Dediğimiz gibi biat veya tokalaşmak Arapça'da alışverişi gerçekleştirmek anlamına gelir.
Fakat İslâm'da, bu deyim, biat eden kimsenin biat edilen kimseye karşı, her iki tarafın bildiği birtakım kurallara uyacağına ve ona itaat edeceğine dair sözleşme anlamındadır. Meselâ, "bayeahu mubayeaten" denildiğinde, bu konu üzerinde onunla sözleşti, demek isteniyor. Allah Teâla Kur'ân-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu hâl-de, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a karşı verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir." Burada Resulullah'ın (s.a.a) sünnetinden ve aldığı biatlerden üç örnek veriyoruz: İlk Biat İslâm dininde alınan ilk biat "Akabe-i Ulâ" biatidir. Medine halkından Müslüman olan on iki kişi orada Resulullah'a (s.a.a) biat etti. Onlardan biri olan Ubâde b. Samit bu olayı şöyle anlatır: Biz Akabe denilen yerde Resulullah'a (s.a.a) Nisâ Biati yaptık. Bu olay, müşriklerle savaşmanın bize farz oluşundan çok önce vuku buldu. Biz, "Hiçbir şeyi Allah'a ortak koş-mayacağız, zina etmeyeceğiz, evlâtlarımızı öldürmeyeceğiz, elimizle ayağımız arasında yalan söyleyip iftira etmeyeceğiz (yani, bir erkekten hamile kalan kadının çocuğunun yalan yere başka bir erkeğe ait olduğunu söylemeyeceğiz), işlerde Hz. Peygamber'in emirlerine itaatsizlik etmeyeceğiz." diye Resulullah'a (s.a.a) biat ettik. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Bu ahdinize bağlı kalırsanız size cennet verilecektir; ancak ihanet edecek olursanız dünyada cezasını çekeceksiniz, kıyamete kadar bunu gizleyecek olursanız karşınızda Allah'ı bulursunuz; isterse sizi cezalandırır ve isterse de affeder." Bu biate, Akabe-i Ûlâ Biati adı verildi. İkinci Büyük Akabe Biati Kâ'b b. Malik şöyle nakleder: Haccetmek için Medine'den dışarı çıktık. Daha önce Resulul-lah'la (s.a.a) Teşrik günlerinde (zilhicce ayının 11, 12, ve 13. günleri) Akabe'de görüşmeyi kararlaştırmıştık. Gecenin üçte biri geçmişti. Özenle yüzümüzü herkesten gizlemeye çalışarak grup grup gidip Akabe yakınlarındaki bir derede toplandık. Sayımız yetmiş üç erkek ve iki kadındı. O sırada Resu-lullah (s.a.a), amcası Abbas'la birlikte aramıza geldi. Hz. Peygamber bir konuşma yaptı, Kur'ân okudu; bizi Allah'a ve İslâm dinini kabul etmeye davet ederek, "Ben, kadınlarınız ve çocuklarınızı savunduğunuz gibi beni savunmanız üzere sizinle biatleşiyorum." buyurdu. Bunun üzerine Berâ b. Ma'rur ayağa kalkarak Resulullah'ın (s.a.a) elini tutup şöyle dedi: "Evet, hak üzere seni gönderene yemin ederim ki, seni, kadınlarımızı savunduğumuz gibi savunacağız. O hâlde ya Resulullah; bizimle biatleş. Vallahi biz savaş erleriyiz..." Ebu Heysem b. Teyyehan da şöyle dedi: "Ya Resulullah! Yahudilerle bizim sözleşmemiz var; biz senin dinini kabul ederek onlarla anlaşmamızı bozduğumuzda günah etmiş oluyor muyuz? Ve acaba Allah bizi zafere ulaştırdığında sen ailenin yanına dönerek bizleri yalnız mı bırakacaksın?!" Bu-nun üzerine Resulullah (s.a.a) tebessüm ederek şöyle buyurdu: "Biz öyle bir sözleşme yapacağız ki, kanlarımız, ölümümüz ve yaşamamız bir olacak. Şimdi aranızda benim temsilcim olmaları için güvendiğiniz on iki kişiyi tanıtın bana." Resulullah'ın (s.a.a) bu sözleri üzerine, dokuzu Hazrec'-ten ve üçü ise Evs'ten olmak üzere on iki kişiyi Hz. Peygamber'e tanıttılar. Resulullah (s.a.a) onlara şöyle buyurdu: "Sizler, Hz. İsa'nın havarilerinin, İsa b. Meryem'in temsilcileri oldukları gibi kendi kabileleriniz ve akrabalarınız arasında benim temsilcilerimsiniz. Ben ise kendi kavmimin, yani bütün Müslümanların sorumlusuyum." Temsilciler, "E-vet." diyerek kendilerine verilen bu görevi kabul ettiler. Fakat Resulullah'a (s.a.a) ilk olarak kimin biat ettiğinde ihtilâf var. Bazıları ona ilk olarak Es'ad b. Zurare'nin biat ettiğini söylerken, bazıları da bu şerefe Ebu'l-Heysem b. Teyyeha-n'ın ulaştığını ileri sürerler.[2]
|