık. Adının İspanyolları anımsattığını söylediğimde olağan karşıladı. Herkes aynı şeyi söylüyormuş. Che Guavera hayranı bir babanın oğlu. Kusursuz bir İngilizceyle konuşuyor. Üniversitede bilgisayar bölümünde. Uzun konuşma fırsatı bulduğum ikinci delikanlı. Onun da gözü yurtdışında. İran’da kıstırıldığına, dünyanın geri kalan kısmının İran’a karşı önyargılı olduğuna, şimdiki yönetimin İran’ın binyıllara dayanan köklü kültürel mirasını yansıtmadığına, yöneticilerin bilime sırt döndüğüne, köklü bir gelecek programlarının olmadığına, sadece vaatkâr tavırlarına  çok sıkıldığını söylüyor.

 

Kadınların toplumsal yaşama katılımı açısından ne durumda olduklarını sorduğumda yanıt çok kısa: eşitlik yok. Ramon sıkı bir entelektüel. Konuşmayı şehvetle sevenlerden. Amerika’nın hayallerini gerçekleştirebileceği bir ülke olduğuna inanıyor. Eşitsiz güç kullandığını söylediğimde bana hak vermesine karşın onun da düşünü bir gün Amerika’ya gidebilmenin ve yaşamını orada sürdürmenin süslediğini söylüyor. Amerikan sinemasına hayran, beni de ikna etmeye çalışıyor. İtalyan ve Fransız sinemasını tercih ettiğimi söylediğimde peş peşe bir dizi yönetmenin adını sıralıyor. Belli ki onlardan da haberdar. ABD ve Kanada’nın dünyanın bütün dahilerini kaptığını, geriye kalanlarla mutlu bir hayat sürdürebilmenin mümkün olmadığını söylüyor.

 

İran’ın pek çok şeyi kendine benziyorken yemeklerinin porsiyonu Amerikalılara benziyor. En az dört kişinin doyabileceği tek kişilik porsiyondan söz ediyorum…

 

Sıradan bir hayatın sıra dışı bir öyküsü olamaz….. Akşam bir şeyler yazmaya çalışırken tuhaf bir şekilde bu cümleye düşüyor yolum. Bir kez daha kayıt altına alıyorum: Sıradan bir hayatın sıra dışı bir öyküsü olamaz.

 

14 Mayıs 2006 – Pazar

Sempozyumun son günü. Tanrının insanları çift yarattığına inanılır. Tacikistan’dan gelen Profesör Resul Hadizade Aziz Nesin’e nasıl benziyor! Bir gözüm üzerinde… Tacikistan Cumhurbaşkanını ziyaret ettiğimiz gezi geliyor aklıma. Türk Yazarlar Birliği’nin barışa katkılarından ötürü Cumhurbaşkanı Rahmanov’a bir ödül verdiğini söylediğimde Dağıstanlı Profesör şaşırıyor. Belarusya ve Tacikistan devlet başkanlarının her ikisinin de Solhozlardan başlayan iktidar serüveninden söz ediyor. “diktatör onlar” diyor.

 

Arada çay içerken sohbete A. Noorani katılıyor. İsimlerin açılımını yazmak yerine sadece baş harfini yazıyorlar. Abdullah Nurani, Tebriz’de Türkçe öğrenmiş. Azeri Türkçesi. Tarihle ilgileniyor. El yazmaları ile… Kitapçılık yaparak yaşamını sürdürüyor.

 

İkinci bölümde yerel müzik yapan iki kişilik hanende (şarkıcı) grubu Farsça ve Türkçe şarkılar ve ilahileri çağrıştıran parçalar okudu. Hac Kurban ve Ali Rıza Süleymani. Meşhed’e bağlı küçük bir köy olan Guçan’dan geliyorlar. Yurtdışında neredeyse katılmadık festival bırakmamışlar. İki yaşlı sevimli tip. Sunulan son makalelerden sonra ikinci hanende grubu geliyor. Hüseyni Semenderi ve Üstad Şerifzade. Horasan’ın kuzeyinde, Taybat’tan geliyorlar. Semenderi tar çalıyor, üstad Şerifzade de solist. Şarkı söylerken kendinden geçenlerden.

 

Kampusün girişindeki Firdevsi heykelinin açılış töreni alkışlar eşliğinde yapıldı.

 

Zaman yönetimi konusunda çok gamsızlar. Doğululara özgü bir kaygısızlık ve gamsızlık bu. Doğuya gidildikçe daha dayanılmaz bir hal alıyor. Ramon’un dün programsızlıktan yakınmasını bugün daha iyi anlıyorum. Programa göre benim sunuşum vardı. Niçin iptal edildiğine ilişkin herhangi bir açıklama yapılmadı. Bunun doğal karşılanması gerektiğini söylüyor Ramon.

 

Akşam BBC televizyonu Brezilya’da isyancı mahkûmların 60’tan fazlasının öldürüldüğünü bildiriyor. İkinci haber Irak’tan. Mahkeme süreci uzadıkça Irak halkının cezalandırılması gerektiğine inandığı halde Saddam Hüseyin’e her geçen gün biraz daha sempati ile bakmaya başladığını söylüyor. Mazlumun zalimle tuhaf hukuku… Celladına âşık olanla ilgili benzer öyküleri anımsatıyor. Stockholm sendromu da deniyor bunun adına…

 

- Barın saat kaçta uçuyorsun, dedi Ramon.

- 10. 00 ya da 10. 30’da, dedim

- Hangi otelde kalacaksın

- Atlas

- Öyle bir otel yok Tahran’da…

- O zaman ona benzer bir isim..

- Otel mutlaka iyi seçilmiştir.

- Benim için önemli değil. Her yerde kalırım.

- Benim  için önemli. Her şeyin en güzelini istiyorum, en büyüğünü ve en rahat olanını. Çünkü ömrüm kısa. Eğer istediklerim benim olmazsa, diğerlerinin olur. Buna katlanamam, diyor.

 

Gözünü çok yukarılara dikmiş. Umarım büyük hayal kırıklıklarına uğramaz. Açık sözlü. İran gibi bir ülkede aleni bir şekilde ABD’de yaşamak istediğini, Amerika’yı çok sevdiğini söylüyor. Aslında sevdiği “Dolçe Vita”.

 

Meşhed’e 20 km. uzaklıktaki doğmu yerine gittik Firdevsi’nin. Firdevsi’nin anısına duydukları saygının bir gereği olarak görkemli bir anıt dikmişler oraya. Geniş bir alan, havuz ve bahçe düzenlemesinin tam ortasında bizdeki Çanakkale Anıtı büyüklüğünde bir anıt, mezarı da anıtın tam ortasına denk gelecek şekilde yerleştirilmiş.

 

Anıtın hemen yanı başında Şahname’den sahnelerin canlandırıldığı tablolar ve bölgedeki pek çok arkeolojik kazıdan elde edilen ve efsaneleri destekleyen ok, yay, gürz, kalkan gibi irili ufaklı buluntulardan oluşan bir müze yer alıyor. Müzede ayrıca bölgedeki kazılarla yeniden hayat kazandırılan çanak ve çömlek örnekleri bulunuyor. Küçük fakat oldukça çarpıcı. Kanımca bu küçük müzenin en görkemli parçalarından biri üzerine Şahname’deki olayların işlendiği ipek İran halısı. Sadece bu örnek bile İranlılar’ın dünyada halı dokumadaki ustalığının bir kanıtı. Bahçedeki küçük havuzun tam 60.000 Dolar’a mal olduğunu söylüyor Ramon. Çok şaşırıyor. Bir de bizdeki usulsüz ihalelerden haberdar olsa psikolojisi hepten bozulur.

 

Bu akşam Firdevsi’nin anısına büyük bir etkinlik düzenleniyor anıtın önünde. Gece geç vakte kadar sürecek bir kutlama. Kutlamanın yapılacağı alana ilk vardığımızda hamaset dozu yüksek konuşmalar yapan iki tiyatro sanatçısının abartılı hareketler eşliğinde sunduğu bir gösteriyi izledik. Rutin açılış konuşmalarından sonra  yerel sanatçılar şarkılar ve türküler söyledi. En son Firdevsi’ye adanan bir senfonik yapıt dile getirildi.

 

Anıtın çevresindeki peyzaj düzenlemesi İranlılar’ın bahçe düzenlemesi konusundaki becerisini yansıtıyor.

 

15 Mayıs 2006 – Pazartesi

 

Meşhed’deki dostlarımızla vedalaşma saati. Ardımızda iki günlük Firdevsi sempozyumu, yerel sanatçıların sarkıları ve türküleri ile şenlendirdiği ortamlar, Firdevsi’nin Üniversite kampusünün tam girişindeki heykelinin açılışı, anıt mezarına yapılan ziyaret ve insan bedeninin nelere muktedir olduğunu gösteren teatral sunumları geride bırakarak Tahran’a dönüyoruz.

 

Günü kalan kısmını haftanın yorgunluğunu üzerimden atabilmek için uyuyarak geçiriyorum.

 

 

16 Mayıs 2006 - Salı

Bana söylendiği üzere Atlas Oteli’ndeyiz. Odayı Mehmed Nuri Osmanov’la paylaşıyorum.

Osmanov, Bursa Yalova’ya 22 kilometre uzaklıkta Güneyköy’de Dağıstanlıların olduğunu söylüyor. Avarca konuşuyorlarmış.

 

Dağıstan Devlet Üniversitesi’nin Mohaçkale’deki Doğu Çalışmaları Fakültesi’nin bünyesinde babası adına açılacak kütüphane için Osmanov 19. Uluslararası Tahran Kitap Furarı’ndan çok sayıda kitap almış. Gece boyunca bu kitapların paketlenmesi için çalıştı. Yardım etmek istediğimde de “ben bu işlerin de profesörüyüm” dedi. Acelesi yok. Büyük bir sabırla yavaş yavaş bütün kitapları paketledi. Uykum sabaha doğru üçbuçuk ve dört saatleri arası paketlemede kullanılan kâğıtların hışırtısı ile bölündü. İnsan kızamıyor. Nasıl hamarat. Yaptığı iş onu hayata nasıl daha fazla bağlıyor! Gözlerinden anlıyorsunuz.

 

 

17 Mayıs 2006 – Çarşamba

Bir hafta boyunca İran dışında dünyadan haber almanın tek aracı televizyon. BBC World ve Euronews sayesinde dünyada neler olup bittiğini izleme fırsatı buluyorum.

 

Bu arada televizyonun markası dikkatimi çekiyor: Shahab (Şahab). Bu marka bana uzun menzilli bir füzenin adını anımsatıyor. İran devlet televizyonu kanallından biri olan IRINN’de Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ABD karşıtlığını konu alan geniş katılımlı bir mitinginden sahneler gösteriyor.

 

“Hamaney Azeri, fakat Azerice konuşmuyor. Türkiye’de generaller ne kadar güçlüyse burada da Hamaney o kadar güçlü” diyor oda arkadaşım 82’lik Osmanov.

 

Dilimde bizden bir türkü “Tutam yar elinden tutam / çıkam dağlar dağlar dağlara hey can”…

 

Dönüş yolunda son durak Tahran’daki Ekonomik İşbirliği Örgütü. Bu örgüt, İslam ülkeleri arasındaki ekonomik işbirliğini geliştirmek amacıyla kurulmuş. Burada çalışan Fatih Bey’le (Ünlü) büyükelçilikte akşam yemeğinde karşılaşmıştık. İçten ve samimi bir insan. Gönül gözüyle görenlerden. Örgütün genel sekreteri bir Türk: Orhan Işık. Onun odasında örgütteki diğer Türk arkadaşlarla çok derin bir sohbete koyuluyoruz. Hasan Şahin, Ali Yüksel Mert ve Muzaffer Alacaoğulları ile İran’a ilişkin izlenimlerimi paylaşıyorum. Kadınların kamusal alanda  görünürlüğüne ilişkin görüş alışverişinde bulunuyoruz. Grup üyelerinin derin edebiyat bilgisi karşısında hem ben hem de kendileri keyifli bir şaşkınlık içinde. Ali Yüksel Mert Furuğ Ferruhzad ve Sadık Hidayet’in sıklıkla gittiği Cafe Nadiri ziyaret edip etmediğimi soruyor. Oysa bu sohbetten sonra bir saat içinde Humeyni havaalanında olmam gerekiyor.

O zaman e-posta ile kendindeki Cafe Nadiri’nin fotoğraflarını yollayabileceğini söylüyor. Vedalaşıyoruz. Azeri bir şoför beni havaalanına bırakacak. Yolda Humeyni’nin türbesinin etrafından geçiyoruz. Bana babamı anımsatıyor. Türbenin etrafındaki turumuzu tamamlayıncaya kadar şoförün dilinde dualar ve minnet duygusu. Bir haftalık İran serüveni havaalanına varınca bitiyor. Burada bir süre bekledikten sonra Aydın Çubukçu ile tekrar karşılaşıyoruz. Müjdeli bir haber veriyor. İran’ın resmi Haber Ajansı İrna’dan almış haberi: Galatasaray şampiyon. Demek Fenerbahçeli dostlarımın üzüntülerini paylaşmak için daha fazla görüşmem gerekecek. Dönünce hepsine geçmiş olsun dileklerimi ileteceğim.

Doğusunu gidildikçe Türkiye daha fazla kıymete biniyor. Bunu bir haftalık İran ziyaretim bir kez daha pekiştiriyor.

 

Havalandık. Bir haftalık gezi bitti. Beni heyecanlandıran  bir dizi izlenimle memlekete dönüyorum.

 

Bulut tarlasından geçiyoruz, ortalık pamuk yığınlarıyla dolu sanki. Uçmanın nasıl bir tutkuya dönüşebileceğinin en güçlü kanıtı binlerce metre yüksekte tepenizde güneş olanca sıcaklığıyla ışıldarken iki bulutun arasından geçmektir. Boşluk… Güneş… Mavinin en mavisi ve iri birer köpük parçası olan bulutlar sizin hayal gücünüzü zorluyor. Yan taraftaki koltuklarda 120 kiloluk bir İranlı güreşçi yanında orta halli bir Türk yolcuyla elindeki son moda cep telefonunu sözüm ona takas ediyor ve kendi esprisine en çok kendi gülenlerden… Çocukluğumdan beri gökyüzünde öylece duran bulutlara kayıtsız kalmamışımdır. Hep bir şeylere benzetmeye çalışmışımdır. Hâlâ o gözle bakıyorum bulutlara. Hem her şeye benziyorlar, hem de hiçbir şeye. Aslında sadece kendilerine benziyorlar. Uçak yavaş yavaş Esenboğa’ya inmeye çalışıyorken bulutlar yeryüzü ile aramızda bir sır perdesi gibi salınıp duran bir tüle benziyor.

 

 

 

 

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.
Yorumlar Yorum eklemek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.
Bu konuda yorum yapılmamış
Yorum eklemek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.




Bu bir Test Yayınıdır.