Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 16:23

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۵۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 

İmam Ali'nin (a.s), Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Sünnetinin Değiştirilmesinden Yakınması

 

İmam Cafer Sadık'ın (a.s), hükümleri Emirü'l-Müminin Ali'nin (a.s) kitabında olduğu şekilde açıklamaktan korkmadıklarını beyan edişi, Emevîlerin hükümetinin sonlarına ve Abbasîlerin hükümetinin başlarına rastlıyor. Fakat bu tarihten önce Ehlibeyt İmamları (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun) Hilâfet Ekolü'nün kabul etmediği bir şeyi dile getiremiyorlardı. Sadece Ali b. Ebu Talib'in (a.s) döneminde bazı hükümleri açıklarken onlara değinmişlerdir. Bu yüzden de İmam Ali'nin hilafeti döneminde kendisi ve ashaptan olan izleyicileri o konuların doğru hükmünü ve Kur'ân'ın o konudaki doğru tefsirini açıkladıklarında iki ekol arasında ihtilaf çıkmıştır. Nitekim bunalra Kâfî, İhticac, Vesail, Müstedrek-i Vesail kitaplarında ve özet olarak Nehcü'l-Belâğa'da değinilmiştir.

 

Örneğin Kuleynî "Kâfî" adlı eserinde Suleym b. Kays el-Hila-lî'den şöyle rivayet etmiştir:

 

Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) şöyle dedim: "Selman, Mik-dad ve Ebuzer'den halkın söylediklerinden farklı olan Kur'â-n-ı Kerim tefsiri ve Resulullah'ın (s.a.a) rivayetlerini duydum. Daha sonra sizin, onlardan bu duyduklarımı tasdik ettiğinizi gördüm. Ve yine halkın elinde bulunan çok miktardaki Kur'ân-ı Kerim tefsiri ve Resulullah'ın (s.a.a) hadisleri hususunda sizin onlara karşı olduğunuzu ve onların hepsini batıl bildiğinizi gördüm. Acaba sizce insanlar bilerek ve kasıtlı olarak Resulullah'a (s.a.a) yalan nispetinde bulunup, Kur'ân'ı kendi reylerine göre mi tefsir etmişlerdir?!"

 

Bunun üzerine Ali bana dönerek şöyle buyurdu:

 

Bu soruyu sorduğun için cevabını da iyi dinle: Halkın elinde hakla batıl, doğruyla yalan, nasihle mensuh, genelle özel, muhkemle müteşabih, doğru ezberlenenle hayal ve kuruntu karıştırılmıştır. Resulullah'ın (s.a.a) kendi döneminde o hazrete o kadar yalan isnat ettiler ki nihayet ayağa kalkarak şöyle buyurdu: "Ey insanlar! Bana çok miktarda yalan (söylemediğim sözler) isnat edilmekte. Bilerek ve kasıtlı olarak bana yalan isnat eden kimse, yerini cehennemde hazırlasın." Resulullah'ın (s.a.a) vefatından sonra da ona yalan hadisler nispet ettiler. -Bunu göz önünde bulundurarak- hadis size ancak dört kişi tarafından ulaşmaktadır; beşinci kişi söz konusu değildir:

 

Birincisi;) görünüşte iman getirdiğini söyleyen münafık, ne yaptığı işi günah bilen ve ne de kasıtlı olarak Resulul-lah'a (s.a.a) yalan isnat etmekten çekinen İslâm'da hile yapan kişidir. Hâlbuki insanlar onun münafık ve yalancı olduğunu bilselerdi, ne hadisini kabul ederler ve ne de sözlerine inanırlardı. İnsanlar bundan gafil oldukları için, "O, Resu-lullah'ın (s.a.a) sahabesidir, o hazretin huzuruna çıkmış, o-nu görmüş ve vasıtasız olarak onun buyruklarını duymuştur." derler. İşte bu nedenle durumuna vâkıf olmadan sözlerini dinleyip rivayetlerini kabul ediyorlar. Allah Teala, Resul'ünü münafıklardan haberdar etmiş, onların sıfatlarını sayarak şöyle buyurmuştur: "Onları gördüğün zaman cisim-leri hoşuna gider, konuşsalar sözlerini dinlersin." Münafıklar o hazretten sonra -nifakları üzerine- kaldılar. Hile, yalan ve iftirayla dalalet önderlerine ve cehennem ateşine davet edenlere yaklaştılar. Onlar da ülkenin hassas makamlarını onlara bırakıp onları insanların boynuna bindirdiler ve onların vasıtasıyla dünyayı aşırdılar. Çünkü Allah'ın kendisini koruduğu kimselerin dışındaki insanlar, padişahlar ve dünyayla birliktedirler. İşte bu, o dördünden biridir.

 

Diğeri Resulullah'tan (s.a.a) bir şey duyup da onu anlamayan ve ondan sadece kendi hayalinde bir şeyler canlandıran kimsedir. Bu adam Resulullah'a (s.a.a) yalan isnat etmek istememesine rağmen kendi hayalinde canlandırdığı şeyleri söyler, rivayet eder ve kendisi de amel eder, "Resu-lullah'tan (s.a.a) kendim duydum!" der. Eğer Müslümanlar onun kendi hayallerine esir olduğunu, söylediklerinin sadece bir hayal ve kuruntu olduğunu bilselerdi, kabul etmez ve onu terk ederlerdi.

 

Üçüncüsü, Resulullah'ın (s.a.a) bir şeyi emrettiğini duyduğu hâlde daha sonra onu yasakladığından haberi olmayan veya o hazretin bir şeyi yasakladığını duyduğu hâlde daha sonra onun yapılmasını emrettiğinden haberi olmayan, hük-mü kaldırılan şeyi (mensuhu) aklına yerleştirdiği için onu kaldıran hükmü (nasihi) aklına yerleştirmeyen kimsedir. Böy-le birisi eğer onun hükmünün kaldırıldığını bilseydi onu terk eder, yanaşmazdı; Müslümanlar da ondan onu duyunca hük-münün kaldırıldığını bilselerdi, onu kabul etmezlerdi.

 

Dördüncüsü ve sonuncusu, Allah'tan korktuğu ve Resulul-lah'ın (s.a.a) yüce makamına saygı duyduğu için o hazrete ya-lan isnat etmekten nefret eden, Resulullah'tan (s.a.a) duydu-ğunu iyice aklına yerleştiren, unutmayan, onu artırıp eksilt-meyen, nasih ile mensuhu tanıdığı için nasihe amel eden ve mensuhu bırakan kimsedir. Resulullah'ın (s.a.a) emirlerinde de nasih ve mensuh, [genel ve özel,] muhkem ve müteşabih vardır. Onun için Resulullah'ın (s.a.a) sözü iki yönlü olup Kur'ân-ı Kerim gibi genel ve özel anlam ifade edebilir. Ve Allah Teala, "Resul'ün size getirdiğini alın ve sizi sakındırdığı şeyden sakının." buyurmuştur. Bunları bilmeyen bir kişi, ko-nuyu karıştırıp Allah'ın ve Resulullah'ın (s.a.a) maksadını an-lamayabilir. Çünkü Resulullah'tan (s.a.a) bir şey soran asha-bın hepsi onu anlamıyorlardı; onlar arasında o hazretten bir şey sordukları hâlde onu anlamayan kimseler vardı. Öyle ki yoldan geçen bir garibin gelip o hazretten bir şey sormasını ve kendilerinin de onun cevabını dinlemesini arzuluyorlardı.

 

Fakat ben bir defa gündüz ve bir defa da gece -olmak üzere her gün iki defa- Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna gidiyordum ve o hazret benimle yalnız konuşuyordu; nereye git-se peşice gider, konuştuğu her konuya dikkat ederdim. Re-sulullah'ın (s.a.a) ashabı o hazretin benden başka hiç kimseyle böyle yapmadığını bilirlerdi. Bazen bu iş benim evimde olurdu; Resulullah (a.s) daha fazla benim evime gelirdi. Bazen evlerinden birinde o hazretin huzuruna gittiğimde, eşlerini uzaklaştırıp benimle yalnız kalır ve benden başka yanında kimse kalmazdı. Fakat benimle yalnız kalmak için evime geldiğinde, ne Fatıma'yı yanımdan uzaklaştırırdı ve ne de çocuklarımdan birisini. Ne zaman ona soru sorsaydım bana cevap verir, sorumun bitmesi üzerine susunca da o ko-nuşmaya başlardı. Resulullah'a (s.a.a) ne zaman bir ayet indiyse, onu bana okudu ve imla etti ve ben de onu kendi hattımla yazdım. Nazil olan o ayetin tevilini, tefsirini, nasihini, mensuhunu, muhkemini, müteşabihini, genelini ve özelini bana öğretti ve yüce Allah'tan bana kavrama ve onları ezberleme gücü vermesini istedi. Ve o hazretin duası nedeniyle Allah'ın Kitabı'ndan bir ayeti bile unutmadım, bana okuduğu ve benim de yazdığım hiçbir ilmi unutmadım.

 

Resulullah (s.a.a), Allah Teala'nın kendisine öğrettiği helâl ve haram, emir ve nehiy, geçmiş ve gelecekle ilgili her şeyi, yine kendisinden önce birine nazil olmuş kitabı ve ondaki itaat, ibadet ve günahların hiçbirini kalemden düşür-meden hepsini bana öğretti. Ben de onları ezberlerdim; bir tek harfini bile unutmadım. Daha sonra elini göğsümün üzerine koydu ve kalbimi ilim, anlayış, hikmet ve nurla doldurması için Allah'a dua etti. Ben o hazrete, "Ya Resulullah! Anam-ba-bam feda olsun size. Benim hakkımda böyle bir dua ettikten sonra artık ne bir şeyi unuttum ve ne duyup da yazmadığım bir şey aklımdan çıktı. Acaba buna rağmen yine de unutacağımdan endişeleniyor musunuz?!" dedim. O hazret, "Hayır." buyurdu; "Ben senin unutmandan veya kavrayamamandan endişelenmiyorum."

 

*   *   *

 

İmam Ali'nin (a.s) bu buyruğundan ve ashabına yönelik bunun benzeri diğer buyruklarından ve soyundan gelen diğer Ehlibeyt İmamları'nın (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun) kendi ashap ve dostlarına buyurdukları sözlerden, özellikle İmam Muhammed Bâkır ve İmam Cafer Sadık'ın (Allah'ın selâmı onların üzerine olsun) buyruklarından onların yanındaki Kur'ân-ı Kerim tefsiri ve hadislerin, Hilâfet Ekolü izleyicilerinin yanında bulunanların aksine olduğu anlaşılmaktadır.

 

Bunun nedeni ise, ilk üç halifenin, ashabı, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) hadislerini yaymaktan engellemeleri ve meydanı işleri masal anlat-mak olan Hıristiyan rahip Temim el-Darî ve yine Yahudi âlimi Ka'-bu'l-Ahbar gibi kişilerin at koşturmaları ve hikaye uydurmaları için boş bırakmalarıdır. Onlar da hiçbir şeyden çekinmeden kendi israi-liyatlarını yayabildikçe yaydılar. Bazı sahabeler de bu israiliyatı on-lardan alarak geniş bir şekilde halk arasında yayıp doğruyla yalanı iyice birbirine karıştırdılar!

 

Böyle yıkıcı bir faaliyet karşısında Emirü'l-Müminin Ali (a.s) ve Selman, Ebuzer, Ammar ve Mikdad gibi takipçileri Hz. Resulullah'ın (s.a.a) siret ve hadislerini yaymada çok fazla çaba harcadılar; bu yolda eziyet ve işkencelere maruz kaldılar. Böylece bu konuda bu iki ekol arasında ihtilaf meydana geldi.

 

Ayrıca, önceki halifeler Hz. Resulullah'ın (s.a.a), kendi siyasetlerine aykırı olan bazı sünnetlerini değiştirmiş ve izleyicileri de daha sonraları onların bu girişimlerini "içtihat" diye adlandırmışlardır. Bunun örneğini, daha önce "Halifelerin İçtihatları" konusunda açıklamıştık. Onlardan sonra -uzun bir zaman sonra- Emirü'l-Mü-minin Ali (a.s) hükümetin başına geçince, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetini yeniden topluma geri kazandırmaya ve ilk üç halifenin sünnetlerini değiştirmeye çalıştı. Fakat o hazret kendi özel dostları-na buyurduğu gibi, bu konuda pek başarılı olamadı. Hz. Ali (a.s) bu konuda şöyle buyurmuştur:

 

Her zaman fitne, heva ve hevesleri izleyip din hükümlerinde bidat çıkararak Allah'ın hükümlerine muhalefet etmekle başlar. Bazı kişiler de onları teyit edip desteklerler. Eğer hak batıla bulaşmaktan kurtulsaydı, bir tek ihtilaf çık-mazdı. Eğer batıl hak örtüsünden dışarı çıkıp çıplak olarak görünseydi, hakkı arayanlara onun batıl olduğu gizli kal-mazdı. Fakat hakkın bir bölümü batılın bir bölümüyle karışıp örtülür. Böylece şeytan kendi dostlarına sulta kurar ve ondan yalnız Allah'ın rahmetine mahzar olanlar kurtulurlar. Ben Resulullah'ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: Bir fitne sizi kaplayıp çocuğu yaşlandırıp, yaşlıları yıpratınca, hâliniz ne olacak?! O zaman insanlar bidatleri sünnet sa-nıp onlara amel eder ve onlardan biri değiştirildiğinde, "Re-sulullah'ın sünneti değiştirildi." diyerek rahatsız olurlar; oysa insanlar kötü ve çirkin işler yapmaktalar. Ardından bela ve musibetler şiddetlenir, çocuklar esir düşer, ateşin odunu ve değirmen taşının taneyi ezdiği gibi fitneler onları ezer. İşte böyle bir durumda Allah'tan başkası için fıkıh (bilgi) edinirler ve ilim öğrenirler fakat amel etmek için değil; ahiret amellerini vesile ederek dünyayı elde etmeye çalışırlar!

 

Emirü'l-Müminin Ali (a.s) daha sonra etrafını saran Ehlibeyt, has ashabına ve Şiîlerine dönerek şöyle buyurdu:

 

Benden önceki yöneticiler kasıtlı olarak ve bilerek Resu-lullah'a (s.a.a) ters düşen işler yaptılar, ahdini bozdular, sün-netini değiştirdiler. Öyle ki bugün insanları onları terk etmeye davet edip durumu Resulullah'ın (s.a.a) dönemine dön-dürmek istesem, ordum etrafımdan dağılır, beni yalnız başıma veya Allah'ın Kitabı'ndan ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden benim fazilet ve üstünlüğümü ve imametimin ken-dilerine farz olduğunu bilen Şiîlerimden az bir grupla yalnız bırakırlar. Meselâ, eğer makam-ı İbrahim'i Resulullah'ın (s.a.a) bıraktığı asıl yerine döndürmelerini veya Fedek'i Fatıma'-nın (s.a) mirasçılarına iade etmelerini, Resulullah'ın (s.a.a), bazı kişilere verilmesini emrettiği hâlde onlara verilmeyen yerlerin onlara verilmesini emrtetsem ve o hazretin itaat edilmeyen bu emrine itaat edilmesini sağlasam, Cafer'in evini mescitten ayırarak mirasçılarına versem, haksız yere verilen bazı yargıların düzeltilip eski hâllerine döndürmek istesem; haksız yere yabancı erkeklerle evlendirilen kadınları asıl kocalarına döndürüp onlar hakkında evlilik ve miras hükümlerini yeniden uygulasam, Benî Teğlib'in zürriyetini esir almak ve Hayber'in bölüştürülen topraklarını geri almak istesem; bağış divanlarını kaldırarak Resulullah'ın yap-tığı gibi beytülmalden herkese eşit şekilde ödeme yapıp, zen-ginler arasında bölüştürülen beytülmali, onların daha da zen-gin olmasını sağlayan bir kaynak olmaktan çıkarsam, yüz ölçümü değerlendirmesini kaldırsam, evliliklerde eşitliği esas kılsam, Resulullah'ın (s.a.a) humusunu Allah Teala'nın nazil ettiği ve farz kıldığı şekilde uygulasam, Resulullah'ın (s.a.a) mescidine açılan kapıları kapatıp kapatılan kapıyı açarak onu eski hâline döndürsem, (abdestte) mestliklere meshetmeyi haram kılsam, şarap içmeye had uygulasam, iki müt'anın helâl olduğunu söylesem, cenaze namazlarında beş tekbir söylenmesini emretsem, halkı namazda "besmele"yi sesli söylemeye mecbur etsem; Resulullah'ın (s.a.a) mescitten kovduğu hâlde ondan sonra tekrar mescide gelen kimseleri oradan kovmak ve Resulullah (s.a.a) mescide yerleştirdiği hâlde ondan sonra mescitten çıkarılan kimseleri tekrar mescide getirmek istesem, insanları Kur'-ân'ın hükmü karşısında teslim olmaya zorlayıp talakı Resu-lullah'ın (s.a.a) sünneti gereğince uygulamaya kalkışsam, zekât alınması gereken şeylerden kurallarına göre zekât alsam; abdest, gusül ve namazı kendi vakitlerine ve kurallarına döndürsem; Necran halkını kendi yerlerine, Fars ve diğer milletlerin esirlerini Allah'ın Kitabı ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine döndürmek istesem insanlar etrafımdan dağılır, beni yalnız bırakırlar. Çünkü Allah'a andolsun ki ben halka ramazan ayında farz namazı eda etmek dışında cemaat oluşturmamalarını emrettim ve sünnet namazını cemaatle kılmanın bidat olduğunu söyledim. Fakat benimle birlikte savaşan ordumdan bazıları, "Ey Müslümanlar! Eyvah! Ömer'in sünneti değiştirildi. Ramazan ayında bizi cemaatle sünnet namazı kılmaktan alıkoyuyorlar." diye haykırdılar. Ordumun bir köşesinde fitne ve isyan çıkmasından endişelendim!!! Ben, bu ümmetin benimle uyumsuzluğundan ve diğerlerine itaatlerinden neler gördüm, neler…!!!"

 

İmam'ın (a.s), İslâm ümmetini Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine geri döndürmeye muvaffak olamayışından yakındığı bu hutbenin sonuna kadar böyle devam etmektedir. Nihayet bu yolda üzüntüleri yudumlayarak ölümü arzulayıp şöyle buyurmuştur:

 

O kalbi katılaşmış eşkıyanızı, gelip beni öldürmekten engelleyen şey nedir?! Allah'ım! Onlar benden ve ben de onlardan yoruldum; onları benden ve beni de onlardan kurtar!

 

İmam Ali'nin (a.s) böyle konuşmasının nedeni şudur: Resulul-lah (s.a.a) kendisine, "Ey Ali! Geçmiş ve gelecekteki en şaki insanın kim olduğunu biliyor musun?" buyurunca İmam (a.s), "Allah ve Resulü daha iyi bilirler." cevabını verdi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), "Bunu bununla (yani sakalını başının kanıyla) boyayacak olan kimsedir!" buyurdu.

 

İbn Mülcem el-Muradî Kûfe mescidinde Ali'yi (a.s) şehit etmesi üzerine nihayet Muaviye İslâm hükümetini ele geçirmeyi başardı. İmam'ın (a.s) bir kenara bıraktığı geçmiş halifelerin tüm sünnetlerini ihya etti ve bunun dışında onlara cahiliye âdet ve sünnetlerini ve kabilecilik düşüncesini de ekledi. Daha kötüsü; bir grup ashap ve tâbiîni, daha önce değindiğimiz gibi kendisinin siyasetini destekleme doğrultusunda Hz. Resulullah'ın (s.a.a) dilinden hadis rivayet etmeye yönlendirdi. Onu bu işe sevkeden şey ise, hükümeti kendi ailesi arasında babadan oğla geçen bir miras hâline getirmek istemesi dışında Haşimoğulları'na karşı öteden beri beslediği düşmanlığıydı. Nitekim Zübeyr b. Bekkar "el-Muvaffakiyyat" adlı kitabında bu konuyu Mutrif b. Muğire b. Şu'be'den şöyle rivayet etmektedir:

 

Babamla birlikte Muaviye'nin yanına gittik. Çünkü babam sürekli Muaviye'nin yanına gidip onunla konuşuyordu, dönüp gelince onun akıl ve zekâsını övüp bitiremiyor, ondan gördüğü şeylere şaşırıp kalıyordu. Bir gece Muaviye'nin yanından üzgün bir hâlde geldi; sofrada elini bile yemeğe sürmedi!

 

Bir süre bekledikten sonra başımıza bir bela geldiğini düşünerek, "Bu akşam neden seni üzgün görüyorum?" diye sor-dum. Bunun üzerine, "Oğulcağızım! Ben şimdi insanların en kâfiri, en kötüsünün yanından geldim!" dedi. Ben, "Ne oldu ki?" diye sordum.

 

Babam, "Muaviye'yle yalnız oturmuştuk. Ben ona, 'Ey mü-minlerin emiri! Şimdi bütün arzularına ulaştın ve yaşlanmaya başladın; ne olur adaletli davranıp hayırda bulunsan, Haşimoğulları'ndan olan kardeşlerine şefkat ve muhabbet gös-tersen ve onlarla akrabalık bağlarını sağlamlaştırsan; valla-hi bugün onlardan korkmanı gerektirecek bir şeyleri kalma-mıştır. Şüphesiz onların hakkında hayırda bulunman ismi-nin iyi anılmasına ve ahiret sevabına ulaşmana neden olacaktır.' dedim.

 

Fakat Muaviye şöyle dedi: Heyhat, heyhat (Asla, asla)! Hangi iyi anılmayı umabilirim? O Teymî kabilesinin kardeşi Ebu Bekir hükümete geçip adaleti uyguladı ve yaptı yapacağını. Fakat ölünce adı da öldü! Sadece bazen, 'Ebu Bekir' diye adı söylenmektedir! Ondan sonra Adiy'nin kardeşi Ömer hilafete geçip on yıl boyunca ciddi bir şekilde çalışıp çaba harcadı. Fakat o da ölünce adı da yok olup gitti. Sadece bazen biri, 'Ömer' diye anmaktadır onu. Fakat bu Ebu Kebe-şe'nin (koç) oğlunun (Hz. Peygamber'in) her gün beş defa adı anılarak 'Eşhedu enne Muhammeden Resulullah' denilmektedir. O hâlde ey babasız, o var oldukça hangi amel kalır ve hangi isim anılır?! Hayır, vallahi bu adı toprağa gömmedikçe asla boş durmayacağım!"

 

Evet; işte bu yüzden birçok hadisler uydurulup, yalan ve iftiralar yayıldı. Bundan daha fecisi, Müslümanların hilâfet makamına karşı edindikleri bakış açısıydı. Müslümanlar bu makama, karşılarında, "Allah'a itaat edin, Resül'e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine de." ayetindeki emir sahiplerinin en bariz örneği durmuş gibi baktılar. Onlar halifelere karşı o kadar büyük bir sevgi beslediler ki, onların Kur'ân hükümlerine ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetine muhalefetlerini "içtihat" diye adlandırdılar. Zaman geçtikçe hilâfet makamı onların gözünde öyle büyüdü ki onları ilk başta Hz. Resulullah'ın (s.a.a) halifeleri saymaları hâlde daha sonraları Allah'ın yeryüzündeki halifeleri olarak kabul ettiler! Örneğin:

 

Ermeniyye valisi Mervan b. Muhammed, fasık bir kişi olan Ve-lid b. Yezid b. Abdulmelik hakkında, "Allah'ın kullarına halifeliği ona mübarek olsun." şeklinde yazmıştır.

 

Velid o kadar fasık birisiydi ki, kardeşi Süleyman onu öldürmeye çalışarak onun hakkında, "Şehadet ederim ki o çokça şarap içen, laubali konuşan, utanmaz ve fasık biridir. Andolsun o benim canıma kastetti!" demiştir.

 

Velid o kimsedir ki, Kâbe'nin damına çıkarak orada şarap içmek istemişti! Bir defasında Mehdî Abbasî'nin meclisinde Velid'in zındık olduğu söylenince, Abbasî halifesi Mehdi, "Allah yanında halifetul-lah makamı onu bir zındığa bırakmayacak kadar yücedir." dedi.

 

Ebu Davud kendi Sünen'inde Süleyman-ı A'meş'ten şöyle rivayet etmiştir: Cuma günü cuma namazını Haccac b. Yusuf'la birlikte kıldım. Haccac bir hutbe okudu… ve hutbesinde şöyle dedi: "...Al-lah'ın halifesi ve seçtiği kulu Abdulmelik b. Mervan'ı dinleyin ve ona itaat edin."

 

Ebu Davud, Mes'udî ve İbn Abdurabbih, Rabi' b. Halid el-Zab-biy'den şöyle rivayet etmişlerdir: (Rivayet Ebu Davud'dan alınmıştır.)

 

Haccac b. Yusuf'un konuşmasında oturmuştum. Haccac hutbesinde şöyle dedi: "Bir iş için gönderdiğiniz elçi mi sizin yanınızda daha değerlidir, yoksa aileniz içinde sizin halifeniz olacak ve yerinize oturacak olan kimse mi?" (Haccac bu sözleriyle Abdulmelik Mervan'ın Allah yanında Resulullah'-tan (s.a.a) daha değerli olduğunu söylemek istiyor!!)

 

Haccac, Abdulmelik Mervan'a yazdığı mektupta hilâfet makamını yücelterek göklerin ve yerin sadece onun için yaratıldığını, Allah yanında halifenin makamının mukarreb meleklerden ve mürsel peygamberlerden daha üstün olduğunu iddia etmiş ve sebebini şöyle açıklamıştır:

 

Çünkü yüce Allah kendi eliyle Âdem'i yaratmış, meleklerini ona secde ettirmiş ve onu cennetine yerleştirmiş, sonra da onu yeryüzüne indirerek orada kendi halifesi kılmış ve melekleri onun elçileri kılmıştır.

 

Abdulmelik Mervan böyle bir övgüden dolayı şaşırıp sevinmiş ve "Keşke Haricîlerden bazısı burada olsaydı da, onlarla bu mektupla tartışsaydım!…" demiştir.

 

Bir defasında da halifeyi çıkardığı bu yüce makamdan aşağı düşürerek hutbesinde onu peygamberle eşit kılmıştır. Bu konu Sünen-i Ebu Davud ve Ikdu'l-Ferid'de şöyle geçer:

 

Haccac bir hutbesinde şöyle dedi:

 

"Şüphesiz, Allah katında Osman'ın durumu, Meryem oğlu İsa'nın durumu gibidir." Ardından şu ayeti okudu: "Hani Allâh demişti ki: "Ey Îsâ, doğrusu ben seni vefat ettireceğim, seni inkâr edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamet gününe kadar inkâr edenlerin üstüne geçireceğim." 

 

Ikdu'l-Ferid'de, "Seni inkâr edenlerden temizleyeceğim." cümlesinden sonra şöyle geçmiştir: "Haccac buraya ulaşınca Şam halkına işaret etti." Yani Şam halkı Osman'ı izlemiş ve Allah onların makamını inkâr eden Irak halkından üstün kılmıştır.

 

Velid b. Abdulmelik, Halid b. Abdullah el-Kasrî'ye Mekke'de bir su kuyusu kazmasını emretti. Bunun üzerine Abdullah Mekke'de bir kuyu kazdı; o kuyudan tatlı bir su çıktı ve insanlar o sudan istifade ettiler. Bunun üzerine Abdullah Mekke'de minbere çıkarak şöyle konuştu:

 

Ey insanlar! Sizce kim daha üstündür: Kişinin ailesi arasındaki halifesi mi, yoksa elçisi mi? Vallahi siz daha halifenin makam ve mevkisinin yüceliğini anlamış değilsiniz! Dik-kat edin; İbrahim Halilullah Allah'tan su istedi; Allah da ona acı ve tuzlu bir su verdi; bu halife de Allah'tan su istedi; fakat Allah ona tatlı bir su verdi!

 

Abdullah el-Kasrî bu sözleriyle, Zemzem suyuyla Velid b. Ab-dulmelik'in emriyle Tuva ve Hucun yokuşlarında kazdığı kuyudan çıkardığı suya işaret etmektedir. Halkın bu kuyu suyunun Zemzem suyundan daha üstün olduğunu görmeleri için onu getirerek Zemzem kuyusunun yanında deri bir kaba boşaltıyorlardı!

 

Ravi diyor ki:

 

Çok geçmeden o kuyunun suyu kurudu ve bir müddet son-ra onun eseri bile kayboldu; bugün onun nerede olduğu bilinmemektedir.

 

*   *   *

 

Hilâfet düzeni yöneticileri öyle bir yere vardılar ki, İslâm ümmetine hilâfet makamını, özellikle ilk iki halife Ebu Bekir ve Ömer'in makamını takdis etme telkininde bulundular. Ve yine Ömer'in hilafetinin sonlarında halkın zihniyeti ve düşünce tarzı öyle bir hadde vardı ki, bu kutsallığı kabullenmekle genel olarak Müslümanlar ve özellikle Hz. Resulullah'ın (s.a.a) ashabı bu iki halifenin siret ve gidişatının Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünnetiyle eş değer olduğunu ve İslâm toplumunun uyması gereken ilke ve kurallardan olması gerektiğini kabul ettiler. Nitekim Osman, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) sünneti ve bu iki halifenin gidişatına uyması şartıyla hilafete getirildi!

 

Biz daha önce Ebu Bekir ve Ömer'in İslâm hükümlerinin icrasında kendi rey ve görüşlerine göre davrandıklarına değindik. Onlar, Allah'ın Kitabında ve Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinde açıkça belirtilmesine rağmen genel olarak Haşimoğulları'nı ve özellikle Hz. Resulullah'ın (s.a.a) Ehlibeyt'ini humustanmahrum ederek hisselerine el koydular.

 

Ebu Bekir kendi reyine göre ve şer'î nassa aykırı olarak Halid b. Velid'e had ve kısas uygulanmasını kaldırdı.

 

Ömer, temettü umresi ve müt'a nikâhını kendi rey ve içtihadıyla yasakladı ve beytülmalın bölüştürülmesinde tabaka sistemini oluşturdu.

 

Ve bu iki halife özel veya genel maslahatlar adı altında İslâm hükümlerinin birçoğunu kendi reylerine göre değiştirdiler.

 

Üçüncü halife Osman b. Affan da bu iki halifeyi izleyerek onların gidişatını teyit etti.

 

Hilâfet Emirü'l-Müminin Ali'ye (a.s) ulaşınca, İslâm hükümlerinde yapılan onca değişikliklerden yakındı; ama bu hükümleri Hz. Resulullah'ın (s.a.a) dönemindeki hâlerine döndürmeyi başaramadı.

 

Daha sonra hilâfet Muaviye'nin eline geçince, elinden geldiği kadar bidatler çıkardı, İslâm hükümlerini değiştirerek yerine başka şeyler çıkardı.

 

Sonuçta, İslâm hükümleri perde arkasında gizli kaldı ve Müslümanlar gerçek hükümleri karıştırdılar. Öyle ki, Müslümanların halifeleri takdis etme düşüncesi neticesinde halifelerin İslâm toplumunda değiştirdikleri hükümleri yeniden eski hâline döndürmek mümkün olmadı.

 

Peki böyle bir durumda Ehlibeyt İmamları (a.s) ne yaptılar? İslâm hükümlerini topluma tekrar nasıl kazandırdılar? Bunlar ilerideki inceleyeceğimiz konulardır.

 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.