Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 16:44

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۸:۱۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Üçüncü Makam

1. Bölüm: Nefsin Hilesi

Bil ki bu makamlarda var olan riya, diğer makamlarda varolan riya ve gösterişten daha çok ve yaygındır. Zira biz halk, tür olarak o iki makamın ehli değiliz. Dolayısıyla şeytan da o iki yoldan bize yaklaşmamaktadır. Ama halkın çoğu şekli ibadet ve menasik ehli olduğundan şeytan bu makamda daha çok tasarrufta bulunmaktadır. Nefsin bu makamdaki hile ve desiseleri de oldukça çoktur. Diğer bir deyişle, halkın geneli cismani ve ameli cennete sahip olduğundan ve iyiliklerle amel etmek ve kötülerden sakınmak sebebiyle uhrevi makamları haiz bulunduğundan, şeytan da bu yoldan yaklaşmakta, dal-budak salarak onların amellerinde riya ve gösteriş köklerini sulamakta, böylece iyiliklerini kötülüğe çevirerek, onları ibadet ve farizeler yoluyla cehennemin en alt tabakalarına koymaktadır. İnsanın kendisiyle ahiretini abad kılmak istediği şeyleri, bizzat onlar tahrip sebebi kılmaktadır. İlliyin’de yer alması gereken şeylere öyle oyunlar oynamaktadır ki neticede Allah’ın emriyle melekler tarafından Siccin de yer verilmesine sebep olmaktadır. Öyleyse sadece bu boyuta sahip olan ve amellerden başka hiç bir azık ve stoku bulunmayan kimseler, Allah korusun bunun da ellerinden çıkıp cehennemlik oluvermeleri, saadete açılan yollardan mahrum olmaları, cennet kapılarının yüzlerine kapanması ve cehennem kapılarının açılması ihtimali karşısında oldukça dikkatli ve uyanık olmalıdırlar.

 

2. Bölüm: Riya Konusuna Dikkat Hususunda

 

Birçok defasında bizzat riyakar şahsın kendisi bile amellerine riyanın sızdığından ve amellerinin gösteriş için olup hiç bir değer ifade etmediğinden habersiz olur. Zira şeytan ve nefsin hile ve desiseleri oldukça dakik ve zariftir. Diğer yandan insanlık yolu da o kadar ince ve karanlıktır ki insan kılı kırk yararcasına araştırmayınca kendisinin ne durumda olduğunu anlayamaz. İnsanın kendisi tüm işlerinin Allah için olduğunu sanır, halbuki hakikatte şeytan içindir. İnsanın bizzat kendi fıtratında nefs sevgisi bulunduğundan bencillik perdesi tüm ayıplarını ondan gizlemekte ve örtmektedir. Allah’ın izniyle bu konudaki kimi bilgileri bazı hadisleri şerh ederken aktarmaya çalışacağız. Allah-u Teala’dan bu hususta başarı diliyorum.

 

Mesela, itaat ve ibadetlerin önemlilerinden olan dini ilimlerin tahsilinde bile bazen insan riya ve gösterişe kaçmaktadır. Aynı zamanda nefs sevgisinin kalın perdesi sebebiyle insanın kendisi bunun farkına bile varmamaktadır. Mesela insan, alimlerin, büyüklerin ve fazıl kimselerin huzurunda, önceden kimsenin çözemediği ve ilk defa o da sadece kendisinin derk ettiği önemli ve karışık bir meseleyi çözmek, halletmek ister. Bu meseleyi ne kadar güzel beyan eder ve meclis ehlinin dikkatini kendi üzerine çekerse o kadar sevinir, mutluluk duyar. Aynı zamanda kendisine karşı olan kimseleri de alt etmek ve onlara galebe çalmak ister. Naz ve eda ile akıl satmak duygusuna kapılır. Eğer büyüklerden biri de onu tasdik edecek olursa nur üstüne nur olur. Bu zavallı burada alim ve fazılların huzurunda bir makam edindiğini zanneder ama, bunların Allah’ının, yani tüm alemlerin Maliku’l Müluk’un nazarından düştüğünü ve bu amelin, Allah’ın emri üzere siccine atıldığını bilmez, bundan gaflet eder.

 

Üstelik bu riya ile yapılan amel birkaç günahla da iç-içedir. Mesela iman kardeşini rüsva ve zelil etmek ve ona eziyet etmek gibi ... Halbuki mümin bir insana karşı küstahlık etmek ve onu rezil etmek tek başına insanın helak ve cehennemlik olmasına yetmektedir. Eğer nefsin sana yine tuzak kurar da, “Benim maksadım şer’î hükümlerin açıklığa kavuşması ve hakkın ortaya çıkmasıdır. Bu da itaatlerin en üstünüdür. Ben kendini gösterme ve fazilet izharı niyetinde değilim.” Derse sen buna inanma ve ona şöyle de: “Eğer bu şer’î hükmü sen değil de dostun veya başka birisi demiş olsaydı ve bu zor meseleyi o halletmiş olsaydı da sen bu mecliste yenik düşseydin, acaba senin için biraz olsun fark eder miydi?” Eğer fark etmiyorsa o zaman sen sadıksın demektir.

 

Ama eğer yine nefsin başka bir hileye başvurur da sana “Hakkı izhar etmek fazilettir ve Hakk’ın yanında sevabı vardır ve bu fazilete ben nail olmak istiyorum, ahiret yurdunu ümran kılmak arzusundayım” derse sen de hemen ona de ki, “Farz edelim ki mağlubiyet ve Hakk’ın tasdiki olduğu zaman da Allah-u Teala sana bu faziletleri ihsan edecektir. Acaba yine de mağlup olmaya razı mısın?” Sonunda kendi iç dünyasına yönelir ve yine galebe ve istilaya meyilli olduğunu, ulema önünde ilim ve fazilet ehli biri olmakla meşhur olmayı istediğini, taat ve ibadetlerin en üstünü olan bu ilmî müzakereyi onların kalbinde bir makam edinmek için başlattığını görecek olursan, o zaman bil ki bu üstün ilmî müzakere hususunda riyakarsın. Bu amel, Kafi’de nakledilen hadis sebebiyle “siccin” dedir ve sizler Allah’a şirk koşan müşriklerisiniz. Bu amel, makam ve şeref sevgisinden kaynaklanmıştır ve rivayet esasınca de bir sürüye saldıran iki kurttan daha fazla zarar vermektedir imana.

 

Öyleyse ıslah ve ilim ehli, ahiret kılavuzu ve nefsi hastalıkların tabibi olan sizler ilk önce kendinizi ıslah etmelisiniz. Nefsi mizacınızı salim kılmalısınız ki halleri malumunuz olan amelsiz alimler cümlesinden olmayasınız.

 

Yarabbi! Gönlümüzü şirk ve nifak bulanıklığından arı kıl. Kalbimizi bütün bu şeylerin kaynağı olan dünya sevgisi paslarından tertemiz eyle ve daima bizimle ol. Nefsani arzular, makam sevgisi ve şeref tutkusunun esiri olan biz zavallıların bu tehlikeli seyahat, bu zikzaklı yokuş, dar ve karanlıklar dolu yolda yardımcısı ol, ellerimizden tut, şüphesiz ki sen kadir ve her şeye gücü yetensin.

 

İslam’ın büyük ibadetlerinden biri de cemaattir ve imametin daha büyük bir fazileti vardır. Dolayısıyla şeytan da bu büyük ibadete daha fazla sızmakta ve cemaat imamına daha çok düşmanlık etmektedir. Onu bu faziletten alıkoymak, mahrum kılmak istemektedir. Amellerini ihlastan uzaklaştırıp siccine koymaya çalışmakta ve onu Allah’a şirk koşan kimselerden kılmak için uğraşmaktadır.

 

Bu yüzden çeşitli yollarla bazı imamların kalbine girmektedir. Mesela kendini beğenmişlik-Allah izin verirse sonradan zikredilecektir- veya kalplerde makam edinmek, azametli ve büyük bir kimse olarak şan-şöhret kazanmak için ibadeti ile halka gösteriş yapmak ve iki yüzlülükte bulunmaktan ibaret olan riyaya bulaştırmaktadır. Örneğin falan muhafazakar kimsenin cemaat namazında hazır bulunduğunu görünce, kalbini kazanabilmek için huşuyu arttırmakta ve çeşitli yollar ve bir çok hilelerle onu tuzağına düşürmeye çalışmaktadır. İmam cemaatte bulunmayan kimselere kendi makamını duyurmak için o mukaddesatçı kimsenin adını zikretmekte ve halka herhangi bir yolla filanın da kendi cemaat namazlarına katıldığını bildirmektedir. Kalbinde de o kimseye karşı kendi cemaat namazına katılan bir kimse olarak büyük bir sevgi beslemekte ve ömrü boyunca Allah-u Teala ve O’nun evliyasına göstermediği sevgi ve ihlası o şahsa izhar etmektedir. Özellikle de o mukaddesatçı, tüccar bir kimseyse! Eğer Allah etmesin eşraf takımından biri yolunu kaybeder de cemaat saflarına katılacak olursa, o zaman durum daha büyük ve musibet daha da fazla olur.

 

Aynı zamanda şeytan, cemaati az olan imamlardan da el çekmemektedir. Onun da yanına giderek kendisine şöyle der: “Halka zahid bir kimse olduğunu, dünyadan el etek çektiğini, fakirler ve zayıflar mahallesinde küçük bir mescidde bulunduğunu bildir.” Bu şahıs da önceki şahıs gibi ya da ondan daha kötüdür. Zira onda haset rezilliğini yeşertmektedir. Dünyadan nasibi olmadığı gibi, şeytan ahiret sermayesini de elinden almaktadır. Dünya ve ahirette hüsrana uğramaktadır.

 

Bu şeytan, hiç bir cemaati olmayan ve vesilesizlik kederiyle yıpranmış olan ben ve sizlerden de el çekmemekte ve bizleri, Müslümanların cemaatini yaralamaya, kötülemeye, onlar için yalanlar uydurmaya, cemaatsizliğimizi uzlete çekilmek olarak göstermeye, kendimizi, dünyadan el etek çeken, makam ve nefis sevgisinden münezzeh bir kimse olarak göstermeye zorlamaktadır. Dolayısıyla bizler bu her iki taifeden de kötüyüz. Ne birinci grubun tam dünyasına, ne ikinci grubun eksik dünyasına ve ne de ahirette bir şeye sahibiz. Halbuki bizim de elimizde bir şeyler olsa o iki gruptan daha makamperest ve mal, şeref açısından daha düşkün oluruz.

 

Şeytan sadece imamla da yetinmemekte, onu cehennemlik etmekle de şehvet ateşi sönmemekte ve dolayısıyla bu defa da imama uyan cemaatin safına girmektedir. Cemaatin ön safının fazileti daha çok, sağ taraf sol taraftan daha faziletli olduğu için de şeytan hedef olarak buraları seçmektedir. Zavallı mukaddesatçıyı evinden dışarı çekerek getirip ön safın sağ tarafına oturtmuş ve bu fazileti diğerlerine gösteriş yapması için ona vesvese etmektedir. O zavallı da bunun nereden kaynaklandığını bilmeden naz ve eda ile kendisi için fazilet izharında bulunmaktadır. Gizli şirk ortaya çıkararak, amelini siccine göndermektedir. Şeytan daha sonra diğer saflara geçmekte ve onları da kinaye ve işaretle ön safı reddetmeye, zavallı mukaddesatçıya kötü söz ve sövgüler yağdırmaya ve kendilerinin bu durumdan münezzeh olduğunu belirtmeye teşvik etmektedir. Bazen görüldüğü gibi şeytan özellikle de ilim ve fazilet ehli birini tutarak getirip en arka saflarda oturtmaktadır. Zira bununla, “Ben bu makamla bu şahsın arkasında namaz kılması gereken bir şahıs değilim, ama dünyadan el etek çektiğimden ve nefsani arzulardan arındığımdan en son saflarda bile oturmaya razıyım” demek istemektedir. Böyle şahısları hiç bir zaman ön saflarda göremezsiniz.

 

Şeytan imam ve memunla da yetinmemekte bu defa da infiradi ve tek başına namaz kılanların sakalından tutmaktadır. Pazar ve evinden tutup getirdiği bu zavallı da büyük bir naz ve eda ile mescidin en dip köşesinde seccadesini sermekte, hiç bir imamı adil kabul etmeyerek halkın huzurunda uzun secde, rüku ve zikirlerle namaz kılmaktadır.

 

Bu şahıs da kendi batınında diğerlerine şunu anlatmak istemektedir: “Ben o kadar mukaddesatçı ve ihtiyatla amel eden bir kimseyim ki, adil olmayan bir kimseye düçar olmamak için cemaati bile terk ediyorum.” Bu kişi, riyakar ve kendini beğenmiş bir şahıs olduğu gibi, şer’î meseleleri de bilmemektedir. Zira bu şahsın taklit mercii (müctehid) olan zatın, iktida etmenin sıhhati için zahirî takva dışında bir şeyi şart koşmuş olması belli değildir. Ama mesele bu değildir, kalplerde makam edinmek için halka gösteriş yapmak içindir. Diğer işlerimiz de aynı şekilde şeytanın tasarrufu altındadır. O mel’un şeytan nerede bulanık ve karanlık bir kalp görse hemen orada menzil edinmekte, batınî ve zahirî amelleri yakmakta ve bizleri güzel ameller yoluyla cehennemlik etmektedir.

3. Bölüm: İhlasa Davet

 

Öyleyse ey aziz! İşlerinde dikkatli ol, kendi nefsini tüm işlerde hesaba çek. Her olay ve meselede onu sorguya çek, neden hayırlı ve iyi işlerde hazır bulunduğunu sor. Gece namazı meselelerini niçin sorup öğrenmek veya dualarını öğretmek istediğini araştır. Allah için mi meseleyi öğrenmek veya öğretmek istemektedir; yoksa kendisinin o şeylerin ehli olduğunu bildirmek için mi? Ziyaret için yaptığın seferleri, hatta sayılarını dahi-neden halka anlatmak, bildirmek istemektedir? Niçin gizli olarak verdiği ve verdiğini hiç kimsenin de bilmesini istemediği sadakaları daha sonra mümkün olan her yolla söylemekte ve halka göstermektedir? Eğer bu Allah içinse, insanlara örnek olmak ve “Hayır kılavuzu, hayır ile amel eden kimse gibidir”  hadisine şamil olmak için ise bunun izharı güzeldir. Bu saf derun ve tertemiz kalp sebebiyle Allah’a şükretmelidir. Ama kendi nefsiyle münazarada onun oyununa gelmemiş olması için dikkat etmelidir. Riya karışmış ameli, mukaddes bir surette kendisine teslim etmemiş olmasına çok itina göstermeli, titiz davranmalıdır. Eğer o şey Allah için değilse, hemen onu terk etmelidir. Zira bu şöhret düşkünlüğü ve riya ağacından kaynaklanan bir şeydir. Mennan olan Allah onun amelini kabul etmez, tam tersine siccine atmalarını emreder.

 

Dolayısıyla da oldukça dakik ve gizli hileleri olan nefsin hilelerinin şerrinden Allah’a sığınmalıyız. İcmalen de olsa amellerimizin halis olmadığını bilmekteyiz. Eğer Allah’ın halis kulu isek o zaman niçin şeytanın üzerimizde bu kadar tasarruf ve hakimiyeti var? Halbuki şeytan Allah’ın halis kullarına karışmayacağına ve onların mukaddes huzuruna uzanmayacağına dair de Allah’a söz vermiştir.

 

Büyük şeyhimizin de dediği gibi, şeytan, ilahî dergahın köpeğidir. Eğer birisi Allah’a yakın olur ve O’nu tanırsa köpek kendisine saldırmaz, havlamaz ve eziyet etmez. Ev köpeği sahibinin dostlarına saldırmaz. Şeytan da ev sahibinin dostu olmayan kimselerin eve girmelerine müsaade etmez. Öyleyse şeytanın seninle olduğunu ve işlerine karıştığını görecek olursan bil ki amelin ihlaslı ve Allah için değildir. Eğer sizler muhlis iseniz niçin hikmet pınarları kalbinizden dilinize akmıyor? Halbuki tam kırk yıldır Allah için ibadet ettiğini zannediyorsun. Hadis-i Şerif’te yer aldığı şekliyle, “Allah için tam kırk gün ihlasla amel eden kişinin hikmet pınarları kalbinden diline akar.”  Bizim amellerimiz Allah için değildir. Bunu kendimiz de bilemiyoruz. Dermansız dert de işte buradadır.

 

Kıyamet koptuğunda ve (ahirette) gözlerini açtığında kendilerinin büyük günahlar ehlinden, küfür ve şirk ehlinden daha kötü kimseler olduklarını ve amel defterlerinin simsiyah olduğunu görecek olan taat, ibadet, ilim, diyanet, cuma ve cemaat ehli kimselere eyvahlar olsun. Eyvahlar olsun namaz ve taatlarıyla cehenneme girecek olan kimselerin haline. Verdikleri sadaka, zekat ve kıldıkları namazların suretlerinin en çirkin suretlerden olduğu kimselerden olmamak için Allah’a sığınmak gerekir.

 

Ey zavallı! Sen müşriksin. İsyankar ve günah ehli olan muvahhidleri Allah-u Teala kendi fazlıyla bağışlar. Ama Allah-u Teala bu dünyadan tevbe etmeden giden müşrik kimseyi asla affetmeyeceğini söylemiştir.

 

İşittiğin gibi bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Riyakar müşriktir.” Dini riyasetini, imametini, tedrisini, tahsilini, orucunu, namazını, bilahare herhangi bir salih amelini kalplerde yer edinmek için halka gösteriş yapan bir kimse müşriktir. Ehl-i İsmet’ten (a.s) nakledilen hadisler ve ayet-i şerife mucibince Allah’ın gufran ve rahmetine şamil olmayacaktır. Keşke büyük günahlar ehli, açıkça günah işleyen ve haramlara bulaşan bir muvahhid olsaydın da Allah’a şirk koşmasaydın.

 

Öyleyse ey aziz! Düşün ve kendine bir çare bul. Bil ki bu insanların yanında şöhret kazanmanın hiç bir değeri yoktur. Bir serçeyi bile doyuramayacak kadar küçük olan halkın kalplerinin hiç bir değer ve kabiliyeti yoktur. Bu zayıf mahluk kudret sahibi değildir. Kudret sadece mukaddes Rububiyyet makamında bulunmaktadır. Mutlak fail ve sebeplerin sebebi, o mukaddes zattır. Bütün mahlukat el ele verseler bile tek sivrisinek bile yaratamaz ve eğer sivrisinek onlardan bir şey kapacak olsa, onu da geri alamazlar.  Kudret Hak Teala’nın elindedir. Bütün mevcudatta tek müessir Allah’tır. Her ne kadar büyük zahmet ve riyazetle de olsa kalbine akıl kalemiyle “Varlık aleminde Allah’tan gayri bir tesir sahibi yoktur” diye yaz. Tevhidin ilk derecesi olan tevhid-i ef’ali derecesini mümkün olan her vesileyle kalbine yerleştir. Kalbini bu mübarek kelimeye mümin ve müslim kıl ve kalbine la ilahe illallah mührünü vur. Kalbinin suretini tevhid kelimesinin sureti haline getir ve itminan derecesine ulaştır. Kalbine, insanların zarar ve fayda veremeyeceğini, zarar ve fayda verenin hakikatte Allah olduğunu bildir. Bu körlük ve amalığı kendinden uzaklaştır. Aksi takdirde, “Yarabbi! Niye beni kör olarak haşrettin?”  ayet-i şerifesinin kapsamına girmenden ve sırların ortaya çıktığı günde kör olarak haşrolmandan korkulur. Hak Teala’nın iradesi bütün iradelerin üstündedir. Eğer bu mübarek kelimeye itmi’nan eder ve kalbini bu akideye teslim edecek olursan küfür, nifak, şirk ve riya köklerinin kalbinden sökülüp atılması ve işlerinin hayırla neticelenmesi ümid edilir. Bil ki bu hak inanç, amel ve şeriatle de mutabık ve uyum içindedir. Bunda cebr ve ikrah meselesi söz konusu değildir. Ama bu işin aslından habersiz ve bazı meseleleri duymamış kimseler bunun cebr ve zorlama olduğunu zannedebilirler. Oysa bunun cebr ile hiç bir ilgisi yoktur. Bu tevhiddir, cebr ise şirktir. Bu hidayettir, cebr ise delalet… Burası cebr ve kader meselesinin beyanı için münasip değildir. Ama ehli olan kimselerin yanında bu mesele oldukça açıktır. Bu meseleye ehil olmayanların konuya girmeye hakkı yoktur. Nitekim şeriat sahibi de bu meseleye öyle gelişi güzel girmeyi nehyetmiştir.  Merhamet sahibi olan Allah’tan her zaman, özellikle de halvet köşelerinde yalvarıp yakararak tevazu, acziyet ve zillet içinde, tüm alemi terk edip her şeyi değersiz görmen için seni tevhid nuruna erdirmesini, kalbini tevhidin gaybi nurları ile münevver kılmasını, amelini halis kılmasını ve ihlas yoluna hidayet etmesini dile. Bir zaman gelir de hal sahibi olursan, ömrünü heva ve heves yolunda harcamış, kalbi günah kiri ve kalb hastalıklarıyla dolu olduğundan hiç bir nasihat, rivayet, ayet, kanıt ve delilin tesir etmediği bu zayıf, güçsüz ve hakikatten yoksun bu hakir kulu da unutma ki, belki hiç olmazsa sizin duanızla bir kurtuluşa ve saadete erer. Zira Allah-u Teala mümini kendi dergahından boş çevirmez ve onun duasını kabul eder.

 

Kendinin de önceden bildiği ve yeni bir şey olmayan bu gibi meseleleri hatırlattıktan sonra bir müddet kalbini, amellerini, davranışlarını, hareket ve duruşlarını gözaltına al, kalbinin gizliliklerini teftiş et, onu şiddetli bir şekilde hesaba çek. Dünya ehlinin kendi ortağını hesaba çektiği gibi sende onu muhasebe et. Riya ve gösteriş olduğu şüphesi bulunan amelleri her ne kadar iyi de olsa terk et. Hatta eğer vacipleri bile açıkta ihlas ile eda edemiyorsan (her ne kadar açıkta eda etmek müstehap ise de) gizlice eda et. Belki vacibin aslı hususunda riya oldukça az vuku bulur. Riya daha çok hususiyette, müstehaplarda ve fazladan yapılan ibadetlerde meydana gelir. Velhasıl tam bir ciddiyet ve şiddetli bir mücahedeyle kalbini şirk kirinden temizle, sakın Allah korusun bu halle bu dünyadan göçmeyesin. Aksi takdirde işin zordur. Senin için hiç bir şekilde kurtuluş ümit edilemez. Allah Tebarek ve Teala sana gazaplanır. Vesail adlı kitapta, Kurbu’l İsnad adlı kitaptan senedi Emiru’l Müminin’e ulaşan şöyle bir hadis nakledilmiştir:

 

“Resulullah şöyle buyurdu: “Allah’ın sevdiği bir şeyi insanlar için yapan ve gizlide ise Allah’ın sevmediği bir şeyi izhar eden kimse Allah’ı kendisine gazaplandığı ve öfkelendiği bir halde mülakat eder.”

 

Hadis-i Şerifte iki ihtimal vardır. Birinci ihtimal, iyi ve salih amellerini halka gösteren ve gizlide ise kötü ameller işleyen kimsedir. İkinci ihtimal ise, insanlara gösterdiği amellerini riya kasdıyla yapan kimsedir. Her iki surette de riya söz konusudur.

Zira vacipleri ve tercih edilir amelleri riya olmaksızın eda etmek gazabı gerektirmez. Belki de ikinci ihtimal daha iyidir de denebilir. Zira açıkta kötü bir amel işlemenin şiddeti daha çoktur. Velhasıl Allah korusun da Maliku’l Müluk ve Erham’ur-Rahimin, bir insana gazap etmiş olmasın. “Halim olan Allah’ın gazabından Allah’a sığınırım.”

 

4. Bölüm: Hadis-İ Ulvinin Beyanı Hakkında

 

Biz bu makama Kafi adlı değerli kitapta yer alan muttakilerin mevlası Emiru’l Müminin’den nakledilen bir rivayetle son veriyoruz. Şeyh Saduk (r.a) bu hadisin bir benzerini Hz. İmam Sadık’tan (a.s) nakletmiştir ve aynı zamanda Resul-i Ekrem’in (s.a.a) Emiru’l Mü’minin’e yaptığı vasiyetlerinden biridir.

 

Şeyh Saduk kendi senediyle Ebi Abdillah’tan (a.s) naklen
Müminlerin Emiri’nin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Riyakar kimsenin üç alameti vardır: İnsanlar kendisini gördüğü sürece neş’et ve sevinç içinde olur. Tek başına kalınca uyuşuk davranır ve tüm işlerinde övülmeyi, takdir edilmeyi sever.”

 

Bu pis kötülük bazen o kadar gizlidir ki, bizzat insanın kendisi bile bundan habersizdir. Bastında riya ehli olduğu halde amelinin halis olduğunu zanneder. Bu yüzden de insanın kendi batınından haberdar olması ve tedavisine bir çare araması için riya konusunda bazı alametler zikredilmiştir.

 

İnsan genellikle tek başına olduğunda taat ve ibadete meyilli olmadığını müşahede etmektedir. Bin bir zahmet veya alışkanlık sebebiyle ibadet edecek olursa da bunu hal ile ve tam bir gönül rahatlığı içinde eda etmemektedir. Tam tersine amelin elini ayağını kırmakta ve temiz olarak teslim etmemektedir. Ama mescid ve cemaatlerde hazır bulunur ve umumun huzurunda bir ibadetle meşgul olacak olursa onu tam bir neşat, kalb huzuru, sevinç ve içtenlikle eda eder, rüku ve sücutlarını uzatmaya, müstehablarını güzel bir şekilde yerine getirmeye, cüzlerini ve şartlarını doğru bir şekilde eda etmeye meyleder.

 

Eğer insan biraz dikkatli olur da nefsine bunun illet ve sebebini soracak olursa, hemen mukaddes bir yol üzerine tuzak kurar ve insanı kör ve basiretsiz kılarak mesela şöyle der: “Mescid ve camide ibadetin sevabı daha çok veya cemaat şöyle böyle olduğundan neşat içindesin.” Eğer cami ve cemaatin dışında bir yer ise o zaman da şöyle der: “Başkalarına örnek olmak ve onlara dini sevdirebilmek için halkın önünde ibadetlerini güzel bir surette eda etmek müstehabdır.”

 

Böylece insanı mümkün olan her vesileyle kandırmakta, aldatmaktadır. Halbuki bu neşat ve sevinç, çaresiz ve zavallı insanın düçar olduğu o kalbi hastalıklardan kaynaklanmıştır. Ama o kendisini salim ve afiyette bildiğinden tedavi olmayı aklından bile geçirmemektedir. Kendisini salim bilen bir hastanın iyileşmesi ümid edilemez. Zavallı, kendi batını ve kalbi içinde amellerini insanlara göstermek istemektedir de bundan haberi yoktur. Belki günah ve günahı ibadet suretinde göstermekte ve gösteriş yapmayı dini yayma kalıbında sunmaktadır. Müstehab ibadetleri gizlice kılmak müstehab olduğu halde, niçin nefis daima alenen ve açıkta eda etmek istemektedir? Cemaat içinde Allah korkusundan tam bir neşat ve sevinç içinde ağlamaktadır. Ama gizlice ve halvet köşelerinde her ne kadar zorlanıyorsa da bir türlü gözleri yaşarmamaktadır. Allah korkusuna ne oldu ki sadece cemaatlerde ortaya çıkıyor? Kadir gecelerinde binlerce insan içerisinde ah-vah etmekte, ağlayıp sızlamakta, yüz rekat namaz kılmakta, Cevşenü’s-Sağir, Cevşen’ül-Kebir ve bir kaç cüz Kur’an-ı-Kerim okumaktadır da en ufak bir yorgunluk ve bitkinlik duymamaktadır. Ama halvette on rekat namaz kılacak olursa beli ağrımakta ve hali müsait olmamaktadır. Eğer insanın amelleri sadece Allah rızası, rahmet kazanma vesilesi, veya cennet şevki ve cehennem korkusundan ise niçin insan yaptığı her işinde insanların kendisini övmesini istemektedir? Kulağı halkın dilinde ve gönlü onların yanında olup ne zaman kendisini öveceklerini beklemektedir: “Beyefendi ne kadar da dindar, namazlarını vaktinde kılan ve müstahablarına özen gösteren bir kimsedir” demelerini veya “Beyefendi ne kadar da dürüst ve doğru bir kimse! İşlerinde şöyle veya böyledir.” Diye kendisini övmelerini arzulamaktadır. Eğer maksad Allah’ın rızası ise o zaman bu aşırı sevgi de neyin nesi? Dikkatli ol ki bu sevgi pis riya ağacından kaynaklanmaktadır. Elinden geldiğince ıslah etmeye çalış ve eğer mümkün olursa kendini bu gibi muhabbetlerden halis kılmaya çalış.

 

Bu makamda bir meseleyi daha hatırlatmak gerekiyor ve o da şudur: İster iyi melekeler ve isterse de kötü melekeler olsun, bu nefsani sıfatlardan her birinin birçok dereceleri vardır. Bazen iyi melekelerin bazı dereceleriyle nitelenmiş olmak ve kötü melekelerin de bazı (en küçük) derecelerinden münezzeh olmak Allah’ın velilerinin veya ilahî ariflerinin özelliklerinden sayılır. Sahip oldukları makam esasınca birinci grup (evliya) için bir eksiklik olan o sıfatlar kendileri (halk) için bir eksiklik değildir. Belki bir bakıma kemaldir de veya bir grup için iyi olanlar, diğer bir grup için kötü olabilir.

 

Bunlardan biri de şu anda bahsetmekte olduğumuz riyadır. Riyanın tüm mertebelerinden halis olmak, evliyanın özelliklerindendir ve diğer insanlar bunda şerik ve ortak değildirler. Mesela halkın genelinin riyadan sadece bir makam ile nitelenmiş olmaları, sahip oldukları makam esasınca bir eksiklik ve noksanlık değildir. Onların iman ve ihlaslarına bir zararı olmaz. Mesela halkın geneli, fıtratları gereği iyiliklerinin ve hayırlarının başkaları tarafından bilinmesini ister. Hayırları açığa çıksın niyetiyle yapmasalar da nefisleri fıtraten bu sevgiyi beslemektedir. Bu, amelin batıl olmasını veya küfür, şirk ve nifakı gerektirmez. Ama bu mesele evliya için bir eksikliktir, veli veya ilahî ariflerin nazarında şirk ve nifaktır. Şirkin tüm makamlarından münezzeh ve beri olmak evliyanın makamlarından ilkidir. Onlar için başka makamlarda vardır ki, burada zikretmek münasip değildir. Hatta İmamlar (a.s) “Bizim ibadetlerimiz hürlerin ibadetidir. Yani sadece Allah sevgisi içindir, cennet ihtirası veya cehennem korkusu sebebiyle değildir.”  diye buyurmuşlardır. Bu onların sıradan makamları ve velayetin ilk derecesidir. Onlar için ibadetlerinde benim ve sizlerin idrakine sığmayan, aklımızın almadığı nice ibadet ve haller vardır.

 

Duyduğun bu beyan neticesinde Emir’el-Mü’minin vasıtasıyla Resulullah’dan (s.a.a) naklettiğimiz mezkur hadis ile Zurare’nin Ebi Cafer’den naklettiği hadisin arasını birleştirmek de mümkündür. O hadiste yer aldığına göre Zurare şöyle diyor: “Hz. İmam Bakır’a, “Adamın biri hayırlı bir iş yapıyor ve o yaptığı hayırlı işi herhangi bir insan görünce de çok seviniyor” diye arz edince İmam söyle buyurdu: “Bu hayrı insanlar için yapmadığı takdirde hiç bir sakıncası yoktur. Zira herkes halk içinde kendisi için bir hayrın zahir olmasını sever.”

 

İki hadisten birinde övülme ve takdir edilme sevgisinin riyanın alameti olduğu, diğerinde ise hayırların ortaya çıkmasına sevinmenin hiç bir sakıncası olmadığı yer almaktadır. İşte bu, şahısların mertebe farklılıkları sebebiyledir. İki hadisin arasını birleştirmeden doğan başka bir hikmet daha vardır ki ondan burada sarf-ı nazar ediyoruz.

Bil ki, insanların kalbini kazanmak ve kendi iyilik ve hasletlerini insanlara duyurmaktan ibaret olan sum’a da habis riya ağacındandır. İşte bu yüzden biz de riya ve sum’ayı bir bölümde zikrettik ve her birini ayrı ayrı zikretmekten sakındık.
 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.