Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 16:17

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۴۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

İkinci Hadis: Riya

عَنْ يَزيدَ بْن خليفَةَ قالَ: قالَ أبُو عَبْدِ الله عليه السّلام: كُلُّ رياء شِركٌ. ﺇنَّهُ مَنْ عَمِلَ لِلنّاسِ كانَ ثَوَابُهُ عَلَي النّاسِ و مَنْ عَمِلَ للِّه، كانَ ثَوابُهُ عَلَي اللهِ.

Mezkur senetle Yezid b. Halife, Hz. Sadık’tan şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Riyanın her türlüsü şirktir. Şüphesiz ki insanlar için amel eden kimsenin sevabı insanların üzerine, Allah için amel eden kimsenin sevabı ise Allah’ın üzerinedir.”

Riyanın Anlamı ve Dereceleri Hakkında

 

Şerh

 

Bil ki, riya insanın başkalarının kalbinde bir makam edinmek veya yanlarında, hiç bir ilahî maksat gözetmeksizin sadece iyilik, doğruluk, emanet ve diyanet ehli bir kimse olarak şöhret kazanmak için iyi bir amelini veya beğenilmiş herhangi bir hasletini ya da hak inancını insanlara göstermesi ve başkalarına gösteriş yapması demektir. Bu, bir kaç makamda tahakkuk etmekte, vücuda gelmektedir.

 

İlk makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki, insanın dindar olarak şöhret kazanmak veya kalplerde makam edinmek için kendi hak akide ve ilahî marifetlerini izhar etmesidir. Mesela, “Ben varlık aleminde Allah’tan başka hiç kimseyi etki sahibi kabul etmiyorum” veya “Ben Allah’tan başka hiç kimseye tevekkül etmiyorum” der ya da kinaye ve işaretle kendisini hak inanç ve akide sahibi bir kimse olarak tanıtır. İkinci tür ise daha yaygındır. Mesela tevekkül ve ilahî takdire rızayet meselesi konuşulurken, riyakar kimse derin bir ah çeker ve başını (hafifçe bir) sallayarak kendisinin de o cemiyetin sülûk ve yolunda olduğunu ima etmeye çalışır.

 

İkinci makam: Bunun da iki derecesi vardır. İlki (insanın) övülmüş hasletler ve faziletli melekeler izharında bulunmasıdır. İkinci derecesi ise (insanın) mezkur amaç üzere kendisini yerilmiş haslet ve kötü melekelerden beri olmuş ve nefsini tezkiye edilmiş göstermesidir.

 

Üçüncü makam: Özellikle fakihler -Allah onlardan razı olsun- indinde maruf olan riyadır. O da mezkur iki dereceyi haizdir. İlki (insanın) şer’î ibadet ve amellerini veya aklî üstünlüklerini sırf halka göstermek ve böylece de kalpleri kendisine celbetmek maksadıyla izharda bulunmasıdır. İster bu amelin bizzat kendisini, ister onun keyfiyet, şart veya cüz’ünü olsun, fıkıh kitaplarında yerildiği şekilde riya maksadıyla yapmasıdır.

 

Bir diğeri de aynı maksatla herhangi bir ameli terk etmesidir. Biz bu sayfalarda üç mezkur makamdan her birinin bazı fesat ve bozukluklarını şerh etmeye ve özet bir şekilde bunların deva ve ilacına işaret etmeye çalışacağız.

Birinci Makam

 

1. Bölüm: Riyanın Kısımları

 

Bil ki itikad ve ilahî marifetler hususunda söz konusu olan riya, riyanın tüm çeşitlerinden daha zor, akıbeti hepsinden daha kötü, zulmeti tüm riyalardan daha fazla ve büyüktür.

 

Bu riyanın sahibi, hakikatte izhar ettiği hususa bizzat kendisi inanmıyorsa cehennemde ebedi olarak kalacak olan münafıklar cümlesinden sayılır. Ebedi helake uğrar ve azabı diğer azapların en şiddetlisi olur. Ama izhar ettiğini sırf halkın kalbinden mevkii ve makam kazanmak için izhar ediyorsa bu şahıs münafıklar cümlesinden sayılmaz, ama bu riya iman nurunun kalbinden çıkmasına ve onun yerine kalbine küfür zulmetinin yerleşmesine sebep olur. Zira bu şahıs, ilk etapta gizli şirk sebebiyle müşriktir. Çünkü sahibi bizzat Hak Teala olan ve sadece Allah’a halis kılınması gereken ilahî marifetleri ve hak inançları insanlara teslim etmiş, başkalarını buna ortak kılmış ve şeytana onda tasarruf hakkı tanımıştır, dolayısıyla da artık bu kalbin Allah için olmadığı gün gibi aşikardır.

 

İleride bölümlerin birinde de beyan edeceğimiz gibi, iman, kalbi amellerden ibarettir, salt ilimden değil ... Öyle ki “Riyanın her çeşidi şirktir” diye buyuran hadis-i şerif de bu hakikati ifade etmektedir. Nitekim bu helak edici facia, karanlık ve zulmete gömülü fıtrat ve habis meleke, sonunda kalb evinin Allah’tan başkalarına mahsus bir hale gelmesine ve bu rezil ve alçağın zulmeti de yavaş yavaş insanın bu dünyadan imansız olarak gitmesine sebep olmaktadır. Sahip olduğu bu hayali imanı ise manasız bir suret, ruhsuz bir ceset ve akılsız bir kılıf konumunda olup Allah-u Teala indinde asla kabul görmeyecektir. Nitekim Kafi’de yer alan Ali b. Salim’den menkul hadis de buna işaret etmektedir.

 

Ravi, Hz. İmam Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Allah-u Teala şöyle buyuruyor: Ben en hayırlı şerikim. Her kim yaptığı her hangi bir amelde bana bir başkasını şerik kılacak olursa, ben sadece sırf halisane benim için olanını kabul ederim.”

 

Malumdur ki, kalbi ameller halis olmadığı takdirde Hak Teala tarafından kabul görmemekte, itina edilmemektedir. Allah-u Teala kendisi için olmayan amelleri aslî sahibine, yani insanın kendisine gösteriş olsun diye amel ettiği kimseye iade etmektedir. Kalbi amelleri de o şahsa tahsis edildiğinden artık mezkur şahıs şirk sınırı aşmış ve salt küfre girmiş sayılmaktadır. Belki de denebilir ki, bu şahıs artık münafıklar cümlesine katılmış, onlara mülhak olmuştur. Şirki gizli olduğu gibi, nifakı da gizlidir. Zavallı mümin olduğunu zannetmiş, fakat hakikatte evvelen müşrik, sonra da münafık olmuştur. Dolayısıyla münafıkların azabını da tatmalıdır. İşleri nifaka varan kimselerin vay haline.

 

 

 

2. Bölüm: İlmin İmandan Ayrı Olduğu Beyanı Hakkında

 

Bil ki Allah, tevhid, selbiye, sübutîyye ve celaliye gibi diğer kemal sıfatları (perfection) ile melaike, resuller, kitaplar ve kıyamet günü hakkında ilim sahibi olmak başka şey, iman ise başka şeydir. Zira bir kimsenin bu ilme sahip olduğu halde imandan mahrum olması da mümkün ve olasıdır. Nitekim şeytan, en azından benim ve senin kadar bu mertebeleri bildiği halde yine de küfretmiş, kafir olmuştur. İman kalbi bir fiildir ki, o olmadığı müddetçe imanda söz konusu değildir. Dolayısıyla, aklî delille veya dinlerin gerekliliği ve zarureti kanıtıyla herhangi bir mevzuda ilim sahibi olan bir kimse, kalben de bilgilerine teslim olmalı ve bir nevi teslim, huzu, mesuliyet ve kabullenmekten ibaret olan kalbi fiilleri de yerine getirmelidir ki, mümin olabilsin. İmanın kemali itminandır. Zira iman kuvvetlendikçe, haliyle ardından kalpte itminan da hasıl olacak, vücuda gelecektir. Bütün bunlar ise ilim değildir.

 

Aynı şekilde bir şeyi kanıtla idrak ettiği halde kalbin buna teslim olmaması da mümkündür. O zaman bu ilmin hiç bir faydası yoktur. Mesela sizler ölünün hiç kimseye zarar veremeyeceğini, dünyadaki bütün ölülerin bir sinek kadar bile duygu ve hareketinin olmadığını, bütün cismani ve nefsani kuvvetlerinin kendisinden ayrıldığını aklınızla anladığınız ve derk ettiğiniz halde, sırf kalbiniz bu meseleyi kabullenemediği ve aklınız teslim olmadığı için bir tek gece olsun bir ölüyle aynı odada kalamazsınız. Ama kalb akla teslim olur da bu hükmü kabullenecek olursa, bu iş sizin için çok kolay olacaktır. Nitekim birkaç kez teşebbüsten sonra da artık kalb teslim olacak ve ölüden hiç bir şekilde korkmayacak, ürkmeyecektir.

 

Anlaşıldığı üzere, kalbin hissesi olan teslim, aklın hissesi olan ilimden daha başka bir şeydir. Zira bazen insan yaratıcıyı, O’nun birliğini, ahiret gününü ve diğer hak inançları aklî kanıt yoluyla ispatladığı halde buna bu akideye iman denmez ve bu insan da bir mümin olarak kabullenilmez. Tam tersine ya kafirler, ya münafıklar ya da müşrikler cümlesine dahil edilir. Ne yazık ki bugün kalb gözleriniz görmüyor ve melekutî basiret sahibi de değilsiniz. Bu mülkî göz de idrak edemiyor. Ama sırların açığa çıktığı, ilahî hak saltanatının zahir olduğu, tabiatın harap olduğu ve hakikatin ikame edildiği gün, gerçekte Allah’a iman etmemiş olduğunuzu ve bu aklî hükmün de iman ile hiç bir ilişkisinin olmadığını çok açık bir şekilde anlayacak, derk edeceksiniz. “Lailahe illallah” hakikati akıl kalemiyle kalbin temiz ve halis levhasına nakşedilemediği müddetçe insan, Allah’ın vahdaniyetine iman etmiş sayılmaz. Ama bu ilahî ve temiz kelime kalbe girince kalp saltanatı artık Allah’ın olur ve insan bundan böylece hak memleketinde (kalp) hiç kimseye söz hakkı vermez, müessir olarak kabullenmez. O’ndan başka hiç kimseden makam ve mevki beklentisi içinde olmaz, talepte bulunmaz. Makam ve dereceyi başkalarından istemez. Riya ve gösteriş içine girmez. Öyleyse kalbinizde herhangi bir riya görecek olursanız bilin ki kalbiniz aklınıza teslim olmamış, iman, kalplerinize nur saçmamış ve hakikatte siz tabiat aleminde Allah’ı değil, başka birini müessir olarak kabullenmiş bulunmaktasınız. Dolayısıyla da münafıklar veya müşrikler ya da kafirler zümresinde yer almış, menzil edinmişsiniz demektir.

3. Bölüm: Riyanın Vahameti

 

Ey hak inançları ve ilahî marifetleri Allah-u Teala’nın düşmanı olan şeytanın eline ısmarlayan, Hak Teala’ya özgü hakları başkalarına veren, ruh ve kalbin aydınlık sebebi, ebedi mutluluk ve necatın sermayesi, likaullahın kaynağı ve mahbuba yakınlığın tohumu olan nurları, korku dolu karanlıklar, mutsuzluk, ebedi helaket, mahbubun mukaddes huzurundan uzaklığın ve Hak Teala ile likadan uzak kalmanın sermayesi edinen münafık! Ardında nur olmayan zulmetlere, genişliği olmayan darlıklara, şifası olmayan hastalıklara, hayatı olmayan ölüme ve kalbin batında zuhur edip nefs melekutu ile beden mülkünü benim ve senin kalbinden bile geçemeyecek bir şekilde yakacak olan ateşe hazırlıklı ol. Nitekim Allah-u Teala kendi münzel kitabında bir ayet-i şerifede şöyle buyuruyor: “Allah’ın tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşidir.”

 

Yani Allah’ın ateşi kalpleri istila etmekte ve yakmaktadır. Allah’ın ateşinden başka hiç bir ateş kalbi yakamamaktadır. Fıtrat-ı ilahî olan tevhid fıtratı gidip de yerine şirk ve küfür yerleşecek olursa artık insan şefaatçilerin şefaatinden de nasiplenemez ve ebedi olarak cehennemde kalır. Hem de nasıl bir azab? Öyle bir azap ki, Allah’ın kahrından ve Rububiyyet gayretinden meydana gelmiştir.

 

Öyleyse ey aziz! Boş bir hayal, Allah’ın zayıf kullarına cüz’i bir muhabbet ve çaresiz halkın bir tek teveccüh ve iltifatı için kendini Allah’ın gazap ve öfkesine uğratma ve o ilahî marifetleri sonsuz kerametleri, lütufları ve Rububiyyet rahmetlerini hiç bir eser ve faydası olmayan, pişmanlık ve hasretten başka bir şey getirmeyen halk önündeki bir tek mahbubiyet ve sevgiye değiştirme. Zira kazanç dünyası olan bu alemden göçer de amelin sona erecek olursa, artık pişmanlık ve tevbenin hiç bir faide ve neticesi olamaz.

4. Bölüm: Riya İçin İlmi Bir Deva

 

Biz bu bölümde, mezkur makamda ve aynı şekilde diğer makamlarda bu kalbi hastalığı gidermede etkili olduğunu umduğumuz bazı şeyler çerçevesinde hatırlatmalarda bulunacağız. Bu noktalar, kanıtla, mükaşefeyle, zahirle, masumların verdiği haberlerle ve Allah’ın kitabıyla mutabık olduğu gibi, aklınızca da hemen kabul görecek ve tasdik edeceğiniz şeylerdir.

 

Allah Tebarek ve Teala bütün mevcudatı kendi kudretiyle ihata etmiş, saltanatının genişliği tüm kainatı kaplamış ve güçlü ihatası tüm yaratıkları çepeçevre sarmış olduğundan, bütün kulların kalbi de onun taht-ı tasarrufu, saltanatı ve kudret eli altında bulunmaktadır. Kulların kalbi üzerinde, O’nun kayyumi izni ve tekvini müsaadesi olmadığı müddetçe hiç kimse tasarrufta bulunamaz. Hatta kalbin sahibi olan kimseler dahi Hak Teala’nın tasarruf ve izni olmaksızın kendi kalpleri üzerinde tasarrufta bulunamazlar. Kur’an’da ve Ehl-i Beyt’in verdiği haberlerde bazen imayla bazen kinaye yoluyla ve bazen de sarih bir şekilde bu meseleye değinilmiş, işaret edilmiştir.

 

Demek ki kalbinizin gerçek sahibi ve onda tasarrufta bulunan zat, Allah Tebarek ve Teala’dır. Zayıf ve aciz bir kul olan sizler ise O’nun izni olmaksızın kalplerde hiç bir tasarrufta bulunamazsınız. Tam tersine O’nun iradesi, sizin ve diğer tüm mevcudatın iradesine galip ve kahir durumdadır. O halde eğer riya ve gösteriş, sırf insanların kalbini kazanmak, gönüllerini ısındırmak, kalplerde değer ve makam edinmek ve iyilik sahibi bir kimse olarak ün salmak içinse bu olay sizin tasarruf ve kudretinizin dışında olup tamamıyla Allah’ın taht-ı tasarrufu altında bulunmaktadır. Kalplerin rabbi ve gönüllerin gerçek sahibi, insanların kalbini istediği kimseye doğru çevirir. Belki sizler böyle yaptığınızda tam tersi bir neticeyle de karşılaşabilirsiniz. Nitekim bizler bir çok riyakar insan gördük ve duyduk ki kalpleri temiz ve pak olmadığından sonunda rüsva oldular ve elde etmek istediklerinin tam tersiyle karşılaştılar. Kafi’de yer alan bir hadis-i şerif de bu manaya işaret etmektedir. Cerrah-i Medaini’nin naklettiğine göre İmam Sadık (a.s) Allah-u Teala’nın (c. c), “Rabbi ile mülakat etmeyi ümid eden bir kimse salih amel işlemeli ve rabbine ibadette hiç kimseyi ortak kılmamalıdır” sözünün tefsirinde şöyle buyurmuştur: “İyi ve salih bir iş yapıp da bununla rabbiyle mülakat etmeyi dilemeyen, sadece insanların kendisini temiz bir kimse olarak bilmelerini dileyen ve yaptıklarını tüm halkın duymasını isteyen bir kimse Allah’a ibadette ortak koşmuş sayılır.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Bir kul iyilik yapar da bunu (halktan) gizlerse Allah günün birinde onun iyiliğini halk arasında yayar. (Hakeza) bir kul kötülük yapar da bunu gizlerse, Allah günün birinde onunda kötülüğünü açığa vurur.”

 

Öyleyse ey azizim! İyilikle ünlenmeyi Allah’tan iste, insanların kalbinin seninle olmasını kalbin gerçek sahibinden dile. Sen işlerini Allah için yap. Allah uhrevi bereketler ve o alemdeki nimetlerinin yanı sıra bu dünyada da sana kerametler ihsan eder, seni insanlara mahbub ve sevgili kılar. Kalplerdeki makam ve konumunu daha bir arttırır, sabit kılar. Seni her iki dünyada da alnı açık ve izzetli tutar. Ama ilk önce büyük bir mücahede ve zahmetle kalbini bu sevgi ve alakadan tamamıyla temiz ve halis kılmalısın. Amelinin bu cihetten halis olması için batının sefalı olmalı ve kalbin bütünüyle hakka teveccüh etmelidir. Ruh, pisliklerden arınmalı ve nefsani bulanıklık giderilmelidir. Zayıf insanların sevgi ve kini ile naçiz insanların yanında meşhur ve ünlü olmanın hiç bir faydası yoktur. Faraza bir faydası olsa da birkaç günlük cüz’i ve değersiz bir faydadır. Bu Sevgi, Allah korusun işlerin akıbetinin riyaya varmasına ve insanı müşrik ve münafık ve kafir etmesine de sebep olabilir . Bu alemde rüsva olmasa da o alemde adl-i Rububiyyet huzurunda ve Allah’ın salih kulları, büyük peygamberler ve mukarreb melekleri yanında rüsva olur. Utancından başını önüne eğer ve çaresiz kalır. Üstelik o günde rezil ve rüsva olmanın nasıl bir şey olduğunu tasavvur bile edemiyorsun. Allah’ın huzurunda rezil ve rüsva olmanın ne gibi zulmetleri de peşinden getirdiğini ancak Allah bilir. Allah-u Teala’nın da buyurduğu gibi, o gün kafirin bile “Keşke toprak olsaydım” dediği gündür ve artık bunun da hiçbir faydası yoktur.

 

Ey çaresiz! Cüz’i bir muhabbet ve insanlar nezdinde faydası olmayan boş bir şöhret için o büyük kerametlerden oldun. Allah’ın rızasından mahrum kaldın ve Hak Teala’nın gazabına uğradın. Kendisiyle keramet yurdunu edinmen, ebedi mutluluğa ermen ve cennetin üst mertebesine erişmen gereken amelleri, şirk ve nifak zulmetlerine çevirdin, kendin için hasret, pişmanlık ve şiddetli azaplar satın aldın ve kendini Siccin ehli kıldın. Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte, İmam-ı Sadık’tan (a.s) Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmektedir: “Melek kulun iyi amellerini sevinç içinde yukarı götürünce Allah (c. c) şöyle buyurur: Bu amellerini siccine (cehenneme) atın, zira bu amellerde istemediği, arzulamadığı tek şey benim.”

 

Ben ve sen bu halle siccinin ne olduğunu tasavvur edemeyiz. Facirlerin amel defterini anlayamayız ve bu amellerin siccinde olan suretini göremeyiz.

 

İşlerin hakikatini gördüğümüz zaman ise, ellerimiz kesilmiş, çaremizse tükenmiş olacaktır.

 

Ey aziz! Kendine gel, gaflet ve sarhoşluğu kendinden uzaklaştır. O alemde tartılmadan önce sen kendi amellerini akıl terazisiyle iyice bir tart. Senden hesap sorulmadan önce kendi kendini hesaba çek. Kalp aynanı şirk, nifak ve iki yüzlülükten arı ve temiz kıl. Bırakma fıtrat nuru küfür zulmetine tebdil olsun. Bırakma “Allah’ın fıtratı ki Allah insanları onun üzerine yaratmıştır”  ayetinde buyurulan ilahî fıtrat zayi ve heba olsun. Bu ilahî emanete bu kadar da ihanet etme. Kalbinin aynasını temiz tut ki, Hakk’ın cemal nuru onda tecelli etsin ve seni alemden ve içinde olanlardan müstağni kılsın, kalbinde öyle bir ilahî ateş tutuşsun ki diğer tüm muhabbetleri yakıp kül etsin. Öyle ki bir lahzasını tüm aleme değiştirmeyesin. Allah’ın yadı ve zikrinden öyle bir lezzet alasın ki, bütün hayvani zevkleri oyuncak ve boş bir şey olarak göresin. Eğer bu makamın da ehli değilsen ve bu şeyler sana garip geliyorsa, hiç olmazsa Kur’an-ı Mecid ve Masum İmamların verdiği haberlerde yer alan o diğer alemdeki ilahî nimetleri elden çıkarma. İnsanların teveccühünü kazanmak için hayali bir kaç günlük şehvet karşılığında onca sevap ve nimetleri zayi etme, kendini onca kerametlerden mahrum kılma ve ilahî-ebedi saadeti, daimi mutsuzluk karşılığında satma.

 

 

 

5. Bölüm: İhlasa Davet

 

Bil ki, bizlere bütün bu kerametleri ihsan eden, bizler için bunca hazırlıklar yapan, biz daha gelmeden önce bu dünyada zayıf midemize uygun ve faydalı vitaminleri olan latif yiyecekler yaratan, bizler için mürebbilik yapan ve minnetsiz ve zatî sevgisiyle hizmet eden kimseler (anne ve baba) var eden, elverişli hava ve muhit, zahirî ve batınî nimetler ve bizler için daha gitmeden ahiret ve berzah aleminde onca hazırlıklar yapan gerçek Maliku’l Müluk ve velinimetimiz, bizden sadece bu kalbi kendisi veya kerameti için halis ve temiz tutmamızı istemiştir. Bunun netice ve faydası da hakikatte kendimize dönmektedir. Ama biz yine de kulak vermiyor, itaat etmiyor, O’nun rızasına muhalif davranıyoruz. Ne büyük zulüm işledik ve ne büyük bir Maliku’l Müluk’la savaşa kalkıştık ki, kötü neticesi yine bizim kendimize zulmetmemizdir ve O’nun saltanatına en küçük bir zarar bile vermemektedir. Her ne yapsak da O’nun sulta ve saltanatı altından çıkamayız, müşrik olalım veya tevhid ehli onun için hiç fark etmez. Eğer Allah’ı tanır veya nefsimizi tezkiye edecek olursak bu kendimiz içindir, kafir veya müşrik olacak olursak sadece kendimize zarar vermiş oluruz: “Şüphesiz ki Allah tüm mahlukattan müstağnidir.”

 

Allah’ın bizim ibadetlerimize, ihlasımıza ve kulluğumuza hiç bir ihtiyacı yoktur. Bizim itaatsizlik, şirk ve ikiyüzlülüğümüz O’nun saltanat ve kudretine hiç bir zarar veremez. Ama merhametlilerin en merhametlisi olduğundan geniş rahmet ve kamil hikmeti, bizlere hidayet etmeyi, hayır ve güzel ile şer ve çirkin yolları göstermeyi ve insanlık yolunun uçurumu ile mutluluk yolunun sürçmelerini bizler için gözler önüne sermeyi iktiza etmektedir. Allah-u Teala, bu hidayet ve yol göstericiliğinde, belki bu ibadetlerde, ihlaslarda ve kulluklarda bile bizlere o kadar büyük nimetler ihsan etmiş ve bizleri minnet altında bırakmıştır ki, basiret ve gerçekleri gören berzah gözü açılmadığı müddetçe bunların hiç birini anlayamaz ve derk edemeyiz.

 

Bu dar, karanlık ve zulmet diyarı tabiatta esir, zamanın akışında mahkum ve mekanın uzunca karanlığında mahpus olduğumuz müddetçe Allah’ın büyük nimetlerini idrak edemeyiz. İbadet ve ihlastaki, hidayet ve yol göstericiliğindeki ihsanlarını tasavvur edemeyiz.

 

Büyük enbiyanın, Allah’ın yüce velilerinin ve ümmetinin gerçek alimlerinin bizlere minnet borçlu olduklarını düşünmemelisin. Zira onlar bizim mutluluk ve kurtuluşumuzun rehberi olup bizleri cehalet, zulmet ve perişanlıklardan kurtardılar. Bizleri nur, mutluluk, sevinç ve azamet alemine davet edip durdular. Batıl inanç ve cehl-i mürekkebin ayrılmaz bir parçası olan zulmetlerden, çirkin ahlak ve melekelerin sureti olan azap ve baskılardan ve çirkin amellerimizin melekutu olan korkunç suretlerden kurtuluşumuz ve o tasavvurunu bile edemediğimiz nur, mutluluk, sevinç, rahatlık, güzellik ile cennetteki huri ve köşklere kavuşabilmemiz ve terbiye olmamız için onca meşakkat ve büyük zahmetlere katlandılar. Bu mülk alemi, sahip olduğu bütün azametiyle cennette giyilen elbiselerden sadece birini bile içine alamayacak kadar dar ve küçüktür. Bu gözlerimizin, huru’l ayn’ın bir tek saç telini bile görebilecek kadar takati yoktur. Bütün bunlar büyük enbiyanın, özellikle de keşf-i külli ve destur-i cami sahibi olan Hatemu’n-Nebiyyin’in ilahî vahiy aracılığıyla derk ettiği, gördüğü, duyduğu ve bizleri davet ettiği akait, ahlak ve fiillerin melekutî suretidir. Biz zavallılar ise akıl sahiplerinin yanlış düşündüklerini kabul eden çocuklar gibi daima onlarla mücadele, savaş ve cidal etmekle meşgulüz. Ama o temiz ve mutmain nefisler, temiz ve tayyibe ruhlar, Allah’ın kulları hususunda sahip oldukları şefkat ve rahmet sebebiyle bizim cehaletimiz karşısında kendi davetlerinden el çekmediler. Belki hiç bir ücret ve karşılık istemeksizin zorla-altınla bizleri cennet ve saadete doğru çekip durdular. Resul-i Ekrem (s.a.a) yaptıklarına ecir ve karşılık olarak bizlerden kendi yakınlarını sevmemizi istiyorsa da bu sevgi ve muhabbetin bizler için diğer alemdeki sureti belki bütün suretlerden daha nurani ve aydınlıktır. Dolayısıyla o da bizim faydamızadır ve rahmet ve saadete ulaşmamız içindir. Yani risalet ücreti bile bizlere dönmekte ve bizlere nasip olmaktadır. Biz zavallılar o halde onlara niye minnet edelim ki? Bizim ihlas ve sevgimizin onlara ne gibi faydası olur ki? Bizim ve sizin, ümmetin uleması üzerinde ne gibi bir hak ve minneti olabilir? Halka meseleleri açıklayan şahıstan, Nebiyy-i Ekrem’e ve Hak Teala’ya (c. c. ) Kadar herkesin bizlere yol göstermek konusunda sahip olduğu mertebe ve makamı miktarınca üzerimizde hakkı vardır. Bunun karşılığını bu dünyada vermemiz mümkün değildir. Zira bu dünya onların hizmet ve ihsanlarının karşılığını verebilecek liyakate sahip değildir. “Minnet, Allah’ın Resulünün ve velilerin hakkıdır.” Nitekim Allah-u Teala da şöyle buyurmaktadır:

 

“Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak isterler; De ki: “Müslüman olmanızla beni minnet altında tutmayın, hayır; eğer doğru kimselerseniz, sizi imana eriştirmekle Allah sizi minnet altında bırakır. Doğrusu Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. Allah, yaptıklarınızı görendir.”

Öyleyse eğer biz gerçekten de iman iddiamızda sadıksak Allah-u Teala bizleri bu imanda da minnet altında bırakmıştır. Allah-u Teala gayb alemini biliyor, ayrıca gayb alemindeki iman, İslam ve amellerimizin suretlerinin ne olduğundan da çok iyi haberdardır. Ama biz zavallılar hakikatten habersiz olduğumuzdan, meseleleri beyan eden bir şahıstan bir mesele soruyor ilim öğreniyoruz, sonra da onu minnet altında bırakmaya kalkışıyoruz, bir alimi taklit ediyoruz ve ona minnet etmeye çalışıyoruz. Bir alimin arkasında cemaat namazı kılıyor, onu kendimize minnettar kabul ediyoruz. Halbuki onlar bizi minnet altında bırakmıştır. Ama bizim hiç bir şeyden haberimiz yok. Belki bu haksız ve yersiz minnetler amellerimizi baş aşağı etmekte, Siccin’e atmakta ve yokluk rüzgarına savurmaktadır. 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.