Çarsamba 8 Şubat 2012 - 15:17

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۱۶:۴۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Ölüm Düşüncesi

 

Behrâm-i Sâdıkî iki tür öykü yazmıştır. İlk öykülerinde insanların içle­rin­deki en derin ruhsal akımları son derece yeni şekillerle anlatır ve yay­gın öykü yazımı sınırlarını aşarak yeni özlü bir üslûp yaratır. Ancak, felsefî öyküler ola­rak adlandırabileceğimiz öteki öykülerinde, insanlığın genel durumunu ortaya koyar. Bu öykülerde, adeta Melekût adlı romanının ka­rakterleri ve kavramları üzerinde alıştırma yapar. Aslında, Melekût’un ya­zarın zihninde şekillenişi, bu eserleri yazdığı sırada gerçekleşir. Bu yüz­den, söz konusu ro­manı tanımak için yazarın felsefî öykülerini göz önünde tutmamız gerekir. Bu öykülerdeki ana tema ölümdür. Sâdıkî, ölümü, ölüm korkusuyla tanımaya ve onu aşağılamaya çalışmaktadır.

 

Behrâm-i Sâdıkî bir söyleşide şöyle demiştir: “İyi öykü ve romanın ko­şul­larından birisi, yazarın, kendi zamanının meselelerini hayatın her za­man ge­çerli olan koşullarının ve insanlığın her zamanki zihinsel ya­şamı­nın kalı­bında anlatmasıdır, zamanın gazetelerinde işlenen mesele­lerin ka­lıbında de­ğil.”

 

Yazar, böyle bir hedefe ulaşmak için, felsefî öykülerinde toplumsal ki­şiler yerine, insanlığın yaşamının mahiyetini ve yaratılışı, şairane bir hü­zün ve an­lamsızlıkla yoğrulmuş bir mizahın darbeleri altına koyar. Sâdıkî, ilk öyküle­rinde bütün tereddütlere ve bozgunlara rağmen hayata inanan insanları tas­vir etti. Ancak sonradan sonraya, “inanmakla inanmamak sı­nırı arasında başları dönen” muallâkta kalmış insanları işledi. “Bunlar sü­rekli olarak, ke­sinlikle kendilerini memnun edemeyeceklerini hisset­tikleri bir anlamsızlık ve saçma­lık aşamasına ulaşırlar. Ben kendi ru­humda hep bu iki yön arasında gidip gelmekteyim. Bu umudun bir yönü, iyiliği ve adaleti tesis etmenin ya da içinde yaşanılabilir bir toplum ya­ratmanın mümkün oluşudur. Ama her şeye rağmen hayat boştur; amaç­sızdır ve sona ermektedir. Ama neden, belli de­ğildir.”

 

Yazarın toplumsal mizahlarında, nasıl daha iyi bir yaşam umudu (mev­cut toplumsal düzen alaya alınmak yoluyla) kefesi ağır basıyorsa, fel­sefî öy­küle­rinde hayatın amaçsızlığı ve boşunalığı genellik kazanmaktadır. Belirgin du­rumların yerini, zamansız gerçek dışılıklar almıştır. Muallakta kalmış in­sanlar, korku ve umutsuzluk içinde, anlaşılması mümkün olma­yan gizil güç­lerin dai­resine yakalanırlar. Bu durum ruhsal ve toplumsal güvenceleri ol­mayan in­sanları umutsuzluklara, mahkûmiyetlere ve ceza­lara esir eden böy­lesi toplum­sal koşulların felsefî bir yansıması olmakla birlikte, gerçeküstü bir yön kaza­nacak kadar soyutluğa ve hayalî bir genel­liğe de ulaşmaktadır. Esa­sen sıradan insanlar ve olaylar hakkındaki bu mesele Sâdıkî’nin baktığı açı­dan metafizik bir boyut kazanmaktadır. Bu düzlem, yazarın bütün felsefî öy­külerinde tekrar edilir ve onlara özel bir şaşırtıcılık katar. Bu öykülerin, var­lık aleminin sırla­rını kavrama yolunda kaybolmuş karakterleri, içinde hiçbir güvenlik ve huzur duygusu bulun­mayan anlaşılmaz bir dünyada yaşamakta­dırlar.

 

Felsefi öykülerin en iyi örneği olan “Tedrîs der Bahâr-i Dil-engîz”, öğ­ren­cilerin ve öğretmenin bulunduğu bir sınıfta geçer. Yazarla birlikte öy­künün gelişimine katılan okuyucu, kendisini, her ne kadar duyumsanır ve gerçek de olsalar, insanların ve nesnelerin, duyumsanamayan bir konuma ulaştıkları ve yazarın tabiatına uygun sembolik bir anlam ifade edebile­cekleri şekilde tasvir edildikleri bir çevrede hisseder. Sâdıkî, okuyucuya, arayış içinde bir rol vere­rek o belirsiz ve adaletsiz atmosferde kendi yo­lunu açması ve öykünün kahra­manının karşılaştığı problemlerle karşılaş­ması için ona eşlik ettirir.

 

Sâdıkî, ilk öykülerinde klişeleşmiş gözlem yöntemini kırmak için, her ola­ğan meseleye, onda yeni bir yön bulacak, okuyucuyu sarsacak ve kendi du­rumu konusunda düşünmeye sevk edecek bir açıdan bakmaya çalışır. An­cak felsefî öykülerinde, okuyucuyu şaşırtma çabası içindedir. Bu yüz­den ola­ğa­nüstü ve gizemli olaylara yönelir. Sanki, bazı gizli ve muktedir güçler, ha­yatın her anında var olan ölüm düşüncesini hatırlatarak onun mutluluğunu yok et­mek için insanı her yandan kuşatmışlardır. Yazar bu şekilde, gerçe­küstücüle­rin tarzında “her yerde, her zaman, günlük hayat­taki her olağan olayda, olağa­nüstü bir etmen aramakta, garip ve doğa ötesi olguları bildik, insanlığın elinin altındaki şeyler olarak kabul et­mektedir. Onun vehimli dün­yasında, en şaşır­tıcı olaylar bile okuyucuyu normal ger­çekliklerde bile kuş­kuya düşürmek ve ona karşı koymasını sağlamak için sıradan ve doğal gö­rünmektedir.” Yazar, bu ıstırap verici öykülerde, top­lumsal hayatın için­den doğan korkulara metafi­zik bir yapı kazandırır. Du­rumun kâbus yaratıcı ve tehdit edici olduğunu gös­termek, kesinlikler ko­nusunda kuşku yaratmak, gerçekliklere duyulan güveni sarsmak ve böy­lece okuyucusunun bakış açısını ve hayal gücünü genişlet­mek için uyku verici, gizemli bir atmosfer yaratır.

 

“Tedrîs der Bahâr-i Dil-engîz” adlı öyküde, öğretmen görünmezdir ve öğ­renciler kendilerine bir vehim perdesi ardından bakıyormuşuzcasına tas­vir edilmişlerdir. Her şey doğa ötesi bir sise bürünmüş, teşhis sınırları kaybol­muştur. Bu öykü, uyanıklık halinde görülen bir tür kâbustur. Her­kes yalnızdır; hiç kimse kiminle taraf olduğunu, muhatabının kim oldu­ğunu bil­mez ve ge­nellikle anlaşmazlık en belirgin şekliyle mevcuttur. Sınıf öğretmeni, yüzü or­taya çıktığında, Melekût romanının M.L.’sinden başka birisi değildir. Öğren­ciler, öğretmenin semavî melekûtundan kopmuş, gö­nüllerini dünyevî melekutla hoş etmiş insanlardır. Sınıfta, belki de ölüme daha yakın olması se­bebiyle  sadece yaşlı bir adam kalır. İnsanlığın hali­nin bir temsilcisi olarak gö­rünen adam, kaderci bir üslûpla, kaderin pen­çesinde hakarete uğramış bir halde gösterilmiştir. Öğretmenin gizemli gücü karşısında âciz olan adam, daha işin başından itibaren suçlu sayılır. Öğretmen, ders vermek yerine, yaşlı ada­mın sözlerine kulak vermeden ya da onun suçunun ne olduğunu belirle­meden, onu yargılamaya ve cezalan­dırmaya başlar.

 

Sâdıkî neden korkmakta, hangi bilinmezin cevabını vermeye çalış­makta­dır? Acaba bu yazarın ölüm konusundaki derin ıstırabı değil midir ve acaba öğretmenin ihtiyarı korkuttuğu uyarı ölümün ta kendisi değil midir?

 

Anlaşılmaz kahredici güçlere yaklaşımdaki bu türden bir hayret ve ıs­tı­rap “Ezân-i Mağrib” (Akşam Ezanı) adlı öyküde de görülür. Bahayî şey­hinin peşinde dolaşan deli­kanlının hayreti, esasen hedefini tanımaması, bu yolun sıkın­tısına ve so­kak­taki insanların küfürlerine neden katlandı­ğını bilmemesi yüzündendir. Ancak, kendi hayatının anlamsızlığını anla­dığı an, hayret anı, çok önemlidir: “Acı ve­ren ve korkutan bir şeyin yak­laştığı o an.” Belki bir gerçek, onu kendi­sine ta­nıtan ve gizemli güçler kar­şısında âciz oldu­ğunu anlatan bir andır. Bu an, en belirgin şekliyle, “Yek Rûz Sobh İttifâk Oftâd” (Bir Gün Sabah Oldu) adlı öyküde görünür. O anda, Havâtim Bey, haddinden fazla uzun boylu bir adamla karşılaşır. Söyle­nemeye­cek bir mesajı ya da görevi olan bir adamdır o. Ölümün canlı ve so­mut varlığı olabilecek bir adam. Bu adam, Melekût’taki şeytanın yar­dımcısı gibi, “meçhul” olarak adlandırılır ve inanılmaz haliyle Havâtim Bey’i çılgına çevirir. “Zencîr” (Zincir) adlı öyküdeki insanlar da ruhsal ve toplumsal boğulmuş­luktan cinnetten başka bir çıkış yolu bulamazlar. An­cak iflas etmiş bir taci­rin, vatan savaşla­rında oğ­lunu, kanser yüzünden de kızını yitirmiş bir ka­dının delirmesi, öyle­sine kuşku verici ve korkutucu bir şekilde tasvir edilir ki olay doğal olmayan bir yön kazanır. Kocaman ve gi­zemli bir akıl hastanesini hiçbir zaman göze gö­rünmeyen bir grup yönet­mektedir. Hastanenin başı, Melekût’taki Dr. Hâtem’i hatıra getiren, yaşlı ve katil bir doktordur. Hasta­nenin çevresin­deki doğa da ortamın vehimli­liğini ve asabiyetini artıracak, bir belânın –Melekût romanına inen belâ- geliş beklentisini çağrıştıracak bi­çimde tas­vir edilir.

 

Melekût: Bu romandaki maceralar, cinin Meveddet Bey’in ruhuna gir­diği Çarşamba gece yarısından, belânın –ölüm- herkesi kuşattığı Per­şembe saba­hına kadar sürer. Ancak, hatıralar ve monologlar yoluyla geç­mişe dönüş ve mitolojilere yöneliş, öyküyü ezelden ebede uzanan bir düz­leme yayar.

 

Olay, her şeyin şaşırtıcı görüntülerle dopdolu ve gizemli olduğu sakin bir gece yarısında, uzak bir şehirde, Meveddet Bey, Şişman Adam, Yabancı Adam ve Genç Adam, Meveddet Bey’in bahçesinde yiyip içip eğlenmekle meşgul ol­dukları sırada meydana gelir. Cin, tıpkı bir gün sabah uykudan uyandığında bir böceğe dönüştüğünü gören Kafka’nın Mesh’indeki öykü kah­ramanı Greguar Samsa gibi, Meveddet Bey’in içine girer.

 

Sâdıkî, olayların karmaşayla dolu içeriğini anlatmak ve gerçekliklerin da­ğılmasıyla felâket ve anlamsızlık yüklü bir atmosfer yaratmak için, im­kânsız bir olayın meydana gelişini sade bir şekilde ortaya koyar. “Garabet” sonuna kadar romanın üzerinde ışıyan soğuk bir ışıktır ve öykünün çeki­ciliğinin sırrı olarak hareket etmektedir. Yazar, kâbus benzeri bir imgelem yoluyla, hayatın içsel boşunalığını ve saçmalığını göstermeye ve okuyu­cuyu, sabit görünen her şeyin değişebilirliği konusunda kuşkuya düşür­meye çalışır. Sâdıkî’nin öykü dünyasında hiçbir şey mutlak ve doğal değil­dir, görünüşte meşru olan her şey uygunsuz olabilir ve hızla bu taraftan o tarafa dönebilir. Ancak Melekût’ta bu yer değiştirme ve hareket, korkulu bir dünya görüşünün somut gerçekliğin ye­rine geçmesinden kaynaklanır. Bu durum, insanların ölüm me­selesine yakla­şım tarzını ortaya koymak ve onları tövbe ettirmek amacıyla gerçekleşir.

 

Sâdıkî, bu amaca ulaşmak için mitleri yardıma çağırır ve iki dünyayı bir­bi­rinin karşısına yerleştirir. Uzun bir yaşam isteyen sıradan yeryüzü in­sanla­rı­nın dünyasıyla, zamansızlıktan bıkan ve ölümü arayan Yehova ile şeytanın mitolojik dünyası. İlk dünya, kitabın birinci bölümünde, yazarın ilk öyküle­rinde çok güzel tasvir edilen küçük kasabaların durgun ve sıkın­tılı dünyası­dır. Bu dünyanın insanlarının her biri bir şekilde hayatı sev­mekte ve ölüm­den korkmaktadır. Şişman Adam, yıllarca ömür sürmek ve hayatın tadını çı­kar­mak isteyen saygın ama bencil bir tacirdir. Geleceğe güvensiz sade bir memur olan Genç Adam yararlı ve etkili olmayı arzular. Bu nedenle bütün pratik işleri üzerine alır. Hayatı çok basit anlar ve Dr. Hâtem’in deyişiyle “ilk insanlara” benzer. O, Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’daki Mikah Şah gibi, yeryüzü güzelliğini tecrübe etmiş, göğe ilgisiz kal­mıştır. Dostlar arasında, her du­rumda sessizce olup biteni izleyen ve ba­zen bek­lenmedik bir cümleyle ora­daki kuşkulu varlı­ğını ilan eden bir de Yabancı Adam vardır. Biz onun hiçbir özelliğini bilmiyo­ruz. Sonradan şeytanın yardımcısı olduğunu anladığımız, her iki yönden de gi­zemli olan bu me­mur, kehanette bulunurcasına “Bu gece bir şeyler olacak sanki.” der. Ür­kütücü bir çınlamaya sahip olan bu cümle öy­küyü, polisiye öy­külere özgü bir muallakta kalışta bırakır. Fakat sahiden de olacak olan şey ne­dir? En iyisi Meveddet Bey’in tedavisi için şehre doğru yola koyulan arkadaş­lara eşlik edelim.

 

Dr. Hâtem’nin yıkık dökük kliniğine ulaştığımızda, gerçek dünyadan mi­tolojilerin dünyasına adım atarız. Gerçek insanların bütün özelliklerine sahip olan ama bu dünyaya ait olmayan karakterlerle dolu alışılmadık bir dünya. Dr. Hâtem garip bir varlıktır. İkili tabiatı, Dr. Jackel ve Mr. Heid’i hatırlatan genç­lik ve ihtiyarlık karışımı katil bir doktordur. Mitolojik bir varlık sergile­diği gibi, günümüz insanlarının içine de sahiptir. Nitekim daha sonra M.L.’nin de böyle bir konuma sahip olduğunu görürüz. Esere gerçekçi bir hava katan bu durum, mitolojik gücünü azaltmaktadır.

 

Meveddet’in muayenesi sırasında Dr. Hâtem ile Genç Adam arasın­daki sohbet hararetlenir. Hâtem kendisinin ikiliğinden söz eder:

 

“Bedenimin bir yanı beni hayata çağırıyor, öteki yanı ölüme. Bu iki­liği ru­humda daha öldürücü ve daha şiddetli hissediyorum. Bilmiyorum göğü mü kabul edeyim yeri mi, hangisinin melekutunu? Ben bir demir parçası gibi bu iki zıt ve güçlü kutup arasında dolaşıp duruyorum.”

 

Yazarın ilk eserlerindeki insanların muallâkta kalışı, örneğin “Âkâ-yi Nivîsende Tâze Kâr-est”te de görülmektedir. Bu öyküde Sebz Ali –hevenk gibi havada asılı kalan mutsuz bir insan- yirmi yıl sonra köyüne geri döne­rek: “Çu­buğumu götürmeye geldim, o gece almayı unutmuşum.” der.

 

Hâtem, Genç Adam’a şöyle cevap verir:

 

“Çatıda, ameliyat edilmesi gereken bir hastam yatıyor, yani kendisi böyle bir ihtiyaç hissediyor. Adı M.L. Şu anda mümkün olan son uzvunu kesmek is­tiyor... Artık tek elinden başka hiçbir şeyi kalmamış.”

 

Böylece M.L.’yi tanıtarak romandaki en önemli komployu kurar ve öy­küyü kendisiyle onun arasındaki kavganın macerasına doğru sürükler. Hâtem, ko­nuşması esnasında Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’yu ilginç bir kitap ola­rak tanıtır. Sâdıkî, romanının temelini atarken, bu eseri göz önünde tutmuş olabilir. “Yekulya”da şeytan Yekulya’yı görmeye gelir ve kitabın asıl öyküsünü ona anla­tır, eserin sonunda yine şeytan, Yekulya ve Ebane ırma­ğının öykü­süne geri dö­neriz. Melekût’ta da önce arkadaşların öyküsü, sonra Dr. Hâtem ile M.L.’nin arasındaki ilişkiden ibaret olan kitabın asıl öyküsü vardır (ya da Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’daki Yehova ve iblis), ardın­dan yeniden arkadaşların öyküsüne döneriz.

 

İkinci ve üçüncü bölümlerde, M.L. kendisinden söz eder. Yazar, bir ha­tıra defteri şeklinde yazılmış olan içsel monolog yöntemiyle, şairane bir ne­sirle M.L.’nin ruhunun gizli yönlerini kurcalar. İç’in tahlili, hatıralar ve ger­çeküs­tücü düşlerle karışır; böylece ortam bazen Tevrat bazen de Bûf-i Kûr benzeri bir atmosfere bürünür.

 

M.L. unutma arayışı içinde bütün dünyayı ayakları altına almış, her şe­hirde bir uzvunu cerrahların neşterine teslim etmiş, hatta bunu alışkan­lık ha­line getirmiştir, ama unutma’dan hiçbir eser yoktur. Kesilmiş uzuv­larını alkol şişeleri içinde yanında taşıyan M.L., yaşlı bir adamın sürdüğü siyah bir fay­tona oğlunun tabutunu koymuştur; Bûf-i Kûr’daki tabut gibi zihnine ve ru­huna ağırlık veren bir tabut. M.L. de Dr. Hâtem gibi çift kişi­liklidir. O da bü­tün ömrü boyunca, parçalanmış bir kayık gibi, bu hallerin ve baygınlıkla­rın dalgaları arasında salınmaktadır. O da gün batımlarındaki gamların esi­ridir; boş anlardan korkmakta, ölme umudu olmadığından işkence çekmek­tedir. Varlığında iki güç –çocuk ve şeytan- çekişmektedir. Gün batımlarında ve ge­celerde başını uzatan dev (şeytan), onu bitimsiz kâbuslara esir eder, yıkmaya ve öldürmeye çağırır. Çocuk, hayatın güzel anlarını çağrıştırır. M.L. böyle bir günbatımında korkunç bir ortamda oğlunu öldürmüş, cinayeti gö­ren hizmet­çisi Şeku’nun dilini kes­miştir. Artık kendi melekutundan yeryü­züne indiği için, Dr. Hâtem’in yirmi yıl önce oğluyla arkadaş olan, ona hiçlik, boşunalık ve intihar dü­şüncesini telkin eden gizemli yabancı olduğunu anlar. M.L. de oğlu­nun Dr. Hâtem’e meyletmesi  korkusuyla onu öldürmüştür.

 

M.L., Hâtem’den intikam alma düşüncesindedir (Yehova ile İblis’in çatış­ması). Onu tanıyan Dr. Hâtem de sürekli olarak ameliyat tarihini er­te­lemekte, sanki M.L.’nin direnişini kırmaya çalışmaktadır. Zamanla ha­yata duyduğu is­tek ve ölümden kaçışı, M.L.’nin varlığını kuşatır. Güneş­ten, ye­mekten ve ha­yattan tat almak, geçmişin bütün soyut ve somut anı­larını, Dr. Hâtem ile kav­gasını, kopmuş uzuvlarını ve oğlunun cesedini fırlatıp atmak, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak ve oğlundan onu öl­dürmesini istemeyi arzulamaktadır. Dr. Hâtem’i davet edip ona kalan tek elinden ameliyat ol­maktan vazgeçtiğini söy­lemek düşüncesine kapılır. Ama olup bitenler, bize her şeyin sona erdiğini ve artık hayatın karanlıkla­rına gömülmüş yolların üzerinde sadece ölümün ve hiçliğin at koşturdu­ğunu söylemektedir. Dr. Hâtem, herkesi yok etme görevini üstlenen bu iktidarsız adam, şehirdeki çoğu insana, bu cümleden olarak Şiş­man Adam’a, Genç Adam’a, hatta M.L.’ye ölüm ilacı zerk etmiştir. Onun göç edişinin ardından şehir tam bir mezarlığa dönüşür.

 

Hâtem de M.L.’nin ölümünden sonra kaçmaya başlamış, şehirden şehire insanları yok etmiştir. M.L. ve Hâtem aynı kişiliğin iki tasvirini ser­gilerler. Ya­zarın, onların içini tasvir ettiği her yerde ete ve kana bürünerek canlanır­lar. Ancak yüzlerine mitolojik bir örtü geçirildiğinde yapmacık bir hal alırlar. Bunlar, yazarın hayal gücünün başları etrafına mitolojik bir hâle çektiği top­lumun içinden alınmış insanlardır. Yani yenilgi kuşağının ruhsal ve düşünsel alanına sahiptirler ama semavi varlıklar olarak göste­rilmektedirler. Mitoloji, yeni bir mesaj iletmediği gibi, okuyucunun kendi­sini gerçek dışı bir dünyada hissetmesine de yol açmakta, aynı şekilde öy­künün içeriğini Yehova ile iblis arasındaki tarihsel çatışmayla sınırlamak­tadır.

 

Son bölüm, yeryüzüne dönüş bölümüdür. Melekût’tan ve Dr. Hâtem ile M.L.’nin çatışmasından çıkıp arkadaşların arasına geri döneriz. Arka­daşlar bahçeye geri dönmüşler, sarhoş bir halde yiyip içip eğlenmekle meşguldürler. Dr. Hâtem bir Drakula kılığında yanlarına gelir: “Üzerinde uzun ve siyah renkli bir pelerin vardı. Elleri buz tutmuştu ve hissizdi.” Ya­bancılardan duyu­lan korkuyu sergilemek için izlenimci filmlerin tar­zında so­ğuk ve karanlık bir tasvir... Yabancı, Dr. Hâtem’i ar­kadaşlara ta­nıştırır: O şeytan, M.L. de tanrıdır. Kuşkusuz bu tanıştırma lüzumsuzdur. Sâdıkî, ge­çen beş bölüm boyunca bu mitolojileri kendi sanat gücüyle oku­yucuna tanı­tamamış olduğunu hissetmiş olmalıdır ki bir kez daha onların mahiyetini açıklamaya kalkışmaktadır.

 

Dr. Hâtem, arkadaşlara kısa zamanda öleceklerini söyler. Şişman Adam kalp sektesi geçirir, ölümden korkan Genç Adam yardım istemek için M.L.’ye doğru gider, ne var ki onun kendisi yardıma muhtaçtır. So­nunda umutsuz bir itirazla, Dr. Hâtem ile M.L. arasındaki kavganın sahte olduğunu söyler. İkisi­nin oyuncağı olmamak için önünde intihar etmekten başka bir çıkar yol göre­mez. Buradan itibaren artık Melekût’un mizahi bir tasvirini sunarak onu iti­raz konusu yapan Sâdıkî’nin kendisidir. İnsanları Melekût’un oyuncağı ola­rak gö­ren yazar, her alanda bütün umudunu yiti­rir. Geride hiçlikten başka hiçbir şey kalmaz ve  insan, sonsuz bir sıkıntıya katlanmak üzere yapayalnız kalır. Dün­yaya kötülüğün egemen olduğunu gören Sâdıkî, ölüm vadisine kaçmayı önerir.

 

Sâdıkî, bu öykülerde, varlık bilmecesini ve kendi zamanındaki top­lumsal krizi, sembolik bir sezgicilikle işleyerek, üzerinde köklü bir hiçliğin egemen ol­duğu, her şeyin belirsizlik ve yabancılık halinde geçtiği şairane ama kuşku dolu bir atmosfer yaratır. Meçhul kanunların esiri olan insan­ların, anlaşıl­ması mümkün olmayan şartlara tutsak olduklarından ferya­dına ulaşacak kimse yoktur ve sonsuz bir korkuya kapılmışlardır. Sonunda Sâdıkî’yi de kendisine baş eğdiren de işte bu zalimce açıklanamaz du­rumdu. Bir zaman­lar büyük bir heyecanla hayatı kaleme alan yazar, kendi zamanının anlam­sızlığının ve ka­ramsarlığının kurbanı oldu. Öyle bir hale geldi ki artık yaşa­mak için hiçbir ne­deni yoktu. Yani, tıpkı öykülerindeki kahramanların başına gelen duruma uğ­radı. Artık o rint ve iğneleyici ruhtan hiçbir eser kalmamıştı. Acı ve kaygı bü­tün benliğini sarmıştı, bu yüzden hayatın üzüntü verici yönle­rine eskisinden daha çok dikkat edi­yordu.

 

O, utanmayı kendilerine siper edinerek esenliğe çıkan aydın görü­nümlü kimselerden şikayetçiydi. Bayağı değerlere bir türlü alışamadı, “kendi döne­minin akımına esir olmadı, yozlaşma seline kapılıp bataklık­lara batmadı. Sa­natından makam mevki, para vesaire uğruna yararlan­madı.” Ancak hiçbir da­yanak bulamadığı için çıkmaza girdi, kendisini unutmak için ruhundaki tehlikeli yaralara, nihayet 1356/1977’de ölümüne yol açan yeni neşterler vu­ran sakinleştirici haplara yöneldi.

 

Yayın dünyamızda Behrâm-i Sâdıkî’den geriye Melekût’tan başka, “Senger ve Kumkumahâ-yi Hâlî” adlı birkaç dağınık öykü daha kal­mıştır.

 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.