| Çocukluk Çağları Çocuk gözüyle öyküler yazma, bu dönemdeki pek çok yazarın ilgisini çeker. Acımasızlığa uğramış bir toplumda gerçek, yalnızca yozlaşmadan ve umutsuzluktan uzak kalmış çocukların masum gözlerinde tecelli etmektedir ve dağılmakta olan bir dünyanın yeniden inşasına duyulan umut sadece çocukların varlığında gizlenmiştir. Bu öykülerin pek çoğunun, yazarın kendi kabuğundan çıkma çabasını ifade etmekle birlikte, bir hoşnutsuzluğa, şaşkınlığa ve ıstıraba verilen tepkisel bir cevap olduğu da anlaşılmaktadır. Çünkü, çocukça düşüncelere sığınmanın toplumsal sorumluluğun bir başka yere taşınması olarak kabul edilmesi mümkündür. Yazar bu yolla, uzun zamandır yitirmiş olduğu çocukça bir saflıkla “şimdi”nin istenmedik durumundan kaçmakta ve çocukluk döneminin güven verici değerlerine hasret duygusu çekmektedir. Çocukça bir gurbet acısı, dünya arsasını temizlemek ve soylu insanî ilişkilere geri dönmek için bir bahanedir. Bu şekilde, geçmişe gıpta edişi çocuk öykülerinin ortaya çıkışında önemli bir etmen olarak kabul etmek mümkündür. Kuşkusuz Freudculuğun (insan kişiliğinin oluşumunda ilk yılların önemi dikkate alınarak) ve Faulkner gibi yazarların etkisini görmezden gelmek imkânsızdır. 1335/1956 yılında Pervîz-i Dâryûş tarafından Farsçaya çevrilen Faulkner’in “Teshir-nâ-pezîr” (Yenilmeyenler) adlı birbiriyle ilintili yedi öyküsünde, 12 yaşındaki Bayard Satoris suskun ama haberdar bir tanık olarak ailesinin başına gelen olayları, bir yandan da kafasında oluşan hayat bilmecesini çözmeye uğraşarak rivayet eder. Mîr Sâdıkî, Tonokâbonî, Dânişver, Karîb, Pâyende, Pervîzî, Baba Mukaddem, Âl-i Ahmed ve Gulistân gibi öykü yazarları çocukların bakış açısıyla öyküler yazarlar. Bu öyküler, zaman zaman sadece yazarının kişisel anılarının bir parçasıdırlar ve bu yüzden yaratıcı bir kısa öykü sayılamazlar. Çünkü bunlarda olayların derinliğini gösterme çabası yoktur ve asıl amaç yitirilmiş zaman için bir tür gurbet acısı icat etmektir. Resûl-i Pervîzî, çocukluk anılarını uzun uzadıya anlatırsa da öykülerinin hiçbirisinde gerçeklikle derinlemesine uğraşmaz. Hâc Seyyid-i Cevâdî, Baba Mukaddem ve Abbâs-i Pehlevân çocukluk anılarını ilk cinsel deneyimlerini anmak için bir bahane olarak kullanırlar. Böylece çocukların bakış açısıyla bir çok klişeleşmiş öykü yazılır. Bakış ışığının sınırlı oluşu ve toplumsal hayat konusundaki deneyimsizlik yazarları, denenmiş ve tekrar edilmiş alanlarda yerinde saymak zorunda bırakır. Genç yazarların çoğu, aile ortamındaki kişisel deneyimlerinin kapalı alanında kalarak başka mekânlara yönelme fırsatına ve gücüne kavuşamazlar. Bu öykülerin bir bölümünde, ikiyüzlülük ve gösterişle dolu bir dünya, bu dünyayla uyuşamamaktan kaynaklanan bir mizahla, tutuk bir üslûpla tasvir edilir. Yazar, çocukluğun masum ve güvenli dünyasına adım atar, daha büyüklerin gizli kapaklı işlerini çocukça bir saflıkla ifşa eder, büyüklerin şiddeti yüzünden yok olup giden çocukların ilk yürek kırgınlıklarının deneyimini anlatır. Pâyende, “Bank-i İstikrâzî” (Borç Bankası) adlı şekillenmemiş öyküsünde, çocukların nasıl hayatın acımasızlığına maruz kaldıklarını göstermektedir. Baba Mukaddem “Rusvâyî, Rusvâyî” (Rezillik, Rezillik, Sohen, 1336/1957) adlı öyküsünde korkmuş bir çocuğun şaşkın gözlerinin penceresinden, büyüklerin dünyasının saçmalığını gözler önüne serer. Bu öyküde, olayların anormalliği ve değerlerin düşüşü, hayatta ve aşkta mutsuz olmuş kadınların çılgınlığı ve sersemliği yoluyla tasvir edilirler. Çocuk gözüyle yazılmış öykülerin en başarılılarından birisi, Âl-i Ahmed’in “Ceşn-i Ferhunde” (Kutlu Bayram, Âreş, 1340/1961) adlı öyküsüdür. Bu öykü hesaplı bir yapıya sahiptir; bir zevk ve samimiyetle anlatılmaktadır. Dindar bir ailede yaşayan çocuk, kendi çocuksu havasındadır. Çocuk gözüyle yazılmış öykülerde bu konunun dikkate alınması önemlidir. Çünkü, eğer yazar olayları çocuğun hayal dünyasında geçen ayrıntılar üzerinde geliştiremezse, yetişkin insanlar için söz konusu olan meselelerin anlatımı kaçınılmaz olur. Bu tür öykülerde, olayların bir çocuğun zihninden geçişinden çok, çocukluk dönemine duyulan özlemin büyüklerin gözüyle anlatılışını görürüz. Bu tür durumlarda, öykünün anlatıcısının kişiliği canlı değildir, onun öyküdeki varlığı, olaylara çocuk gözüyle sessiz bir şekilde bakması ve yeni öykü yazımı tekniklerini kullanma eğilimi ortaya koyması için bir bahanedir. Ancak Âl-i Ahmed “Ceşn-i Ferhunde”de, bütün öykü boyunca o çocuksu şiveyi ve zihniyeti korumayı başarmıştır. Olaylar, çocuğun babasına -yörenin müçtehidi- gelen ve onu “eşiyle birlikte 17 Dey Kadınların Özgürlüğü Kutlu Bayramı”na davet eden bir mektupla başlar. Âl-i Ahmed, Faulkner’dan etkilenerek çeşitli olayları, her şeye anlamaya güç yetiremeyen bir çocuğun zihninin penceresinden gösterir ve okuyucuyu zirve noktasına ulaşıncaya dek beklemede tutar. Okuyucu, sadece öykünün sonlarında maceranın asıl özünü keşfeder. Mektup, evde bir hareketlenme meydana getirir. Anlatıcı, durumun olağandışı olduğunu hissederse de ne olup bittiğini anlamaz. Babası, onu amcasının ardından çarşıya yollar ve böylece çocuk maceranın içine girer: Anlatıcı, ev dışındaki ortamı tasvir ederek halkın baş örtüsünün kaldırıldığı günlerdeki korkularını ve umutlarını canlı sahnelerle ortaya koyar. Çocukcağız yavaş yavaş olayları kavramaya başlar. Okuyucu da onunla birlikte zaman içinde öykü üzerinde ilerlemeye ve olayları çocuğun bakış açısıyla eşzamanlı ve eşdüzeyli olarak görmeye başlar ve öykünün zirve noktası olan son tasvire ulaşır. “Ertesi sabah abdest almak için havuzun başına gittiğimde babamın kapısının kilitli olduğunu gördüm. Balıklar henüz havuzun dibinde uyuyorlardı. Ama havuzun kanalına gül yaprakları gibi tek tük renkli pulcuklar dökülmüştü. Havuzun taşlı kısmı kanlıydı. Anladım ki babam yine yolculuğa çıkmış.” Bu tasviri amcanın cümlesi tamamlar: “Amca, yenge havuzun üstündeki tahtaları niye bırakmıyorsunuz? Soğumuş ha, dedi.” Bu soğukluk, toplumsal soğumadır. Kedi, babanın balıklarına saldırmış, hırsız komşunun güvercinlerini çalmıştır. Bu iki olay, toplumda yayılan şiddeti göstermektedir. Âl-i Ahmed yaygın şairane cümlelerden ve tabirlerden yararlanmaksızın şairane ve sembolik bir öykü yazar. Gençlerin gözüyle öyküler yazma, Sîmîn-i Dânişver’in Şehrî Çûn Bihişt (Cennet Gibi Bir Şehir, 1340/1961) adlı öykü mecmuasındaki en önemli uğraşlarından birisidir. Dânişver, kitaba adını veren bir öyküsünde, gerçekle düşü birbirine karıştırarak güzel bir eser ortaya çıkarır. Kara Dede’nin düşleri –boş bir umuda bir pencere açma çabası- öyküyü anlatan gencin şaşkınlığıyla özdeşlik kazanır. Çünkü Ali’nin aşkı da Dede’nin hayatı gibi acı bir sona sahiptir. Yazar, sanki bu ikisinden her birinin hayatına bir diğerinin gözünden bakmaktadır. Bu üslûp, öyküyü raporcu bir anlatım seviyesinden öteye geçirerek yazarın iyi yazılarından birisine dönüştürür. Yazar bu mecmuadaki öykülerin çoğunda, öykü kahramanlarının başından geçen olayları edebî imgelemden yoksun bir şekilde rivayet eden, her şeyi bilen bir anlatıcı şeklinde bulunur. Dânişver, Âteş-i Hâmûş (Sönmüş Ateş) adlı öykü mecmuasında, yeni öykü yazımı tekniklerini kullanarak gerçeğin çeşitli düzeylerini gösterme yoluyla O’Henry tarzında bir vakayi yazarlığına yönelse de biçime hakim olmaktan kaynaklanan bir oluşuma ulaşamamıştır. “Şehrî Çûn Bihişt” adlı öyküde, yazar, kısa bir öyküde bütün karakterlerin yaşamının ayrıntılarını anlatmak istediğinden (Hacı ile Dede’nin gayrı meşru ilişkileri, Dede’nin çocuğunun anne tarafından düşürülmesi, Hacı’nın evde kalmış kızının dine sığınması, evin oğlunun mutsuz aşkı ve Dede’nin yitip giden arzuları vs.) vakayi yazarlığına mecbur olur. “İyd-i İrânîhâ” (İranlıların Bayramı) adlı öyküde, bir Hacı Firuz’un çileli hayatına Amerikalı bir ailenin iki çocuğunun gözüyle bakar. Öyküyü hareketlendiren etmen, çocukların, Hacı Firuz’un siyah yüzüyle onun talihsizliği arasında bir ilgi kurmaya güç yetirememelerdir. Çocuklar onu kendilerine bir eğlence aracı yaparak, onun yaşamını “iyileştirmek” için köksüz reformlara girişirler. Bir eleştirmen bu öyküyü, 1340/1961 yılında İran’da Amerikan tarzında ve Amerikalıların yardımıyla uygulanan “reformlar”a işaret olarak kabul etmektedir. Çocuklar, birkaç başka öykünün meydana gelişine de bahane olurlar. Rapor tarzı bir öykü olan “Sergozeşt-i Kûçe” (Sokağın Macerası)’de, bir çocuğun geçim tarzının ardından, İranlı kadınların sorunlarına bir giriş yapılır. Dünyaya çocukça bakış, kimi öykülerde uyku ve düş şeklinde billurlaşır. “Bibi Şehrbânû”da Meryem, “Dede Siyah” gibi halk öykülerinin tarzını andıran bir rüya yoluyla çocukluğunun dünyasına geri döner. “Der Bâzâr-i Vekîl” (Vekil Çarşısında)’de, çarşıda kaybolan bir çocuğun gözüyle ve buna karşılık Mermer adında –kendisi de bir tür “yitik” olan ve hayat alanında başı dönmüş olan- bir kadının hayatı üzerinden sığınaksızlık duygusunu yansıtır. Sokağın sonundaki çıkmaza ulaştığımız, yıkık evin kapısını çaldığımız ve hiç kimse kapıyı yüzümüze açmadığında elimizin boş olduğunu görürüz. Aşkta ve hayatta kaybetmek, ama aynı zamanda umutsuzluğa kapılmamak bu mecmuadaki öykülerin en temel konularındandır. “Şehrî Çûn Bihişt”te Ali ve Dede, aşkta kaybetmeyi düşlere kaçarak telafi ederler. Dede, Ali’ye anlattığı bir masalla hayal âleminde cennete gider ve oranın şehzadesi olur. Ali de gerçeklikleri tiyatral bir şekilde sergileyerek kendi hayallerini ortaya koyma imkânı bulur. “Sergozeşt-i Kûçe” ve “Merdî ki Ber-negeşt” (Dönmeyen Adam)’teki kadınlar yitirdikleri kocalarını yeniden bulma arayışındadırlar. Meryem, “Bibi Şehr-bânû”da bıkkınlık verici hayatına ışık katan bir aşk peşindedir. Kötü bir öykü olan “Model”de aşk, gazetelerin klişeleşmiş üslubuyla nitelendirilir. Flaubert’in Madam Bovary’sini andıran “Yek Zen bâ Merdhâ” (Erkeklerle Bir Adam)’da, karısı kendisine ihanet eden bir doktor, çaresizce gerçeği kabul etmekten kaçar. “Zâymân” (Doğum)’da iki kız kardeşin farklı aşk anlayışları –pratik anlayış ile duygusal ve idealist anlayış- avamın şiddet ve kültürsüzlükle kararmış içini gösteren bir olayın ötesinden, mihenge vurulur. Bu olay, idealist kızın gönlünü aşktan ve dert ortaklığından boşaltır. Dânişver, orta oyunu oyuncularının hayatını tasvir ettiği “Sûret-hâne” adlı güzel öyküsünde, zencinin halifenin kızı rolündeki oyuncuya duyduğu aşkı sanatkârca bir kapalılık ve zarafetle anlatır. Zencinin düşünceleriyle tiyatral şakaları arasında bir bağ oluşturarak, karmaşık bir karakter yaratır. Zencinin sahnede oynadığı rol, onun gerçek yaşamının bir yansımasıdır. Onun sonuçsuz aşkı gösteriyle karışarak toplumsal sıkıntılar düzleminde gelişir. Başka yazarlar da “zenci oyunu, düğün sahneleri ve orta oyunu” gibi konuları işlemişlerdir. Ancak onların amacı öykülerine “ulusal ve geleneksel” bir hava katmak olmuştur. Ne var ki Dânişver’in öyküsünde, hayatla özdeşleşen gösteri, öykünün yapısından ayrı ve onun üzerinde eğreti duran bir yama değildir. Kadınların soyut ve somut dünyalarının nitelenişindeki başarı, Dânişver’i çağdaşı yazarlardan farklı kılar. Kitaptaki on öykünün her birindeki maceralar kadınların talihsizliği ve umutları çevresinde döner. Bu öykülerde, Âteş-i Hâmûş’un yazarının romantik ve genç kızca düşünceleri, samimi anaç duygulara dönüşmüştür. Yazarın kadınların ruhsal durumunu kavramadaki derinliği, “Sûret-hâne” ve “Bâzâr-i Vekîl”deki öykülere özel bir güzellik katar. Son öyküde, İran’ın güneyindeki halkın lehçesi övgüye değer bir şekilde kullanılmıştır. Cemâl-i Mîr Sâdıkî (d. 1312/1933), Behrâm-i Sâdıkî gibi eserlerinin Sohen dergisinde basılmasıyla ün kazanmış yazarlardan birisidir. Ancak o, Sâdıkî’nin aksine o yeni edebî yollar bulma peşinde değildir. Musafirhâ-yi Şeb (Gece Yolcuları) adıyla yeniden basılan Şâhzâde Hânûm-i Sebz-çeşm (Yeşil Gözlü Şehzade Hanım, 1341/1962) ve Çeşmhâ-yi Men Haste (Gözlerim Yorgun) adlı iki öykü mecmuası onun gerçekçi ve temsilî (alegorik) öykülerini içerir. Mir Sâdıkî çoğu öyküsünde genel geçer ayrıntıları vurgulayarak, çarşı Pazar halkının yaşamlarına değgin acıklı sahneler çizerek yoksulluğun, cehaletin, fuhşun, bağımlılıkların ve köhne geleneklerin doğurduğu facianın izlerini tasvire çalışır. Ancak halkın yoksulluğunu ve çilesini gösterme, karanlık, ıstırap verici, hastalık ve yoksunlukla dolu bir dünyayı tasvir etme yolunda, kolaycı bir gerçekçiliğe yuvarlanır. Okuyucunun duygularını harekete geçirmekten başka bir amacı olmadığı için de yeni görünümlerden uzak bir eser ortaya koyar. Bu tür öyküler, kısa süreli bir hayıflanma yarattıktan sonra unutulup gider, okuyucunun zihninde derin bir etki yaratmaz ve görüşünde bir değişiklik meydana getirmezler. Çünkü dönemin pek çok genç yazarı gibi Sâdıkî de tipleme konusunda romantik ve yüzeysel bir bakışa sahiptir. Öykülerindeki olumsuz tipler kömür kadar siyah, istenilen kılığa sokulmuş olan mahrum kişilerse kuzu kadar beyazdırlar. Kuşkusuz olayın nitelenmesiyle tipleme birbirinden ayrı değildir, birinin zaafa uğraması ötekinin de yetersizliği anlamına gelir. Mir Sâdıkî temsilî öykülerini kaderin kahrediciliği inancı temelinde yazmıştır: “Dîvâr” (Duvar) adlı öyküde, duvar kaderin bir etmeni gibi çocukların ayrılmasına neden olur; “Âmed o Şod” (Geliş Gidiş) adlı öyküde, otobüs hayat yolunca âciz kalmış insanların kervanının temsilidir. Mîr Sâdıkî eserlerinin en iyisinde, bir çocuğun gözüyle geleneksel bir mahalle halkının hayat tarihçesini öyküsel bir manzume şeklinde ortaya koyar. Birbirinin devamı niteliğinde olan ve yazarın ilk ve son kitaplarında görülen bu öyküler, aynı anlatım tarzıyla ve tek bir bakış açısıyla yazılmışlardır. Yazar bu öykülerde çocukluk döneminin anılarını yeniden canlandırır ve kendi hayat deneyimleri doğrultusunda sıradan insanların toplumsal düzensizliklerinin ve anormal yaşamlarının çeşitli görünümlerini sergilemeye çalışır. Mîr Sâdıkî, gurbeti ve hüznü sanatlârca çağrıştırmada pek az başarılı olan bir eser meydana getirir ve çok zaman bir özlem ve duygusallık sınırında kalır. Bu yüzden, güzel konular seçmekle birlikte öyküleri ham kalır. Ancak anı tarzındaki en iyi öyküsünde uygun sözcükler ve deyimler seçerek hüzün verici ve özlem yaratıcı bir atmosfer oluşturmada nispî bir başarı yakalar. Yoksulluğun ve aldatılmanın cilveleriyle ilk kez tanışan bir çocuğun gözüyle, zenginlerin kendileri için çalışan insanlardan ne denli uzak olduklarını, onlara karşı ne kadar acımasız davrandıklarını gösterir. Çocuğun, gördükleri ve duydukları aracılığıyla okuyucuya ilettiği korku, yazarın ülkesindeki toplumsal ilişkilerin korkunç bir tasvirini sunmaktadır. Olayların tutucu ve müreffeh bir aileye mensup bir çocuğun gözüyle anlatılması, Faulkner’ın eserlerindeki anlam derinliğine ve biçimsel inceliğe ulaşmayı başaramasa da Sâdıkî’nin onun öykü tekniklerini kullanması ve olayları dolaylı bir şekilde dile getirmesi için bir bahane olur. “Ân Şeb ki Berf Barîd” (Kar Yağdığı Gece)’de, hacı efendilerin hayatının ağırlığı altında bir öğrencinin evinin direği yıkılır. “Berfhâ, Seghâ, Kelâğhâ” (Karlar, Köpekler, Kargalar)’da bir kadın, köpeklere yem olsun diye kumasının yeni doğan bebeğini karlar üzerine bırakır ve kendisi gönül rahatlığı içinde ziyarete gider. (Bu öykü, Hidâyet’in “Taleb-i Âmorziş”ini andırır). Mîr Sâdıkî’nin öykülerinin çoğundaki olaylar kış mevsiminde geçerler, kar facianın üzerinde geçtiği bir alandır. Kar yağışı (Hemingway’in öykülerinde yağan yağmur gibi) tatsız bir olayın meydana geleceğinin alâmetidir ve bütün bahtsızlıkların ortaya çıkmasına toplumsal gerçekçilikler değil semavi bir etmen neden olmaktadır. “Şâhehâ-yi Şikeste” (Kırık Dallar)’de korkunç hırsız zayıf ve buz tutmuş bir ihtiyardır. “Kûçeî be-Nâm-i Bihişt-Rûyân” (Bihişt-Rûyân Adında Bir Sokak)’da kızının geneleve götürüldüğünün farkında olmayan köylü bir ihtiyar, kızının ve damadının peşinden kente gelmiştir. “Çeşmhâ-yi Men, Haste”de eğitimli ama köksüz genç kuşağın temsilcisi, atalarının gelenekçiliğine karşı dururken değerlerin kaybolduğu bir sırada uyuşturucuya alışır ve kaybolup gider. Esnafları, düğünleri, ağıt okumaları, halkının gelenek ve görenekleriyle eski Tahran atmosferinin çizilmesi Mîr Sâdıkî’nin öykülerine “geleneksel” bir renk katar. Sıradan insanların yok olmasına neden olan umutsuzluk verici toplumsal durumun nitelenişi, Mîr Sâdıkî’yi “aceleci toplumcu yazarlar” ile özdeşleştirir. |