| Ölüm Düşüncesi Behrâm-i Sâdıkî iki tür öykü yazmıştır. İlk öykülerinde insanların içlerindeki en derin ruhsal akımları son derece yeni şekillerle anlatır ve yaygın öykü yazımı sınırlarını aşarak yeni özlü bir üslûp yaratır. Ancak, felsefî öyküler olarak adlandırabileceğimiz öteki öykülerinde, insanlığın genel durumunu ortaya koyar. Bu öykülerde, adeta Melekût adlı romanının karakterleri ve kavramları üzerinde alıştırma yapar. Aslında, Melekût’un yazarın zihninde şekillenişi, bu eserleri yazdığı sırada gerçekleşir. Bu yüzden, söz konusu romanı tanımak için yazarın felsefî öykülerini göz önünde tutmamız gerekir. Bu öykülerdeki ana tema ölümdür. Sâdıkî, ölümü, ölüm korkusuyla tanımaya ve onu aşağılamaya çalışmaktadır. Behrâm-i Sâdıkî bir söyleşide şöyle demiştir: “İyi öykü ve romanın koşullarından birisi, yazarın, kendi zamanının meselelerini hayatın her zaman geçerli olan koşullarının ve insanlığın her zamanki zihinsel yaşamının kalıbında anlatmasıdır, zamanın gazetelerinde işlenen meselelerin kalıbında değil.” Yazar, böyle bir hedefe ulaşmak için, felsefî öykülerinde toplumsal kişiler yerine, insanlığın yaşamının mahiyetini ve yaratılışı, şairane bir hüzün ve anlamsızlıkla yoğrulmuş bir mizahın darbeleri altına koyar. Sâdıkî, ilk öykülerinde bütün tereddütlere ve bozgunlara rağmen hayata inanan insanları tasvir etti. Ancak sonradan sonraya, “inanmakla inanmamak sınırı arasında başları dönen” muallâkta kalmış insanları işledi. “Bunlar sürekli olarak, kesinlikle kendilerini memnun edemeyeceklerini hissettikleri bir anlamsızlık ve saçmalık aşamasına ulaşırlar. Ben kendi ruhumda hep bu iki yön arasında gidip gelmekteyim. Bu umudun bir yönü, iyiliği ve adaleti tesis etmenin ya da içinde yaşanılabilir bir toplum yaratmanın mümkün oluşudur. Ama her şeye rağmen hayat boştur; amaçsızdır ve sona ermektedir. Ama neden, belli değildir.” Yazarın toplumsal mizahlarında, nasıl daha iyi bir yaşam umudu (mevcut toplumsal düzen alaya alınmak yoluyla) kefesi ağır basıyorsa, felsefî öykülerinde hayatın amaçsızlığı ve boşunalığı genellik kazanmaktadır. Belirgin durumların yerini, zamansız gerçek dışılıklar almıştır. Muallakta kalmış insanlar, korku ve umutsuzluk içinde, anlaşılması mümkün olmayan gizil güçlerin dairesine yakalanırlar. Bu durum ruhsal ve toplumsal güvenceleri olmayan insanları umutsuzluklara, mahkûmiyetlere ve cezalara esir eden böylesi toplumsal koşulların felsefî bir yansıması olmakla birlikte, gerçeküstü bir yön kazanacak kadar soyutluğa ve hayalî bir genelliğe de ulaşmaktadır. Esasen sıradan insanlar ve olaylar hakkındaki bu mesele Sâdıkî’nin baktığı açıdan metafizik bir boyut kazanmaktadır. Bu düzlem, yazarın bütün felsefî öykülerinde tekrar edilir ve onlara özel bir şaşırtıcılık katar. Bu öykülerin, varlık aleminin sırlarını kavrama yolunda kaybolmuş karakterleri, içinde hiçbir güvenlik ve huzur duygusu bulunmayan anlaşılmaz bir dünyada yaşamaktadırlar. Felsefi öykülerin en iyi örneği olan “Tedrîs der Bahâr-i Dil-engîz”, öğrencilerin ve öğretmenin bulunduğu bir sınıfta geçer. Yazarla birlikte öykünün gelişimine katılan okuyucu, kendisini, her ne kadar duyumsanır ve gerçek de olsalar, insanların ve nesnelerin, duyumsanamayan bir konuma ulaştıkları ve yazarın tabiatına uygun sembolik bir anlam ifade edebilecekleri şekilde tasvir edildikleri bir çevrede hisseder. Sâdıkî, okuyucuya, arayış içinde bir rol vererek o belirsiz ve adaletsiz atmosferde kendi yolunu açması ve öykünün kahramanının karşılaştığı problemlerle karşılaşması için ona eşlik ettirir. Sâdıkî, ilk öykülerinde klişeleşmiş gözlem yöntemini kırmak için, her olağan meseleye, onda yeni bir yön bulacak, okuyucuyu sarsacak ve kendi durumu konusunda düşünmeye sevk edecek bir açıdan bakmaya çalışır. Ancak felsefî öykülerinde, okuyucuyu şaşırtma çabası içindedir. Bu yüzden olağanüstü ve gizemli olaylara yönelir. Sanki, bazı gizli ve muktedir güçler, hayatın her anında var olan ölüm düşüncesini hatırlatarak onun mutluluğunu yok etmek için insanı her yandan kuşatmışlardır. Yazar bu şekilde, gerçeküstücülerin tarzında “her yerde, her zaman, günlük hayattaki her olağan olayda, olağanüstü bir etmen aramakta, garip ve doğa ötesi olguları bildik, insanlığın elinin altındaki şeyler olarak kabul etmektedir. Onun vehimli dünyasında, en şaşırtıcı olaylar bile okuyucuyu normal gerçekliklerde bile kuşkuya düşürmek ve ona karşı koymasını sağlamak için sıradan ve doğal görünmektedir.” Yazar, bu ıstırap verici öykülerde, toplumsal hayatın içinden doğan korkulara metafizik bir yapı kazandırır. Durumun kâbus yaratıcı ve tehdit edici olduğunu göstermek, kesinlikler konusunda kuşku yaratmak, gerçekliklere duyulan güveni sarsmak ve böylece okuyucusunun bakış açısını ve hayal gücünü genişletmek için uyku verici, gizemli bir atmosfer yaratır. “Tedrîs der Bahâr-i Dil-engîz” adlı öyküde, öğretmen görünmezdir ve öğrenciler kendilerine bir vehim perdesi ardından bakıyormuşuzcasına tasvir edilmişlerdir. Her şey doğa ötesi bir sise bürünmüş, teşhis sınırları kaybolmuştur. Bu öykü, uyanıklık halinde görülen bir tür kâbustur. Herkes yalnızdır; hiç kimse kiminle taraf olduğunu, muhatabının kim olduğunu bilmez ve genellikle anlaşmazlık en belirgin şekliyle mevcuttur. Sınıf öğretmeni, yüzü ortaya çıktığında, Melekût romanının M.L.’sinden başka birisi değildir. Öğrenciler, öğretmenin semavî melekûtundan kopmuş, gönüllerini dünyevî melekutla hoş etmiş insanlardır. Sınıfta, belki de ölüme daha yakın olması sebebiyle sadece yaşlı bir adam kalır. İnsanlığın halinin bir temsilcisi olarak görünen adam, kaderci bir üslûpla, kaderin pençesinde hakarete uğramış bir halde gösterilmiştir. Öğretmenin gizemli gücü karşısında âciz olan adam, daha işin başından itibaren suçlu sayılır. Öğretmen, ders vermek yerine, yaşlı adamın sözlerine kulak vermeden ya da onun suçunun ne olduğunu belirlemeden, onu yargılamaya ve cezalandırmaya başlar. Sâdıkî neden korkmakta, hangi bilinmezin cevabını vermeye çalışmaktadır? Acaba bu yazarın ölüm konusundaki derin ıstırabı değil midir ve acaba öğretmenin ihtiyarı korkuttuğu uyarı ölümün ta kendisi değil midir? Anlaşılmaz kahredici güçlere yaklaşımdaki bu türden bir hayret ve ıstırap “Ezân-i Mağrib” (Akşam Ezanı) adlı öyküde de görülür. Bahayî şeyhinin peşinde dolaşan delikanlının hayreti, esasen hedefini tanımaması, bu yolun sıkıntısına ve sokaktaki insanların küfürlerine neden katlandığını bilmemesi yüzündendir. Ancak, kendi hayatının anlamsızlığını anladığı an, hayret anı, çok önemlidir: “Acı veren ve korkutan bir şeyin yaklaştığı o an.” Belki bir gerçek, onu kendisine tanıtan ve gizemli güçler karşısında âciz olduğunu anlatan bir andır. Bu an, en belirgin şekliyle, “Yek Rûz Sobh İttifâk Oftâd” (Bir Gün Sabah Oldu) adlı öyküde görünür. O anda, Havâtim Bey, haddinden fazla uzun boylu bir adamla karşılaşır. Söylenemeyecek bir mesajı ya da görevi olan bir adamdır o. Ölümün canlı ve somut varlığı olabilecek bir adam. Bu adam, Melekût’taki şeytanın yardımcısı gibi, “meçhul” olarak adlandırılır ve inanılmaz haliyle Havâtim Bey’i çılgına çevirir. “Zencîr” (Zincir) adlı öyküdeki insanlar da ruhsal ve toplumsal boğulmuşluktan cinnetten başka bir çıkış yolu bulamazlar. Ancak iflas etmiş bir tacirin, vatan savaşlarında oğlunu, kanser yüzünden de kızını yitirmiş bir kadının delirmesi, öylesine kuşku verici ve korkutucu bir şekilde tasvir edilir ki olay doğal olmayan bir yön kazanır. Kocaman ve gizemli bir akıl hastanesini hiçbir zaman göze görünmeyen bir grup yönetmektedir. Hastanenin başı, Melekût’taki Dr. Hâtem’i hatıra getiren, yaşlı ve katil bir doktordur. Hastanenin çevresindeki doğa da ortamın vehimliliğini ve asabiyetini artıracak, bir belânın –Melekût romanına inen belâ- geliş beklentisini çağrıştıracak biçimde tasvir edilir. Melekût: Bu romandaki maceralar, cinin Meveddet Bey’in ruhuna girdiği Çarşamba gece yarısından, belânın –ölüm- herkesi kuşattığı Perşembe sabahına kadar sürer. Ancak, hatıralar ve monologlar yoluyla geçmişe dönüş ve mitolojilere yöneliş, öyküyü ezelden ebede uzanan bir düzleme yayar. Olay, her şeyin şaşırtıcı görüntülerle dopdolu ve gizemli olduğu sakin bir gece yarısında, uzak bir şehirde, Meveddet Bey, Şişman Adam, Yabancı Adam ve Genç Adam, Meveddet Bey’in bahçesinde yiyip içip eğlenmekle meşgul oldukları sırada meydana gelir. Cin, tıpkı bir gün sabah uykudan uyandığında bir böceğe dönüştüğünü gören Kafka’nın Mesh’indeki öykü kahramanı Greguar Samsa gibi, Meveddet Bey’in içine girer. Sâdıkî, olayların karmaşayla dolu içeriğini anlatmak ve gerçekliklerin dağılmasıyla felâket ve anlamsızlık yüklü bir atmosfer yaratmak için, imkânsız bir olayın meydana gelişini sade bir şekilde ortaya koyar. “Garabet” sonuna kadar romanın üzerinde ışıyan soğuk bir ışıktır ve öykünün çekiciliğinin sırrı olarak hareket etmektedir. Yazar, kâbus benzeri bir imgelem yoluyla, hayatın içsel boşunalığını ve saçmalığını göstermeye ve okuyucuyu, sabit görünen her şeyin değişebilirliği konusunda kuşkuya düşürmeye çalışır. Sâdıkî’nin öykü dünyasında hiçbir şey mutlak ve doğal değildir, görünüşte meşru olan her şey uygunsuz olabilir ve hızla bu taraftan o tarafa dönebilir. Ancak Melekût’ta bu yer değiştirme ve hareket, korkulu bir dünya görüşünün somut gerçekliğin yerine geçmesinden kaynaklanır. Bu durum, insanların ölüm meselesine yaklaşım tarzını ortaya koymak ve onları tövbe ettirmek amacıyla gerçekleşir. Sâdıkî, bu amaca ulaşmak için mitleri yardıma çağırır ve iki dünyayı birbirinin karşısına yerleştirir. Uzun bir yaşam isteyen sıradan yeryüzü insanlarının dünyasıyla, zamansızlıktan bıkan ve ölümü arayan Yehova ile şeytanın mitolojik dünyası. İlk dünya, kitabın birinci bölümünde, yazarın ilk öykülerinde çok güzel tasvir edilen küçük kasabaların durgun ve sıkıntılı dünyasıdır. Bu dünyanın insanlarının her biri bir şekilde hayatı sevmekte ve ölümden korkmaktadır. Şişman Adam, yıllarca ömür sürmek ve hayatın tadını çıkarmak isteyen saygın ama bencil bir tacirdir. Geleceğe güvensiz sade bir memur olan Genç Adam yararlı ve etkili olmayı arzular. Bu nedenle bütün pratik işleri üzerine alır. Hayatı çok basit anlar ve Dr. Hâtem’in deyişiyle “ilk insanlara” benzer. O, Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’daki Mikah Şah gibi, yeryüzü güzelliğini tecrübe etmiş, göğe ilgisiz kalmıştır. Dostlar arasında, her durumda sessizce olup biteni izleyen ve bazen beklenmedik bir cümleyle oradaki kuşkulu varlığını ilan eden bir de Yabancı Adam vardır. Biz onun hiçbir özelliğini bilmiyoruz. Sonradan şeytanın yardımcısı olduğunu anladığımız, her iki yönden de gizemli olan bu memur, kehanette bulunurcasına “Bu gece bir şeyler olacak sanki.” der. Ürkütücü bir çınlamaya sahip olan bu cümle öyküyü, polisiye öykülere özgü bir muallakta kalışta bırakır. Fakat sahiden de olacak olan şey nedir? En iyisi Meveddet Bey’in tedavisi için şehre doğru yola koyulan arkadaşlara eşlik edelim. Dr. Hâtem’nin yıkık dökük kliniğine ulaştığımızda, gerçek dünyadan mitolojilerin dünyasına adım atarız. Gerçek insanların bütün özelliklerine sahip olan ama bu dünyaya ait olmayan karakterlerle dolu alışılmadık bir dünya. Dr. Hâtem garip bir varlıktır. İkili tabiatı, Dr. Jackel ve Mr. Heid’i hatırlatan gençlik ve ihtiyarlık karışımı katil bir doktordur. Mitolojik bir varlık sergilediği gibi, günümüz insanlarının içine de sahiptir. Nitekim daha sonra M.L.’nin de böyle bir konuma sahip olduğunu görürüz. Esere gerçekçi bir hava katan bu durum, mitolojik gücünü azaltmaktadır. Meveddet’in muayenesi sırasında Dr. Hâtem ile Genç Adam arasındaki sohbet hararetlenir. Hâtem kendisinin ikiliğinden söz eder: “Bedenimin bir yanı beni hayata çağırıyor, öteki yanı ölüme. Bu ikiliği ruhumda daha öldürücü ve daha şiddetli hissediyorum. Bilmiyorum göğü mü kabul edeyim yeri mi, hangisinin melekutunu? Ben bir demir parçası gibi bu iki zıt ve güçlü kutup arasında dolaşıp duruyorum.” Yazarın ilk eserlerindeki insanların muallâkta kalışı, örneğin “Âkâ-yi Nivîsende Tâze Kâr-est”te de görülmektedir. Bu öyküde Sebz Ali –hevenk gibi havada asılı kalan mutsuz bir insan- yirmi yıl sonra köyüne geri dönerek: “Çubuğumu götürmeye geldim, o gece almayı unutmuşum.” der. Hâtem, Genç Adam’a şöyle cevap verir: “Çatıda, ameliyat edilmesi gereken bir hastam yatıyor, yani kendisi böyle bir ihtiyaç hissediyor. Adı M.L. Şu anda mümkün olan son uzvunu kesmek istiyor... Artık tek elinden başka hiçbir şeyi kalmamış.” Böylece M.L.’yi tanıtarak romandaki en önemli komployu kurar ve öyküyü kendisiyle onun arasındaki kavganın macerasına doğru sürükler. Hâtem, konuşması esnasında Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’yu ilginç bir kitap olarak tanıtır. Sâdıkî, romanının temelini atarken, bu eseri göz önünde tutmuş olabilir. “Yekulya”da şeytan Yekulya’yı görmeye gelir ve kitabın asıl öyküsünü ona anlatır, eserin sonunda yine şeytan, Yekulya ve Ebane ırmağının öyküsüne geri döneriz. Melekût’ta da önce arkadaşların öyküsü, sonra Dr. Hâtem ile M.L.’nin arasındaki ilişkiden ibaret olan kitabın asıl öyküsü vardır (ya da Yekulya ve Tenhâyî-yi Û’daki Yehova ve iblis), ardından yeniden arkadaşların öyküsüne döneriz. İkinci ve üçüncü bölümlerde, M.L. kendisinden söz eder. Yazar, bir hatıra defteri şeklinde yazılmış olan içsel monolog yöntemiyle, şairane bir nesirle M.L.’nin ruhunun gizli yönlerini kurcalar. İç’in tahlili, hatıralar ve gerçeküstücü düşlerle karışır; böylece ortam bazen Tevrat bazen de Bûf-i Kûr benzeri bir atmosfere bürünür. M.L. unutma arayışı içinde bütün dünyayı ayakları altına almış, her şehirde bir uzvunu cerrahların neşterine teslim etmiş, hatta bunu alışkanlık haline getirmiştir, ama unutma’dan hiçbir eser yoktur. Kesilmiş uzuvlarını alkol şişeleri içinde yanında taşıyan M.L., yaşlı bir adamın sürdüğü siyah bir faytona oğlunun tabutunu koymuştur; Bûf-i Kûr’daki tabut gibi zihnine ve ruhuna ağırlık veren bir tabut. M.L. de Dr. Hâtem gibi çift kişiliklidir. O da bütün ömrü boyunca, parçalanmış bir kayık gibi, bu hallerin ve baygınlıkların dalgaları arasında salınmaktadır. O da gün batımlarındaki gamların esiridir; boş anlardan korkmakta, ölme umudu olmadığından işkence çekmektedir. Varlığında iki güç –çocuk ve şeytan- çekişmektedir. Gün batımlarında ve gecelerde başını uzatan dev (şeytan), onu bitimsiz kâbuslara esir eder, yıkmaya ve öldürmeye çağırır. Çocuk, hayatın güzel anlarını çağrıştırır. M.L. böyle bir günbatımında korkunç bir ortamda oğlunu öldürmüş, cinayeti gören hizmetçisi Şeku’nun dilini kesmiştir. Artık kendi melekutundan yeryüzüne indiği için, Dr. Hâtem’in yirmi yıl önce oğluyla arkadaş olan, ona hiçlik, boşunalık ve intihar düşüncesini telkin eden gizemli yabancı olduğunu anlar. M.L. de oğlunun Dr. Hâtem’e meyletmesi korkusuyla onu öldürmüştür. M.L., Hâtem’den intikam alma düşüncesindedir (Yehova ile İblis’in çatışması). Onu tanıyan Dr. Hâtem de sürekli olarak ameliyat tarihini ertelemekte, sanki M.L.’nin direnişini kırmaya çalışmaktadır. Zamanla hayata duyduğu istek ve ölümden kaçışı, M.L.’nin varlığını kuşatır. Güneşten, yemekten ve hayattan tat almak, geçmişin bütün soyut ve somut anılarını, Dr. Hâtem ile kavgasını, kopmuş uzuvlarını ve oğlunun cesedini fırlatıp atmak, evlenmek, çoluk çocuk sahibi olmak ve oğlundan onu öldürmesini istemeyi arzulamaktadır. Dr. Hâtem’i davet edip ona kalan tek elinden ameliyat olmaktan vazgeçtiğini söylemek düşüncesine kapılır. Ama olup bitenler, bize her şeyin sona erdiğini ve artık hayatın karanlıklarına gömülmüş yolların üzerinde sadece ölümün ve hiçliğin at koşturduğunu söylemektedir. Dr. Hâtem, herkesi yok etme görevini üstlenen bu iktidarsız adam, şehirdeki çoğu insana, bu cümleden olarak Şişman Adam’a, Genç Adam’a, hatta M.L.’ye ölüm ilacı zerk etmiştir. Onun göç edişinin ardından şehir tam bir mezarlığa dönüşür. Hâtem de M.L.’nin ölümünden sonra kaçmaya başlamış, şehirden şehire insanları yok etmiştir. M.L. ve Hâtem aynı kişiliğin iki tasvirini sergilerler. Yazarın, onların içini tasvir ettiği her yerde ete ve kana bürünerek canlanırlar. Ancak yüzlerine mitolojik bir örtü geçirildiğinde yapmacık bir hal alırlar. Bunlar, yazarın hayal gücünün başları etrafına mitolojik bir hâle çektiği toplumun içinden alınmış insanlardır. Yani yenilgi kuşağının ruhsal ve düşünsel alanına sahiptirler ama semavi varlıklar olarak gösterilmektedirler. Mitoloji, yeni bir mesaj iletmediği gibi, okuyucunun kendisini gerçek dışı bir dünyada hissetmesine de yol açmakta, aynı şekilde öykünün içeriğini Yehova ile iblis arasındaki tarihsel çatışmayla sınırlamaktadır. Son bölüm, yeryüzüne dönüş bölümüdür. Melekût’tan ve Dr. Hâtem ile M.L.’nin çatışmasından çıkıp arkadaşların arasına geri döneriz. Arkadaşlar bahçeye geri dönmüşler, sarhoş bir halde yiyip içip eğlenmekle meşguldürler. Dr. Hâtem bir Drakula kılığında yanlarına gelir: “Üzerinde uzun ve siyah renkli bir pelerin vardı. Elleri buz tutmuştu ve hissizdi.” Yabancılardan duyulan korkuyu sergilemek için izlenimci filmlerin tarzında soğuk ve karanlık bir tasvir... Yabancı, Dr. Hâtem’i arkadaşlara tanıştırır: O şeytan, M.L. de tanrıdır. Kuşkusuz bu tanıştırma lüzumsuzdur. Sâdıkî, geçen beş bölüm boyunca bu mitolojileri kendi sanat gücüyle okuyucuna tanıtamamış olduğunu hissetmiş olmalıdır ki bir kez daha onların mahiyetini açıklamaya kalkışmaktadır. Dr. Hâtem, arkadaşlara kısa zamanda öleceklerini söyler. Şişman Adam kalp sektesi geçirir, ölümden korkan Genç Adam yardım istemek için M.L.’ye doğru gider, ne var ki onun kendisi yardıma muhtaçtır. Sonunda umutsuz bir itirazla, Dr. Hâtem ile M.L. arasındaki kavganın sahte olduğunu söyler. İkisinin oyuncağı olmamak için önünde intihar etmekten başka bir çıkar yol göremez. Buradan itibaren artık Melekût’un mizahi bir tasvirini sunarak onu itiraz konusu yapan Sâdıkî’nin kendisidir. İnsanları Melekût’un oyuncağı olarak gören yazar, her alanda bütün umudunu yitirir. Geride hiçlikten başka hiçbir şey kalmaz ve insan, sonsuz bir sıkıntıya katlanmak üzere yapayalnız kalır. Dünyaya kötülüğün egemen olduğunu gören Sâdıkî, ölüm vadisine kaçmayı önerir. Sâdıkî, bu öykülerde, varlık bilmecesini ve kendi zamanındaki toplumsal krizi, sembolik bir sezgicilikle işleyerek, üzerinde köklü bir hiçliğin egemen olduğu, her şeyin belirsizlik ve yabancılık halinde geçtiği şairane ama kuşku dolu bir atmosfer yaratır. Meçhul kanunların esiri olan insanların, anlaşılması mümkün olmayan şartlara tutsak olduklarından feryadına ulaşacak kimse yoktur ve sonsuz bir korkuya kapılmışlardır. Sonunda Sâdıkî’yi de kendisine baş eğdiren de işte bu zalimce açıklanamaz durumdu. Bir zamanlar büyük bir heyecanla hayatı kaleme alan yazar, kendi zamanının anlamsızlığının ve karamsarlığının kurbanı oldu. Öyle bir hale geldi ki artık yaşamak için hiçbir nedeni yoktu. Yani, tıpkı öykülerindeki kahramanların başına gelen duruma uğradı. Artık o rint ve iğneleyici ruhtan hiçbir eser kalmamıştı. Acı ve kaygı bütün benliğini sarmıştı, bu yüzden hayatın üzüntü verici yönlerine eskisinden daha çok dikkat ediyordu. O, utanmayı kendilerine siper edinerek esenliğe çıkan aydın görünümlü kimselerden şikayetçiydi. Bayağı değerlere bir türlü alışamadı, “kendi döneminin akımına esir olmadı, yozlaşma seline kapılıp bataklıklara batmadı. Sanatından makam mevki, para vesaire uğruna yararlanmadı.” Ancak hiçbir dayanak bulamadığı için çıkmaza girdi, kendisini unutmak için ruhundaki tehlikeli yaralara, nihayet 1356/1977’de ölümüne yol açan yeni neşterler vuran sakinleştirici haplara yöneldi. Yayın dünyamızda Behrâm-i Sâdıkî’den geriye Melekût’tan başka, “Senger ve Kumkumahâ-yi Hâlî” adlı birkaç dağınık öykü daha kalmıştır. |