| Bismillahirrahmanirrahim SEKİZİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ
Bu kitabin birinci basımından altinci ve yedinci basımını gören okuyucularımız simdi bu basımı yani sekizinci basımı gorduklarinde şaşırabilirler çünkü bu kitap önce cep kitap olarak bir cild,daha sonra orta büyüklükte yazı ebatı olarak iki cild,sonra büyük yazı sekli ile bir cilt olarak basılmıştı. yedinci basımın iki cilt olarak basımını onsozunde belırtılmiştir ve bu basimin yeni yazi sekilleri ileyazılmasının sebebi meydana gelen bazi sorunlar nedeni ile degistirilmesi gerekiyordu. ama maalesef yedinci basim okadar guzel olmasina rağmen cümle düşüklügü ve satır tekrarları olduğunu farkettik.Bunun olmasının nedeni bu basım da şahsen ilgilenemem ve tashih olayinda fazla dikkat edilmemiş olmasıdır. .Eksiklerden biride şudur ki kuran ayetleri, hadisler, Arapça, cümleler asıl basımda ki gibi basılmış olmasidir yani normal mat yazılarla yazılıp koyu bır sekılde basılmamıştır.. bu basimda eksiklikler tamamlandi ve fazlalıklar duzeltildi ve bir coğuda dipnot olarak belirtildi..Basımdaki fazlalıklar bir bölüm ve kırk yedi sayfalik iran ve mısır kitap yakmalari başlığı taşıyan ikinci bölüm başlarında da yer almaktaidi. Ben bu basımda bu bölümü ikinci bölüme sığdırma sözünü vermiştim. Ama maalesef daha önemli bir takim şeylerin meydana gelmesinden dolayı vazgectim Aslinda önem taşıyan bir bölüm bu kitapta yer almamaktaydı ama allaha sukurler olsun ki o sorunda ortadan kaldırıldı. Bu kitabın birinci ve yedinci basimda bu bolumun yer almamaktadır ve bir çok değerli okuyucularında bu bölümü okumak isteyeceklerini düşünüyoruz.AllahIn izni ile bir an önce bu bölümü okuyucularin hizmetine sunacağız. Allahtan İslam ümmetinin başarısını dilerim... 17Zilheccel Heram 1398 Hicri Gameri 28 Şaban ayi 1357Hicri Şemsi MURTEZA MUTAHARRİ YEDİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ Sekiz yıl sonra bu kitabın yedinci baskısı yeni harfler ve daha büyük yazı basımı ile okuyucunun hizmetine sunulmustur.Bir kaç önemli noktayı belirtmem lazimdır; bu kitabın birinci baskısı cep kitabı şeklinde basilmişti ve takriben yediyüz altmiş sayfa idi ve ister istemezde düzensiz birşey ortaya cıkmıştı. Haklı olarak bazı okuyucular kitabın harflerinin büyük olması yahut iki cild olarak basılması gerektiği konusunda itiraz ediyorlardı. Kitabın bu şekil olmasinin nedeni kitap yavaş yavaş derlenip toplanip basim evine verilmis ve o sirada bazi konuşmalarin benim düşün düğümden fazla olması büyük yazıları ile uyumsuz bir kitabın meydana gelmesine neden olmuştur.. Altıncı baskıya kadar diğerleri birinci baski yüzünden ofset baskısı ile basıldı. Bu kitap farklı bir baskı ile yapıldı.Bu kitabın metnine ekleme olmasa idi orta büyüklükteki yazı sekli ile basımı düşünülmüştü.Takriben sayfalar altıyüze kadar azaltılarak bir cilt olarak basılabilirdi ve hiçbir sakıncasıda yoktu. Ama bu baskının üçüncü bölümün İRAN KÜLTÜRÜNÜN İSLAM A HİZMETİ başlığı taşıyan konuya fazla eklemeler yapıldı ve boylece sekizyüz yirmi sayfa ya kadar cıktı bu yuzden iki ciltte toplanmış oldu. Birinci cilt te birinci bölüm olarak(islam ve milliyetcilik konusu) ve ikinci bölümde (İranin İslam'a hizmeti) ile tamamlaniyor.İkinci cild ise(İranlıların İs lama hizmetleri) ile üçüncü bölümü tamamlanmıstır.. Kitaba eklenen önemli konular peş peşe üç kısımda yer almıştır. Bu konular kitabı 500. sayfadan 722. e kadar kaplamistir.Şöyle aciklaya biliriz: 1-Fıkıh ve fıkıhcı olma,bu bölümde fıkıhcıların tarihlerini imam mehtinin kücük giybetinden (giybeti suğra) şimdiki yokluğunu özet olarak yani her nesil için birer numune tanıtılmıştır..öyleki eğer kendi zamanımıza geri dönersek ücüncü hicri asrın yarısından kesintisiz ustad ve oğrenci silsilesinı görürüz. 2-Felsefe ve Hikmet.Bu bölümde İslam filosoflarının tarihleri özet olarak beyan edilmistir ama her nesil için birer numune açiklanmamıştır. İslam filosoflarının meşhurluk ve tanınmışlık olarak derecelendirilmistir.. Ustadlar ve ögrenci olarak sıralandırılıp ve tanıtılmıştır.Başta üçüncü hicri asırdan bizim zamanimiza kadar otuz üç tane fılosof belirlenmiştir. 3-İrfan ve tassavvuf.İkinci asırdan onuncu asra kadar olan arifler yeralmakta ve her nesilden derecelendirme şeklinde olmamıştır.Her asırdan bir kaç tane numune tanıtılmıştır. Bütün bu yapılanlardan kastımız kültürün doğru ve gerçek olarak devamını ve İslam kültürünün dünya çapında benzerine az rastlanılması belkide benzersiz olmasini göstermektir. Elbette söylenilmesi gerekmeyen diğer bölümlerde eklenmeler ve terimlerde de değişiklikler yapılmıştır.Yeri değiştirilmiş birkac konuda vardır ki soylenmesi önemsizdir.Allahu Teala dan bütün müslüman kardeşlerimizin mutluluğunu ve başarısını diliyorum... 30 Rebiul Ahir 1397 Hicri Gameri MURTEZA MUTAHARİ BİRİNCİ BASKININ ÖNSÖZÜ Bismillahirrahmanirrahim Biz İranlilarin yüzde doksan sekizi müslümanız..dipnot(1)(basılmış anketlere göre) biz iran müslümanları olarak İslamiyetin dinimiz olduğu için iman ediyor inaniyoruz ve İran'a da vatanimiz olduugu icin sevgi besliyoruz.Böylece bir taraftan iman ettigimiz din ve sevgi beslediğimiz vatanimizi bir birine bağlayan meseleleri iyice idrak etme arzusu içindeyiz ve kendi vazifemizide bilmek istiyoruz bu önemli meseleler asağida açıklandığiı üzere üç soruda özetlenmiştir. 1-Bizler hem dinimiz olan islama duyduğumuz din sevgisi hemde irana vatan sevgisi duymaktayiz.acaba iki sevgi arasinda tezatlıkmi oluşturuyoruz yada hiçbir şekilde vatan ve din sevgisi arasında zıtlık yokdur? 2- İman ettiğimiz İslamiyet 14 asır önce vatanimiz irana ulaştığında ne gibi degisikliklere neden oldu.?Değişik likler ne şekilde olmuştu.?İran dan neler aldi ve irana neler kazandirdi. Acaba islam dini irana ulastiiginda irana birşeyler bahşetti mi yoksa bir vacia mı oldu? 3-Bir çok milletler İslam dinine inanıp ona hizmet ettiler ve İslam ilimini alma ve yayma yolunda çabaladılar.Bir birlerinin cabaları ve yardımları ile islam adına büyük medeniyetler kurdular. Biz iranlilara bu hizmete payımıza düşen ne oldu.? Bu yolda İranın makamı ve mevkisi nedir?Acaba İran ilk mevkiye dereceye ve boyuta ulasabilmşmidir. Buna ilaveten iranin bu hizmette hedefleri nelerdir? Bize göre bu üç soru İran ve İslam ortaklığı babında en onemli sorulardır.. Bu kitabI üç kısım ihtiva etmistir. 1-İslam ve milliyet meselesi 2-İslam dininin İrana yapmiş olduğu hizmet 3-İranın İslam dinine yapmiş olduğu hizmet Bu üç bölüm yukarıda zikr edilmis üç soruya cevab verecektir. Bu kitabın konuları ve meseleleri tamamlanılmış ve açıklanmıştır. Bir kaç tane konuşma vardırki ben üç yıl önce beyan etmiştim Birinci bölüm üç konuşma ile tamamlanılmış 1388 gameri muharrem ayında beyan edilmişti. İkinci ve üçücü bölüm altı konuşma ile tamamlanılmış ve bu yılın sefer ayında karşılıklı İslam ve iran 'in hizmetleri adı altında beyan edildi ve bu kitabda bu adı aldı Ben Tahran da kaldiğım müddetçe yapmış olduğum konuşmalarda hiçbirinin bu ko nuşmalar kadar ilgi uyandırdığını görmedim. Özellikle altıncı bölümde karşılıklı İran ve İslam hizmetleri adı altın daki konuşmam.. Merkezden ve diğer şehirlerden kasetleri kopyalıyorlardı. Özellikle ögrenci kesimi ve diger kesimler tarafindan da cok fazla ilgi gördü. Bu ilginin özel bir nedeni olmaması ile beraber,İran halkının İslam ve İranin ortaklığına ilgi duymalarıdır. Ama maalesef bu konu daha fazla analiz edilip genç kesimlere ve halka daha acik bir şekilde sunulması gerekmesine rağmen benim bildiğim kadarıyla bu mevzuda sadece elinizde bulunan kitabın dışında şimdiye kadar basılmamıştır.Bu konunun araştıması hakkında bir çok zemine olmasıyla beraber İran ve islamın ortakığı hakkında yeterli mevzular vardır ki birçok cild halini alır. Ümid ederim ki bu kitap hem anahtar olur ve hem firsati ve okumaya vak ti olanlar için birer teşvik aracı olur ve konunun hakkını verirler.. Bize göre İslam ve İran ortaklığı hakkında yazı yazanlar ya bilgilerinin yeterince olmamasından yahut bunun hakkında ilgilerinin olmamasından araştırma ortamının musait olmasina rağmen doğru dürüst bir kitab hazırlanmamıştır. Biz bu konu hakkında nekadar araştırma yaptıysak gördük ki İran ve İslam ortaklığı hem İslam için hem İran için gurur verici bir olaydır. İslam dini güçlü bir kültüre sahip ve doyurucu olduğundan milletleri kendine bağlamıştır. İran için ise gerçekleri isteme ruhuna sahip ve tarafsız olduğundan dinin karşısında eğilmiş ve onun yolunda fedakarlıklarda bulunmuştur. Araştırmalarımda gözüme çarpan bir diğer konu da İran ve İslam ilişki si değiştirilmiş ve olduğundan daha farkıi gösterilmiştir. İran İslam Cumhuriyetinde bazı olaylar vuku bulmustur ki oryantalist ler ve diğerleri bu olayları İslam karşıtı bir ruh olarak İran ı tanıtmışlardır.Şuubilerin ayaklanmalarını,farsca dilini tasavvufu hatta şialığı ,ayni şekilde bazı büyük şahsiyetleri bu olayların çıkış nedenleri olarak gosteriliyorlar mesela Hekim Ebul Kasım ı,Firdevsi İranin yiğitlik efsanesini yazmış,büyük filozof Şeyh Sehabudiyn Suhreverdi Şeyh Esrag olarakta tanınıyor. Bu kitabın bahisleri bu konu hakkında çok faydalı cevap vermektedir. Ben Firdevsi ve Şeyh Esrag a deyinip onların fikirlerini analiz etmek istiyordum ama basta da belirttiğim gibi mutabiklik arz etmiyor ve daha fazla baskiya ve daha fazla fırsatımızın olması gerekiyordu. Fars dili ve Şialik kitabın birinci bölümünde mevzu bahis olmuş tur.Değerli okuyucular kitabın içeriğini gördüğünde diğer bazı konulara değinilmiş ve araştırılma yapılmıştır. Araştımacıların kasıtsız olarak bu kitabı mutaala edildikten sonra bazı uyarılarda bulunacak ki inşallah diğer baskılarda kullanılabilsin MURTEZA MUTAHARİ 1349 Şemsi ÖNSÖZ Bismi Teala Bu çağda diğer cağlardan daha fazla,dostluklar ve düşmanlıklar bağlamında gelişen ilişkiler ve çesit çesit milletler arasındaki bağlantı günün konusu olmuş, onlardan birisi ve belkide en önemlisi milliyetcilik, nasyonalizm ve aktif oğeler hudut ve sınır meselesidir. Bu son çeyrek asırda birçok milletler meydana gelmiş,şekilllenmiş ve isimlendirilimişlerdir ki bunlarin sayısı elliyi geçmektedir.. Buna karşılık,eğer bir millet ortadan kalkmamış ise ülkeler ve millet ler kendi aralarında bir kaç parçaya bölünüyorlar ve herbirisi kendine has bir yol ve yöntem hazırlamiş,..yada bir millet fikiri, dini belirli bir coğrafya ozellilerinden dolayı değişikliğe uğramış ve fikri ve sosyal bir sistemden tamamen onun zıttı bir sisteme değişerek uymuştur.Bütün bu gelişme ve değişmeler yıllarca süren mücadele mukavemet çaba ve çarpışmaların sonucunda gercekleşerek kabiliyetlerin güçle rin ve zamanlarin sonsuz gücünü kendi yolunda harcamış hatta büyük ve küçük kurbanlarda vermiştir. Bu zaman zarfında meydana gelen milletler acaba önceden yokmuydu?Yada bölünen ve parçalanan milletler asil,soylu ve sağlam toplumsal bir yapıya ve güce sahip değilmiydi? Ve yahutta sistemlerini değiştirenler,gerçi coğrafi hudutları, yöresel özel liklerini, etnik kimliklerini ve dilleri gibi önemli ozellilerini koruyabil mişlerse yinede önceki millet sayılabilirlermi? Bütün bunlarla beraber,bugünün askeri,sosyal ve siyasal meseleleriinin en önemlileri belirli milletlerin fayda ve çıkarları milli ölçüler içerisin de belirginleşmektedir. Nasyonalizm ve ya milliyetçilik günün en önemli ve vazgeçilmez siyasal akımı nı oluşturmakta hatta milliyetçilik ozellikleri ile aslında zıt olan siya si ve toplumsal ideolojiler ,eğer bir toplumsal hareket ve inkılabın temellerini atsalar,yinede bu hareketlerine milli ve nasyonalist bir hava kazandırırlar. Biz İranlılar içinde,ayrıca ,milliyet meselesi günün konusudur.Milliyetimiz ve vatanımız başkalarının saldırı ve hücumlarına maruz kalmamış,bununla beraber bireylerin istek ve düşüncelerinde iranlılık milliyetine ait çelişki ve ihtilaflar var olmuştur. Şimdilerde,son on dört asır öncesine ait olan geçmiş milletlerin milli benli kleri ve ayrıca bu ondört asra ait kültürel gelişmeler toplumsal gelenekler, dini ve fikri değişmeler gibi bu iki ana unsur etken olmuştur. Biz,normal soy ve ırk bakımından aria milletlerine bağlıyız. Sosyal yapıla nma gelenek,kültür ve fikir yapısı açısından İslama bağlıyız.İslam aria ırkının dışında bir ırk tarafından getirilmiştir. Bir milletin ayriştırılması ve tanımında uzak geçmişe ve ırk unsuruna özellik verirsek:bizim geleceğimizde ki yol ve yöntem,şimdiki şartlarda, öyle birşey olacaktır ki;son ondört asrın fikri yapılanması ve toplumsal gelişimini milletin tanıtımında öncelikli sayarsak,bizim geleceğimiz ve gidişatımız ayrı bir çehre kazanacaktır.Eğer İran ırkının milliyet sınırla rını tayin etmede aria ırk unsuru esas olarak ele alınırsa neticesi ve el de edilen gerçek, en son analizde batı dünyası ile akrabalık ve yakınlık tazahur edip , bu akrabalık ve yakınlığın kendisi bizim siyasi ve milli gidişatımızda ciddi ve önemli etki meydana getirecektir ki onun en onemlisi aria ırkının dışındaki komşu İslami milletlerle ilişkileri kesmeye ve Av rupaya ,dolayısıyla batıya yönelmek olup bu durumda,sömürücü batı bizim için bizden biri olup çıkarken müslüman araplar bize yabancı kalacaktır. Bunun aksini düşünecek olursak,eğer son ondört asrın toplumsal gelişme lerini mesleki gidişatını ve düşünce yapısını kendi milliyetimizin esas ayarı kabul edersek,karşımıza ayrı bir yol seçip değişik bir sorumluluk yüklenmemiz icab edecektir.O zaman arap ,türk, hintli ,endonezyalı,çinli, azerbaycanlı müslüman bizim kendimizden biri ve yakınımız olarak meydana çıkarken müslüman olmayan batı,yabancı kalır. Böylece milliyet konusu,sırfen bir saf akademik konu olmayıp,bir haki kattir ve bugün İran milletinin adlandırılmış olduğu siyasi,toplumsal birliğin geleceği alın yazısı gidişatı ve stratejisi ile bağlantılı bulunan bir gerçek olmuş takip edilmesi ve yaşatılması yerinde bir harekettir. NASYONALİZMİN GEÇMİŞİ Nasyonalizmin anlamı,dünyada anlaşılır gerçek fiili şekli ile ondokuzuncu yüzyılın başlarında Almanya da meydana gelmiş ve yayılmış olup Fransanın büyük inkılabının karşısında Avrupa genelinde meydana gelen tepkileşim ve gelişmelerden ibarettir. Büyük Fransız inkılabı, kendiliğinde eski soyluların düşünce tarzı karşısında bir isyan ve baş kaldırma olarak meydana gelmişdir ki onlarin düşünce ve görüşleri bütünüyle halk kitleleri ve toplumun genelliği için hiç bir değer arz etmemekteydi.O zamandan sonra konuşmacıların hitabelerinde,yazarların eserlerinde filozofların düşüncelerinde,genellikle millet ve halk kitlelerinin ana temasi olarak meydana çıktı ve millet bireylerinin özgürlük ve beraberliğini sembolize etti.Özgürlük ve eşitlik ,insan haklari evrensel beyannamesini tanzim edenler onu insanliğa en iyi armağan olarak getirdiklerini savunurlarken, esas içeriğinde hudut ve bir milliyeti söz konusu etmemekteydi.O bakımdan Fransız ihtilalinin yankıları,çabucak ve kısa zamanda,Fransa hudutlarından taşarak avrupayı kapladı ve hepsinden daha fazlada Almanya yı etkiledi.Almanya da,siyasi yazarlar ve felsefeciler,özgürlük fikrini öyle şiddetli ve fanatik taraftarı oldular ki kendilerini bütünüyle,onu yaymaya ve anlatmaya hasrettiler."JOHANN FICHTE"alman filozof,bu akımın önde giden tutkunlarında birisidir. Kısa zamanda almanlara insan hakları evrensel beyannamesinde özgürlük iddiasının yalnız fransızlara ait olduğu ve alman halkının o özgürlükten faydalanma hakkının olmadığı anlaşıldı. Bu çifte standartın karşısında ilk itiraz ederek karşı duran FICHTE olmuştur.O, Berlin akademisinde vermiş olduğu ondört tane bilinen konferansın zımnında, bu ayrıcalığa itiraz ve isyan maksadıyla konuşmalarına başlamış ve sadece "Fransızların"özgür ve eşit olmaları savına tepki göstermek için,"Alman milletinin"durumunu bir gerçek vakia ve bölünmez bir bütün olarak ele almış,etnik o zelliler,coğrafi yapı,dil,kültür ve gelenekler itibari ile "etnik deha"istiklal ve kendine has onur ve yücelik özellikleri ısrarla vurgulamıştır. Böylece ,Alman nasyonalizmi sonraları dünyada nasyonalizm tezini şekillendirmesiyle dünya gündemine oturdu.Nasyonalizm veya milliyetcilik,batılı teorisyenlerinin düşüncesinde,yani belirli bir coğrafya hudutları içinde bulunan bir milleti,ırk ve tarihi geçmiş,dil,kültür veya bir kurallar zinciri etrafında toplanmışlardır,bir bölünmez bütün olarak şekillendirmişlerdir ve bu bütünün çıkarları onur ve yücelikleri çerçevesinde mülahaza edilen herşey mubah ve istenilen olurken dışında kalanları yabancı ve düşman göstermişlerdir. Ondokuzuncu yüzyılda üç tane akım veya tepki Fransız inkılabının söylemleri karşısında meydana çıkmıştır: 1-Nasyonalizm akımı 2-Liberal akım 3-Sosyalizm İlk iki temayülü,siyasi bilginler,esastan sapma veya inkilab'a zıt bir eyilim olarak görürken üçüncüsünü,adalet ve eşitlik talebi olarak sitayille övmüşlerdir. Fichte'den sonra Nasyonalizm,Sharl Moras ve Bars gibi onemli bilginlere sahipti ki birlikte,Avrupanın çesitli ülkelerinin milliyetçilik inanç ve fikirlerini kaleme alıp düzenlediler.Moras,"bölünme kabul etmez milli birlik"fikrini öyle bir noktaya kadar götürdüki milletin bütünü için bir gerçek şahsiyet bireyin irade ve şahsiyetine hakim şekilde öngördü. Bu toplum şahsiyetini devletin varlığı içine yerleştirdi.İşte bu fikirdi ki otoriter rejimleri meydana getirdi,Almayada Nazizmi ve İtalyada faşizmi hortlattı. Ondan sonra,ondokuzuncu asrın evvelinden yirminci asrın ilk yarısına kadar,avrupa milletlerinin içinde nasyonalist akım gelişerek yayılmaya ve heryeri kuşatma sürecini tamamladı.Avrupada muhafazakarlık yada sosyalist akımlar,gerçi toplumsal ve siyasi platformda aydınların düşünce yapısını oldukça etkiledi,buna ilaveten avrupa devletlerinde milliyetçilik alt yapısı o kadar güçlendiki bütün akımları,gerek liberal,gerek muhafazakarlık ve gerekse MARKS ın sosyalizminin şatafatını gölgede bıraktı. İşte bu avrupalının milliyetçilik anlayışıydı ki kendi fanatik kalıpları içerisinde,ırkcılık şeklinde tezahur ederek iki tane dünya savaşının çıkmasına sebebiyet vermiştir.Bundan daha ileri giderek,aynı avrupa milliyetçiliğidir ki insanlığın eşitliği ve hürriyeti slogonlarına rağmen,şark milletlerini,Afrika nın bütününü ve Güney Amerikayı sömürmeyi teşvik ve tasdik etmiş ondokuzuncu asır ve yirminci asrın yarısı veya nasyonalizm fikrinin genişlemesi ve yayılmasıyla Afrika nın, Asya nın,sömürülmesi için avrupanin sömürgecilikte birlik dönemi veya yağmacılıkkta en şiddetli zamanını oluşturmuştur. Avrupa araştırmacıları ve yazarları,bu fikir alt yapısından esinlenerek,başka milli hareket ve inkılabları da nasyonalizm kalıpları içerisinde göstermeye çalışmışlardir,şark ve afrika düsünür ve aydınları da avrupa kültüründen ilham alarak,bu adı ve ünvanı kendi halklarının haraketlerine adlandırmış avrupalıların milletlerini ayrıştırması için düşündükleri değer yargılarını benimsemiş ve kendi haklarına aynı degerleri anlatmaya uğraşmışlardır.Gerçi ikinci dünya savaşınım bitiminden sonra nasyonalizm ve milliyetçilik akımları avrupa ülkelerinde,en azından ekonomik menfeatler seviyesinde ve sömürgecilik boyutunda bir noktaya kadar sosyolojik boyutta,kendi yerini birleşmeye ve yöreselleşmeye kaydırmış,bununla beraber batı ülkelerinin herbirisinde ve Kuzey Amerika da,ziyaretçilerine,tanıyanlarına Afrikalı ve Şark tan gelen öğrencilere kendi milli kimliklerini anlatmaya çalışmış şimdiye kadar batı milletlerine ve onun kültürüne canlılık ve hareket verenin nasyonalizm olduğunu anlatmışlardır,ki onlarda memleketlerine dönünceye kadar bu fikri koruyarak kendi halklarına duyurup anlatsınlar ki üçüncü dünya ülkeleri herbirisi tek tek ve etnik kimliği zedelenmeden geçmiş ecdadının dili ve ırkı bozulmadan,komşularıyla kendi ayarındakilerle onların avrupanın sömrücülüğünün altında kıvranan kendisi gibi başka milletlerle mukabele rekabete ve karşılaşmaya kalksınlar.Avrupa memleketleri bütün güç, imkan kültürel,siyasal,ekonomik güçleriyle birlikte birbirleriyle birlik ve tek millet olma yolunda uğraş verip,ama üçüncü dünya ülkelerinde,milletler bütün iktisadi kültürel ve siyasi zaaflarına ve karışıklıklarına rağmen,birbirlerinden ayrı ve kopuk yaşamaktadırlar. Bakalım acaba insan toplumlarının birliği arasında ayrıcalık ve hudutlar düşünmek,vakiayla mutabakat gerçek ve asalatine uymaktamı uymamaktamıdır.Eğer uyum sağlıyorsa bu hudut kriterleri batı nasyonallizminin bize öğretmekte olduğu aynı şeymidir? KLASİK DEĞERLER Biz yeryüzünün muhtelif milletlerinin arasındaki ayrılık ve farklılıgın,Türk Fars Arab tan tutun da Afrika lı,Avrupalı ve Asyalı ya kadar ....muşahede etmekteyiz.renkler,biçimler ve şekiller diller fiziki özellikler yalnız farklı olmayıp,gelenekler adetler kültürler hatta düşünce tarzları psikolojik özellikler de farklıdır.Eğer bu çeşit çeşit milletleri bir müstakil sosyal birlik haline getirmek istersek,acaba yalnız renk,ırk ve yöresel etkiler coğrafi hudutları o zaman ayrılma değeri olarak kabul mu edelim yoksa toplumların gelenekleri kuralları tarihi geçmişleri kültürleri veya diğer etken unsurlarını milletlerin ayrıştırılmasında etken faktör olarak mı kabul edelim.? Milli duygular veya nasyonalizm bir milleti yada bir siyasi oluşumu meydana getiren bir takım insanların arasında toplum mantığı,vicdan yada müşterek duyguların meydana gelmesinden ibarettir.Bu vicdan toplumun varolan bireylerinin kişiiliklerinde oluşan bir yekün olup,onlarla geçmiştekilerin arasında bir bağlılık ve yakınlık icat eder Onların munasabet ve ilişkilerini bir birleri ile vesair milletlerle birbirine bağlar ve onların arzu ve emellerini birbirine yakınlaştırarak sağlamlaştırır.Batılının değişmez tanımı budur ki bu toplum vicdani yöresel şartların,etnik kimliğin ortak dilin gelenek ve tarihi kuralları ve müşterek kültürün meydana getirdiği bir hakikatttir.Ama beşerin toplumsal ve bireysel gerçeklerine dikkatlice bakıldığında anlaşılmaktadır ki bu faktörler toplum vicdanının oluşumunun temel derinliklerinde önemli etkiye sahip değildir.İnsanoğlunun bireysel bağlantı ve ilişkilerinde uzunsüreli bir milliyet kimliği altında yaşamasının esas bağlayıcı unsuru olamaz. DİL Çok açıktır ki bir milletin oluşumunu ilk aşamasında,dil ,müşterek gelenekler fertlerin birbirlerine yaklaşmasına ve tanımasına kalplerin irtibatı için bir kanal özelliğine ve sonuçta toplum mantığına olgunlaşmasına ve milli mantığın sağlamlaşmasına sebep olan temel unsurlardandır.Ama milletlerin geçmişine baktiğımız zaman ortak dilin etkisini yapıcı bir unsur olarak değilde milliyetin mahsulu bir etken olarak görürüz. Dil milletlerden hiçbirisinde meydana gelişlerinin evvelinden,fiili şeklinde olmamış aksine muayyen bir yörede toplum ilgisinin sağlamlaşıp bir araya gelmesinden sonra,onların dilleride onlarla beraber var olmuş,gelişmiş onun temeli ve kuralları genişleyerek asırlar boyunca,ayrı milletlerin dilleri ile karşılaşmaları sonucu şekli değişmeler ve uzun süreli deformasyon yaşayarak bügünkü halini almıştır.Eğer bir milletin tarihinden belirli dönemlerde,mesela istiklal mücadelesinde,dil veya muayyen kurallar daha fazla şekillenerek meydana gelir ve milli isteklerin slogan ve sembolü halini alırsa,tıbkı hint dilinin hindistanın özgürlük mücadelesindeki ve arab dilinin El Cezairin özgürlük için savaştığı dönemlerdeki olduğu gibi bir role sahiptir,ama bu gelişme ve çıkış geçicidir ve yalnız halk kitlelerinin heyecan ve duygularını kabartma hükmüne haizdir. ETNİK TEMEL Tarihi ve sosyolajik çalişmalar anlatmaktadır ki bütün beşeri ırklar,muayyen ahlaki yapı ve toplumsal olguların var olması halinde,insanlığın bütün özelliklerine tam manasıyla sahip olabilirler.İslamdan önceki arapların kabile ve ırk fanatizminin istikametinde çatişmalar,kabileler arası savaşlar,hurafi düşünceler ve eylemler tamamiyle bu fanatizmin ürünü olmuş,ama islamın doğuşuyla,onlara kazandırdıgı sosyal adalet tevhidi inkilab yontemleri ahlaki kazanımlar sebebiyle amaçlanan en ilerlemiş ve medeni toplumların mukemmel özelliğine kavuşmuşlardır. Eğer daha sonraları geçmişteki etnik özellikleri başlayarak kendini gösterip hortladıysada,bu islami birlikteliğin islami sosyal yontemlerin ve ahlaki normların uygulanmasında gevşeklik ve tembellikten kaynaklanmıştır.Bu bizlere şu gerçeği anlatmaktadır ki etnik ve ırksal özellikler süreklilik arz eden ve asla değişmez keyfiyete sahip olmayıp diğer ahlaki ve sosyal şartlar altında etnik kimliğin etki ve izlerini değiştirmek mümkündür.Bu iddianın diğer örnek ve şahidi El Cezair milletinin durumudur. O ahlaki ve toplumsal şartların korunmasının nasıl ve niceliğinin de ayrı bir yontemi vardır ki bizim bu bahsimizin dışında olduğu için değinmiyoruz.Bunu geçtikten sonra bir milletin tarih güzergahında ırksal özelliklerinin etkisi,gerçi ilerlemede gelişmede ve ya yıkılıp yok olmada önemli tesiri vardır,ama ırksal özellikler bireylerin vicdanları arasında sağlamlaştırıcı ,güçlendirici bir faktör olmanın çok ötesindedir.Etnik özelliklerden kaynaklanan ortak paydalar,daha cok yapıştırıcı ve bağlayıcı etkisi ,toplum vicdanını sağlamlaştırma ve kuvvetlendirme temelini oluşturur milli kenetlenmeye yardımcı olur yahutta ayrılık ve nefret yaratır veya bir milleti zayıflatır ve yok eder. Varolduğu günden itibaren savaşcı,kavgacı,saldırgan ve yağmacı olan milletlerin yaşamları birbirleri veya başkalarıyla savaş ve kavga ile geçerek yok olup yeryüzünden silinir yok olup giderler veya tarihleri boyunca ayri bir bağlayıcı unsur ahlaki soylemlerinden ve içtimai görüşlerinden meydana gelip onların birlik ve beraberliklerinin temelini oluşturur. "bir birinize düşmandınız-allah-kalplerinizi birleştirdi." bunun aksine,işgüzar ve yalnız yaşamı seçen milletler kendileri ile yaşam şartlarıyla ve muhit özellikleri ile değil başkalarıyla hatta saldırgan ve tecavüzkar olanlarlada iyi gecinmeye uyum sağlamaya mutabakata ve birlikte yaşamaya calişmişlar,belirli ve müstakil bir ırk ve milliyet oluşturmayıp yada sahipseler bile olduğu gibi özelliksiz ve etkisiz ve vasıfız bir hale dönüşüp zayıflayarak yok olup gitmişlerdir. Esasında bu her insan ferdinin özelliklerinden birisidir ki kendi duygusal ve mantıksal ilişkilerinde sürekli öyle bir mevcudun peşice gider ki varlığının ve mevcudiyetinin noksanlıklarını yani iç ve dış ihtiyaçlarını elde ederek tamamlasın. Aşk ilişkisinin en sağlam bağlayıcı faktörleri onlardır ki asıl kendi temel ve köklü ihtiyaçlarını aşığının varlığında bulsun.ve bu öyle birşeydir ki gündelik yaşantıda ona sık sık rastlamaktayız. Toplumsal bağların sağlamlaşması millet vicdanının ilişkileri de o zaman hakiki boyutuna ulaşır ki toplum bireyleri herbirisi bir başkasının ihtiyaçlarını karşılayan ve hazırlayan olsun ve bu şart öyle birşeydirki etnik mevcudiyetin zorunlu ve kaçınılmaz hususiyet ve mukteziyatının onda bir rolu olmasın. GELENEK VE TOLUMSAL KURALLAR. Çeşitli milletler arasında ortak milli gelenekler çokca görülmektedir.dil ve ırk gibi milletlerin tanınma ve birbirinden ayrıştırılmalarını meydana getiren gelenekler. ama bu gelenekler hangi noktaya kadar milletlerin oluşmasında etkin role sahiptir?gelenek ve adetler ve hatta kültürler geçmiş insanların bilgi birikimleri ve iradi faaliyetlerinin mahsulüdür ve eğer geçmişten ta günümüze kadar fertler ve toplumlar arasındaki ilişki ve munasebetler olmasaydı,bu gelenekler asla nesilden nesile intikal etmezdi.Toplum vicdanı ve milliyet olmayınca,gelenek ve kültür ilerleme sağlayarak nesillere sayılmaz,öyle ise mevcut milli geleneklerin kendisi de milliyetin mahsulüdür ve insanların yaşantı ve faaliyetleri,onun alt yapısı ve temeli değil. Böylece,mevcut toplum kuralları bir millette iki çeşittir:insanlığın kutsal özelliklerinden olan geçmişteki çalışmalar cihatlar ve yüksek ahlaki değerlerinden,ve insani erdemlerin iyilik ve adaletin hakim olmasını sağlamak için insanın çabalarından kaynaklanmıştır.,ve toplumsal haksız ilişkilerden dünyaya düşkünlükten ve cehalletten kaynaklananlar. birinci grubun geleneklerinin elde edileni hayatta kalmak hareket etmek ilerlemek ve milletlerin genişleyerek açılmasıdır,ikinci grubun aksettirdikleri halkın esirliği ahmaklaştırılması yıkılması ve geri kalmasıdır hakim güçlerin servet sahiplerinin elinde. Gerçek varlığın oluşumu,adalet, takva ,ilerleme ,olgunlaşma insanlığın beğenilen kuralları milletlerin güçlenme devamlı olma ve hayatta kalma etkenini oluşturmaktadır. Buna ilaveten aykırı gelenekler milletlerin yokluğunun olumunun ve yıkılmasının ana sebebi olup,örnek için lut,add.semut,mısır,rum ve yunan kavimlerinden olan önceki milletlerin başından geçenlere kısa bir göz gezdirmek ve şimdiki milletlere bakmak yeterli olacak kanaatindeyiz. DOĞAL VE YÖRESEL ŞARTLAR: İşin esasında özgürlük yönünde canlı varlıkların olgunlaşması doğa ve dış etkenlerin yanı sıra iç güdülerden de kaynaklanmaktadır.İlk insan,bu olgunluk çizgisinin en son noktasında yeralmakta,tabıata muhtaç olma bakımından en özgür varlığı oluşturmaktadır.Ama bu özgürlük sınırsız özgürlük olmayıp insandan önceki varlıklara oranla geniştir.İlk insanlar uzun süre tabii etkilerin ve iç güdüsel etkenlerin tesiri altındaydılar.ve yavaş yavaş iradi güç ve mantık onlarda olgunlaşıp tabiata bağımlılık ve esaretten kurtuldular.İnsan toplumlarında da olgunluk ve oluşumun ilk dönemlerinde insanların birbirlerine bağlılıkları iç güdülerden kaynaklanmakta yada yöresel ve doğal etkenlerden kaynaklanmaktaydı.İlk tpolumlarda doğal ve yöresel unsurlar ve daha sonraları duygusal etkileşim,aile ve kabile bağlılıkları,toplum vicdanının oluşmasında esaslı rol oynamaktaydı.Ama olgun ve ilerlemiş toplumlarda, ki insan bireylerinin toplumsal ,vicdani bağlılıklarının oluşmasında önemli etkiye sahip ayrı bir etken sahneye gelerek,doğal etkenler özellikle yöresel etkenler yetkisiz ve etkisiz hal alır. Bugün bir çok millet ve devletleri muayyen bir yörede birbirine benzer tabii ve yöresel şartlar içinde görmekteyiz ki birlikte bir milleti oluşturamadıkları gibi aralarında bir sürü ihtilaf ve zıtlıkları da barındırmış olup,hint milletini hint yarım adasında müslüman milletlerle görüyoruz ki aynı tabii ve yöresel şartlara sahip olmalarına rağmen asla bir milleti oluşturacak birlik bağlarını oluşturamamışlardır.buna dayanarak milli birliktelikler ve nasyonalist zıtlaşmaları en azından ortak iktisadi çıkarlar çerçevesinde bir kenara bırakmışlardır.Üçüncü dünya ülkelerinde (geri kalmış veya ilerlemekte olan )de bir taraftan ekonominin yetkisi ve ekonomik gücü oluşturan sınıf büyük ülkelerin iktisadi güçlerinin emir ve yetkisinin altında bulunmakta;ayrıca onların kültürel anlamda önderlikleri de aydınların kanalıyla,batının tasallutcu,yayılmacı kültürünün peşice gidip ve etkisi altında kalmaktadır. AYDINLARIN ROLÜ Sömürülen ve geri kalmış toplumlarda,genelikle bazı aydınlar vardır ki isterler ve ya çalışırlar ki vatandaşı olan mılletlerde toplumsal vicdanı ve mantığı aydınlatarak uyandırsınlar.bu aydınların zihninde milli kültür,gelenek ve dil kavramı aynı şeyi ifade etmektedir.Milletin mahrumiyetlik,geri kalmışlık,talihsizlik ve sıkıntılarla karışmış fiili gerçeklerini göz önüne alarak,aydınlar bu yerleşmiş geleneği anlatıp öğretmekten vazgeçerek ilerlemiş ve güçlü dünyanın özelliklerine doğru yönelip o özellileri kendi milletlerine örnek göstererek milli şuurun oluşmasına gayret ederler . Frantes fanon,Afrıka nın ileri görüşlü psikolok ve toplum bilimcisi ,"milli kültür hakkında"önemli ve kalıcı eseri olan "yeryüzünün lanetlenmişleri"kitabının bir bölümünde sömürülmüş toplum aydınlarının arasında bu duygu ve durumun meydana gelmesine deyinmis,bu grubun arasında milli vicdanın ibtidai başlangıcı olarak saymış ,ona göre sömürülmüş toplumun aydını bu aşamada,milli vicdanın genişlemesi için çaba göstererek çalışmasıyla birlikte tamamen sömürü kültürü içerisinde eriyip gitmiştir,bu aydının eserleri"noktası noktasına sömuürülmüş devletlerdeki arkadaşlarının eserleriyle örtüşmektedir"(3)ayrı bır tabirle ifade edecek olursak sömürülmüş toplum aydınının düşüncesinin bu aşamasında,gerçi düşüncelerden kaynaklanmaktadır,ama tasallutcu batı ülkelerinden ve sınır ötesinden gelmiş bulunan bir maldan ibarettir.O bu aşamada yalnızca "başkasının tercüme edilmiş ikinci el fikri istikametinde düşünüp aynı doğrultuda taklitci olarak ısmarlama davranmaktadır." (3)dipnot iranda meşrutiyet isteyenlerin hareketlerını başlangıcında kendını gosteren mırza salıh ve feth alı ahunzade gıbı aydınların eserlerıne bakınız ve ayrıca ferıdun ademıyetın yazdıklarınıda onerebılırız. Genellikle bilgilerine, ezberlediklerine ve gururuna itimad,halk kitlesinin bir çeşit geri kalmışlık ve cehaletinin yüzünden,böyle yörelerin aydınlarını meydana getirip,olay ve hadiselerin iyi analiz edilmesinin ve eleştirilmesinin engelidir. "yıllar ve asırlarca çok acı olaylar gereklidir ki böyle aydınları tafşan uykusunda uyandırsın".ve onların inançlarının değer ve hakikatı aldatılmış halka belli olsun. bunu geçtikten sonra,böyle aydınlar,ilk fikri ve ameli hareketlerinin başlangıcında milli vicdanları uyandırmaları için kendi çalışmalarına ölçü olarak görürler.Kısa zamanda,sahip oldukaları fikri ve ruhi özellikleri münasabetiyle,batı tarzı yaşantı ve medeni tezahürlerden örnekler kendileri için şekillendirip acele tarafından onları müreffeh yaşantı tarafına ve avrupai lüks hayata doğru çeker ve bu çekişte aslında sukutu gerektiren ve cağın zulüm ve fesat etkenleriyle iş birliği yapmaya yönelmek,sömürü düzeni içerisinde yok olup gitmek ve onların sömürücülüğe hizmetkarlığını gerektiren bir boyut kazandırır. Meselenin ikinci boyutu, kanunun incelenmesinde o öyle bir zamandırki geri kalmış toplum aydını çok ciddi bir gayretle karar vermiştir kendi milletine yönelsin,ama geri kalmışlık,cehalet yoksulluk ve talihsizlikle iç içe bir varlık olarak milletini gördüğü için ,kendi milletinin taiıhinden bir döneme yönelerek onda büyüklük azamet gayret ululuk yada en azından iyi bir özellik bulmaya gayret safreder.Bu bakımdan mevcut toplumu bütün samimiyetiyle bırakır ve asırların başından,kendi insanlarını içinde barındırmış olan asırlarda,bir zincirin halkaları gibi neden ve niçin bağlantılarını bulup şimdiki dönemi meydana getiren ana faktörleri bulma gayesiyle gezinti yapar ve binlerce yıl öncesine akıp gider.Eğer kendi milletinin gerçek tarihinde iyi bir özellik arzeden zamana rastlamaz ise eski efsanelere yönelir.(4) 4 dıpnot(pervın dohterısasan,bu ustadan ıkı sesız asır ınce ay ,eskı ıran mecmua kadim ıra toplumu gıbı eserlere bakbilirsiniz bu grup aydınlardan meydana gelenleri düşünce ve çalışmalarının değeride kitaplarda sıkışıp kalacak kadardır veya bir kısım milleti bir müddet için meşkul edip oyalamak içindir.Allahın yarattığı varlıkların dertlerinden kaynaklanmadıği için asla halkın ummumi ve milli vicdanını harekete geçirmeye muktedir değildir. Aydın insanın fikri değişiminin üçüncü noktası o zamandır ki o,hayal perestlikleri bıraksın, kendi memleketinin insanıyla barışıp onların dertleri ve gamlarıyla tanışsın, sıkıntı ve yoklukların acı tadını hissedip halkın gönül verdiklerine bağlanarak onların duygu ve inançlarına hürmet edip,kendisini onlarla iç içe getirip ve ondan ders ve ilham alsın. Yalnız bu noktadan başlamaktadır ki aydın,sadakat,kimseye tabi olmadan batılı ustatlarının peşice gitmemek şartıyla, kendi ilerleme ve üretme planlarını milli vicdan ve mantığını geliştirip ilerletmekte bulup ve bu yolun her aşamasında samimiyet ve bağlılık göstererek, onun yapıcılığı ve düşüncesinin eser ve ürünü daha büyük ve etkin bir hal alır. GERÇEK NORMLAR Toplum vicdanının meydana gelişinde ve milli kenetlenişte veya nasyonalzmi meydana getiren etken unsurların mevcudiyeti batının klasik tanıtımında olduğu gibi kendi asaletini kaybetmiş durumdadır,acaba iddia edilebilirmi ki beşeri toplum birimlerinin arasında bir ayrılık ve farklılık aslında mevcut değildir,ve bütün milliyetler birbirlerinde kaynaşabilmeyi etnik kimliğini bir diğeriyle paylaşarak karışa bilmeyi ve tek br millet olabilmeyi başarabilirmi? Tarihi deneyimler toplumsal değişim ve mücadelelerden elde edilen kanıtlar ,şunu göstermektedir ki her durumda,insanlık alemi içerisinde,sınıf ve bölüklere ayrılmıştır,birbirlerinden farkı olan sınıflar birbirlerinden ayrı yollara sahip olan grupların birbirleriyle köklü olarak kaynaşmaları ve etnik kimliklerini birbirleriyle kaynaşma sonucunda kaybetmiş olmaları tabiatiyle mümkün değildir.Şimdiki dünyanın toplumsal siyasal ve kültürel değişimi günden güne,batı dünyasının anlayış ve kaynaşımı üçüncü dünya ile uzaklaşarak hiç imkanı olmayan bir hal almaktadır.Her nekadar birlikte yaşamaktan,barıştan globalizmden bahsedilsede hareket veya realite,onun değişimini uzaklaştırmakla gerçekleşmesini oldukca zora sokmaktadır.Kurt ile koyun dünyada var olduğu müddetce,onların arasında birlik mümkün değildir.Herhangi bir ad ile bir toplumun düzenli hale getirilmesine çalışılmış olursa,hangi esasa dayalı olursa olsun,bütün bakışlar üzerine odaklanmış olur ise veya saldırılara ve tecavüzlere maruz kalırsa,mecburdur coğrafı siyasi,iktisadi veya kendisinin kültürel ve itikadi hudutlarını korusun. Mevcut milletlerin vazifesi ve görevi hususunda konu açılmamıştır,hedef milli vicdan milli kenetlenişi ve bağlılığı halklar arasında meydana getiren ana unsurların ve etkenlerin açıklığa kavuşmasıdır esas hedef ki böylece bir millet var edilebilmiş olsun. Gördük ki etnik kimlik, tarihi geçmiş kültür ve dil gibi bilinen etkenler,gerçi bir milletin varoluşunda önemli etkenlerdir,ama uzun vadede önemli ve temel role sahip değildirler.bu bakımdandır ki diyoruz bu etkenlerin rolünün asalet ve kalıcılığı yoktur,temel etken değil yan etkenlerdir.zira bir zamanlar haysiyet ve istiklali için mücadele eden milletler,maksatlarına ulaştıktan sonra,düşündükleri iddia ve beklentilerine oranla ,hedefledikleri çıkar ve menfaatleriyle,yinede hakim ve ezilen ,kazanan ve mahrum gruplara bölünür ve milli mücadele sınıfsal ve dahili bir iç mücadele şekline dönüşür.Bir halkın arasında mücadele ve ayrılık aynı kültüre aynı dile ve etnik kimliğe sahip olmakla meydana geliyor.Aynı millet ve önceleri toplum vicdanı kendilerinde şekillenen bireylerdir ,ama şimdi ilişkiler değiştiğinden,toplum vicdanıda bu değişiklik istikametinde ölür ve yok olup gider böylece herşeye rağmen,bir milli birliğin meydana gelmesinin temel alt yapısı veya bir milletin varlığı ve fertlerin gönlünde meydana gelen duygusal bağlantı arasında ki ilişki ve münasebet,ve sonuçta ortak ideal ve arzuları meydana getiren esas etken nedir? Biz biliyoruz o dönemlerde Cezayir halkı Fransızların sömürgeciliğiyle savaşarak kendi bağımsızlıklarını kazanma mücalesini başlattılar,veya şimdilerde Filistın halkı kendi haklarını elde edip yaşatabilmesi için ve kendi insani onurlarını kazanabilmeleri için mücadele vermekteler,veyahut Vıetnam halkı mücadele etmektedir ve... Milliyetin tanınan unsurları ortak dil ,tarihi unsurlar,yöresel şartlar ve ekonomik vaziyet toplum fertlerinin anlaşma ve yakınlaşmasında müessirdir ama bununla beraber görüyoruz dünyanın çok uzak noktalarında da ayrı bir millet bir El Cezayirli ölçüler içerisinde veya Vietnamlı gibi ve Filistin benzeridir,onların başarıları için insanların yürekleri heyecanla atmaktadır.Bir çeşit birlik ve kalp bağlantısı ve ortak arzular muhtelif halkların hepsini birbirlerine bağlayıp,öyle bir birliktelik ki bazen fertlerden bir grubu memleketini yöresini evlatlarını ailesini unutmaya yöneltir binlerce yolu katetmekle onların birliğine katılmaya yöneltir ve hatta orada ölmeye kadar insanı sefkeder.Halbuki ne aynı dili konuşmaktalar ne aynı kültüre sahiptirler ne aynı medeniyetin insanıdırlar ve nede tarihi bir geçmişe sahiptirler.Eğer siz böyle inkılabların geçmişine iyice bakarsanız bir çok yabancı insanı ayrı milletlerden o mücadele edenlerin içinde görürsünüz ki üstün başarılar göstermişlerdir ki onların başarısından sonra onlardan birisiymiş gibi kahramanlaşır ve onlarla beraber yep yeni bir milleti varederler. Ayrıca,bir memleketin içinde yaşayan vatandaşlardan muteşekkil çeşit çeşit ırk ve milletlerden ve aynı dil, gelenek, kültür ve coğrafi özelliklere sahiptirler,ama asla birbirleriyle ilişki ve irtibatları,fikri ortaklıkları,büyük arzuları ve onların gelecekleri hakkında düşünsel tetabukları olmamasıyla birlikte birbirine tam ters orantıdadır,Eğer herhangi bir noktada bir bağlantıları varsada yalnız zahiri olup tamamen teknik boyutlara sahip olup hayatın gündelik ihtiyaç ve sorunları çerçevesinde sıkışıp kalmıştır.Devletler ve hakim güçler arasında meydana gelen birçok savaşların genelliğinden- halk kitlelerini ilgilendirmesi gerekirken- haberi olmamış ve tamamen yapılan savaşlara kayıtsız kalmışlardır.Bizim memleketimizin geçmiş tarihinde bu gibi kayıtsızlıklardan bir hayli örnek ve deliller görülmüştür. Çok görülmüştürki bir hindistanlı veya bir afrikalı Filistin,el cezayir veya vietnam halklarının başarısı için can atmış ilgi göstermiş ve mücadeleler vermiştir,öyleyse bu tarihi,coğrafi,siyasi normlar,renk ve dil faktörü insan fertlerinin arasında hudut ve engel oluşturamaz ve fertler arasında gerçek bağlantı ve ilişki temellerinide meydana getiremez. ORTAK SORUNLAR Dünyanın dört tarafında gönül bağları ve ortak arzuları meydana gelen insanların hangi ortak özellikleri onları birbirlerine yakınlaştırarak sevdirmiş ve karşılığında onları komşularından ve vatandaşlarından koparıp uzaklaştırmıştır. Bu etken onların sahip oldukları ortak dertleridir:zulmün haksızlık ve sömürü derdi. tesadüfen milletlerin arasında nasyonalizmin meydana gelmesi tamamen bir zamana denk gelmektedir ki toplumun bütünü bir sıkıntıyla karşılaşmış veya toplum ortaklaşa bir kausa doğru sürüklenmişlerdir.Alman milliyetçiliği fransızların müdaheleci,dayatmacı ve iki yüzlü davranişlarından usanıp sıkıldıkları bir zamanda,italya,komşu ülkeler,hindistan,hindiçin ve el cezair milliyetçiliği de bir zamanda meydana geldiki bir boşluk hissi ve kaus ortamı,herkesi veya halkın genelliğini sarıp sarmalamıştı İran tarihini incelemekte olan batılı araştıramcılar diyor;aslında iranda meydana gelen milliyetçilik fikri ve nasyonalizm hareketi bir zaman gelişip son haddini aldıki tembaku tütününün yasaklanış hareketine start verilmişti.Yani ozaman bu fikir yapısı iran milletinde gelişip pekiştiki bu millet sömürülme tehlikesi hissetmişti. Böylece toplum vicdanı, milliyet duyguları veya nasyonalizm,halktan bir kısmının arasında,ozaman meydana gelirki ortak istek ve sıkıntılar o toplumda meydana gelmiş olsun,bu,onların ortak talebidir ki onların bütününün arzularını oluşturmaktadır,ve aynı şeyin peşice harekete geçerler ve mücadele başlatırlar,harekete geçerler acı ve sıkıntılara katlanırlar ve böylece de bu mucadele azmi onların toplum vicdanına güç ve devamlılık kazandırır.Onların arasında gönül bağlılığı ve alakası meydana getirerek bir milli bütünlük icad eder. BİRLİĞİ OLUŞTURACAK ETKEN UNSURLAR Şimdiye kadar milletler arasında oluşan dertleri mukayese ettiğimizde ortak etkenler olduğunu görmekteyiz: Fiichte çok hararetli bir şekilde Alman nasyonalizmini açıkladığı zaman,Kandi ve Garibaldi hindistanın ve italyanın bagımsızlığı için veya fietnam ve filistin halkı sorunlarına bir çare bulamk için özgürlük ve bağımsızlıklarını taleb ettiklerinde bir milletin cemaati ayaklanarak ,kıyam ettiklerinde ,hepisinin içinde iki önemli unsur görülüyor:o sorun insanların baskı ve zulümden insanların meydana getirdiği kuruluşların baskıcı ağırlığın ve baskıların varlığından kurtuluş talebidir.Fichte Alamn milletini Fransız siyasi ve kültürel baskısından ,kandi hindistanı İngiltere in kültürel,sisyasi,ekonomil nufuzundan ,el cezair ise fransanın saldırısından kurtulmak istiyordu. Öyleyse bütün dünya ülkelerinin ortak sorunları ve arzuları zulmün aksine Özgürlük ve adaleti taleb etmektir. Peki neden dünyada milletlerin dünyada mahrumiyetler,zulümlerle boğuşmak ,saldırganlık sömürü ve istismar milletlerde meydana gelmektedir? Neden dünyada mahrumiyetler ,zulmün ve baskların acısını çekmel,tecavüzler,sömürü ve istismar ,milletler üzerinde meydana gelmektedir?Çünkü yokluklarla sıkıntılarla dopdolu süreç ,duygulardan yoksun merhammetten uzak ve bu durumdan kurtulmak için çaba ve gayret sarfediştir ki insan kendi gerçeklerini fitri yapısını keşfeder,insani değer ve faziletleri belirginleşir İnsan zulmün ,cinayetin ,küfür ve haksızlık ların karşısında kendini bulduğu zaman ,onlarn varlığından incinir ve adalet şevki gerçeklere ulaşmak fikir ve duygusu uyanır.Bu kararla şöyle düşünülür ki o etken yararlanmadan yoksun veya hakimiyet ve mahkumiyet olup insalnların sınıfını ve aralarında ki sınırı tayin etmektedir. Tiyburmend)dipnot:tiyburmend:korku ve ümit arasında ki dünya)batı araştırmacı yazar da günüzmüzdünya ülkelerini mahrumlar ve refah içinde olanlar ve ya endüstiriyel ülkeler ve geri kalmış ülkeler diye ikiye ayırmıştır. Bu farklılk ve ayırma günümüz ülkelerinin durumuna uysa bile ,tamamen gerçek değildir..Bütün insan oğlunu ,hakim ve mahkum olarak iki sınıfa ayırmış olursak bütün mahrumlar gerçekten aynı safta olurlarmı? Frantz fanon bu konuda şöyle görüş belirtmektedir:''...siyahicilik,siyahların(zencilerin)edebiyatında duygusallığın antitezi -mantıklı olmasada-bir küfür gibidir ki beyaz tenli insanlar insanliğa armağan etmişlerdir.Bu isyankar siyahicilik beyaz renklileri küçümseme üzerine bazı noktalarda hakaret ve aşağılamanın yok edilmesi için en iyi araç olup,kenyalı veya yenigneli aydınlar gibi herşeyden önce kendilerini bütünüyle tardedilme ve heryönlü aşağılanmayla kuşatılmış görür,karşılağında tepkileri kendilerini övmek ve meth etmekten ibaret kalıp avrupa kültürünü kayıtsız şartsız tastık etme yerine,afrika kültürünü kayıtsız ve şartsız sahneye çıkarıp onun yerine ikame ederler.Genellikle zenciliği ön planda gören şairler yaşlanmış ve yıpranmış grupları genç afrikanın karşısında ,melenkolik ve acı üreten aklı şiirin karşılığında,zulüm fışkıran mantığı gelişen ve coşan doğanın karşısında tutarlar.Bir tarafta kabalık ve huşunet,yalın ve anlamsız kurallar ve şüphecilik ayrı taraftada hilesiz hurdasız ve heyecan doğuran bir ve beraberlşk çağrıştıran,özgürlük varlıklı ve zengin topraklar dururken öbür taraftada engin ve sınırsız sorunsuzluklar...........'' ''Fanonun'' dikkat çektiği sorumsuzluk bir gerçekten kaynaklanmaktadır ki afrika toplumunda meydana gelmiş olan ortak dert ve istekler hedef ve düşüncelerin bazı boyutlarında henüz oldukça zayıftır. sömürü aleyhine bu siyah kıtada başlatılan hareket beyazların zulüm ve zorbalığını durdurabilmek için bir noktaya kadar ki zulmü iki yüzlülüğü insan haklarının ihlalini yok etmek için başlatmak mukaddestir ve beşerin vicdani ve fitri gerçekleriyle uyum içinde olup ama intikam almak,kendini beğenmişlik ve hakimiyet arzusu ve yeni bir çıkar sağlama yolu elde etmek olarak piyasaya çıkmasının kendisi yeni bir zulüm ve baskı metodunun öncüsü olarak meydana çıkar. milletlerin mahkumiyet ve mahrumiyetinde böylece ''talebler'' konusuda gündeme imzasını atar.siyahicilik eğer olgunlaşır ve gerçekciliğe ve adalet savunuculuğuna saf bir şekilde ulaşırsa,o zaman bir gelişmiş ve açılmakta olan inkilab,onun meyvesi olacaktır.Bunun için ortak istek ve dertlerden kaynaklanan hareket ve devrimleri onların taleplerinin içerisinden seçerek ayırırız:hak tarafarlığı,adalet isteği,özgürlüğe düşkünlük veya hükmetme talebi ve yeni çıkar elde etmek,menfeatler sağlamak ,gelirler elde etmektir.Bu öyle bir şeydir ki bir milli hareketin rehberlerine hakim dünya görüşü toplum diyaliktiği ve inancından kaynaklanmaktadır. Batı kültürü yukarıda ki etken unsurları müşterek vicdanın yapıcı faktörlerinin çerçevesinden ve milliyeti şekillendiren ölçü içerisinden çıkarmaktadır.Afrikalı,müslüman ve şark aydını da aynı batı ölçüleri ile kendi milliyet ve ırkına yön vermek ve şekillendirmek isteyip onu tanıtmak fikrini benimsemektedir.yani düşmanın kendisine satmış olduğu silahıyla kendi milliyetini meydana getirmeye çalışmaktadır ve o silahla şekillendirdiği toplumunu savunmaya gayret etmektedir halbuki düşmandan almış olduğu o silahın elinden önce savunmaya bakmalıdır. Tesadüfen nasyonalizm ve milliyetçilik hareketlerinin ana metninde ve sınıfsal mücadele doktirininde ki başkalarının zulüm ve baskısının aleyhine başlattıkları isyan ve baş kaldırı ,ortak taleb ve sorunların ana faktörünü bulmaktayız,bu realitenin içinde ayrı bir etken nokta ve unsur yine müşahade etmekteyiz ki aynı adalet ,şevk,aşk,hak özgürlük ve vicdan gerçekleridir.Yukarıda ki iki tane ana faktör ortaklaşa bir inkılabın meşruiyet ve hakkaniyet ölçüsüdür diyebiliriz,almanların milliyetçiliği ırkcılık ve yayılmacılık politikasına dayalı olduğu için,asla almanların kendisinden başka yeryüzünün diğer milletleri için hiç bir anlam ve özellik taşımamaktaydı. Siyonizm başlangıçta yahudilerin uluslar arası aşağılanmalardan ve avarelikten kurtarılması için başlatılmış bir operasyon gibi gözukmesine karşın,şimdi bir saldırgan,zalim ve ırkçı ideolojiye dönüştüğünü görmekteyiz.Bu hareket yahudiler arasında ortak istek ve sorunların varlığıyla ,dünya mahrumlarında faydalanmak ve sömürü amacıyla başlatılmış ve oniki milyon çıkarına yönelik bir düşünceyi oluşturduğunda tarafatarı olmadığı gibi ,özgür dünya milletlerinin nefret ve kızgınlığının sebebide olmuştur.Fransanın milli dayanışma hareketi,bütün gösterilen kahramanlıklarıyla birlikte,fransız milliyetçilik ruhundan kaynaklandığı için savaştan sonra bir özgürlük hareketi ve mektebi oluşturmamasıyla birlikte,el cezair milletine saldırarak sömürmüş ve onların özgürlük dileyen hareketlerini ezmeğe çalışmıştır.O inkilab ve milli hareket ki hakkaniyetin ve adalet isteğinin daha fazla ve incecik çizgilerle meydana getiren muessir olgusunu meydana getirmektedir,dünyayı kuşatıp dünya mekteplerinin ve büyük medeniyetlerin ve beşer uygarlığının esas mayasını oluşturmaktadır. Sonuç budur ki,beşeri toplumların birbirlerinin arasında ki farklılığı teşhis ve milli gerçeklerin belirginleşmesi,onların hudut ve sınırlarının netleşmesi için,onların mahrumiyet ve sıkıntılarının hepsinin hakkında bilgi sahibi olmak,ondan kaynaklanan istek şevki ile ve bilahare onların perspektif ve iddialarına dikkat ederisek bunların hayat ve hareket kaynağı halktan bir kısmının ilerlemesinin ana sebebi olduğunu görürüz. Net olarak anlaşılmaktadır ki bu temel ve hayati faktörler bir millete ilga edilip bir defa aşılandığı zaman bir ortak vicdan ve duygu meydana gelmekte olup,milliyetin alt yapısı ve ruhu hazırlanarak,bu alt yapı ve gelişen ruh bir kalıp ve mekana muhtaçtır ki aynı sınır ve doğal ve maddi hudut bir milletin oluşmasını milletleşmesini meydana getirir. Korunulması ve kollanılması gereken temel unsurlar ve ana hatlar yabancıların etki ve mudahelesinden,öyle yabancılar ki bir milletin temel dinamikleriyle zıtlaşmaktadır onun esas istek ve sorunlarını asla tanımamaktadır yada onunla düşmandır. BİR MİLLETİN VAROLUŞU Bizler ortak vicdanın varolan temel unsurlarının araştırmasını yaparken ve ortak istek ve sorunların ana unsurlarına insan istismarının ve baskısının karşısında,yahut beşeri kuruluşların baskıları mukabilinde,insan unsurundan kaynaklanan bu olumsuzlukları incelerken ulaşarak gördükki bu toparlayıcı ortak sorunlar o zaman süreklilik arz eder ki adalet iddiasında bulunanlar hakikat peşinde olanlar takvalı olmayı ilke edinenler (batılı yazarların dediği gibi:ilerlemiş ve humanist fikri benimseyenler)onun esas mayasının hamurunu oluşturmaktadır.Bu maya ve cevherdir ki aynı hayat gibi,dipdiri canlı ve hayat bahşedendir ve aynı cevher dir ki halktan bir topluluğun kalıbına aşılandığı zaman onu harekete,ilerlemeye ve toplu tekamule,ölçülü bir kültür oluşturmaya ve kendine has bir gelenek meydana getirmeye sevkederek yönlendirirki bütün bunların hepsi istiklal ve bir milletin diğerlerinde ayrışma delilidir. Şimdi az çok bu dünyanın geniş bir yöresinde milletleri görürsün ki dilleri,gelenek ve görenekleri ırkları başkalrından tamamen farklı olup çeşitli coğrafi bölgelerde ve değişik yörelerde hayat sürmekteler,çeşitli siyasi yapılarda devletler oluşturmaktalar ki hepsi birbirinden ayrı ve müstakildirler,işte bunlar bu dünyanın islami memleketleridir. Klasik ölçüler ve batılı düşünce yapısı bunların milliyetlerini birbirinden ayırarak onları birbirlerine tamamen yabancı ve tanınmaz hale getirir ki esas yabancı olan milletler ve memleketler oranında yabancı göstermeye çalışır.Bunlardan herbirisi birbirlerinden ayrı ve yabancı olmalıdırlar ve bu ayrılık ve yabancılığında kendisinin bilindiği gibi getirisi ve götürüsü vardır. Ama görünürdeki ihtilaflara rağmen,bu toplumun içerisinde vahdet unsurlarını müşahede etmekteyiz.Bu çeşit çeşit halkın arasında bir tane ortak etken oldukça belirgin ve net bir şekilde görmekteyiz ki bu tanıdığımız islamdan başkası değildir ve islam da kendine has gelenekler kurallar ve özel bir kültürden dopdolu olan engin bir dünyadan ibarettir. Görüyoruz ki bu milletlerin islama iyice gönülden bağlanmaları durumunda ortak vicdani temellere ve milli birlik esaslarına ulaşmak onlarda nasıl olmaktadır,yani islam dini bir yol olması hesabıyla ve kendine has bir dünya görüşüne malik olmasından dolayı onlara hangi önerilerle gelip neleri öğreterek telkin etmektedir,ve saniyen,bu milletler islamın varliğıyla hangi ortak sorunlarla karşılaşmaktadır. ''Allahı bırakıp taptığınız,sizin ve babalarınızın adlandırdığı putlardan başka birşey değildir.Allah onların doğru olduğuna dair bir delil indirmemiştir.Hüküm vermek ancak allaha aittir,kendisinden başkasına değil ona tapmanızı emretmiştir.Bu,dost doğru dindir,fakat insanların çoğu bilmezler.''YUSUF 40 ''Ey insanlar!Bir misal verilmektedir,şimdi onu dinleyin:Sizlerin allahı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler,bir sinek bile yaratamayacaklardır.Sinek onlardan birşey kapsa,onu kurtaramazlar;Davalı da davacı da nekadar güçsüz!HAC 73 ''Allah uğrunda gereği gibi cihad edin.O,sizi seçmiş,babanız ibrahimin yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamaıştır.daha önce ve kuranda,peyğamberin size şahit olması,sizinde insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren odur.Artık,namaz kılın,zekat verin,allaha sarılın.O sizin sahibinizdir ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.''HAC 78 ''Ey insanlar!Doğrusu biz sizleri bir erkek ve dişiden yarattık.Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki biribirinizi kolayca tanıyasınız.Şürhesiz,allah katında en değerliniz,ona karşı gelmekte en çok sakınanınızdır.Allah bilendir,haberdardır.''HUCURRAT 13 ''Toptan allahın ipine sarılın,ayrılmayın.Allahın size olan nimetini anın:Düşmandınız kalplerinizin arasını uzlaştırdı da onun nimeti sayesinde kardeş oldunuz.Bir ateş çukurunun kenarında idiz,sizi oradan kurtardı....''ALİ İMRAN 103 ''Siz,insanlar için ortaya çıkarılan doğruluğu emreden,fenalıktan alı koyan,allaha inanan hayırlı bir ümmetsiniz..''ALİ İMRAN 110 Milletlerin özgürlük mücadelesini tarihte inceleyenler bilirler ki milletlerin kurtuluşa ermesinin esası bunda dır ki fert veya bir toplum,az da olsa ,kendisi gerçek manada dünyaya bağlılık ve esaret kayıt ve bağlarından kurtularak tam özgürlük derecesine ulaşmış olsunlar ve bunlar kendi halklarına ve milletlerine desinler ki eğer milletler isteseler dünyanın kendilerine hükmetmesi ve tasaluttunu başlarının üzerinde baki kalacaktır ve eğer onlar isteseler,işte bu mal mülk ve baskı sahibi güneşin önünde ki buz gibi eriyerek suya dönüp yok olacaktır.İnsanın kurtuluşuna sebep olacak esas kendisinin haklılığına ve ezilmişliğine inanmasına bağlı olup bir taraftanda dönemin baskıcı patronlarının teşkilatlarının çürüklüğü sağlanmakta olduğu ve zayıflığının gerçek oluşunada inanmalıdır.Hangi mektep ve bir inanç sistemi islamdan daha açık ve net kendi mensuplarına bu özğürlüğün temellerini ve yöntemlerini öğretmektedir?Tevhid ve islam yani kurtuluş ve özgürlük,yani zincirlerin kırılması esaret bağlarının çözülmesi ve olgunluk ve yücelik yolunun açılmasıdır ilahi eşiğe doğru. İslam mensuplarına şunu söylemektedir ki bu yeryüzünde ki milletlerde görmekte olduğun renklerin,ırkların ve dillerin farklılığı-onları insanlar ayrılık ve farklılık kriteri görmektedir-esaslı ve temeli oluşturan birşey değildir.Bütününde,o millet daha değerli ve şereflidir ki insanlığın olgunlaşma yolunda çaba harcamış,hareket etmiş olsun.İnsanoğlunun arasında müşahede etmiş olduğun gelenekler diller ve renkler göze çarmaktadır,bir hakikatın çeşit çeşit cilvelenmesinden varlıkların çokluğu ve güzel şeylerin kokusu gibi tabiatın kendisinde göze çarpan farlılıklarda olduğu gibi,ki her bir çiçeğin kendine has rengi ve kokusu,özelliği ve faydaları vardır,ki herbirisi insalnlığın hareket yolunda yüce başlangıca doğru değerlendrilerek takdir edilmişlerdir.Bu farklılık ve değişiklikler ayrılık ve düşmanlığın nedeni olmayacakları gibi,bunların tanınması değerlendirilmesi ve anlaşılması içindir ki maddi ve manevi olgunluğa götürecek esaslardır. Böylece bu dinde ortak olduğumuz yol,hangi dilden,ırktan,bölgeden olursanız olun,budur ki allahın yolunu kuvvetlice koruyun ve birbirinizden asla ayrılmayın ve bu nimeti hatırlayınız ki biribirinizin düşmanıydınız.İslamın cevheri sayesinde tevhid ve vahdet buldunuz ve bu vahdetin meyvesi dünyalarca bilgi,fazilet ve ahlaktır ki beşeriyet kervanına kazandırdınız. Sizler eğer iyliklerin savunucusu zulüm ve fesatlıkların düşmanı olursanız dünyanın en iyi ümmetlerinden biri olursunuz.Sizin toplumsal ve maddi haaytınızın mahsulü ve kazandırdıkları birbirlerinize karşı zulüm tecavuz ve istismardan ibarettir. ''Ey insanlar!sizin biribirinize zulmünüz dünya hayatı içindir''YUNUS 23 Ayrıca bu maddi yaşantı sizlerin toplumsal ve ferdi olgunlaşma ilerleme ve yaşantınızı teşkil etmektedir. ''Dünya hayatı gökten indirilimekte olan bir suya benzemektedir ki yerdeki bitkilere karışarak yeşertir ve yerden bitenlerden hayvanlar ve insanlar yer''YUNUS 24 İşte böylece bu dünyanın toplumsal hayatı sizler için saldırganlık ve olgunluktan ibaret bir karışım ve yoğurulmadır,zulüm ve haksızlığın olgunlaşma fırsatı ve genişleme imkanı bulamaması için,çare yolu ve sizin dertlerinizin hal yöntemi budur ki hakkın hakimiyetine vahdete tam manasıyla inanmakla kendinden geçmeye ve fedakarlığa,sürekli ve ömür boyu maddenin hakimiyetine ve kendini beğenmişlerin aleyhine mücadele ve uğraşla geçirmelisiniz. E y inanlar!sizleri en acıklı azaptan kurtaracak bir ticaretin yolunu öğretmemi istermisiniz?. Allaha ve onun resulüne inanınız ve nefislerinizle ve mallarınızla allahın yolunda mücadele ediniz,işte bu sizin için çok hayırlıdır anlarsanız.SAFF 10-11 İşte böylece sizin milliyet temeliniz,sizin ortak vicdanınızı oluşturan esas unsur,allaha inanç ve sizin o uğurda mücadeleniz olacaktır.(bu ortak dert ki ilmi bir değer kazandı nefsin feda edilmesine ve mücadele boyutuna ulaşmıştır .) ''İnananlar sizinle beraber hicret edip savaştıktan sonra işte onlar sizlerden birisidir.''ENFAL 75 Sizler şimdiki vew geçmiş millet ve ümmetlerin başından geçenlere bakarsanız,onlar her ne idiyseler ve ne oldularsa onların toplumsal ve kişisel kazanç ve işlerinin getirisini elde ettiler ve sizlerde ey müslümanlar aynı kanunu icaplarına uğrayacaksınız. ''Onlar bir ümmetti geçip gitti.o ümmetin kazandığı kendisinedir ve sizinki de size aittir.''BAKARA 128 Ve bilahare siz insanların alın yazgısı bir çalışma ve çabanın rehininde ve elindedir ki rabbinizin tarafına yücelmek için güzelliklerin,iyiliklerin,yaratıcılıkların,adaletin ve yüce hakkın varedicisi olan rabdir,çalışmaktasınız ve kesin olarak çaba ve gayretten sonra onu görmeye nail olursunuz. ''Ey insan oğlu !sen rabbin için çalışıp çabaladın,artık ona kavuşmaktasın.''İNŞİKAK -6 Birbirinden bu kadar ayrı olan çeşit çeşit İslami milletler,dünya görüşü ve davet edilişi itibariyle böyle öğretim ve eğitimlerin istikametinde yetişmektedirler.Bunun kendisi b toplumun ortak kültürünü oluşturmakta ve aynı İslam kültürü ve tevhidi inanç onlar için kahramanlar ve şehitler yetiştirerek güzel hatıralar ve kahramanlık destanları miras bırakır ki bütünüyle onların İslami ve ortak vicdanlarının oluşumunda önemli etkisi olur.Hicretin ilk asrında,İslamın tevhid daveti ve İSlam usuli o kadar acık ve berrak olarak halka duyurulmaktaydı ki o dönemin bütün medeni milletleri canı gönülden ve istekle onları kucaklayarak kabul ettiler.Kısa zamanda bir ortak İSlam milleti veya İslami''bir beynel milel ulus'' meydana geldi.Ama bu birlik çabucak deforme olarak parçalanmaya yöneldi,çünkü ozamanın ilerigeleleri istemediler veya başarmadılar İslamın hakkiki davetini anlasınlar.İslamın milletler arası teşekküllünden bir arap imparatorluğu ve arap hilafeti meydana getirdiler ve bu İslamın açıkca meydana gelen ilk karışıklığı ve muhalefetiydi.Bu bakımdan elde edilmiş olan birlik çabucak dağılarak yıkıldı ve o değişikliklerin ve zzafların peşice ayrı sapmalar boyut kazanarak meydana gelmiş,öyleki müslümanlar ağır ağır uyuyup gittiler.Bu derin uykuyla eş zamanda ,batılı hristiyan uyanmaktadır.İslamın ilmi ,kültürel ve toplumsal geleneklerinden istifade ile ,batı kendi medeniyetinin temellerini atıp,öyle bir medeniyet ki islami geleneklerden ve islami bilgilerden yararlanmayı bir kenara bırakarak ,dünyaya hükmetmek saldırganlık yapmak mal toplamak ve dünya düşkünlüğü noktasından ,kaynaklanmaktadır.Bir kaç asır bundan önce İslam dünyası batılı düşmaların çıkarcı saldırılarına maruz kaldı.Önce onların dini,ahlaki ve kültüel varlığına el uzatıp daha sonra onların maddi ve ekonomik kaynaklarını yağmaladılar.O eski ve derin uyku ve bu istimar ve yağmacı saldırı ,İslam milletlerini gü |