Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 16:19

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۴۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

İkinci Makam: Nefsin Batınî Melekutî Makamı

1. Bölüm: Nefs Batınının Şeytani ve Rahmani Ordularının Çekişmesi

 

Bil ki, insan nefsi için başka bir memleket ve makam daha vardır. O da batın memleketi ve melekut neş’etidir ki, nefs orduları oradan daha fazla ve zahir memleketine nispeten daha da bir öneme sahiptir. Orada Rahmani ve şeytani ordular arasında var olan niza ve cidal daha da büyük ve o neş’ette galibiyetler daha fazla ve ehemmiyetlidir. Hatta zahir memleketinde var olanlar da oradan inmiş ve mülkte zuhur etmiştir. Şeytani ve rahmani ordulardan birisi orada galip gelecek olursa bu memlekette de galip gelmiş demektir. Ahlak ve sülûk ehli büyük şeyhlerin nezdinde bu makamda nefsle cihad, oldukça büyük bir öneme sahiptir. Belki bu makamı bütün mutluluk ve şekavetlerin, derece ve basamakların kaynağı olarak değerlendirmek de mümkündür. Dolayısıyla da insan bu cihadda kendisine oldukça dikkat etmelidir.

 

Allah göstermesin bu memlekette rahmani ordular mağlup olur da işbu mekan şeytan ordusundan bir takım gasıp ve ehliyetsizler tarafından işgal edilecek olursa insan daimi bir helakete doğru sürüklenir ki artık bunu telafi edebilmek de müyesser olmaz, şefaatçilerin şefaati kendisine şamil kılınmaz. Allah korusun Erhamu’r-Rahim'in ona gazap, nazarıyla bakar ve belki de şefaatçiler bile sonunda onun düşmanları olu-verir.

 

Şefaatçisi onun düşmanı olan kimsenin vay haline! Allah biliyor ya, bu ilahî gazab ve Hak Teala’nın velilerinin düşmanlığının ardında o kadar azaplar, zulmetler, zorluklar ve bahtsızlıklar vardır ki cehennemin tüm ateşleri bütün zakkumlar, yılanlar ve akrepler bile onun yanında bir hiç kalmaktadır. Allah göstermesin hikmet sahipleri, arifler, riyazet ve sülûk ehli kimselerin bu azaplar hakkında verdikleri haberler biz mustaz’af ve çaresizlerin başına gelsin. Öyle ki tasavvur edebildiğiniz tüm azaplar onun yanında kolay ve rahattır. Duyduğunuz tüm cehennemler onun yanında rahmet ve cennettir.

 

Genellikle Allah’ın kitabı ile enbiya ve evliyanın haberlerinde vasfedilen cennet ve cehennem, amel cenneti ve cehennemidir ve de iyi ve kötü amellerin cezası (karşılığı) için hazırlanmıştır. Bazen örtülü bir şekilde daha önemli olan ahlak cenneti ve cehennemine, bazen de her şeyden daha mühim olan lika cenneti ile firak (ayrılık) cehennemine işaret edilmiştir. Ama hepsi de perde arkasında ve o da ehli için… ben ve sen ise ehli değiliz, ama hiç olmazsa inkar etmeyelim ve Allah-u Teala ile velilerinin dediklerine iman edelim. Olabilir ki, bu icmali imanın da bizler için bir faydası olsun. Bazen de yersiz inkar ile ilim ve idrak olmaksızın zamansız yapılan retlerin insan için büyük zararlara yol açması mümkündür ve bu dünya zaten o zararlara iltifat alemi değildir. Mesela falan hikmet sahibi yada falan arif veya falan dervişten senin beğenmediğin ve hoşlanmadığın bir şey söylediğini işitecek olursan hemen batıl ve hayal olduğunu söyleme. Olabilir ki o konunun kitap, sünnet ve aklî bir kaynağı vardır da siz ona rastlamamış, görmemişsinizdir. Bir fakih mesela az gördüğünüz diyetler babında bir fetva verince, sizin kaynağına müracaat bile etmeden hemen onu inkar etmeniz ile sâlik-i ilallah ya da arif-i billah olan kimselerden birinin ilahî marifetler veya cennet ve cehennemin hali hakkında söylediği bir sözü, kaynağını bile araştırmadan hemen onu red ve inkar etmeye kalkışmanız arasında ne fark vardır? Yoksa hakaret ve cesarette bulunmak daha mı kolaydır? Olabilir ki o vadinin ehli ve o fennin sahibi olan mezkur şahsın Allah’ın kitabından veya Hidayet İmamları’ndan nakledilen hadislerin birinde bir kaynağı vardır da sizler ona rastlamamışsınızdır. O zaman da siz Allah ve Resulünü inkar etmiş olursunuz. Dolayısıyla özrünüz de kabul edilmez. “Bana göre doğru değildi” veya “ilmim buraya ermemişti” ya da “minber ehlinden onun aksini işitmiştim” gibi özürler kesinlikle makbul değildir. Biz yine de maksadımızdan uzaklaşmayalım; ahlak ve melekeler cenneti ile ahlak ve melekeler cehennemi hakkında söylenenler, duymaya bile takatimiz olmadığı büyük bir musibet konumundadır.

 

Öyleyse ey aziz! Biraz olsun düşün, bir çaresine bak, kendin için necat yolunu ve kurtuluş vesilesini bul, “Erhamu’r-Rahimin” olan Allah’a sığın, karanlık gecelerde ağlayıp yakararak o mukaddes zattan bu nefs cihadında sana yardım inayet etmesini iste. Böylelikle inşaallah galip gelirsin, memleketi rahmani kılarsın, şeytan ordularını oradan dışarı çıkarıp evi sahibinin eline verirsin. Böylece Allah da sana o kadar mutluluk, mutluluk ve rahmetler ihsan etsin ki, cennet, huri ve köşklerin nitelikleri hakkında duyduğun her şey onun yanında hiç bir değer ifade etmesin. Bu (rahmet), evliyaullahın bu hak dine bağlı olan millete haber verdiği genel ilahî saltanattır ve aslında o şeylerden daha da yücedir ki ne bir kulak işitmiş, ne bir göz görmüş ve ne de bir insanın kalbinden geçmiştir.

 
 

2. Bölüm: Bazı Batini Kuvvetlere Kısaca Bir İşaret

 

Bil ki, Allah Tebarek ve Teala kendi kudret eli ve hikmetiyle gayb aleminde ve nefsin batınında sayısız menfaatleri bulunan bir çok kuvvetler yaratmıştır. Bizim burada bahsetmek istediğimiz ise vahime, gazabiyye ve şeheviyye kuvveleridir. Bu kuvvelerden her birinin, tür ve şahsın muhafazası ile dünya ve ahiretin imarı hususunda ulemanın da zikrettiği sayısız menfaatleri vardır ki şu anda onları zikretmeyi gerekli görmüyoruz. Uyarı makamında söylenmesi gereken şey ise bu üç kuvvenin, tüm güzel ve kötü melekelerin kaynağı ve gaybi-melekutî suretlerin kaynağı olduğudur.

 

Bunun kısaca izahı şudur: Allah Tebarek ve Teala’nın nihai bir güzellik, zarafet ve harika bir karışımla yarattığı bu insanın dünyada mülkî-dünyevi bir sureti vardır ki, bütün filozof ve büyük şahsiyetlerin aklını hayrete düşürmüş, anatomi ilmî ise şimdiye kadar onun hakkında sağlıklı ve yetkin bir bilgi edinememiştir. Allah insana yaratıkları arasında belli bir karışım güzelliği ve güzel görünümlü bir cemal ihsan etmiştir. Aynı şekilde insanın melekutî-gaybi bir suret ve şekli de vardır ki (ister berzah alemi olsun isterse kıyamet) ölümden sonraki alemde nefsin melekeleri ile batınî huylarına tabidir.

 

İnsanın batınî ahlakı ve deruni melekesi insanî olursa, onun melekutî sureti de insanî bir suret olacaktır. Ama eğer melekeleri insanî olmazsa (melekutî sureti de) insanî olmaz ve deruni melekeye tabi olur. Mesela eğer insan, batınî şehvet ve hayvanlık melekesine mağlup düşecek olursa ve batın memleketinin hükmü de hayvani bir hüküm haline gelirse, insanın melekutî sureti de ahlakıyla uygun bir hayvan şekline bürünür. Eğer batınına gazap ve yırtıcılık melekesi galebe çalacak olursa, batın memleketinin hükmü yırtıcılık hükmü olur ve gaybi-melekutî sureti de yırtıcı hayvanlardan biri haline gelir. Eğer vehm ve şeytanlık onda meleke (aptitude) haline gelir, batını şeytani meleklere sahip olur ve derunu hile, sahtekarlık, laf taşıyıcılık ve gıybet kabilinden şeytani melekeleri haiz bulunursa, o zaman gayb ve melekut sureti kendisiyle uyumlu bir şeytan haline gelir. O zaman artık hiç bir hayvanın şekline bürünmez; tam tersine oldukça garip bir surete bürünür ki bu alemde ondan daha korkunç ve vahşetli bir suret bulabilmek mümkün olmaz. Peygamber (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyuruyor: “Bazı insanlar kıyamet gününde maymun ve şempanzeden daha çirkin bir surette haşrolacaktır.” 

 

Hatta bir insan için o alemde birkaç suretin olması da mümkündür. Zira o alem, her şeyin sadece bir surette göründüğü bu alem gibi değildir ve bu mesele kanıtlar ile de mutabıktır ve de kendi yerinde açıklanmıştır.

 

Bil ki, sadece birinin insan, geriye kalanlarının ise başka şeyler olduğu bu muhtelif suretler hususunda ölçü, nefsin bu bedenden çıktığı ve berzah memleketi ile evveli berzahta olan ahiret sultanının galebesi peydahlandığı zamandır. (Nefs) bedenden çıktığı zaman dünyadan hangi melekeyle ayrılmışsa ahiretteki sureti de o melekeye göre şekillenir ve melekutî-berzahi gözü onu görmektedir. Eğer gözü olursa bizzat kendisi de berzahi gözünü açtığında olduğu gibi bizzat kendisini müşahede etmektedir. İnsanın bu dünyada sahip olduğu surete ahirette de sahip olması diye bir zorunluluk yoktur. Allah-u Teala haşr zamanında bazılarının şöyle dediğini haber veriyor: “Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin, oysa ben gören bir kimseydim.” Onlara şöyle cevap verilecek. “Böyledir, ayetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun, bugün de öylece unutulursun.”

 

Ey zavallı, sen sadece zahirî gören mülkî göze sahiptin, ama batının ve melekutun kör idi, körlüğünü şimdi idrak ettin. Halbuki sen daha önce de kördün. Allah’ın ayetlerini gören batınî basiret gözünden mahrum idin. Ey zavallı, sen boylu-pozlu ve mülkî endamlı birisin. Ama melekut ve batın ölçüsü başka bir şeydir. Batınî istikamete sahip olmalısın ki, melekutta de doğru endamlı biri olabilesin. Berzah ve ahiret aleminde insanî bir surete sahip olabilmek için ruhun insanî bir ruh olmalıdır. Yoksa sen sırların keşfi ve meleklerin zuhur alemi olan batın ve gayb aleminin de karışıklık ve yanlışlıklarla dolu işbu zahirî dünya alemi gibi olduğunu mu sanıyorsun? Göz, kulak, el, ayak ve sair organların hepsi melekutî dillerle, hatta bazısına göre melekutî suretlerle yaptıklarını bir bir haber verecektir.

 

Uyan ey aziz! Kalb kulağının aç, himmet kemerini kuşan ve kendi bahtsızlığına acı ki, kendine insanî bir suret edinebilesin, kurtuluş ve mutluluk ehli olabilmek için bu alemden insanî bir surette ayrılabilesin. Sakın bunları salt bir öğüt ve hitabe olarak değerlendirme. Bütün bunlar büyük filozofların felsefi kanıt ve riyazet sahibi kimselerin keşfi ile sadık ve masumların verdiği haberlerin bir neticesidir. Ama bu sayfalarda kanıt ikamesine ve bir çok haber ve eserlerin nakline niyetli değiliz.

 
 

3. Bölüm: Enbiyanın, İnsan Tabiatının Başı Boşluğunu Önlediğinin Beyanı 

 

Bil ki vehim, gazab ve şehvet kuvvelerini akl-ı selime ve büyük enbiyaya teslim edecek olursan bu kuvveler rahmani ordular arasına katılır ve insanı mutluluk ve mutluluk sahibi bir insan kılar. Eğer başıboş bırakır ve dizginlerini kaçırarak vehmi/kuruntuyu bu iki kuvveye hakim kılacak olursan o zaman da şeytani ordulardan olur. Şu da bilinmelidir ki, büyük enbiyadan (a.s) hiç biri gazab, vehm ve şehvetini tamamıyla önlememiş ve Allah yolunun davetçilerinden hiç biri de şimdiye kadar “Şehveti tamamen yok etmek gerekir, gazab ateşi tamamıyla söndürülmeli ve vehm tedbiri bütünüyle terk edilmelidir” diye bir şey dememiştir. Tam tersine hepsi de “aklî mizan ve ilahî kanun gözetiminde vazifesini hakkıyla yapabilmesi için sadece önü alınmalıdır” diye buyurmuşlardır. Zira bu kuvveler, velev ki fesad ve karışıklığa sebep olsun, kendi işini yapmak, kendi maksadına erişmek istemektedir. Allah’ın evi Kabe’de evli bir kadınla zina etmek pahasına bile olsa şehvete gömülü hayvani nefis, dizginlerini koparmak ve kendi maksadına erişmek istemektedir. Gazaplı bencil nefs de, evliya ve enbiyanın katline bile sebep olsa, kendi başına buyruk bir şekilde istediğini yapmak istemektedir. Şeytani vahime sahibi nefs ise, yeryüzünde fesad çıkarmak ve alemin alt-üst olmasına sebep olsa da kendi istediğini yapmak istemektedir.

 

Enbiya (a.s) geldiler, kanunlar getirdiler ve onlara semavi kitaplar da nazil oldu ki tabiatların kayıtsızlık ve aşırılığını önlesinler, insanî nefsi, akıl ve şeriat kanunu altına soksunlar ve akıl ve şeriat ölçüsüne muhalif davranmasın diye de onu zahid ve edebli kılsınlar. Öyleyse kendi melekelerini ilahî kanun ve aklî ölçülere uydurabilen kimse saadetli ve kurtuluş ehli bir kimsedir. Aksi takdirde kendisini bekleyen şekavetler, bahtsızlıklar, zulmetler ve zorluklar ile iliğine işlemiş fasid bir ahlak ve meleklerin tabii bir neticesi olup berzah, kabir, kıyamet ve cehennemde de kendisiyle birlikte olacak olan o korkunç ve dehşet dolu suretlerden Allah’a sığınmalıdır.

 
 

4. Bölüm: Hayalin Kontrol Altına Alınması 

 

Bil ki bu makamda ve diğer makamlarda mücahid için şeytana ve şeytan ordusuna galibiyetin kaynağı olabilecek ilk şart hayal kuşunun kontrol altına alınmasıdır. Zira bu hayal her an yeni bir dala konan ve uçmakta mahir olan bir kuşa benzemektedir. Bu ise birçok bahtsızlıkların kaynağı ve sebebi olmaktadır. Hayal, şeytanın bir bahanesidir ki, insanı onunla zavallılaştırmakta ve şekavete davet etmektedir.

 

Kendisini ıslah etmek isteyen, batınını sefalı kılıp, İblis ordusundan temizlemek isteyen mücahid, hayalin dizginlerini ellerine almalı, onu istediği yere uçmaktan alıkoymalı ve (kendisini) günah ve şeytanlık gibi fasid ve batıl hayallere kapılmaktan korumalıdır. Hayalini daima şeref ve izzet dolu işlere yöneltmelidir. Bu iş ilk başlarda biraz zor gözükse veya Şeytan ve orduları onu (gözlerde) büyük gösterse de az bir murakabet ve kollama sayesinde oldukça kolay bir iş haline gelecektir.

 

Tecrübe olarak sen bir müddet hayalini disipline edebilir ve sıkı bir denetim altına alabilirsin: Alçak ve aşağılık bir işe yöneldiğini görünce onu bu işten alıkoymaya çalış ve onu mübah veya tercih edilir işlere yönelt. Eğer bir netice aldığını görecek olursan bu tevfik sebebiyle Allah-u Teala’ya şükret ve bu işi sürdürmeye çalış. Belki Allah kendi rahmetiyle sana melekut aleminden bir yol açar da insanlığın doğru yoluna hidayet edilirsin ve Allah’a doğru sülûk işi senin için daha da bir kolaylaştırılır.

 

Dikkatli ol ve bil ki, çirkin ve fasid hayaller ve batıl düşünceler şeytanın telkin ve telkinleridir ve senin batın memleketine kendi ordularını yerleştirmek istemektedir. Şeytan ordularıyla savaşan bir mücahid olduğun ve nefs sayfasını ilahî-rahmani bir memleket kılmayı istediğin için de o lanetlinin (şeytan) hile ve tuzaklarına dikkat etmeli ve Hak Teala’nın rızasına aykırı olan evhamları kendinden uzaklaştırmalısın. Ta ki, Allah’ın izniyle bu iç savaşta oldukça önemli olan bu mevziyi şeytan ve ordularının elinden alabilesin. Zira bu mevzi sınır konumundadır. Eğer burada galip gelecek olursan ümitli ol.

 

Ey aziz! Her zaman Allah Tebarek ve Teala’dan yardım dile, mabud dergahında yalvarıp yakar ve tam bir acziyet ve ısrarla (şöyle) arz et: İlahi, şeytan öyle büyük bir düşmandır ki (hatta) senin büyük enbiya ve evliyana bile göz dikmiştir ve hala da dikmektedir. Bizzat sen; kuruntu, batıl vehimler, hayaller ve batıl hurafelere kapılan bu zayıf kuluna yardımcı ol ki, bu güçlü düşmanın hakkından gelebilsin. Bu savaş meydanında mutluluk ve insanlığı tehdid eden bu güçlü düşman karşısında benimle ol ki, onun ordularını senin özel ve has memleketinden dışarı sürüp, bu gasıbın sana mahsus evine uzanan ellerini keseyim.

 
 

5. Bölüm: Muvazene

 

Bu sülûkta insana yardımcı olan ve insanın da kollaması gereken şeylerden biri muvazenedir. Muvazene, akıllı bir insanın, kendi başına buyruk ve şeytanın tasarrufu altında olan ve gazab ve vehimden kaynaklanan fasid ahlak ve alçak melekelerin fayda ve zararlarını, akıl ve şeriatın tasarrufunda bulunan güzel ahlak, nefsani faziletler ve üstün melekelerden kaynaklanan fayda ve zararla mukayese etmesi ve hangisi güzelse ona teşebbüste bulunması demektir. Mesela insanın kendisinde kökleşmiş, yerleşik meleke (aptitude) haline gelmiş, kendisinden birçok melekeler peydahlanmış ve sayısız rezilliklere meydan vermiş olan, kendi başına buyruk şehvetin sahip olduğu faydalar, ulaşabildiği her kötülüğü işlemesi, her ne yoldan olursa olsun eline geçen bir malı geri çevirmemesi ve fasid bir şeye sebep olsa da istediği, arzuladığı her şeyi yapmasından ibarettir.

 

Nefsin bir melekesi haline gelen ve birçok alçak melekeler vücuda getiren gazabın faydaları da elinin ulaştığı herkese kahır ve galebeyle zulmetmesi, kendisine karşı gelen bir kimseye elinden geleni ardına koymaması, en küçük bir uygunsuzluk görünce savaş ve kargaşalık çıkarması ve alemde fesada sebep olacak her vesileyle kendi zarar ve uygunsuzluklarını kendisinden uzaklaştırmaya çalışmasıdır.

 

Aynı şekilde kendisinde bu melekenin kökleştiği şeytani vehim sahibi olan nefsin faydaları da; her türlü şeytanlık ve hileye başvurarak gazab ve şehvetin isteklerini yerine getirmesi ve her türlü batıl planla, bir ailenin zavallılaştırılması veya bir şehrin, bir memleketin yoksullaştırılması pahasına bile olsa Allah’ın kulları üzerinde hakimiyet kurmasından ibarettir.

 

Bunlar, bu kuvvetin şeytanın tasarrufu altında bulunduğu bir zamanda sahip olduğu faydalardır. Ama iyice tefekkür edilir ve bu şahıslarında hali mülahaza edilecek olursa, her ne kadar güçlü olursa olsun ve her ne kadar da emel ve arzularına kavuşursa kavuşsun neticede bin bir arzu ve emelinin daha olduğu ve onlara kavuşamadığı görülür. Bu alemde insanın kendi emellerine kavuşması ve herkesin kendi arzusuna erişmesi mümkün değildir. Zira bu dünya sürtüşmeler dünyasıdır. Bu alemdeki maddeler irademizin icrasına tabi ve teslim olmadığı gibi arzu ve meyillerimiz de mahdud ve sınırlı değildir.

 

Mesela şehvet kuvvesi insanda o kadar güçlüdür ki farz-ı imkansız bir şehrin tüm kadınlarına bile sahip olsa yine doymaz, başka şehirlerdeki kadınlara yönelir. O memleketteki kadınlar da nasibi olunca, bu defa diğer şehirlere teveccüh eder. Daima sahip olmadığı şeyleri ister. Halbuki, bu söylenilenler de farz-ı imkansız ve ham bir hayalden ibarettir. Ama buna rağmen şehvet tandırı harıl harıl yanmakta ve insan kendi arzularına ulaşamamış bulunmaktadır.

 

Aynı şekilde gazap kuvvesi de insanda öyle bir şekilde yaratılmıştır ki, bir memleketin mutlak hakimi bile olsa, bununla yetinmemekte, eline geçiremediği diğer memleketlere yönelmektedir. Belki eline her ne geçerse bu kuvve onda daha da bir güçleniş kaydetmektedir. İnkar eden herkes kendi haline ve bu dünya ehlinde sultanların, yöneticilerin, kudret ve haşmet sahibi kimselerin haline müracaat edecek olursa o zaman bizzat kendisi de bizi tasdik edecektir.

 

Öyleyse insan daima sahip olmadığı ve elinde bulundurmadığı şeylerin aşığıdır. Bu bir fıtrat meselesidir ki, büyük şeyhler ve yüce İslam hekimleri (filozofları) hususen de ilahî marifetler dalında üstad ve şeyhimiz olan kamil ve arif Mirza Muhammed Ali Şahabadi -gölgesi başımızdan eksik olmasın- birçok ilahî marifetleri bununla sabit kılmaktaydı; ama maksadımızla ilgisi bulunmadığından değinmeden geçiyoruz.

 

İnsanın söz gelişi kendi maksatlarına eriştiğini kabul bile etsek ondan istifade etmesi ne zamana kadar geçerlidir? Gençlik güçleri ne zamana kadar diridir? Ömrün baharı bitip de hazana uğradığında, azalardan neşat ve kuvvet gitmekte, tat alma duygusu işlemez hale gelmekte, tatlar doğru dürüst alınamamakta, göz, kulak, dokunma duyusu ve diğer kuvveler atıl durumuna düşmekte, lezzetler tamamıyla eksik veya yok olmakta, muhtelif hastalıklar akın etmekte, sindirim ve teneffüs organları işlemez duruma gelmekte ve insan için soğuk bir “ah” tan, dert, hasret ve nedamet dolu bir gönülden başka hiç bir şey baki kalmamaktadır. O halde sağlam ve salim bünyeli kimseler için bile bu cismani kuvvelerden istifade müddeti, iyi ve kötüyü anladığı andan itibaren, bu kuvvelerin işlemez veya eksik bir hale geldiği müddete kadar, yani takriben otuz, kırk yıllık bir zaman olmaktadır. O da hemen hemen her gün müşahede ettiğimiz ve gafil olduğumuz türden diğer hastalık ve belalara düçar olmadığı takdirde geçerlidir.

 

Şimdilik senin için aslı olmayan hayal aleminde yüz elli yıllık bir ömür ve şehvet, gazab ve şeytanlık vesilelerinin tümünün temin edildiği bir ortam tasavvur edelim. Bir de senin için hiç bir aksiliğin çıkmamış ve maksadına aykırı hiç bir şeyin meydana gelmemiş olduğunu farz edelim. Acaba rüzgar gibi geçen bu kısa müddet sonrasında akıbetin nasıl olacak? Acaba ebedi hayatın için bu lezzetlerden ne gibi şeyler zahire kıldın? Özellikle de zavallılık, fakirlik ve yalnızlık günü için? Allah’ın melekleri, velileri ve nebileriyle görüşmek için neler hazırladın? Berzah ve kıyamette sana suretinin verileceği ve Allah’tan başka hiç kimsenin de suretinin de ne olduğunu bilmediği çirkin ve münker bir amelden başka ne tedarik ettin?

 

Duyduğun ve dünya ateşi ve azabıyla mukayese ettiğin bütün cehennem ateşi, kabir, kıyamet azabı ve diğer şeyleri yanlış anlamışsın, kötü kıyas etmişsin. Bu alemin ateşi soğuk ve arızi (ilineksel) bir şeydir. Bu alemin azabı oldukça rahat ve kolaydır. Senin bu alemdeki derkin eksik ve kusurludur. Bu alemin bütün ateşlerini bir araya toplasalar yine de insanın ruhunu yakamaz. Ama oradaki ateş, cismi yaktığı gibi ruhları ve kalpleri de eritmekte ve yakmaktadır.

 

Bütün bu duydukların ve şimdiye kadar bu konuda her kimden ne işittiysen senin orada hazır gördüğün amellerinin cehenneminden ibarettir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyurmaktadır: “ her ne yaptılarsa hepsini de hazır buldular.”

 

Burada yetim malı yedin ve lezzet aldın ama o alemde cehennemde göreceğin suretin ve bu sebeple sana nasib olacak zilletin ne olduğunu sadece Allah bilir? Burada halka kötü laflar ettin, halkın kalbini kırdın. Ama Allah’ın kullarının kalbini kırmanın o dünyada ne gibi bir azabı var. Sadece Allah bilir? Kendin için ne gibi bir azap hazırladığını bizzat gördüğün zaman anlayacaksın. Gıybet ettiğinde senin için hemen melekutî bir suret vücuda gelir ve (o alemde) sana takdim edilir. O suretle mahşur olacak ve azabını da tadacaksın. Bu kolay, rahat, soğuk ve lezzetli cehennem olan ameller cehennemi, günahkar kimseler içindir. Tamah, hırs, inkar, savaş, kötülük; mal, makam, dünya sevgisi ve diğer melekeler kabilinden fasid, rezil ve batıl melekeler edinen şahıslar için ise tasavvur bile edilemeyen bir cehennem vardır. Bu suretler, bizzat nefsin kendi batınından zuhur eden, benim ve senin gibilerin kalbinden bile geçmesi mümkün olmayan ve cehennem ehlinin, (o suretlerin) azabından firar ettiği ve korku duyduğu suretlerdir. Bazı güvenilir rivayetlerde şöyle yer almıştır: “Cehennemde mütekebbir kimseler için bir vadi vardır ve adına sakar denmektedir. Bu vadi, şiddetli sıcaklık ve hararet sebebiyle Allah’a şikayette bulundu ve kendisine bir nefes alması için izin vermesini istedi. Kendisine nefes alması için izin verilince de öyle bir nefes çekti ki, cehennem alevlendi.”

 

Bazen de bu melekeler insanın ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olmaktadır. Zira insandan imanını almaktadır. Mesela sahih rivayetlerimizde “ateşin odunu yediği gibi hasedin de imanı yiyip bitirdiği”  yer almıştır. Veya diğer sahih rivayetlerimizde geçtiği şekliyle, “Biri önden, diğeri ise arkadan çobansız bir sürüye saldıran iki kurt, daha sürüyü bitiremeden dünya ve makam sevgisi mü’minin dinini yer bitirir.”  Allah korusun günahların akıbeti zulmani ve çirkin meleke ve ahlaka, onlar da insanın imansız ve küfür üzere ölmesine sebep olabilir ki, kafirin ve batıl akidelerin bu cehennemi, o diğer iki (ameller cehennemi ile çirkin ve zulmani meleke ve ahlak) cehenneminden nispeten daha zor, daha yakıcı ve daha zulmanidir.

 

Ey aziz! Yüce ilimlerde de sabit kılındığı üzere (ilahî azabın) şiddeti sonsuzdur. Sen ve bütün akıl sahipleri ne kadar düşünse bile, düşündüğünüzden daha şiddetli ve çetin bir azabın varlığı mümkündür. Sen, ya filozofların kanıtını görmemişisin veya riyazet ehlinin keşfine inanmıyorsun.

 

Sen ki elhamdülillah müminsin, enbiyayı (a.s) sadık kabul ediyorsun, sen ki bizim muteber kitaplarımızda yer alan ve tüm İmamiye alimlerinin de kabul ettiği rivayetleri doğru biliyorsun, sen ki masum imamlardan (s. a) nakledilen dualar ve münacaatları sahih kabul ediyorsun, sen ki muttakilerin mevlası Emiru’l Mü’minin'in (a.s) münacatını bizzat gördün, sen ki Seyyidu’s-Sacidin’in (İmam Zeynu’l Abidin’in) Ebu Hamza duasındaki münacatını müşahede ettin, biraz da onların mana ve içeriği hakkında tefekkür et. Uzun bir duayı bir defada ivedilikle ve manası hususunda hiç tefekkür etmeden okuman gerekli ve lazım değildir. Ben ve sizler Seyyidu’s-Sacidin’in halet-i ruhiyesine sahip değiliz ki o mufassal duayı tam bir manevi huzur içinde okuyabilelim. Bir gecede, üçte veya dörtte birini oku ve üzerinde derince bir tefekkür et ki, belki sen de hal sahibi olursun. Hepsinden öte biraz da Kur’an üzerinde tefekkür et. Bak nasıl bir azap vaat etmiştir ki cehennem ehli, Malik’ten kendilerini öldürmesini istemektedir. Heyhat ki, artık ölüm diye bir şey söz konusu değildir.

 

Bak Allah-u Teala ne buyuruyor: “Allah’a karşı aşırı gitmemden ötürü bana yazıklar olsun!”

 

Bu nasıl bir hasret ve arzudur ki, Allah-u Teala onu böylesi bir azametle ifade etmektedir. Kur’an’ın ayet-i şerifeleri üzerinde biraz tefekkürde bulun. Düşünüp taşınmadan öylece geçme. “Onu gördüğünüz gün, bütün emzikli kadınlar, çocuklarını bile unutup bırakır. Her gebe kadın çocuğunu düşürür ve insanları sarhoş görürsün, fakat sarhoş değildir onlar, ancak Allah’ın azabı pek çetindir.”  

 

İyice bir düşün azizim! -Neuzubillah- Kur’an öykü ve hikaye kitabı değildir. Seninle şaka yapmamaktadır. Bak ne buyuruyor! Bu nasıl bir azaptır ki, insana kendi azizlerini bile unutturmakta, bütün hamile kadınlar düşük yapmaktadır. Acaba bu ne azaptır ki, azametinin had ve sınırı olmayan, izzet ve saltanatı sonsuz olan Allah-u Teala bu azabı öylesine şiddet ve azametle tavsif buyurmaktadır. Azameti sınırlı olmayan ve sonsuz izzet ve saltanat sahibi Allah Tebarek ve Teala’nın azametli ve şiddetli olarak nitelendirdiği bir şey acaba ne olabilir? Allah da biliyor ya, benim ve senin aklın ve tüm insanların fikri bunun hakikatini tasavvurdan aciz kalmaktadır. İsmet ve temizlik Ehl-i Beyt’inin haber ve eserlerine müracaat eder ve üzerinde biraz olsun tefekkür edecek olursan, o alemdeki azab olayının, bu alemde görüp düşündüğün azaplardan bambaşka bir azab olduğunu anlarsın. Bu alemin azabıyla mukayese etmek batıl ve yanlış bir kıyastır.

 

Ben senin için, makamı yüce Şeyh Seduk-i Taife’den bir hadis-i şerif nakledeyim de hakikatin ne olduğunu bilesin. Musibetin ne kadar büyük olduğunu anlayasın. Kaldı ki, bu hadis de diğer cehennemlerden nispeten soğuk olan ameller cehennemi hakkındadır. İlk önce bilmek gerekir ki, bu hadisi rivayet eden Şeyh Saduk’a tüm İslam alimleri tevazu göstermekte ve onu makamı yüce bir zat olarak kabul etmektedirler. Bu büyük zat, İmam Mehdi’nin (Allah’ın selamı üzerine olsun ve Allah zuhurunu acil kılsın) duası üzere dünyaya gelmiş olup özel lütuf ve ilgisine mazhar biriydi. Ben de büyük İmamiye alimlerinden (r.a) birçok muhtelif yolla bu hadisi Şeyh Seduk’tan naklediyorum. Bizimle Saduk arasında var olan şeyh ve üstatların hepsi de ashabın güvenilir ve büyük olan zatlarıdır. Öyleyse iman sahibi bir kimse isen bu hadise de inanmalı, tasdik etmelisin.

 

Şeyh Saduk, kendi senediyle Mevlamız İmam Sadık’tan (a.s) şöyle naklediyor: “Bir gün Resulullah (s.a.a) oturmuş idi, birden Cebrail (a.s) geldi. Oldukça üzgün ve mahzun olup rengi solmuştu. Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Cebrail! Seni niçin üzgün ve mahzun görüyorum?” Cebrail şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Nasıl böyle olmayayım ki!? Cehennemin nefesleri bugün serbest bırakıldı.” Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Cebrail! Cehennemin nefesleri nedir?” Cebrail şöyle buyurdu: “Şüphesiz ki Allah-u Teala ateşe emretti o da yandı. Kırmızı oluncaya kadar tam bin yıl geçti. Ondan sonra da yanmasını emretti ki, beyaz oluncaya kadar tam bin yıl geçti daha sonra da yeniden yanmasını emretti, siyah oluncaya kadar tam bin yıl geçti. (Şu anda da) o ateş siyah ve karanlıktır. Nitekim uzunluğu yetmiş zir’a olan zincirin bir tek halkası dünyanın üzerine bırakılacak olsa şüphesiz ki, dünya onun hararetinden erir ve yok olur. Eğer zakkum ve zer’iden bir damlası dünya ehlinin sularına düşecek olsaydı, o zaman da insanlar onun pis kokusundan ölürlerdi.” İmam Sadık (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Böylece Resulullah (s.a.a) Cebrail ile birlikte ağlamaya başladılar. Allah-u Teala onlara bir melek gönderdi ve o melek şöyle buyurdu: “Sizlere Rabbinizden selam var! O şöyle buyuruyor: “Ben her ikinizi de azap görmenize sebep olacak herhangi bir günah işlemekten güvende kıldım.”

 

Ey azizim! Bu hadis-i şerifin benzeri oldukça fazladır. Cehennem ve onun elim azabının varlığı bütün dinlerin zaruri bir ilkesi ve kanıtla sabit kılınmış açık bir gerçektir. Keşif ehli ve kalb erbabı kimseler bizzat bu alemde onun bir benzerini bile görmüşlerdir. Bu bel büken hadisin içeriği hususunda biraz olsun tefekkürde bulun. Acaba bu hadisin sıhhatine ihtimal verecek bile olsan yine de deliler gibi çöllere düşmen gerekmez mi? Ne olmuş ki, bizler bu kadar da gaflet ve cehalet uykusundayız? Yoksa tıpkı Resulullah (s.a.a) ve Cebrail (a.s) gibi bize de Allah’tan bir melek geldi de azaptan güvende olduğumuzu mu bildirdi? Halbuki Resulullah (s.a.a) ve Allah’ın velileri ömürlerinin sonuna kadar Allah korkusundan bir an olsun rahat etmemiş, doğru dürüst ne uyumuş ve ne de rahat bir yemek yemişlerdi. Allah’ın velisi, korkudan dolayı bayılıyor, kendinden geçiyordu. Ali b. Hüseyin’in (a.s) masum bir imam olmasına rağmen ağlaması, yakarışı, münacatı, acziyet ifadesi ve inlemeleri insanın kalbini parçalamaktadır. Bizlere ne olmuş ki, haya bile etmeden Rububiyyet huzurunda böylesine ilahî mukaddesat ve değerleri çiğniyor ayaklar altına alıyoruz? Yazıklar olsun bize ve gafletimize! Eyvahlar olsun bize ve ölümümüzün son anlarının şiddetine! Eyvahlar olsun bize berzahta, berzahın zorluklarında, kıyamette ve onun zulmetlerinde! Eyvahlar olsun cehennem azabı ve cezasındaki halimize…

 

6. Bölüm: Ahlakî Fesadların Tedavisi

 

Ey aziz! Uykudan uyan, gafletten kurtul ve kendine gel. Himmet kemerini kuşan. Daha vakit varken fırsatı ganimet bil. Daha ömrün bitmemiş, kuvvetin kendi tasarrufundan çıkmamış, gençliğin elden gitmemiş, fasid ahlak karşısında yenik düşmemiş ve alçak melekeler sana hakim olmamışken kendine bir çare ara, fasid ve çirkin ahlakın tedavisi için bir deva bul, şehvet ve gazab ateşinin sönmesi için bir yol araştır.

 

Ahlakî bozukluğun tedavisi için ahlak alimleri ve sülûk ehli kimseler tarafından önerilen en iyi deva, insanın kendisinde gördüğü kötü melekeleri göz önünde bulundurması, bir müddet onun hilafına erkekçe kıyam etmesi, teşebbüste bulunması ve nefsin aksi istikametinde himmet göstermesidir. Bir müddet o alçağın isteklerinin aksine davranmalısın ve Allah-u Teala’dan tevfik taleb etmelisin ki sana bu mücahede de yardımcı olsun. Şüphesiz ki çok geçmeden o çirkin huy ortadan kalkacak, şeytan ve ordusu o siperden firar edecek ve onların yerine rahmani ordular mevzilenecektir.

 

İnsanın helakine ve kabir azabına sebep olan, insanı her iki dünyada azaba uğratan kötü ahlaktan birisi de insanın kendi ev halkı, komşuları, meslektaşları, pazar veya mahalle efradından birine kötü davranması, ahlaksızlık etmesidir ki, bu da gazab ve şehvetten doğmaktadır. Mücahid bir kimse karşısında uygun olmayan bir iş çıktığında veya gazab ateşi alevlendiğinde kendi batınını temizlemeyi kararlaştırırsa, kendisini yakışık almayan kötü sözler söylemeye davet ettiğinde nefsin hilafına teşebbüste bulunursa, hulk ve huyun kötü akıbetini hatırlar ve aksine uygun işlerde bulunur, batınında şeytana lanet edip Allah’ına sığınırsa, söz veriyorum ki, bir kaç tekrardan sonra çok geçmeden o kötü huy tamamıyla ortadan kalkacak ve batın memleketinde iyi huy istikrar bulacaktır. Ama eğer nefsin istediği şekilde davranacak olursanız evvelen bizzat bu alemde de sizi helak ve yokluk diyarına çekmesi mümkündür. İnsanı bir anda her iki dünyada helak edebilen gazabın şerrinden Allah-u Teala’ya sığınırım. Gazab, önü alınmadığı takdirde pekala herhangi bir cinayete de sebep olabilir. İnsan gazap halinde ilahî mukaddesata yakışık almayan sözler bile söyleyebilir. Nitekim gazab halinde küframiz laflar ederek mürtet olan bir çok insan görüp müşahede etmekteyiz.

 

İslami hikmet sahipleri, “Dev dalgalarla boğuşan kaptansız bir geminin kurtuluşa ermesi, gazap halindeki bir insanın kurtuluşa ermesinden daha kolaydır”  demişlerdir. Veya eğer Allah göstermesin cidal ve münakaşa ehliysen -Nitekim bizlerden bazı talebeler bu kötü huy ve tabiatın esiri olmuşlardır- bir müddet nefsin hilafına teşebbüste bulun. Alim ve sıradan insanlarla dolup taşan resmi meclislerde herhangi bir mevzu söz konusu edildiğinden muhatabının doğru ve sahih dediğini görünce hemen kendi yanlışlığını itirafta bulun ve onu tasdik et. Ümid edilir ki, bu kötü huy kısa bir müddet sonra ortadan kalkar. Allah etmesin ki, “Ben keşiflerimden birinde Allah-u Teala’nın Kur’an’da haber verdiği cehennem ehlinin birbiriyle çekişmesi ve düşmanlığının ilim ve hadis ehlinin mücadelesinin tecessümü olduğunu keşfettim” diyen bazı ilim ehli ve mükaşefe iddiasında bulunan kimselerin sözü doğru olsun!

 

Eğer insan bu hadisin sıhhatine ihtimal bile vererek olsa hemen bu kötü hasletin ortadan kalkması fikrinde olmalı, bunun için gece-gündüz bir yol düşünmelidir.

 

Ashabdan bazısından şöyle rivayet edilmiştir: “Günün birinde oturmuş dini emirlerden biri hususunda hararetli bir şekilde münakaşa ediyorduk. Aniden Resulullah yanımıza geldi ve bu halimizi görünce, daha önce öfkelenmediği bir şekilde öfkelendi ve öyle buyurdu: “Sizden önce helak olanlar da işte bu yüzden helak oldular. Cidali bırakınız. Zira müminler, cidal etmez. Cidali terk edin; zira ben kıyamet gününde cidal edenlere şefaat etmeyeceğim. Ben sözü hak bile olsa cidali terk eden kimseye cennetin bahçesi, ortası ve üstünde üç evi tazmin ediyorum. Cidali terk edin; zira Allah-u Teala’nın putperestlikten sonra nehyettiği şey cedelleşmektir.”

 

Hakeza Peygamber’den (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Sözü hak bile olsa, cidali terk etmedikçe kulun imanı kemale ermez.”

 

Bu konu hakkında birçok hadis mevcuttur. İnsanın, hiç bir eser ve faydası olmayan cüz’i bir münakaşa yüzünden Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şefaatinden mahrum kalması ve sahih bir niyetle yapıldığı takdirde ibadet ve itaatlerin en efdali olan ilmî bir müzakereyi, putperestliğin hemen ardından yer alan en büyük bir günah haline getirmesi ne kadar da kötü bir şeydir.

 

İnsan her haliyle bu çirkin ve fasid huyları bir bir göz önünde bulundurmalı ve nefsin hilafına davranarak onları ruh memleketinden dışarı atmalıdır. Gasıp dışarı atılınca da ev sahibi kendi evine geri dönecektir

 
 

7. Bölüm: Nefisle Mücadelenin Sonucu

 

Bu makamda nefsle mücadeleyi sona erdirir de İblis ordusunu bu memleketten dışarı çıkarır ve (ruh) memleketini melaiketullahın meskeni, Allah’ın salih kullarının bir mabedi haline getirirse, artık o zaman Allah’a doğru sülûk da kolaylaşır, rahat bir iş haline gelir, insanlığın doğru yolu daha da bir aydın ve açık hale gelir. Yüzüne cennet ve bereket kapıları bir bir açılır. Cehennem kapısı ise tümüyle kapanır. Allah-u Teala rahmet ve lütuf nazarıyla ona bakar, iman ehlinin arasına katılır, mutluluk ehlinden ve ashab-i yeminden olur, kendisi için ins ve cinnin yaratılış gayesi olan ilahî marifetler kapısından bir yol açılır ve Allah Tebarek ve Teala da o tehlikeli yolda kendisinin elinden tutar ve ona yardım eder.

Nefsin üçüncü makamı ve onun mücahede keyfiyeti ile şeytanın o makamdaki hile ve düzenlerine de kısaca bir işaret etmek istiyordum. Ama ortamı münasip görmedim. Bu yüzden de bundan sarf-ı nazar etmek zorunda kaldım. Allah-u Teala’dan bu konuda ayrı bir risale yazmak hususunda bana başarı ve onay inayet buyurmasını taleb ediyorum.
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.