Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 16:20

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۵۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

İkinci Mişkat 

 

Bu mişkat ise aynî neşetteki, emir ve yaratılış âlemindeki nübüvvet, velayet ve hilafet hakkındaki bazı sırlar hakkındadır. Bu sırlar, şifreli bir şekilde gönül sahibi dostların zevk ve akıl sahibi saliklerin diliyle ifade edilmektedir. Bu mişkatta ilahi nurlar, gaybî misbahlardan nur saçmaktadır. İşaret yoluyla rububi sırları beyan etmektedir.

1. Misbah

Bu birinci misbah, rahmanî nefisten esen ve gönülleri aydınlatan emir âlemindeki nesimlere işaret hakkındadır. Bu nesimler, hidayet ve marifetin dertsiz şarabını velayet kadehinden içen, sahiplerinin izniyle ilim ve marifet şehrine ayak basanların zevkiyle uyum içindedir. Bu misbahta bir takım sırlara işaret eden nurlar vardır.

 

1. Nur

 

İlk mişkattan parlayan ve nurlanan kalbin nurani olsa gerek ki en büyük “Allah” ismi; celal, cemal, lütuf ve kahır isimlerinin hakikatinin ahadiyet-i ceminden ibarettir. İsm-i a’zam ile gaybî makam ve en yakın nur arasında hiçbir farklılık yoktur. Sadece şu fark vardır ki bu zahir, o ise batındır. Bu açıktır, o ise gizli. O vahdet-i cemi ve ahadiyet yalınlığıyla bütün isimlerdir. Ama her kesretten münezzeh, itibar ve cihetlerden mukaddestir. Aynı şekilde melekuti nurlar sebebiyle kalbin şu anlamın nuruna ermiş olması gerekir ki gaybî hüviyet, âlemlerin hiç birinde perdesiz zahir olamaz ve aynaların hiç birinde örtüsüz tecelli edemez. Onun zuhur ve yansıması her zaman perde ve örtü gerisinde olmuştur.

 

Şimdi, eğer şuhud ve huzur haletiyle kulak verenlerden isen bil ki Hak Teala’nın zatı her esmaî taayyün ile, o taayyüne uygun bir âlemin zuhur menşeidir. Örneğin rahman ismiyle vücudun aslının genişliği için müteayyin olmaktadır. Rahim ismiyle, vücudun kemalinin genişlemesi için müteayyin olmaktadır. Alim ismiyle, akli âlemlerin zuhuru için müteayyin olmaktadır. Kadir ismiyle, melekut âlemlerinin genişliği için müteayyin olmaktadır. İsim, âlemlerden veya hakikatlerden birinin zuhur menşei olan taayyünle zattan ibaret olduğu için ismullah tevkifi olmuştur ve hiç kimse onu arttırma hakkına sahip değildir. Zira isimler hakkındaki ilim, ilahi bir isimdir. Vahiy sahipleri ve tenzil erbabı dışında hiç kimse bu ilmi elde edemez.

2. Nur 

Diyoruz ki basiret ehli nezdinde ispat edildiği üzere âlemlerin tümünde faillerden herhangi biri zatı gereği ve kendiliğinden bir eserin menşei olamaz ve hiçbir âlemde zuhur edemez. Zira o failin zatı, zatı hasebiyle sıfatlar hicabında mahcub ve isimler ve melekler gaybında gaiptir. Her failin zatı sadece perde arkasından zuhur etmekte ve etkileri ise esmaî taayyünler nahiyesindedir; zat hasebiyle değil. Bu sözün perde arkasında bir sır vardır ki izhar etme gücüne sahip değilim. Uygun olanı da perdelerinin altında gizli kalmasıdır.

 

3. Nur

 

Zati hubb (aşk, sevgi), zatını sıfatlar aynasında müşahade etmek isteyince sıfatlar âlemini zahir kıldı ve zati tecellilerle vahidiyet makamında tecelli etti. Önce kapsamlı aynada, sonra da diğer aynalarda istihkakları tertibiyle tecelli etti. Elbette genişlik ve darlık cihetiyle orantılı olarak. Aynanın genişliği çoğaldıkça içinde tecelli istihkakı da artmış oldu. Daha sonra hübb-i zati kendi zatını ayn’da müşahade etmek istedi. Bu yüzden esma perdelerinin gerisinde halkî (yaratışsal) aynalara tecelli etti. Bu tecelli sayesinde âlemler özel bir düzen içinde varlık aynalarında tecelli etti. Önce en kamil ve en büyük aynada ism-i a’zam ile tecelli etti. Daha sonra güçlü ve mukarreb meleklerden –ki saflara dizilmiş ilahi emri beklemekteler- tut mülk ve şuhud âlemlerinin en son nüzuli mertebesine kadar varlıksal tertip ve düzen hasebiyle diğer aynalarda tecelli etti.

4. Nur

İlk etapta ezel şafağını söken, birbiri ardınca tecellisini başlatan ve ilk örtüleri yırtan şey, bazen feyz-i mukaddes olarak da adlandırılan mutlak meşiyyet ve gayr-i müteayyin zuhurdan ibaretti. Zira feyz-i mukaddes, imkan ve ilaveleri ile kesret ve sonuçlarından mukaddestir. Bu bazen de canlar semasının heykellerine ve tenler zeminine yayıldığı cihetiyle vücud-i münbesit olarak anılmaktadır. Bazen de nefes-i rahmanî ve rububi nesim olarak adlandırılmaktadır. Bazen de rahmaniyet makamı, rahimiyet makamı, kayyumi makam, a’ma makamı, hicab-i ekreb, heyula-i evvel, berzahiyet-i kübra, tedella makamı ve “ev edna” makamı olarak da ifade edilmektedir. Gerçi bize göre “ev edna” makamı, meşiyyet makamından ayrıdır ve hatta aslında bir makam sayılmamaktadır. Bazen makam-i Muhammedi ve makam-i Alevi olarak da tabir edilmektedir. Bu tabirlerden her biri makam ve cihet hasebiyle ifade edilmektedir.

 

“İbaretlerimiz farklı güzelliğin ise tek,

 

Hepsi de bu cemale işaret ediyor.”

Mertebeler ve makamlar hasebiyle daha birçok ifadeler ve kavramlar beyan edilmektedir.

 

5. Nur

 

Mutlak meşiyyetin iki makamı vardır. Birinci makam taayyünsüzlük, vahdet ve vahdetle zuhur etmeme makamıdır. İkincisi ise kesret ve yaratılış ve emir suretinde taayyün makamıdır. Bu meşiyyet ilk makamıyla feyz-i akdes makamı olan gayb makamı ile ilgilidir. Bu makam itibariyle hiçbir zuhuru yoktur. İkinci makamı itibariyle de tüm eşyanın zuhurundan ibarettir. Hatta bu makamda meşiyyet evvel ahir, zahir ve batında tüm eşyadan ibarettir.

6. Nur

 

Meşiyyet makamı, cem makamının zuhuru olduğu için ahadiyet-i cem ile bütün isim ve sıfatları kapsamaktadır. Bu makam zuhur ve ayn neşetinde ilmi tecelli makamından ibarettir. Bu makamda yer ve gökte bulunan hiçbir zerre onun ilminden dışarı değildir.

O halde bütün vücud mertebeleri, ilim, kudret, irade ve diğer isim ve sıfatlar makamıdır. Hatta bütün vücud mertebeleri bizzat Hak Teala’nın isimleridir. Hak Teala sahip olduğu takaddüs ile, bütün eşyada zahirdir. Zuhuru olduğu halde bütün eşyadan mukaddestir. O halde tüm âlem Hak Teala’nın zuhur meclisidir ve bu mecliste hazır olanlar ise bütün varlıklardır.

 

7. Nur 

Kamil arif şeyhimiz Şahabadi (Allah gölgesini başımızdan eksik etmesin) şöyle buyurdu: Hz. Musa (a.s) Hızır’a soru sormamaya dair söz verdiği halde üç soru sordu: Bu soruları Allah’ın huzuruna riayet etmek için sormuştu. Zira günah Hakk Teala’nın huzuruna saygısızlıktır, peygamberler ise Allah’ın huzuruna yapılan saygısızlığı önlemekle görevlidir. Bu yüzden Musa (a.s) Hızır’ın zahir hasebiyle Allah’ın huzuruna saygısızlık sayılan bir takım işler yapınca ahdini unuttu ve itiraz etmeye başladı. Ama Hızır’ın (a.s) velayet makamı ve süluku daha güçlü olduğu için Musa’nın görmediği bir takım şeyleri görüyordu. Bu yüzden Musa (a.s) Allah’ın dergahına ve huzuruna saygıyı korumaya çalıştı. Hızır ise meclisin sahibine ve hazır olana karşı saygıyı korudu. Yüce marifet makamına sahip olan kimseler için bu iki iş oranında apaçık bir fark vardır.

 

8. Nur

 

 Mutlak meşiyyet makamı zat-ı ahadiyette fani, uluhiyet makamında ve rububiyet nuru sebebiyle yok olduğu için kendiliğinden hiçbir hükme sahip değildir. Aslında kendiliğinden bir şeye sahip değildir. Zira mutlak meşiyyet ahadi zatın, istihkakları oranında mümkün varlıklarda zuhuru ve ezeli ile ebedi cemalin sefaları miktarınca kainat aynasında tecellisinden ibarettir. Bu aynalar vasıtasıyla imkan elbisesine ve varlıklar giysisine bürünen ilahi cemaldir. O halde hem zuhur etmiş hem de perde arkasında gizli kalmıştır. Hem zahirdir, hem batın. Hem soyuttur, hem “misal” kalıbında. Hem vahdeti, hem de kesreti vardır. Allah-u Teala da büyük bir incelikle bu konuya işaret etmiştir. Nitekim “Allah göklerin ve yerin nurudur” diye buyurmuştur.

 

O halde ey aziz, marifet kemaliyle bu ayetin sırrına bir göz at, batın ve niteliği üzerinde bir düşün. Allah’ın bu hakikati en büyük incelikle nasıl da beyan ettiğine bir bak. En tatlı aydınlatıcılıkla olayı aydınlatmıştır. Öyle ki katı zihinli kimseler bile bundan hiçbir endişeye kapılmamakta ve eğri tabiatlı kimselerde bile nefret uyandırmamaktadır. Aynı zamanda hakikat ve marifet ehli kimselere de ayetin sırrını açığa çıkarmış ve tertemiz ruhlu kimselere bir açıklamada bulunmuştur. Nitekim bu ayetle göklerin ve yerin zuhuru olduğunu belirtmiştir. Yani gayb ve şehadet, canlar ve tenler âleminin zuhurudur. O halde Allah-u Teala sahip olduğu tam kutsiyet ve tenezzüh ile birlikte cemali, aynalarda zahirdir. O aynaların zuhuru, aynen O’nun zuhurudur. O halde bir bak, nasıl da kendi nurunu şeffaf bir şişe arkasından âleme nur saçan kandillere benzettiğini gör. Canıma andolsun ki bu ayette hakikatleri derk etmek için bir takım sırlar vardır. Bu sırları açıklamak mümkün değildir. Dil bu sırrı beyan etme hususunda konuşamaz haldedir. Bu kitap da bu sırları beyan yeri değildir. En iyisi bundan sarf-ı nazar edelim ve işi ehline bırakalım.

9. Nur

 

Sana beyan ettiğimiz gerçekler ve basiret gözlerinden kaldırdığımız perdeler sayesinde Allah’a şükürler olsun ki keşif ve zevkî marifet ashabının sözleri ile, hikmet ve burhan ehlinin sözleri arasında bir denge ve uyum sağlayabilirsin. Bil ki bunların sözleri hakikatte bir ihtilaf içermemektedir. Gerçi bu sözleri söyleyenlerin her biri bir yolu tutturmuş ve diğerinin yolunu takip etmemiştir. Zira yaratıkların nefesleri sayısınca Allah’a doğru yol bulunmaktadır. Zira hepsinin de maksadı ve hedefi yüce Allah’tır. Bu iki grubun sözlerinin uyum ve birliği de şudur ki birinci grup, bu makamda şöyle demiştir: Yüce ve münezzeh Allah, taayyünler aynasında, yaratıklar elbisesinde, hakikatlerin cilvegahında ve inceliklerin iniş yerlerinde zuhur etmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Gökte de ilah O’dur, yerde de ilah O’dur.”

 

Peygamberin (s.a.a) de şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Eğer yerin yedinci katına kadar bir ip sarkıtılacak olursa, şüphesiz o ip Allah’a iner.”

 

Şu rivayet de bu anlama işaret etmektedir: “Hz. Yunus’un (a.s) miracı balığın karnında olduğu gibi, Allah Resulünün (s.a.a) miracı da ceberuttan yukarı yükselişi vasıtasıyla olmuştur.”

 

Diğer bir grup ise şöyle diyor: “Emir ve yaratılış âleminde icad olan varlıklar silsilesinin tümü, Allah’ın fiil mertebeleri, emir ve yaratılış dereceleridir. Allah âlemden ve âlemdeki varlıklardan münezzehtir. Aşağılık varlıkların mekanına inmekten münezzehtir. Toprağın, rablerin rabbiyle işi ne?  

 

Sen yumn’ul kuds tarafından gelen rahmet nefesini ve rahmanî teyit ile bilmiş oldun ki mutlak meşiyyet ve uluhiyet makamı ahadiyet zatında müstehlek (yok) ve salt varlıkta mündek (saklı) olduğu için hiçbir hükme sahip değildir. Harfi bir anlamı vardır ve bağımsız değildir. Yüce Allah’ın izz-i kudsuna aittir. Âlemlerin her birinde onunla zahir olan varlıkların ve her mertebede onunla beliren müteayyin nurların tümü uluhiyet makamında fanidir. Zira mukayyet, mutlak zuhurun kendisidir ve hatta bizzat mutlaktır. Kayıt ise itibari bir şeydir. 

 Nitekim söylendiği gibi taayyünler, itibari olgulardır. Âlem küll’ün taayyününden ibarettir. O halde özgür insanların gözünde yaratılış âlemi itibar içinde itibar, hayal içinde hayaldir. O halde vücud, kendi açısından ve kendi nezdinden kendi zatı sebebiyle hiçbir hükme sahip değildir. O halde, ilahi hikmet sahibi kimse, taayyünleri ahadiyette fani görmelidir. Sağ gözünü kapatıp sadece sol gözüyle varlık âlemine bakmamalıdır. Şuhud sahibi arif de kesretlere teveccüh etmeli, sol gözüyle de taayyünleri görmelidir. Özetle bu iki taifenin maksatları her ne kadar aynı olsa da arifin kalbine vahdetin saltanat ve hükmünün üstün olmasıyla onu kesretten mahcub kılmakta, tevhid denizine boğmakta, âlemden ve âlemdekilerden gafil kılmaktadır. Hikmet sahibi ise kesret hükmü ve teksir makamları etkisi altında olduğundan hakikati izhar etmekten kendisini alıkoymakta, onu tevhid kemali ve tecrid hakikatine ulaşmaktan engellemektedir. Her iki görüş de, insanlığın yedi kat latif göklerin üzerine bina edildiği adalete aykırıdır. O halde eğer tevhid makamında yer edinen ve istikamet aşamasına ulaşan bir kalbin varsa (Bu istikamet hakkında peygamber –s.a.a- şöyle buyurmuştur: “Bu Hud suresi beni ihtiyarlattı.”  Zira Peygamber, ümmetinin istikamet makamına ulaşamayacağını biliyordu. Allah ise bu surede ümmetin istikametini Peygamberin kendisinden istemektedir ve bu yüzden de Peygamber (s.a.a) ümmetin istikametini üstlenmiş idi.) Uyman gereken hakka uy ve onaylaman gereken hakikati onayla. O da şudur ki zatta fenaya eren, Allah’ın en büyük gölgesi, en yüce ve en yakın örtüsü, ilk zuhur ve en kamil nur olan mutlak meşiyyet, tüm hakikatiyle ahadiyet zatında fani olduğundan daha aşağıdaki âlemlere ve zulmetler sahrasına nazil olmuştur. O yüce göklerde ve aşağı yerlerde Hak Teala’nın ilk uluhiyet makamıdır. Kendiliğinden hiçbir hükme sahip değildir. Kendisi için bir kendiliği söz konusu değildir. O halde bu, anlam konusu değildir. O halde bu anlam ışığında “Allah, bütün âlemlerde zahirdir ve a’yan elbisesine bürünmüştür” dersen doğru söylemiş olursun. Eğer “O bütün âlemden ve âlemdeki her şeyden mukaddestir” dersen yine doğru söylemiş olursun. O halde bu temeli sağlamlaştırman ve bu makama ermen lazımdır. Bu, dünya ve ahirette senin için bir faydası olacak olan ilimlerden biridir.

 

10. Nur

 

Daha uygun olanı, ilmi sülükü olan akıl sahibi kimselerin diliyle hakikatlerin yüzüne örtülmüş olan perdeleri bir kenara itmektedir. Zira genel muhataplar için onların yolu daha kolaydır. Gerçi ehlullahın yolu hakikate daha uygundur ve tümüyle sevgilinin yüzündeki perdeleri kaldırmışlardır.

 

O halde şöyle diyoruz: Allah-u Teala her türlü vaziyet, cihet, mekan, mekanla ilgili şeyler, zaman ve zamanla ilgili şeylerden münezzeh ve mukaddes olduğu için fiiline nisbeti, diğer faillerin faillerine nisbeti gibi değildir. Zira diğer failler mahiyet kaydında olduğu için taayyüne esirdir. Mahiyet ve zatiyet makamı, eser ve fiiliyle aykırılık içinde olmasına nedendir. O halde vacib’ul vücud olmayan failler zatları makamında olan o mahiyet ve taayyün sebebiyle zatları gereği kendi fiili ve eserlerinden ayrıdır. Onda etkili oldukları için hakikaten aykırıdırlar. Elbette kendi aralarında bu failler arasında da farklı mertebeler vardır. Bazısı diğer bazısından daha nurani ve kamildir. Zayıflık ve şiddet açısından farklı derecelere sahiptirler. Örneğin mülk ve tabiat âleminin failleri, mekansal boyutların egemenliği altında olduğundan, imkanî cihetin sultasına mahkum sayıldığından, heyula ve heyula ile ilgili şeylerin esaretinde bulunduğundan, madde ve maddiyatın kayıtlarıyla bağlı olduğundan, zaman ve hareket zincirlerine vurulmuş olduğundan etkilerinin varlığı vaziyet açısından onlardan bir kenarda ve o etkilerin hüviyeti mekan açısından onlardan ayrıdır. Ayrılığın ve kenarda olmanın en üstün mertebesi de bir varlığın diğer bir varlıktan vaziyet açısından kenarda ve mekan açısından ayrı bulunmasıdır. Mülk ve madde faillerinin eser ve etkilerinden ayrılması da varlıklarının yokluk ile karışmış olmasındandır. Mülk ve ilim sahibi Allah’ın mukaddes huzurundan uzak olması sebebiyledir. Ama akıl âlemi, tecerrüd (soyutluluk) makamı, ünsiyet mahalli ve teferrud (teklik) mevkisinde bulunan varlıklar bu tür ilineklerden uzak olduğundan, nur âlemine daha yakın bulunduğundan aslında nurdan, nur üstünde nur olduğundan, imkanî cihetleri ahadi vücubda eridiğinden, mahiyet noksanlıkları ezeli ve ebedi vücud vesilesiyle telafi edildiğinden dolayı, içinde bulundukları bu âlem ceberut âlemi olarak adlandırılmaktadır. Zira onların o âlemdeki eksiklikleri giderilmiştir ve vücudî imkanları bir kenara itilmiştir. Bu akıl âlemindeki varlıklar, bu söylenilen cihetler sebebiyle kendi etkileriyle bu aşağılık madde âleminin vaziyetine ve durumuna sahip olmaktan münezzehtir. Bu yüzden öncekilerden şöyle nakledilmiştir: “Akli âlemin tümü içi içe ve birlikte olmuşlardır. Aralarında hiçbir engel yoktur. Aralarında hiçbir vaziyet egemen değildir. Gerçi siyah imkan dağlaması yüzlerine ve zati fakirliğin zillet tozu alınlarına konmuş bulunmaktadır. Akli âlem, sahib olduğu zati imkan varlığına rağmen bu kadar mukaddes ve münezzeh ise, o zaman bir bak bakalım, varlığın mebdei olan, her türlü taayyün kesret ve cihetten uzak bulunan ve mahiyet türünden ve gayrilik boyutlarından mukaddes olan Allah hakkında ne görüyorsun? O halde yüce Allah eşyanın zuhuruyla zahirdir. Ama hissedilir nurlar vesilesiyle zuhur eden cisimlerin zuhuru gibi değil. Hakeza bir şeyin diğer bir şeye zuhuru gibi de değildir. Eşyada batındır; ama bir şeyin bir şeyde batın olması gibi değil. Dolayısıyla Allah’ın eşyada zuhuru, diğer varlıkların zuhurundan daha şiddetlidir. Eşyada batın oluşu da her örtülü ve gizli şeyin batınından daha kamil ve tamamdır.

 

O halde Allah-u Teala zahir olduğu halde batın ve batın olduğu halde de zahirdir. Nitekim Kaim İmam (a.f) de bu konuyu açık bir şekilde ifade etmiştir. Bu dua, Şeyh Ebi Cafer Muhammed Osman b. Said tarafından İmam-ı Zaman’dan nakledilmiştir. Bu duada şöyle buyrulmuştur: “Ey zahir olduğu halde batın, ve batın olduğu halde zahir olan!” Canım kendisine feda olsun bu Allah velisi ne de doğru buyurmuştur: Şeyh Muhyiddin, Futuhat adlı eserinin birinci faslında Tirmizi’ye yanıtlar bölümünde şöyle diyor: “Zevkî irfandan elde edilen şu ki Hak Teala batın olduğu cihetiyle zahir ve zahir olduğu cihetiyle de batındır. Ahir olduğu cihetiyle evvel, evvel olduğu cihetiyle de ahirdir.”

 

Ey Allahım! İdrak kusurundan sana sığınırız ve hal diliyle şöyle diyoruz: Toprağın tertemiz âlemle nisbeti ne ki? 

 

11. Nur 

 

Asıl konumuza geri dönelim. Bu kitap bu tür konuları inceleme ve bu yüce makamları beyan etmek yeri değildir. Kardeşler bu konuda elimde olmadan sözü uzattığım için özrümü kabul etsinler. O halde diyoruz ki:

 

Ey aziz! Marifet ehlinin sırlarını, derk etmek istiyorsan hakikat zirvesine yükselmen ve bizim sana söylediklerimizi dinlemen gerekir.

 

Bil ki bu hilafet de zuhurda hilafettir. Azameti yüce olan Allah kendisini ve kemallerini kamil bir aynada görmek isteyince en kamil ve büyük isimle tecelli etti. Yani ahadiyet-i cem makamına sahip olan isimle tecelli buyurdu. Bütün canların semasına ve bedenlerin zeminine nur saçan bu tecelliden sonra bütün varlıksal mertebeler, suudi ve nüzuli hakikatler ism-i a’zam vesilesiyle oluşan zati tecellisinin taayyününden vücuda geldi. O halde hilafet makamı, bütün ilahi hakikatlerin ve gizli isimlerin içinde cem olduğu bir makamdır. Allah tarafından varlık âleminde hiçbir örtü olmadığı için zatı, kendi zatına eşyada zuhur etti ve bu mutlak zuhur makamıyla yer ve gökleri aydınlattı. “Yeryüzü Rabbinin nuruyla aydınlanır.” Bu nur; bütün âlemlerde, bütün hakikatleri, görülür ve bilinir tüm taayyünleri kapsayan mutlak hakikattir. Kesret âlemi ve halkî boyut nahiyesinden ise “Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” O halde eğer bir kimse vücud-i münbesit’in hakikatini tanır, Allah’ın kayyumi ihatasını derk eder, Allah ile yaratıkları arasında hiçbir nisbetin olmadığını anlar ve Allah’ın bütün taayyünlerden münezzeh olduğunu derk edecek olursa bu zati zuhur, esmaî ve sıfati tecelli hakkında bir bilgi elde edebilir. Tecelli isimler vesilesiyle ve mümkünlerin heykellerinde olmakla beraber tecelli, zati bir tecellidir ve yaratışsal taayyünlerden münezzehtir. Allah ile âlemlerde sükunet eden varlıklar arasında bir münasebet bulunmamaktadır. Dikkat et ve bu konuyu karıştırma. 

 

12. Nur

 

İlmi makamda ayan-i sabitenin âlemi bir vücudu yoktur. Sadece sübuti bir varlığa sahiptir. Aynı şekilde onların hakikatleri de zati zuhur, esmaî ve sıfati tecelliye engel değildir. O halde Allah, yaratıkları ile arasında hiçbir engel olmaksızın bütün aynalara tecelli etmiştir. Nitekim yüce Allah da şöyle buyurmuştur. “O evveldir, ahirdir, batındır ve zahirdir.” O halde “huve” (O) kelimesiyle esma ve sıfat makamında gizli olan o gaybî hakikate işaret etmektedir ve şöyle demektedir: İsimler ve sıfatlar elbisesine bürünmekten dahi münezzeh olan o gaybî hakikat, nasıl olur da fani varlıkların elbisesine bürünebilir. O hakikat, o yüce hakikatiyle zahirdir, batındır, evveldir ve ahirdir. O halde bütün zuhur ve batın O’nundur. O’ndan gayri hiçbir şeyin bir zuhuru veya batını yoktur. Hatta her hangi bir şeyin hakikati bile yoktur. Nitekim Hz. Hüseyin (a.s) Arefe duasında şöyle buyurmuştur: “Senden gayrisinin, senin olmayan bir zuhuru mu var ki böylece seni zahir kılmış olsun? Ne zaman gaib oldun ki sana delalet edecek bir delile ihtiyacın olsun.”

 

Evet, Allah’ın velisi doğru duyurmuştur: Özgür insanların “bütün bir âlem hayal içinde hayaldir” sözü de bu hakikate işaret etmektedir. Şirazlı arifin sözü de bu anlamdadır:

 

“İddiacı sırrı seyretmek istedi de geldi ama gayb eli geldi de namahremin göğsüne vurdu.”

 

Sana bütün bu söylenenleri iyi anla ki bu konuda bir yanlışlığa düşmeyesin ve ayağın sürçmesin.  

 

13. Nur 

 

Bütün bu söylediklerimizle birlikte rububi makama hürmet ve ubudiyet makamını korumak, bu takaddüs ve tenzihe daha fazla dikkat ve teveccüh etmeyi gerektirir. Hatta salikin haline münasib olanı da budur. Aynı zamanda tehlikelerden de uzaktır. O halde her kim sağlam ilmi bir adımla marifet yolunu kat etmek ve hakikat şehrine girmek isterse, her halinde Hakk Teala’yı tenzih ile meşgul olmalı ve tüm makamlarda Allah’ı takdis ve tesbihe koyulmalıdır. İlahi veliler de bu yüzden sürekli olarak Allah’ı takdis ve tenzih ile uğraşmışlardır. Bu makama erişince işaret ve kinayeyi bir kenara bırakmış ve tam açık bir beyanla konuşmuşlardır. Oysa vahiy sahiplerinin sözlerinde teşbih ve teksir makamına daha az rastlanmaktadır. Söz oraya gelince sembolik ve şifreli kelimeler ifade edilmiş, açık beyan bir kenara itilmiştir. Bazı mükaşefe, süluk ve riyazet ehli kimseler şathiyata bulaşmışlarsa bu onların süluklarında var olan noksanlıktan kaynaklanmıştır. Batınlarında veya batınlarının batınlarında enaniyet kalıntıları kalmış da bu sebeple nefisleri firavunlukla tecelli etmiştir. Ama şeriat yolunun yolcuları olanlar, enaniyetlerini tümüyle bir kenara atanlar, nefsine asla kulluk etmeyenler, nefisleri tertemiz olanlar; kudret, saltanat ve firavunluk izharına teveccüh etmeyenler, tevhid ve takdisin en yüce mertebesinde oldukları halde, en yüce teksir makamına da sahip bulunmaktaydılar. Onlar için ne kesret tevhide ve ne de tevhid kesrete engel teşkil etmemiştir. Zira onlar süluk hususunda güçlü bir adıma sahiptirler. Nefisleri ter-temizdir. Mutlak rabbe mahsus olan rububiyet izharında bulunmazlar. Aynı zamanda imkan âleminin heyulası Allah velisinin kudret elinde bulunmaktadır. Onu istediği gibi evirip çevirmektedir.

 

Allah Resulü’nün cennet ehlinin eline ulaşacağını söylediği mektup bu dünyada Allah velilerinin eline ulaşmaktadır. O mektubun içeriği şöyledir: “Bu ölmeyen hayy ve kayyum olandan, ölmeyen hayy ve kayyum olana bir mektuptur. Ben bir şeye ol dersem o şey hemen oluverir. Ben seni de bir şeye ol dediğinde hemen o şeyin de oluverdiği biri kıldım. Cennet ehlinden biri bir şey için ol derse o şey mutlaka oluverir.”  

 

14. Nur 

 

İşte bu yüzden peygamberler, resuller ve ilahi raşid veliler (a.s) mucizeler ve kerametler göstermekten sakınıyorlardı. Zira mucize ve keramet izharı, rububiyet izharına, kudret, saltanat ve alçak ve yüce âlemlerde velayet izharına dayanmaktadır. Bu yüzden maslahat olan yerler dışında böyle bir izharda bulunmaktan sakınıyorlardı. İzhar ettiği yerlerde de kalplerini Allah’a bağlıyor, rabb’ul erbaba teveccüh ediyor, zillet, yoksulluk ve kulluk izharında bulunuyorlardı. Enaniyetlerini bir kenara itiyor, işi yaratıcılarına havale ediyorlardı. Kudret kaynağından böyle bir mucize izharında bulunmasını istiyorlardı. Bu onların eliyle zahir olan rububiyet, yüce Allah’ın rububiyeti idi. Onlar buna rağmen bu kadarıyla da izharda bulunmaktan sakınıyor, Hakk’ın rububiyetinin kendi elleriyle zahir olmasından dahi ictinab ediyorlardı.

 

Ama işlerinin kökeninin tılsım, sihir illüzyonistlik (gözbağcılık) ve melekut-i a’la ve melekler âleminin karşısındaki mülk ve zulmet âlemi olan kafir şeytanlar ve cinler âlemiyle sürekli bir irtibat halinde bulunmak olduğu riyazet ehli kimseler, şeytanlar âlemiyle bağlantı içindedirler. Sürekli olarak saltanat izharında bulunmaktadırlar. Tasarruflarını insanların yüzüne vurmaktadırlar. Kendi enaniyetlerini sevdiklerinden ve nefsani boyutlarına karşı ilgi duyduklarından hakikatte nefs putuna tapanlardır. Bunlar put ve tağutun takipçileridir ve âlemlerin rabbi olan Allah’tan gaflet etmektedirler. “Şüphesiz cehennem kafirleri ihata etmiştir.”  

 

15. Nur

 

Eğer kendini bu yüce zirveye ulaştırabilirsen, ruh kuşunu bu hakikatin nurani doruğuna eriştirebilirsen ve açıklamış olduğumuz zati zuhurun hakikatini derk edecek olursan bazı hakikatleri derk edebilirsin ve bazı sırlar ve incelikler kapısı yüzüne açılabilir. Bunlardan biri de önceki hikmet ve felsefe sahiplerinin sözlerinin sırrıdır. Onlar şöyle diyorlar: Yüce Allah cüziyatı, tümel olarak bilmektedir. Zira her hakikatin yüce boyutu mutlaklık, salt fiiliyet ve salt külliyettir. Görülen bu teşahhüsler ve belli olan taayyünler düşük yaratışsal boyuttan kaynaklanmaktadır. Fark âlemindendir; cem âleminden değil.

 

Bu sırlardan biri de aynî âlemde kaderin sırrıdır. Akıllar bu konuda şaşkınlık içindedir. Filozoflar bu hususta farklı görüşlere sahiptir. Ama kader, ilmi aşamada önceden de bildiğin gibi ayan-i sabit’e dönmektedir.

 

Bu sırlardan biri de büyük hikmet sahiplerinden biri olan Ferfurnus’un, yüce Allah’ın ilmi hakkında söyledikleridir. Ona göre Allah’ın ilminin ölçüsü malumat ile birlik içinde olmasıdır.

 

Bu sırlardan biri de Şeyh İşrak’ın Allah’ın ilmi hakkındaki sözleridir. Şeyh İşrak kendi görüşü esasınca her ne kadar bir yoruma göre Allah’ın fiili ilmi, eşyanın aynısı olsa da ilminin eşyadan önce olduğuna inanmaktadır.

 

Ve daha açıklayamadığımız ve inceleyemediğimiz bir çok sırlar…

16. Nur 

 

Bu yüce makamda nübüvvet, gaybî hakikatin ilmi neşette bildirimi gibi ilahi hakikatlerin, rububi isim ve sıfatların aynî âlemde izhar edilmesidir. Bu makamda herkese layık olduğunu verdiler. Kabiliyet sahiplerini kemaline eriştirdiler ve kabullenme yetisine sahip olanları layık oldukları ve bekledikleri kemale ulaştırdılar. Zira rahmaniyet makamı vücudun genişleme makamıdır. Vücudun kemalinin genişleme makamı olan rahimiyet makamı da bu makamdandır. Bu makam rahmaniyet ve rahimiyetin ahadiyet-i cem makamıdır. Bu yüzden rahman ve rahim isimleri “bismillahirrahmanirrahim” sözünde yer almış ve Allah isminden hemen sonra beyan edilmiştir.

Şeyh Arabi Futuhat adlı eserinde şöyle diyor: “Bütün âlem bismillahirrahmanirrahim vesilesiyle vücuda gelmiştir.” Şüphesiz bu makamda gayb ve şehadet âlemi sakinlerinin elçisi odur. Mülk ve melekut âlemi sakinlerine cem makamından haber getiren hak sözlü biridir.

 

17. Nur 

 

Bu gaybî resule ve hakiki veliye iman eden ilk kimse ceberut âlemi sakinleri idi. Yani nursal kahir nurlar ve ilahi yüce kalemler. Bu feyz genişlemesinin ilk zuhuruydu. Nitekim peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın ilk yarattığı şey benin nurum (veya ruhum) idi.”

 

Sonra nüzul (iniş) tertibiyle yukarıdan aşağıya yüceden düşüğe, madde, maddiyat, düşük âlemlerdeki sakinlere kadar hepsi baş kaldırmadan ve karşı koymadan iman etmişlerdir. Allah Resulü’nden nakledilen rivayetin bir anlamı da budur. Allah Resulü bu rivayette şöyle buyurmaktadır: “Adem’den aşağıya kadar hepsi benim bayrağım altında bulunmaktadır.”

 

“Velayet bütün varlıklara sunuldu” rivayetinin bir anlamı da budur. Bir rivayette “Bazı varlıklar velayeti kabul etmedi” sözü ise o varlığın kabiliyet noksanlığı esasına dayalıdır. Bu varlıklar kemali kabullenme kabiliyetine sahip değillerdi. Yoksa vücudun aslı hususunda velayeti kabullenmemeleri anlamında değildir bu. Onlar vücudun kemali makamında velayeti kabul etmemişlerdir. Başka bir ifadeyle onlar rahmaniyet makamını kabullenmişler, rahimiyet makamını kabul etmemişlerdir. O halde her varlık, kendi varlık genişliği ve kabiliyeti esasınca batıni velayet ve hilafeti kabullenmiştir. Bu batıni hilafet ve velayetin yer ve göklerde etkisi vardır. Nitekim bir çok hadisler de bu anlama işaret etmektedir.

18. Nur 

Gök, yer ve dağlara sunulan, zalim ve cahil insan dışında hiç kimsenin kabullenmediği emanet de bu mutlak makam olsa gerek. Zira gökler, yerler ve içlerinde bulunan her şey mahdud ve mukayyet varlıklardır. Hatta külli ruhlar bile böyledir. Mahdud ve mukayyet varlıklar, mutlak hakikati kabullenmekten sakınan varlıklardır. Belki emanet de mutlak zillullah (Allah’ın gölgesi) idi. Mutlak olanın gölgesi (ve feyzi) de mutlaktır. Taayyün eden her şey o ilahi gölgeyi kabullenmekten sakınır. Onu yüklenemez. Ama tüm sınırları çiğnemek, bütün taayyünleri aşmak ve makamsızlık makamına ulaşmaktan ibaret olan zalimlik -bir görüşe göre “Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok” ayeti de bu makamsızlık makamına işaret etmektedir.- “fenadan fena” (fanilikten faniliğe) olan cahillik makamındaki insan, o ilahi mutlak zill’i (gölgeyi) taşıyabilme liyakatine sahiptir. Dolayısıyla mutlak hakikatiyle o emaneti kabullenmiştir. Bu da “kabe kavseyn” (iki ok kadar yakınlaştı) makamına erdiği zamandı. Şimdi Allah’ın “veya daha da yakınlaştı” sözü üzerinde düşün ve ışıkları söndür ki ufuktan sabah ışıkları doğdu artık.

 

19. Nur 

 

Bil ki –Allah seni hak yola hidayet etsin- bu nübüvvet makamıyla aynî neşette zuhur ve ilmi ve ayan-i sabit neşetindeki ilahi isimlerin suretleri esasınca ilahi isimlerin ve gaybî hakikatlerin izharı kamil insanın nübüvvetinden ibarettir. Yani ikinci ve hatta üçüncü makamda Muhammedi hakikattir. Zira zahir ve mazhar birlik halindedir. Özellikle mutlak isim mazharının hiçbir varlıksal taayyünü yoktur. O halde ilk makam; vahidiyet makamında isimlerin gayb’ul guyub (gayplerin gaybî) dilinden isimlerin ahadiyet-i cem makamı olan ism-i a’zam ve hakikat-i cemî ile haber vermesidir. O halde ikinci makam ise en kamil mazhar olan insanlığın ayn-i sabiti ile hakikat-i cemi olan ism-i a’zam ve hatta gayb lisanından haber vermektir. Zira ilahi isimlerin suretlerinin, yani a’yan-i sabitin hiçbir örtüsü ve hicabı yoktur.

 

Konumuz olan üçüncü makam ise aynî neşette en kamil mazhar vesilesiyle ilmi hakikatin haber verilmesidir. Yani emir âleminde ayn-ı sabit dilinden insanlığın hakikatinin vesilesiyle haber verilmesidir. Hatta ism-i a’zam ve gayb makamı tarafından vesilesiyle haber verilmesidir, bildirilmesidir. Zira daha önce de bildiğin gibi bu makamda bir örtü bulunmamaktadır.

20. Nur 

 

Şeyhlerimizin şeyhi Muhammed Rıza Kumşei (k.s) Fusus’ul Hikem’in şerhinin önsözünün haşiyesinde ilahi isimlerde ayan-i sabit’i mahiyet ve vücutla kıyas etmektedir. –Mahiyet vücudun taayyününden ibarettir. Eşya mahiyete isnat edilmektedir, vücuda değil. Zira her şey taayyünü ile faildir. A’yan ise isimlerin taayyününden ibarettir. Ve âlem kamil insanın ayn-ı sabitine mensuptur. Muhammed Rıza Kumşei şöyle diyor: “A’yan-i sabit ilahi isimlerin taayyünlerinden ibarettir. Taayyün dış makamda müteayyin ile birdir. Akıl makamında ise ondan gayridir. Nitekim mahiyet de dış âlemde vücudun aynısıdır. Ama akıl nezdinde ondan başkadır. Öyleyse a’yan-i sabit, ilahi isimlerin aynısıdır. Bir itibara göre Allah isminin tecellileridir. Başka bir itibara göre Allah isminin eczasıdır. Bu iki itibar “Allah” isminin sıfat itibariyle zat ismi olmasından veya sıfatla birlikte zat ismi olmasından ibarettir.

 

O halde a’yan-i sabit tecelliler itibariyle insanlığın hakikatidir ve bir itibarla da o hakikatin cüzleridir. Zira insanlığın hakikati, taayyünün müteayyin ile birliği delili esasınca o ismin kendisidir. O halde insanlığın hakikati ve Muhammedi hakikatin kendisi olan Ahmedî ayn-ı sabit, esma âleminde isimler suretinde ve ayan-i sabit âleminde ayanlar suretinde mütecellidir. Allah dışındaki her şey anlamındaki âlem, esmanın sureti ve mazharından ibarettir.

 

O halde âlem, insanlık hakikatinin sureti ve bu hakikatin mazharıdır. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi isimler ve a’yan o hakikatin tecellileri itibarıyladır. Başka bir itibarla o hakikatin cüzleridir. Suretleri o hakikatin suretidir, o hakikatin mazharlarıdır. O halde âlem suretinde tecelli eden şey Muhammedi hakikattir. Âlemdeki küçük büyük her şey tümüyle o hakikatin zuhur ve tecellisidir. Şimdi şu soru sorulabilir: “Eğer Allah ismi ve Muhammedi ayn-ı sabit aynda bir iseler, o halde neden âlem o ayn’a istinad edilmektedir; o isme değil.

 

Bunun cevabı şudur ki ayn-ı sabit, o ismin taayyünüdür. Yani o hak ve aşikar olan şeydir.”

21. Nur 

 

Bütün dediklerimiz ve gözlerinden kaldırdığımız perdeler esasınca gözlerin keskin gözlere sahip olduğuna göre artık şu hakikati açıkça görmüş olmalısın ki ilahi ilimde ayan-i sabitin sübutu, nakıs nurların tam ve kamil nurlardaki sübutu gibidir. Hakeza tafsili aklın icmali yalın akıldaki sübutu gibidir. A’yan ve esmada herhangi bir hicab olmadığı için ayn-ı sabite isnad edilen her şey zat-ı mukaddese, ilahi isim ve sıfatlara da mensup olmaktadır. O halde tecelliler, isimler, sıfatlar ve a’yan elbisesinde olduğu halde zati tecellilerdir. O halde bu anlamın mahiyet ve vücud ile kıyası, ilgisiz bir kıyası olmakla birlikte görüş, zevk ve süluk ehli kimselerin görüşüne göre mukisun aleyh (ilahi isimlerdeki ayan-i sabite) hakkındaki husus Merhum Kumşei’nin buyurduğu gibi değildir. Zira eserlerin mahiyete intisabı ya kesrette vahdet görüşü esasıncadır ve vücud taayyünden münezzeh olduğu halde onlarda zuhur etmektedir ve bu görüş esasınca vücud tüm eşya demektir ya da filozofların görüşü esasıncadır ki âlem, yani külli-i tabii dış âlemde mevcuttur. İrfan ekolu görüşünce değildir. Zira özgür insanların görüşüne göre bütün bir âlem hayal içinde hayaldir.

 

Özetle eğer “bir şeyin failiyeti, o şeyin taayyünü iledir” sözünden maksat, bir şeyin zatının ismi ve sıfati taayyün olmaksızın ve a’yan elbisesine bürünmeksizin kendi zatıyla hiçbir failiyet türüne sahip olmadığı ise bu konu doğrudur. Bunun incelemesini de bilmiş oldun. Ama bu anlam fiilin müteayyine intibasını red etmemizi gerektirmez. Aksine fiil hakikaten müteayyine mensuptur, taayyüne değil. Yok, eğer maksat taayyünün fail olduğu ise, bu konunun doğru bir yorumu olamaz. Eğer maksat taayyünün, müteayyinin aleti olduğu ve müteayyinin taayyün ile failiyeti bulunduğu ise bu konu araştırmalara aykırı olmakla birlikte fiilin müteayyine intisabını da ortadan kaldırmamaktadır.

 

O halde araştırmaların gereği olan ve hakkıyla tasdik edilmesi gereken şey, önceki ilahi nurlarda açıklanan şeydir. Bu nurlar sayesinde bilmiş oldun ki zat, esmaî taayyünler kisvesinde ayan-i sabite tecelli etmektedir. A’yan-i sabit kisvesinde de harici a’yana tecelli etmektedir. Lakin arada bir örtü olmadığından ve tecelli edilen ayna saf ve berrak olduğundan dolayı bu tecelli, zati bir tecellidir. Allah’ın uluhiyetinde bir ortağı yoktur. Bu da anlam olarak naklettiğimiz hadisin anlamlarından biridir. Hadisin lafzı böyle değildir. Bu hadis ismet Ehl-i Beyt’inden nakledilmiştir ve şöyle buyurmaktadır: “Hakiki tevhid; ismi, müsemmaya uyarlamandır. Aksi takdirde sadece isme ibadet etmek küfürdür. İsim ve müsemmaya birlikte ibadet etmek ise şirktir.” Gerçekten de Allah velisi doğru buyurmuştur.

Merhum Kumşei’nin sözlerinde başka bir görüş daha vardır. Söz uzamasın diye yorumlamaktan sakınıyoruz ve nakletmekten vaz geçiyoruz. Bu misbah burada bitmiş oldu. Mülk ve ilim sahibi Allah’ın izniyle söze başka bir şekilde başlıyoruz. Başta da sonda da sadece O’ndan yardım dileriz.
 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.