Kullanıcı

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum    aktivasyon
Üye ol


 

İRAN GEZİ İZLENİMLERİ

 

Süleyman ARSLANTAŞ

sarslantas46@hotmail.com

 

Bölgemizin ve dünyanın en dikkat çekici ülkelerinden biri olan İran’a 26 Şubat- 5 Mart tarihleri arasında Doğu Konferansı’nın organize ettiği 15 katılımcı ile gerçekleşen bir ziyarette bulunduk.

Zaten Şubat 1979’dan bu yana gündemden hiç düşmeyen İran, son zamanlarda nükleer enerji çalışmaları, uranyum zenginleştirme gayretleri ve yine kimilerine göre Saddam’ın devrilmesi, Irak’ın işgal edilmesi ardından bölgede oluşmakta olan Şii eksenin mimarı olarak görülen İran’ı bizzat içerden görmemiz bir hayli yararlı oldu diyebilirim.

Devrimin üzerinden 28 yıl geçti. Perslerin büyük Kralı Kirus’un üzerinden 2500 yıl geçti. Tömbeki isyanı ya da ilk anayasa çalışmalarının mimarı olan İranlı mollaların ya da ruhanilerin eylemlerinin üzerinden 100 yıl geçti. Tüm bu zaman dilimlerinde İran ve İranlı bir şeyi unutmadı; kendilerinin bölgenin en bağımsız ülkesi olduğu bilinci ile güçlerinin bağımsızlık olgusundan kaynaklandığı hususunu… Dün, tömbeki isyanını başlatan ruhaniler de, 1974’de Pers İmparatorluğu’nun 2500. yılını kutlayan devrik Şah da ve yine 11 Şubat 1979’da İran İslam devrimini gerçekleştiren İmam Humeyni ve arkadaşları da neredeyse hep aynı olguyla hareket ettiler. Tabii ki, İmam Humeyni’nin gerçekleştirdiği şanlı devrim’in temel mayası İslam idi. Ama, devrim sürecindeki geniş halk kitlelerinin ve birçok Şah muhalifi örgütlerin katılımını dikkate aldığımızda; İmam ve arkadaşları herne kadar adı geçen devrimi İslam adına yapsalar da, TUDEH’cilerin, İran Komünist Partisi üyelerinin, Halkın Mücahitleri Örgütü’nün, Demokrat, Batı standartlarına göre düşünen Beni Sadr, Kutbizade, Kiyanuri, Sencabi ve benzerlerinin amacı İslam’ın egemen olduğu bir İran değildi. Adı geçen grupların ve geniş halk kitlelerinin DEVRİM’e destek vermelerinin asıl amacı Şah’a ve onu destekleyen güç odaklarına karşı olmayı ortak payda haline getirmekti.

BBC’nin 27 Şubat 2007’de yayınladığı: ‘İRAN’ın Devrimler Yüzyılı’ başlıklı programında; Dr. Abbas Milani: “İran, bir başka yönden de eşsiz konumda. Bütünüyle Sünnilerin hakim olduğu bir bölgede; İran, Şii hakimiyetinde bir ülke ve Şiilik, devletin resmi dini. Yani Arap-Fars hükümeti en az 1200 yıl geri; Arapların İran’ı işgal ettiği yıllara dek dayanıyor. Şii-Sünni olgusu da buna ekleniyor. Bu iki gerginlik kaynağı, İran’ı Ortadoğu’da çok ilginç bir vakıa haline getiriyor.” Ve devamla İran’ı dünyadan ve komşularından ayıran bazı özellikler sıralanıyor: İranlılar Arap değil, Persler; Sünni değil, Şiiler; Emperyalist dönemin eseri değil, büyük ve eski bir devletin mirasçıları; başkalarının saygı duymasını isteyen ve statükoya karşı durmaktan zevk alan bir ülke…

1906’da İran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde: ‘Adalet istiyoruz; Şah’la dilencinin hukuk önünde eşit olacağı bir millet meclisi istiyoruz.” derken de,1978 Eylül’ünde Şah’a ve onun despot rejimine meydan okurken de yine; 2005 yılı Temmuz’unda Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önünde: ‘İngiltere’ye ölüm!’ diye bağırırken de ve son olarak da BM Güvenlik Konseyi’nin İran’a yönelik almış olduğu yaptırım kararına karşı İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad: “Biz nükleer yakıt çarkına sahip bir ülkeyiz. Baskılar nedeniyle ondan vazgeçmeyiz. Toplantılar yaparak da İran’ın yolunu kesemezsiniz.”derken de hep aynı olgularla hareket ediyorlardı…

İran, ilginç bir ülke. İran’lı ilginç bir toplum. İngiliz egemenliğine isyan ediyor, Şah’a isyan ediyor, Beni Sadr gibi devrim sonrası Cumhurbaşkanı olan birisine ‘ölüm!’ diyor ve İranlı her dönem seçme ve seçilme imkanını neredeyse tam bir bilinçle kullanıyor. İmam’ın ölümü sonrası kitlesel tercih Rafsancani, ardından, iki dönem Kum’un adayı Natık Nuri’ye rağmen Muhammed Hatemi ve yine Rafsancani, Kerrubi gibi devrim öncüleri ile girilen cumhurbaşkanlığı yarışında Ahmedinejad gibi bir kişiyi cumhurbaşkanlığına taşıyor. İranlı ünlü düşünür, felsefeci Dr. Abdülkerim Suruş bu durumu şöyle izah ediyor: “Bence bu çok da sürpriz değildi; zira son yirmi senedir İran’da benzer gelişmeler yaşanıyor. Bu, bir nevi dengelerin elden ele geçmesi; yıpranma, ardından geri dönme… Aslında ben bu durumdan çok memnunum; zira bu, en azından İran toplumunun ne kadar dinamik olduğunu gösteriyor…” diyor. (Anlayış, Şubat 2007)

İran’da her şey tartışılıyor. Hatta devrim bile. Özellikle gençler giyim-kuşamlarıyla, çarşı-Pazar yer yer kabul, yer yer tepkisiyle devrimi, yönetimi kah seviyor, kah yeriyor. Şehircilik sorgulanıyor. 12 milyon nüfuslu Tahran, İranlılar tarafından mercek altına alınıyor. Trafik, yolsuzluk, hava kirliliği, uyuşturucu, rüşvet, fuhuş; evet tüm bunlar dünyada olduğu gibi İran için de bir tehdit oluşturuyor. Çünkü ne kadar çaba da sarfetseniz kapalı bir toplum oluşturamazsınız ve oluşturamıyorsunuz. Özellikle günümüz yönetimleri tüm dünyayı dikkate alarak toplumlarına yeni, insan tabiatına uygun projeler takdim etmelidirler. Olmuyor işte, Tahran’lı genç kızların çoğunun başı açıktan da beter! Ama başörtüsü gerekli ise ki öyledir, bunun eğitimi verilmelidir. Hani meşhur hikayedir; hanımın birisi namaz kılmazmış. Kocası ısrarla namaz kılmasını istemiş; hanım işin kötüye gideceğini fark edince namaza durmuş durmasına da, kocasının duyacağı şekilde: ‘kılarım ama okumam’ demeyi de ihmal etmemiş. Tahran’daki başörtüsü bana bu fıkrayı hatırlattı…

Ekonomi, belki de ençok tartışılan konulardan birisi. Petrole dayalı ekonomi, subvanse edilen ekonomi, özelleştirme kıskacındaki ekonomi… İşte İran ekonomisinde öne çıkan olgular ve tabi ki en önde gelen tartışma konusu nükleer enerji çalışmaları ve Amerika’nın müdahale edip-edemeyeceği konusu. İsterseniz tüm bunları gezi izlenimlerimiz içerisinde ilgililerin, yetkililerin kendilerinden öğrenelim.

İran Dışişleri Müsteşarı Dr. Muhammedi’nin konuşması:

İran ve Türkiye İslam dünyasının iki önemli ülkesidir. Düşmanlar bu iki ülkenin bir araya gelmesini istememektedirler. Oysa her iki ülke de Batı’nın, baskıcı grupların isteklerine rağmen birlikte hareket etmelidir. Adı geçen gruplar yer altı ve yerüstü kaynaklarımızı en ucuz bir şekilde elde etmek için askeri, siyasi ve ekonomik baskı uygulamaktadırlar. Memnuniyetle ifade edeyim ki, onların bu baskıları iki ülkenin yakınlaşmasına, birleşmesine neden olmuştur.

Bu iki milletin STK’larının yakınlaşma düşünceleri siyasi karar mercilerini de etkileyecektir. Biz bölgenin gerçeklerini tamamen şeffaf olarak değerlendiriyoruz. Maalesef çeşitli medya grupları, genelde emperyal grupların etkisi altında olduğu için bu tür gelişmeleri, yakınlaşmaları baltalamaya çalışmaktadırlar. Oysa Türkiye ve İran ortak hedeflere, ortak değerlere sahip iki ülkedir.

Yabancı güçlerin nüfuzunun azaltılması için ve komşularımızda bu yabancı güç ve emperyalistlerin menfur emellerini gerçekleştirmelerine izin vermemeliyiz. Irak olayı karşısında Türkiye ve İran ortak hareket etmek mecburiyetindedirler. Bu husus her iki ülke için de tarihi sorumluluktur. BOP’un temel amacı bizleri altetme, kendi emellerini bölgede gerçekleştirme projesidir. Fakat bugün bölgede karşılaştıkları manzara onları sukut-ü hayale uğratmıştır.

Emperyal güçlerin ve onların işbirlikçilerinin desteklediği ve tahrik ettiği çeşitli milliyetçilik akımları Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sonrasında bölgemizde küçük küçük devletçiklerin oluşumuna neden olmuşlardır. Şimdi ise yeni küçük devletler oluşturmaya çalışmaktadırlar. Buna izin vermemeliyiz.

Süleyman Arslantaş: Dün milliyetçilik ve ırk ayırımı ile bölge insanı parçalanmaya çalışıldı. Bugün de, sizin de ifade ettiğiniz gibi, etnik ve mezhebi ayırışımlara ağırlık verilmekte. Oysa rahmetli İmam’ın: ‘Tevhidde Vahdet’ prensibi dikkate alındığında, biz Müslümanları bağlayan iki temel esas doğrultusunda hareket etmek ve yine düşünce ve davranışlarımızda bu iki esası dikkate almak mecburiyetindeyiz. Gerçek bu olması gerekirken; maalesef gerek Sünni dünyada ve gerekse Şii dünyada ‘mezhepde vahdet’ olgusu öne çıkmakta. Bu ise başkalarına fayda , bizlere zarar vermekte. Nitekim Lübnan ve Irak’taki mezhep çatışmaları bunun somut örnekleridir. Benim yaşadığım ülkede, Türkiye’de gittikçe bir kısım Türkiyeli Şii kardeşlerimiz bir gayr-i müslimin hidayetine vesile olmaktan çok, bir Sünni’nin hidayetine(!) vesile olmaya çalışmakta. Şii dünyasının önde gelen bir ülkesi olarak bu konuda bir tedbir almayı düşünüyor musunuz? Mezhep ve ırk farklılıkları konusunda ortak bir payda temin edilemez mi?

Dr. Muhammedi:

“Devrimimiz İslam devrimidir. Bizim siyasetimizin esası bütün Müslümanların ve mezheplerin birleşmesi noktasında olmuştur. Biz emperyalistlerin siyasetini iyi biliyoruz. Emperyalistlerin bu politikasına ortak olmak bütün Müslümanların menfaatlerine aykırıdır. Biz hepimiz bir Peygamber, bir kitap, bir kıble ve bir Allah’a inanıyoruz. Bu nedenle vahdet bizim için önemlidir ve önceliklidir.

Ümmetin ihtilafı rahmettir. İhtilafların devamlılığı için gayret güzel değildir. Biz bunları kınıyoruz. Biz, sizin de ifade ettiğiniz gibi ortak bir cepheye sahibiz. Bu cephede 1.5 milyar Müslüman bulunmaktadır. Emperyalistler bugün saltanatlarının yok olmasından korkmaktadırlar. Akıl ve mantık bize, düşman karşısında tek bir yumruk olmayı emrediyor. Küçük ihtilaflardan süratle kaçmalıyız.

Rehber Hamaney, şii ve sünni ihtilafını büyütenler ne şiidir, ne de sünnidir diyor. Bu ihtilafları büyüten ve devamını isteyenlerden hepimiz uzak durmalıyız. Biz, İran olarak bunu gerçekleştirdik, diğer ülkeler de bundan uzak durmalıdırlar. Keza, bu ihtilafları gerçekleştirmek isteyenler emperyalistlerin uşaklarıdır. Siyonistlerin ve emperyalistlerin bunu yalnızca bir ülkede değil, bütün ülkelerde ve bütün ülkeler için istemekte. Unutulmasın ki, halk, mezhepler arası ihtilaflara itibar etmemektedir. Lübnan’da Hasan Nasrallah şii olmasına rağmen emperyalizme karşı zaferinde, tüm dünya Müslümanları mutlu olmuşlardı. Ben, bu konuda endişeli değilim, mezheplerarası kışkırtmalara da fırsat vermeyeceğiz.”

Dr. Muhammedi başkanlığındaki heyette ye alan bir başka isim Özgür İslam Üniversitesi’nden Barzegar konuşmasında bazı hususlara dikkat çekti ve devamla: “Türkiye’nin Batı’ya olan ilgisi Ortadoğu’ya olan ilgisinden daha fazla. 11 Eylül sonrası Türkiye daha bağımsız bir yol izlemektedir. İran Üniversitesinde bu iki ülkenin tanınması, münasebetlerinin geliştirilmesi hususunda yoğun bir ilgi başlamıştır. Özellikle Irak’ın işgali bunu körüklemiştir. Iran ve Türkiye ayrılık noktalarını öne çıkarıncaya kadar, müşterek yönlerini öne çıkarmalıdırlar. Bunlar da kısaca:

a) Ekonomik ilişkiler

b) Bölgelerarası ilişkiler

c) Enerji hatları konusu

d) Irak’ta merkezi ve güçlü bir hakimiyet için güç birliği

e) İran ve Türkiye bölgesel sorunlara müdahalede ortak hareket etmeli ve işbirliği geliştirmeli

f) Din ve mezhep konusunda ortak hareket etmeli ve ortak çözümler üretmeli

g) Her iki ülke siyasi güçlerin yönlendirmesi ile değil, bağımsız olarak ekonomik, siyasi ve kültürel işbirliği geliştirilmelidir.”

Yine heyette bulunan İran Ortadoğu Araştırmalar Grubu’ndan Sajedi de; İran ve Türkiye’nin sorunlarının müşterek olduğunu belirtti. Her iki ülkenin de Filistin konusu başta olmak üzere, en önemli meselelerinin IRAK olduğunu ifade etti: “Irak hususunda iki önemli sorun önplana çıkmaktadır. Bunlardan birincisi bölünme ve ikincisi de mezhep çatışmasıdır. Özellikle Irak Kürdistanı’nın Türkiye ve İran’a yönelik tehlikesi son derece açıktır. Maalesef diğer bir konu olan mezhep ayrılıklarının körüklenmesi İran ve Türkiye halkları arasında ayrılıkları körüklemektedir. Türkiye bu iki konunun halli için bölge ülkeleri ile daha yakın işbirliğine girmeli. Pakistan’ın İslamabad kentinde 7 ülke katılımı ile yapılan oturumda mezhepler arası birleşme ve ayrılık resmi bir hal aldı. Gerek Türk basınında ve gerekse Arap basınında neşredilen yayınlarda karşılaştırma ve tehlike gündeme getirilmiştir. Ve karşılaştırmada; İsrail tehlikesi mi büyük yoksa İran tehlikesi mi? Sorusu İsrail’i rahatlatan bir soru ve yaklaşımdır. Buna, özellikle İslamabad’da meydan verilmiştir. Oysa Amerika’nın bu bağlamda etnik ve mezhebi ayrışımlar için gayreti ve raporları vardır. Bu konuda her iki ülkede dikkatli olmalıdır.”

İran’ın eski Ankara Büyükelçiliği Kültür Müsteşarı Hallaç Münferit ki kendisi İran Uluslararası Kültürel Araştırma Merkezi Başkanı konuşmasında, “İran, Türkiye’yi iyi tanır ve Türkiye için hep iyimserdir. Aslında bizim Türkiye’ye karşı karamsar olmamız için bahanelerimiz yok değil. Bunların başında Türkiye-ABD ve İsrail ilişkileri gelmekte. Ama yine de biz Türkiye için iyimseriz.

Müslüman Türk halkı İran’ı iyi tanımakta. Türk kamuoyu yoklamalarında en sevilmeyen ülke sıralamasında ABD birinci, en çok sevilen ülke sıralamasında İran birinci çıkmıştır. İran’da Türkiye’yi tanıtan 16 bölümlük bir film yayınlandı. Ve bu filmde Türkiye’nin güzellikleri anlatıldı.”

Uluslararası ilişkiler uzmanı Seceri de; Türkiye-İran arasındaki farklılıkların araştırılması ile Batı’nın kültürel, felsefi ve ekonomik alanda çöküş halinde olduğunun altını çizerek Batı’nın bu haliyle bizleri de peşinde sürüklemeye çalıştığını belirtti. İran’da birçok azınlığın yanında 25 bin Yahudi vatandaşının bulunduğunu ve bunların kendi dinlerini rahatça yaşayabildiklerini vurguladı.

Tüm bu görüşmelerin ve konuşmaların ardından Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi Gürcan Türkoğlu izlenimlerini ve tenkitlere cevap niteliğinde şunları ifade etti: “Bu toplantı iki ülke arasındaki iletişim eksikliğini ortaya çıkarmıştır. İki örnek vermek istiyorum. Mezheplerarası hususta Ayetullah Tezhiri başkanlığında mezheplerarası yakınlaşma konusunda çalışmalar mevcuttur.” İkinci olarak da İran Ortadoğu Araştırmalyarı Merkezi Başkanı Sajedi’ye cevaben : “Sayın Gül, İslamabad toplantısı ile ilgili olarak İran Meclis Başkanı sayın Adili’ye bilgi vermiştir. Adı geçen toplantı tamamen Filistin meselesine odaklanan bir toplantıdır. Ve yine bu toplantı ile ilgili olarak sayın Gül, sayın Muttaki’yi de bilgilendirmiş ve bu toplantının kesinlikle İran aleyhine bir toplantı olmadığına ilişkin bilgilendirmiştir.”

27 Şubat 2007’deki Dr. Muhammedi başkanlığındaki heyetle yapılan görüşme öncesi Siyaset ve Uluslar arası İlişkiler Enstitüsünde Latin Amerikalıların katıldığı ve Doğu Konferansı heyetinin de iştirak ettiği bir sempozyum gerçekleşmişti. Bu sempozyumda başta İran Dışişleri Bakanı Muttaki olmak üzere İran’lı ve Latin Amerikalı temsilciler konuşmalar yaptılar. En çok üzerinde durulan konu İran’ın nükleer çalışmaları idi. Nitekim Muttaki konuşmasının bir yerinde: “İran olarak her şeyi müzakere edebiliriz. Ama tabii hakkımız olan nükleer enerji konusunu asla!” ifadesiyle sempozyumda en can alıcı ifadeyi söylemiş oldu.

Doğrusu İran gezisinin ikinci günü bir hayli bereketli idi. Nitekim öğle öncesi İran-Latin Amerika sempozyumunu, ardından Dr. Muhammedi başkanlığında İran ve Türkiyeli misafirlerin katılımı ile gerçekleşen ve Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi’nin de katıldığı toplantı ve yemek sonrasında Tahran Üniversitesine bağlı Uluslararası Araştırma Merkezi’ne gidildi. Araştırma Merkezi Başkanlığı’nı yürüten bayan yönetici, merkez hakkında önemli açıklamalarda bulundu. Bilhassa uluslararası ilişkiler konusunda ciddi çalışmaları ile bilinen merkez, 1965’de kurulmuş ve siyasetten sanata, edebiyata kadar çeşitli alanlarda Farsça, Arapça, Türkçe, Fransızca, İngilizce olmak üzere 150.000 kitap, dergi vs. bulunmakta.

Çoğu Doğu Konferansı üyelerinden oluşan Türkiye’li misafirler 28 Şubat’ta Şiraz’a götürüldü. Doğrusu Şiraz muhtelif inançların, yönetimlerin, medeniyetlerin, sanat ve edebiyatın cem olduğu bir yer. Bir tarafta Persapolis, diğer tarafta Şeyh Sadi’nin kabri ve yine her İranlının milli kültürünün vazgeçilmez bir gereği olan Hafız’ın anıt mezarı… Bunlara bir de şehrin güzelliğini ilave ederseniz müthiş bir medeniyet ve tarih müzesi içerisinde kendinizi bulabilirsiniz.

Persapolis, İran’da Ahameniş krallarının eski başkenti Şiraz’ın 51 km. güneybatısında bulunan bu yer, gerçekten görülmeye değer… Bilhassa Persapolis’i gezerken, buraları geçmişte ziyaret edenlerin yer yer mermerlere kazıdıkları notlar var. Mesela bunlardan birisi 1813 yılında New York’tan gelen bir Amerikalı. Doğrusu Hollanda’dan, Almanya’dan, İngiltere’den nice ziyaretçilerin 19. ve 20. yüzyıla ait izlerini gördüğümüzde, aynı medeniyet, aynı kültür, aynı dinin mensupları olan bizlerin yanıbaşımızdaki tarih, medeniyet ve edebiyat müzesini bugüne kadar ihmal edişimizi anlamak mümkün değil!

Şiraz, Zagros Dağlarının arasındaki düzlükte inşa edilmiş medeniyetler müzesi bir kent. Sasaniler, İlhanlılar, Moğollar, Safeviler zamanlarında yer yer başkentlik yapmış bir kent. Her dönemin eserleri nakşedilmiş ve günümüze kadar varlıklarını sürdürmeye devam etmekte. 13. yüzyılın başlarında Moğollar tarafından inşa edilen Yeni Cami ve Bağ’ı Taht Kalesi, Şahı Çerağ Türbesi (1344) ve daha nice tarihi eserler sizi karşılar Şiraz’da. Ve belki de dünyanın ilk ve en önemli minyatür okulu İlhanlılar tarafından 14. yüzyılda bu kentte açılmıştır.

Şehrin neredeyse ortasında Hafız’ın kabri sizi karşılar. Şiraz’a gidilir de Hafız hatırlanmaz mı ve ziyaret edilmez mi? Tabii ki ziyaret edilir. Biz de onu yaptık. Üstelik heyetimizin mümtaz şahsiyetlerinden Halil İbrahim Sarıoğlu Bey’in Yahya Kemal’in ‘RİNDLERİN ÖLÜMÜ’ şiirini Hafız’ın kabri başında okuması da Hafız’la bizim kültürel akrabalığımızın da boyutlarını ortaya koyan nitelikte. İsterseniz paylaşalım bu şiiri:

Hafız’ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,

Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz’ı hayal ettiren rengiyle.

 

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhardan gibi yıllarca tüter,

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar, her gece bir bülbül öter.

 

Tabii ki Hafız ziyarek edilirse Bostan ve Gülistan’ın müellifi, İran edebiyatının, İslam edebiyatının en önemli simalarından Sadi unutulur mu? O’nun da kabrini ziyaret ettik. Tıpkı yitiğini bulan bir insan sevinci ile adeta kucaklaştık. Uzun zamandan beri aşina olduğumuz Bostan ve Gülistan’ın müellifi ile adeta hasret giderdik. Müslümanlığın, İslam’ın değer verdiği adalet, özgürlük, alçakgönüllülük, kanaatkarlık gibi erdemleri öven öyküleri, misalleri ile bizi düşündüren Sadi’yi de yaşadık. Dilerseniz Gülistan’dan bir dörtlükle analım Sadi’yi.

Kireç çukurundaki çamurun pis olduğunu söylediler,

Biz de onunla heladaki sıva yarıklarını kapatacağımızı söyledik.

İsevî’nin kuyusundaki su temiz değilmiş, ne çıkar!

Biz onunla ölü çıfıd’ı yıkayacağız.

 

Mart ayının ilk iki gününü Isfahan’da geçirdik ya da nisf-i cihan yani dünyanın yarısı diye isimlendirilen kentte… İran’ın Batı kesiminde yer alan bu kent Kaçar Hanedanlığı’na kadar Büyük Selçukluların, Safevilerin çok önem verdikleri siyasi ağırlığı olan, başkentlik yapmış olan Isfahan, her dönemin tarihini yansıtan mimari ve tarihi yapıtları ile dimdik ayakta duran bir başka tarih müzesi. Nakş-i Cihan meydanı başlıbaşına bir değer. Ya da İmam Cihan Meydanı denilen bu yerde inşa olunan eserin dört kapısına şahit oluyoruz; ekonomik kapı, ilmi kapı, siyasi kapı ve dini kapı olmak üzere. Abbasi Cuma Mescidi, 40 sütun sarayı ki; bu saray Safevi’lerin yabancı konukları ağırladığı saray. Sallanan minare. Doğrusu bu da görmeye değer çift minareli olan bu yapıt İlhanlılar tarafından 700 yıl önce yapılmıştır. Bu yapının bir minaresi sallandığında bütün bir yapı sallanıyor. Yaklaşık 1500 metre yükseklikteki ve Mecusilerin ibadet yeri olan kale, halen konumunu koruyor ve neredeyse tüm Isfahan’ı oradan görmek, denetlemek mümkün. Mecusiler dedik de, evet halen İran’da Mecusiler mevcut. Ülke genelinde 9 bin Mecûsi yaşadığı ifade edilmekte. Bunlar ibadet olarak güneş yılının son günü ateş yakılıyor ve üzerinden atlamak suretiyle ibadet gerçekleştiriyorlar.

Selçukluların tam hakimiyetinin gerçekleştiği 1051’de başlayan geniş mimari çalışmaların fevkalade önemli izlerini bu gün bile görmek mümkün. Bu dönemin en önemli yapısı İsfahan cuma camiidir. Bunun yanında 1597- 1611 yıllarında safevi devrinde Şah 1. Abbas’ın zamanda yapılan meydan-ı şah, şehrin halen ana merkezi olmak özelliğini korumakta, yaklaşık 80 dönüm bir alanı kapsayan meydan- şah’ın etrafındaki en önemli eserlerden birisi de Şeyh Lütfullah Camii’dir, Ve yine 1612- 1630 yılları arasında tamamlanan Mescid-i Şah bir başka güzellikte önemli bir yapıt.

Isfahan’ı anlatmaktan daha çok gezmek ve yaşamak gerekir diye düşünüyorum.Zagros dağlarından doğan Zayenderut ırmağı şehre ayrı bir güzellik ve zenginlik katmakta.400 km. aktıktan sonra, adeta çölde kaybolan ya da intihar eden bu ırmak gerçekten şehrin görkemini artıran bir değere sahip.

3 ve 4 Mart tarihlerinde tekrar Tahran’dayız. Özellikle 4 Mart Pazar günü bir hayli yoğun geçti, öğle öncesi 500.000 Tirajlı, İran yönetimine bağlı İran gazetesi merkezinde ,önde gelen bazı gazete ve dergi yönetmenlerinin katılımı ile çoğu doğu konferansı mensubu kişilerin bir araya gelmesiyle yapılan görüşmelerde bir çok konu ele alındı. Ama en önemlisi İran’ın nükleer çalışmaları etrafında ABD başta olmak üzere çeşitli ülke ve kurumların yaklaşımları görüşmelere damgasını vurdu diyebiliriz.

İran Gazetesi siyasi bölüm başyazarı Musavi’nin, İran’ın nükleer çalışmalarına ilişkin değerlendirmelerinde Türkiye basınının iki şekilde yaklaştığını , bir kısmının sanki bu çalışma İran’ın doğal hakkı değilmiş gibi, ABD ağzıyla konuştuğunu, bir kısım Türkiye gazetelerinin de işin tabiatına uygun yaklaşım sergilediğini ifade etti. İşin aslında İran’ın nükleer çalışmalarının tamamen Uluslararası Atom Ajansı’nın (UAEA)   gözetiminde olduğunu ve İran’ın bu çalışmalarda hiçbir şekilde yasal zeminin dışına çıkmadığını ifade etti ve devamla gerek arap basını ve gerekse amerikan basınında halkın,İran’ın nükleer çalışmalarına karşı olmadığını da kaydetmeyi unutmadı!

İran’lı gazeteciler, özellikle iki hususta açıklamalar getirme ihtiyacı duydular. Bunlardan birincisi yukarıda ifade ettiğimiz gibi nükleer çalışmalar, ikincisi de İran’da basının her ne kadar önemli bir kısmı resmi denetime tabi tutulsa da basının özgür olduğu tezi!

Bunlardan birisi şöyle bir soru ile konuya giriyor: “ biz basit bir soru soruyoruz. Neden İsrail UAEA üyesi olmadığı halde ve yine iki yüzün üzerinde nükleer başlığa sahip olduğu halde niçin kimse onlara bir şey sormuyor. Yakın çevremiz nükleer silahlarla çevrili. Hindistan, Pakistan ve diğerleri…eğer nükleer silah yasaksa bu yasak herkese uygulanmalı kaldı ki; İran’ın hiçbir zaman  nükleer enerji çalışmalarını nükleer silah çalışmalarına dönüştürme niyeti olmamıştır ve olmayacaktır. Zaten İran halkının da beklentisi nükleer enerji çalışmalarının devamı yönünde ve halk hiçbir şekilde bu boyutlu çalışmadan taviz verilmemesinden yana.

Bir diğer konu da , İran basınının özgür olup olmadığı konusu. Doğrusu biz oradayken de bir derginin (Sure) kapatıldığı haberi yayılmıştı. Hem bu kapatma olayını hem de İran basınının özgür olup olmadığını sorduğumuzda, basının özgür olduğunu ve resmi gazete hüviyetinde olanlarda bile yönetimi eleştiren yazarların mevcut olduğunu ve gazetelerin özgürlüğünün önemli nedenlerinin birinin de maddi olarak resmi makamlardan destek almadıklarını, gelirlerinin tamamının reklam ve gazete satışlarından ibaret olduğunu ifade ettiler.

İranlı gazetecilerin Türkiye’ye yaklaşımları da genelde şöyle özetlenebilir: “Türkiye ve İran iki kültürel, dini birlikteliği olan ülke, ancak, ne yazık ki her iki ülkede birbirlerinin edebiyatını, tarihini, kültürünü batı’nın eliyle öğrenme bahtsızlığındandır. Biz Türkiye’nin Irak’a bakış açısına çok önem veriyoruz. Zira hemen hemen aynı yaklaşımdayız. Türkiye yönetiminin Irak’a ve bölgeye ilişkin yaklaşımlarını aynen İran kamuoyuna yansıtıyoruz. Türkiye’nin aktif dış politikasından çok memnunuz. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun İ.Ö.K. başkanı olması da bizi fevkalade memnun etmiştir.”

İranlı gazeteciler, Edip Bekaroğlu’nun: “Neoliberal gelişmelere karşı İran direniyor. Fakat şimdilerde özelleştirme tartışmaları yoğunlaştı bunu nasıl izah edeceksiniz?” şeklindeki bir soruya cevaben: “Biz devrimden sonra sadece İslam ekonomisini düşündük ve tatbike çalıştık. Buna göre sermayenin meşruiyeti ile dağıtımında sosyal adalet ilkelerine uyum esastır. Şu andaki İran’da tartışılan özelleştirme tamamen adalete dayalı bir özelleştirme tartışmasıdır. İran’da varolan ve devlete bağlı olan işyerlerini ve fabrikaları özelleştirmeye çalışmıyoruz.Bu tür yerlerin hisselerinin daha çok halka ve mahrumlara yansımasına çalışıyoruz ve inanıyoruz ki, ekonomik açıdan devletin küçültülmesi daha verimli bir İran’ın oluşmasına neden olacaktır. Biz hükümetin ve devletin bir tüccar olmasından çok, adil, adaleti ikame eden bir konumda olmasını arzediyoruz. Herkes şundan emin olsun ki biz sermaye çevrelerinden çok, mustazafların menfaatleri için çalışmaktayız.”

4 Mart öğleden sonra Cumhurbaşkanı yardımcısı Meşai ile yapılan görüşmelerde de daha çok klasik ifadeler öne çıktı diyebilirim. Önce Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi Gürcan Türkoğlu  konuştu ve özetle: “İran-Türkiye ilişkileri mükemmel düzeyde, aynı zamanda iş adamlarımız arasındaki ilişkiler de iyi seyrediyor. Türkiye ve İran’lı aydınlar arasındaki ilişkiler daha çok edip-şair, ressam ve müzisyenler arasında kuruluyor. Doğu Konferansı’nın da önemi burada ortaya çıkıyor. Bu şahsiyetler başta İran olmak üzere bölge insanlarının problemlerine hassasiyetle yaklaşıyorlar.”

Meşai, Büyükelçinin konuşmasından sonra: ‘Sizlerin duymuş olduğunu sorumluluk ve bakış açısından dolayı size teşekkür ediyorum. Türkiye, İran için her yönden öncelikli konuma sahip. Sn. Büyükelçi’nin ifade ettiği gibi tüm ilişkiler iyi gidiyor.

İran ve Türkiye olarak ortak değerlerimiz üzerinde yeterince durulmamaktadır. Belki de kültürel yakınlaşma beraberinde ekonomik, siyasi boyutlara da alt yapı oluşturur. Doğu Konferansı’nın bu çabaları bu anlamda önemli bir adımdır. Bunu hızlandırmamız lazımdır. Hatta bu ilişkileri iki ülkeye de indirgemek yetmez, daha da genişletmeli ve tüm İslam ülkelerini kapsamalıdır.

Bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi dünya hızla değişmekte, yani önümüzdeki gelecek şu anki durumdan çok farklı olacak. Söz konusu olan gelecek hızla bize yaklaşıyor. Ama ne yazık ki insanlar bunun farkında değil. Analizde bile sorunlar yaşıyoruz. Şu anki varlıklarımız ve bilgilerimiz geleceği analiz etmemize yetmiyor. Mesela, küreselleşme, işletme, yönetme konusu ve yine küreselleşen dünyada yönetim memnuniyetsizliği öne çıkmakta. Eğer bugünkü yönetim biçimi devam ederse, dünyanın geleceği vahimdir. Geleceği analiz ettiğimizde bugünkü yönetim biçimlerinin geleceği yönetemeyeceğini görmekteyiz. Çünkü bugünkü yönetim biçimleri genelde sömürge sistemlerinin ortaya koyduğu yönetim biçimleridir.

Küreselleşme, emperyal güçlerin üstünlük egolarının hakim kılınması olayıdır. Bununla dünya tek bir ülke için tek parça olacak mı? Sorusu öne çıkmakta. Oysa gelecekteki dünya herkese aittir. Gelecekteki dünyada tüm halkların çıkarlarının, ihtiyaçlarının göz önüne alındığı analizlere ihtiyaç vardır. Küreselleşme konusunu bizim dışımızdakiler onlarca yıl önce kavradılar. Yıllardan beri bu teori üzerinde çalışmaktadırlar. Bu teori ortaya atıldığında insanlar yanlış bir algılama ile yeni dünya düzeninin süper güçler arası yıldızlar savaşı gibi bir şey olduğunu zannettiler. Oysa yeni dünya düzeninden amaç; tek parça bir dünya ve ona hakim kılınacak olan tek bir dünya kurmaya çalışmaktalar.

Onların bu çabaları sonrasında dünya insanlığı yeise kapıldı. Bu yüzden de yeniden silahlara sarıldılar. Ve modern silahlar şu anda tüm dünyada yaygınlaşmakta. Afganistan ve Irak şu anda bunların emellerinin bir yansıması ve tabii ki bu işgalleri gören sair devletler silahlanma yarışına kapılmışlardır.

Dikkat etmemiz gerekir ki, süper güçler herne kadar kendilerini modern bir şekilde takdime çalışsalar da, arkalarında bir yığın boşluk olduğu da görünmektedir. Tüm bunlara rağmen biz geleceğe güvenle bakmak mecburiyetindeyiz. Ve birbirimizi her zamankinden daha çok sevmeye ve dayanışmaya çalışmalıyız, buna mecburuz.

Eğer bizler dünya çapında bir diyalog zemini oluşturabilirsek, şiddeti aradan çıkarırsak ve her ideolojinin serbestçe kendisini ortaya koymasına izin verirsek, geride sadece herkesi kendi potansiyeli içerisinde tutabilecek ideoloji ayakta kalacak ve hakim olacaktır. Biz, bütün insanların eşit görüldüğü bir yönetim biçimine gitmek ve böyle bir yönetim biçimini geliştirmek mecburiyetindeyiz.

Özgür olmayan insanın seçme şansı olmaz. Seçim şansı olmayan insanın da özgürlüğünden söz edilemez. Bu konuda Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman olmak fark etmez. Bizler dünyada özgürlük ve güvenliğin hakim olması için çalışmalıyız. Zira bugünkü hakim zihniyet ve yönetim biçimleri insanlara ne özgürlük ne de güven vermektedir.

Türkiye ve İran ceplerinde çok önemli mesajlar içeren kelimeler, cümleler bulundurmaktadır. Bunu hep birlikte insanlığın hizmetine sunmalıdırlar. Ve insanlık için yeni bir proje, görüş vazetmelidirler…”

Cumhurbaşkanı yardımcısı Meşai’nin ardından İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Mehdi Seferi başkanlığındaki bir heyetle bir araya geldik. Söze önce Türkiye’nin Tahran Büyükelçisi başladı ve: “Bu heyet (Doğu Konferansı heyeti) tamamen sivil bir heyettir. Hükümetle herhangi bir ilişkisi yoktur. Ancak, hükümetimiz de Doğu Konferansı’na önem vermekte. Çünkü heyet seçkin yazar-gazeteci ve düşünürlerden oluşmakta. Doğu Konferansı genelde Türkiye’nin komşusu olan ve onların sorunlarına eğilmekte…”

Mehdi Seferi: “Türkiye ve İran ilişkileri; ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında gayet iyi devam etmektedir. Son iki yılda İran Dışişleri Bakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Muttaki 4 kez Türkiye’yi ziyaret etmişlerdir. Şu an da Türkiye-İran ticaret hacmi 7 milyar dolar düzeyinde. 2007 için hedefimiz 10-11 milyar civarındadır. Son iki ayda Türkiye’nin Başbakanı Sn. Erdoğan’ın ziyareti gerçekleşti. Güvenlik konusunda her iki taraf ta sınırda önemli tedbir almışlardır. 400 yıldan bu yana ülke sınırlarında hiçbir sorun yaşanmamıştır. Bunun da nedeni ortak kültür ve ortak paydalarımızdır.

Şii ve Sünni çatışmalarını emperyalist güçler tahrik ederek Müslüman halkların ihtilaflarını artırmaya çalışmışlardır. Amerika, İngiltere ve İsrail bölgede bunun için çalışmaktadır. Onların asıl amacı kendi bölgelerindeki güvensiz ortamı bizim bölgemize taşımaktır. Mesela Afganistan’da terör yoğunlaşmakta. İşgal güçlerine rağmen Taliban, Afganistan’ın %40’nı kontrol etmekte. Irak’taki durum da hepimizin malumudur. Irak’ta yıllarca birlikte yaşayan Şiiler ve Sünniler birbirlerine düşmüşlerdir.

İran İslam Cumhuriyeti’nin bakışına gelince: İran, bölgenin istikrar ve barış ortamı olmasını istemekte. Bu durumda şüphesiz İran’ın menfaatinedir. Şu anda İran’da 3.5 milyon Afganlı yaşamakta. Genç İran nüfusu dikkate alındığında bu İran için ciddi bir sorundur. Yılda 7 milyar dolar Afganlı nüfusu sübvansiyon ayırıyor ve harcıyoruz. Afgan topraklarına 100 km. içeriye kadar doğalgaz ve elektrik veriyoruz. Karzai’yi destekliyoruz. Demokratik bir biçimde iktidara gelen Afgan parlamentosunu destekliyoruz.

Irak’ta toprak bütünlüğünün korunması yasal hükümetin, Maliki hükümetinin desteklenmesi bizim için önemlidir.

Biz, Irak’ta şii-sünni, Kürt-Arap tanımıyoruz. Yasal bir şekilde gelen hükümeti destekliyor ve yabancı güçlerin bölgeyi terk etmesini istiyoruz. Ordunuzun eğitimini tamamlayın, güvenliğinizi kendiniz sağlayın ve yabancıları ülkenizden çıkartın diyoruz. Afganistan ve Irak konusunda Türkiye ile aynı görüşleri paylaşıyoruz.”

Sn. Seferi nükleer enerji konusunda da bir hayli bilgiler verdi. Özetle: “Düşüncemize göre UEA’na üye olan ülkeler nükleer enerji çalışması yapabilir ve nükleer enerjiden faydalanabilir. Kaldıki bizim buna ihtiyacımız da var. Biz devrimden önce günlük 300 bin varil petrol tüketiyorduk. 1976’da. Amerika’nın Dışişleri Bakanı Kisenger ile Şah yönetimi arasında 1000 megavatlık nükleer enerji anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşma imzalanırken İran’ın nüfusu 37 milyon idi. Günlük petrol tüketimi 200 bin varil, ihracatımız 5 milyon varildi. Şu anda nüfusumuz 70 milyon iç tüketimimiz 1.5 milyon varil. İhracatımız ise 2.5 milyon varil. Bu durum karşısında biz yakında petrol ihraç eden ülke konumundan çıkabiliriz. Endenozya OPEC’ten çıktı. Çünkü petrol rezervi bitti! Bizim için nükleer enerji için çalışmamız gerekli ve zaruridir. Aslında biz, devrim öncesi anlaşma ve program ne ise onu takip ediyoruz. Şu an da ajans denetiminde çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Onlara karşı fevkalade şeffafız. Biz, tabii olan hakkımızı kullanıyoruz.”

Genelde görüşmeler bu minval üzere geçti diyebiliriz. Ama giriş bölümünde de ifade ettiğim gibi İran’ın hem içeride hem dışarıda yapacağı çok işler var. Anayasasında mevcut olan ‘İran’ın resmi mezhebi Şiilik mezhebidir’ ifadesinin İslam dünyasında algılanma biçimi ve özellikle Şiilerin bunu bir din olarak algılamaları tashihe muhtaç bir husus. Afganistan ve Irak’taki yönetimleri demokratik bulmaları düşündürücü. Ekonominin petrole dayalı olması, ekonomide subvanse olayı ve özelleştirme yaklaşımları sanki acilen revize isteyen hususlar.

İmam’ın: ‘tevhidde vahdet’, ‘Şiilik de yok, sunilik de yok, ancak İslam var.’, ‘Ne doğu, ne batı, ancak İslam’, ‘Devrim meyvelerini 20 yıl sonra verecek’ gibi sözleri yeniden düşünülmeli. Şehit kanları ile elde edilen devrim, İslam adına yapılmıştı. 28 yıl sonra bugün Tahran’ın sokakları ve caddelerinin ne kadar İslam’la, devrimle örtüşüp-örtüşmediği yeniden gözden geçirilmeli.

Amerika’nın ve yandaşlarının İslam karşıtlığı, ekonomik açgözlülüğü, mezhebi ve etnik tahrikçiliği dikkate alınarak, bölge ülkeleri ile, en önemlisi de Müslüman halklarla yeniden bütünleştirici, Kur’an ve Sünnet merkezli bir söylem geliştirilmelidir.

 

 

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.
Yorumlar Yorum eklemek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.
Bu konuda yorum yapılmamış
Yorum eklemek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.




Bu bir Test Yayınıdır.