| İbrâhîm-i Gulistân: Eski Kesinlikler Konusunda Kuşku Amerikalı öykücülerin İran’daki en sürekli takipçisi İbrâhîm-i Gulis-tân (d. 1301/1922)’dır. Hemingway’in ve Faulkner’ın öykülerinin Farsça-daki ilk çevirileri ona aittir. Âzer, Mâh-i Âhir-i Payîz (Sonbaharın Son Ayı Âzer, 1328/1949) adlı öykü kitabında, Faulkner’in öykücülük tekniklerini kullanmada kimi başarılar elde ettiğini gösterir. Gulistân, çağdaş İran edebiyatında, üslûba bağlı bir yazar olarak ün kazanmıştır. Bu konuda kendisi şöyle der: “Bana göre bir işin temel noktası yapıdır... Yapı konusundaki inancım, baştan beri vardı ve ben ona riayet ettim. Öykünün yapısı sağlam olduğu takdirde, içindeki görüşlerin komünist, faşist, katolik veya emperyalist olması bu tahlil ölçüsünde fark etmez.” Gulistân, bazen nesrini süslemeye, içsel uyumu sağlamaya o kadar özenir ki eserin yapısını, insanlar arasındaki ilişkileri, içerikle nesrin uygunluğunu hatırından çıkarır. Gulistân, “Âzer, Mâh-i Âhir-i Payîz” ve “Şikâr-i Sâye (Gölge Avı, 1334/ 1955) adlı öykülerini 1326-1331/1947-1952 yılları arasında yazdı. Onun Halk Partisi’nden ayrılışından sonra yazılmış olan bütün bu öykülerin konusunu siyasî etkinliklerin doğruluğundan şüpheleniş ve nihayet bu etkinliklerin boşunalığı oluşturur. Gulistân da Hidâyet ve Çûbek’in ardından soyut-zihinsel öyküler yazar. Gerçekliği, geleneksek gerçekçilerin tarzında, düzenli bir şekilde artarda gelen ve öyküyü belirli bir alanda geliştiren olaylar şeklinde tasvir etmeye ilgi duymaz; bunun yerine modern öykücülerin tarzında, şimdiki zamanın sınırlı gerçekliğini alarak onun aralığından daha uzun bir geçmişi anlatır. Aslında her şey zihinde geçer. İç dünya, anlatıcının bilinçaltından kopup gelen hatıralar ve anlam çağrışımları şeklinde gösterilir. Her de-fasında geçmişin yeni bir görünümü ortaya konur. Bu görünümler öyküyü geliştirerek onu öykünün başlangıç noktası sayılabilecek bir yere ulaştırır. Yani öykünün dairesel bir hareketi vardır. Geçmişle gelecek arasında salınan hareketlerde, öykünün kavranmasını kesin olarak etkileyen yeni konular, öyküde o ana dek söylenmiş olanlar eklenir. Bu bakımdan oku-yucu, zamanla olaylarla birlikte ilerler ve yavaş yavaş öyküyü keşfeder. Gulistân’ın yeni öykü tekniklerini kullanması, salt biçimci bir yenilik olmayıp, içerikteki değişimlerle birlikte zorunla hale gelen İran öyküsündeki biçimsel değişimin de bir sonucudur. Yazarlar, gerçekliğin gözden gizlenmiş boyutlarına ulaşmak için, yeni öykü yazımı teknikleri kullanma gereği duymuşlardır. Gulistân’ın öyküleri birbirine benzeyen temalara sahiptir: Bir adam geceleyin, yalnız olduğu ve geçmişi andığı bir sırada, kendisi hakkında düşünme fırsatı bulur. Sanrılara ve perişan hayallere tutulur.Öykü, dar bir yerde birbiri etrafında dönen ve üst üste yığılan, dizgini salıverilmiş düşüncelerin dünyasını betimler. Her öykü maceranın zihinsel bir betimlemesidir. Gulistân, insanların içlerini sergileyerek, bizi aracısız bir şekilde onların zihinsel hareketleriyle tanıştırır. Bazen üslûp, “Be-Dozdî Reftehâ” (Hırsızlığa Gidenler)’da olduğu gibi tek bir macerayı betimlemede kullanılır: Öykü, tamircilerin merdiveni unutması yüreğine hırsız korkusu saçan hizmetçinin iç sıkıntısının anlatımıdır. Evin beyi ve hanımı hizmetçinin sözüne inanmazlar. Macera gitgide kâbuslu ve mizahî bir hal alır. Farklı görüşlerin ve bakış açılarının yan yana gelmesi, kuşkuya dayalı korku dolu bir öykü ortaya çıkarır. Hizmetçi sonunda evin beyiyle hanımın zihnine kuşku sokmayı ve kesinlikleri yıkmayı başarır. Gulistân’ın öykülerindeki ana mesele bu konudur: “Kesinlikleri yıkmak.” Önceden kesin olarak bildiği şeyler konusunda kuşkuya düşerek kendisine gelir ve başkalarının uğruna heder ettiği ömrüne hayıflanır. “Âzer, Mâh-i Âhir-i Payîz” adlı öyküde, bir adamın kesin bildiği şeylerin yıkıldığı sırada çektiği ıstırap işlenir. Ancak bu kez siyasî bir konuyu ele alır Gulistân. Adam, geceleyin hayaller içinde kafeden çıkar, Ahmed’in –tutuklanmış mücahit- eşyalarını getirmeye gittiği geceyi düşünür. Yavaş yavaş kuşku ve kargaşa ortamı yaratılır. Ahmed’in annesi ona, okul çocuklarının karalama defterleriyle hazırlanmış bir paket verir. Anlatıcının pakete dair düşünceleri bir o yana bir bu yana gezinir. Epeyce tereddütten sonra paketi fırlatıp atar. Paket sanki Ahmed’in hayatı ve yoludur; anlatıcı, ondan kaçmaktadır: “Bu, onun hayatının anlamı, şimdi delik deşik olmuş.” Adam kendisine gelir ve yalnız olduğunu fark eder: “Sen yalnızsın, arzuların tutuşmuş.” Sonunda şu sonuca varır: “O yoldan git, o yoldan git, seni kendi evine ulaştıracak yoldan; ta yüreğinin kökünden senin olduğunu bildiğine yere git.” O dönemin ideal ve partisel öykülerine yazılmış birer hiciv olan “Teb-i İsyân” (İsyan Ateşi) ve “Der-Ham-i Râh” (Yolun Kıvrımında) adlı öykülerde, bir asi, amacında ne kadar ciddî olduğunu anlamak için kendi için-de bir sınavla karşı karşıya kalır. “Teb-i İsyân”da bir siyasî mahkûm, başka bir mahkûmun işkenceye uğramasına tepki göstermek amacıyla, beraberindeki mahkûmları protestoya çağırır. Grev yapmayı kararlaştırdıkları gecenin sabahında duyduğu ıstırap, öykünün ana temasıdır. Topluluk grevi kabul etmediğinden tek başına greve gider. “Feryadıyla bir dünyayı uyandırdığını hissediyordu.” O kendini kaybetmek ve utanç duymak istemez: “Geçmişin kalabalığının içinden, binlerce görünmeyen gözün insanlığın ömrünü beklediğini ve kendisine baktığını görüyordu. Geçmişten ona bakıyorlar, gelecekten onu bekliyorlardı.” Ne var ki bu hareketi Don Kişot benzeri bir harekete dönüşür ve bir tür mizah ve eleştiriyle betimlenir. O dönemin toplumcu yazarlarının kav-ga gürültülerinin üzerine dökülmüş bir bardak soğuk sudur bu: “İkincinin karşısından geçiyordu. Dünya sallanıyor, o naralar atıyordu. Biz pro-testo ediyoruz! Biz greve gidiyoruz! Dördüncünün karşısından geçiyordu. Dünya çatlıyordu...” Ama yapayalnız kalınca: “Dünya çatlamıyordu artık. Gevşek çamur, sessizce suda yumuşar, çözülür ve düzleşir. Arkasındaki dünyanın bir kerpiç gibi eridiğini görüyordu.” Rüya ile gerçeğin karşılaşması onu kendine getirir: “Artık pek az şey eskiden düşündüğü gibiydi.” Yola adım atmış olan adam şimdi tereddüde düşmüş yalnızlık hissetmektedir. Artık yücelerde değildir. Dağların karşısında aşağılık duymaktadır: “Sırtındaki kar yığınlarıyla dağın azameti her şeyden daha yüksekti, geleceğin gözü onun eteklerinden şimdiki zamana bekleyiş ve şamata gözüyle bakıyordu.” “Der-Ham-i Râh” adlı öyküde zamanın eleştirisi ve onun içsel komikliğinin gösterilmesi, daha acı bir mizahla gerçekleşir: Oğlan, Han’a isyan etmiş, babası belki de onu vazgeçirmek için onunla beraber olmuştur. Ama oğlanın önünde geniş ufuklar vardır. Babası su getirmeye gittiğinde, Han’ın atlılarına esir düşer. Oğlan, elinden bir şey gelmediğinden gizlendiği yerden babasının apar topar götürülüşünü izlemektedir. Kendi kendisiyle çatışan oğlan, sonunda kendi isyanından kuşkuya düşer: “İşe yaramaz bir adam olduğunu anladı. Yere yıkılmış bir hakir, pek çok iddia eden ama elinden bir şey gelmeyen bir pehlivandır sanki: Öylece kalakalmış, hayatta, gör bak neler edecek.” Gulistân “Miyân-i Dîrûz o Ferdâ” (Dünle Bugün Arasında) adlı öyküsünde, insanların içindeki tereddütleri ve ıstırapları betimlemede usta olduğunu gösterir. Gece, zindanda, biri işçi biri mühendis iki mahkûmun zihinlerini karşı karşıya koyarak öyküyü geliştirir. Mühendis Nâsır, Ramazan’a bir direniş örneği olmak ister. Her ikisi de zihinlerinde yalnız ve hatıraların esiridirler. Ramazan parti liderlerinden nefret eder: “O ödleklerin hepsi bunlardan korkuyorlardı. Bunlar her şeyi içeriden kemiriyor, her şeyin içini boşaltıyorlardı. Onlar da merkezde oturmuş, bencil arzularının hesabında kaybolmuş, bu hesapları yakmak için o aşağılıklara ihtiyaç duyuyorlardı.” Nâsır da partideki yozlaşmayı düşünür, umutsuzdur ama ayakta durmaya çalışır. Her birisi bir şekilde “kendilerini yitirmişlik” duygusu içindeydiler. Ramazan, candan direnişine rağmen boş verir, Nâsır’ın da yüreğinde bir belirsizlik dalgalanmaya başlar. İkisi de sabahın aydınlığında istedikleri sonuca ulaşmak için gecenin tereddüdü içinde öylece düşünürler. Ramazan’ın partiye katılması, onun ve ailesinin çektiği sıkıntıların sonucudur. Ama Nâsır entelektüel merakı yüzünden istemeden bu yola adım atmıştır. İzlemeye gelmiş bir yabancıdır. Memurların elinden kaçarak bir tekerleği sökülmüş otobüse sığınan parti yandaşı gencin macerasını hatırladığı sırada aslında kendi başında geçeni anlatmaktadır. Öyle bir yere sığınmıştır ki kendisi de topaldır. Bu tasvir öykünün bütün macerasını ifade etmektedir. Ramazan’ın boş vermişliği, geçmişi düşünmesi ve yenilginin köklerini araması konusunda Nâsır’ı kendine getirir: “Bir oyuncak olduğu düşüncesi bütün benliğini sardı... Nasıl bir işti bu? Bu nasıl hayret müphem bir işti?” Yazar iki farklı zihne kamera yerleştirerek ortak bir deneyime bakmaktadır. Dramatik bir şekilde, karşılıklı ışıklandırmalar yoluyla, biri diğerini aydınlatmaktadır. Böylece, yazarın herhangi bir müdahalesi bulunmaksızın, bir zihnin başka bir zihne intikaliyle karakterler birbirlerini ortaya çıkarırlar. Zindandaki yalnızlık her ikisinin de geçmişi düşünmesi için bir fırsat yaratır. Konuşma, ikisini anılarından koparır ve birbirine bağlar. Nâsır da yenildiklerini hissetmektedir. Amacı ulaşmayı kolay bir şey sanmıştır. Ancak Kızıl Ordu’nun çıkışı ve partinin desteksiz kalışı, ona yolun çok uzun ve kıvrımlı olduğunu ve onun böyle bir yolu aşma gücüne sahip olmadığını gösterir. Gulistân güzel bir temsili tasvirle, Rus güçlerinin ülkeden çıkışının, kendisinin ve dönemin pek çok aydınının particilikten kopmasına ortam hazırladığını anlatır. Sanki talaşların ateşiyle birlikte, onların gönüllerindeki hayat ateşi de sönmeye yüz tutmuştur. Kuşku ve tereddüt gölgeleri gittikçe çoğalarak bütün benliklerini kuşatır. Nasır da hiçliğin çıkmazına girmiştir: “Şimdi içinde büyük bir hayıflanma meydana geldi, keşke daha işin başında ayağını bu meydana atmamış olsaydı.” Yine de onların başına gelenin zamanın zorunluluğu olduğunu açıklamaktan geri durmaz ve Ramazan’a umut vermeye çalışır: “Pek çok olaylar gören, pek çok işler yapan bir nesilden olmakla mutlu ol. O nesil, yol üstündeki taş parçaları gibi sıradan değil, yolun eğriliğini gösteren koca bir taş parçası. Huzurlu ve işi kolay bir nesil olmasa da, bu nesilden olmakla büyük bir ganimet elde ettin.” Sonra bir dönemin bitişini tembih eder: “Şimdi dikkatini topla. Bırak bir dönem bitmiş olsun.” Partinin iflasının anlaşılması, Gulistân’ın öykülerindeki şaşkın insanların hiçliğine ve ıstırabına neden olur. Geçmiş ideallerini yanlış bulurlar, ama doğru bir yol bulmaktan da âcizdirler. Sarsılışları, Şikâr-i Sâye adlı mecmuadaki öykülerde yansımasını bulan manevî bir düşüşle sonlanır. Bu öykülerdeki kahramanlar, bireysel huzura ve refaha kavuşabilecekleri bir yaşam alanı bulma arayışı içindedirler. Yaşamlarındaki hüzün verici ironi, bütün iddialarına rağmen, bir imtihan potasında yer almaları yüzünden yerlerinde saymalarında gizlidir. Umutsuzluktan ruhsal sarsılışa, hayattan ve her türlü hareketlilikten şikayete uzanan düşüş seyrini çok kısa zamanda kat ederler. Yazar, “Şikâr-i Sâye” adlı öyküde, karakterlerin ruhsal çatışmalarını ve duygusal durumlarını doğrudan canlandırmaya çabalar. “Bigâneî ki be-Temâşâ Refte-bûd” (Seyre Giden Yabancı) adlı öyküde, Amerikalı bir gazeteci, devrim ve değişim rüyasına kapılıp ayaklanma şehrine gitmek isterken hayatının rüyasını uyanıkken görür ve kendi arzusunu gerçekleştirme yolunda olan bir halkı gözetlemeye başlar. Ne var ki adam oraya gidecek bir araç bulamaz, geceleyin misafir evinde Ninoçka ile tanışır ve onun kucağında aradığı lezzete kavuşur. Şimdi ikisi de kafededirler, adam olayları hatırlamaktadır. Bir tacir ona: “Uçurtma kırıldı” demiştir. Bu, hareket, ayaklanma ve yeni bir hayat kurma umudunun sona ermesi demektir. Artık “ıstırap gitmiş, yürek kaygısı dinmiş, vücudunu şaşkınlığın huzuru sarmıştı.” Aşılan sonuçsuz yollardan sonra, Ninoçka’nın kucağına sığınıyordu. Öykü zihinsel bir yolculuktur; “bir zamanlar hayatın yollarını kendi elleriyle düzeltmek isteyen” bir gazetecinin zihninin penceresinden görülen hayal kırıklığına bir bakıştır. Ama aşk da nefretle sonlanır, adam unutmak için uyumaya gider: “Yaz, bir ateş oyunu seyretmeye gittim, yağmur yağdı, barutlar ıslandı.” İran öykücülüğüne az çok yansıyan bu dönemdeki toplumsal çatışma, Gulistân’ın öykülerinde, kendi içlerinde ikircikli olan insanların zihinsel çatışmalarına dönüşür. Bu adamlar sıcak havada sırtında ağır bir yük taşıyan ve götüreceği adresi bulamayan “Zohr-i Germ-i Tîr”deki zavallı hamal gibi şaşkındırlar. Hamal adresi bulduğunda yanlış yere geldiğini anlar. Öyleyse “gerçek adres” nerededir? “Ya o yanlış anlamış ya da ona yanlış söylemişlerdir.” Öykü, yolunun doğruluğundan kuşkuya düşmüş bir adamın şaşkınlığını sergilemek için istiari (metaforik) bir anlam kazanır. Onlar, bütün ömürleri gerçeğin gölgesini avlama yolunda boşuna geçmiş olan insanlardır. Entelektüel kavramlar “Bigâneî ki be-Temâşâ Refte-bûd”a öy-kü kalıbında yerleşmiştir, çünkü anlatıcı bir gazetecidir. Ne var ki Gulistân, kelimelerle o kadar oynamış ve filozofça düşüncelere saplanmıştır ki eserin mimarisini (insanların birbirleriyle ilişkileri, anlatıcıyla öykünün nesrinin, anlatılmak istenenle uyumu) elinden kaçırır. “Leng” (Topal) adlı öyküde, yazarın düşünceleri, ağanın topal oğlunu taşımaktan sorumlu Hasan adında bir delikanlının ağzından anlatılır. Karanlık bir gecede geçmişi anış, kendine gelişle son bulur. Hasan’ın gönlünün bulanmasına zemin hazırlayan şey, ağanın oğluna getirilen ve bundan sonra onunla hareket etmesi istenen tekerlekli sandalyedir. Sığınaksız delikanlı, kendi yerini kaybetmemek için sandalyeyi kırmayı düşünür. Şimdiye dek bir oyuncaktan başka bir şey olmadığını anlayan delikanlı, hayıflanma duygusuna kapılır. Gulistân’ın öykülerindeki bütün insanlar bir aldanış uykusundan sıçrarlar; uyanış kâbuslu da olsa, rüyadaki aldanıştan daha iyidir. Bilinçsizlik gecesini geçiren oğlan, uyanış sabahıyla kalkar. Halbuki, gidip yeni bulduğu kimliğine yer verebileceği yeni, aldanışsız, zillete düşmemiş, zincirleri kopmamış bir varlık kazanamamıştır. Şu anda öylece kalakalmıştır; ikirciklidir. Sandalyeyi kırmaz, çünkü kendisini kırmıştır. Gulistân, delikanlının tereddüdünü ve zihnindeki döngüyü çok güzel betimlemiştir, ama öyküdeki entelektüel sözler hizmetçi çocuğun düşünceleriyle uyumlu değildir. Bu yüzden, okuyucu öyküye inanmaz. “Merdî ki Oftâd” (Düşen Adam) adlı öyküde de Gulistân, Gulâm adında bir resim işçisine öyle ıstıraplar yükler ki bunlar onun düşüncelerinin sonucu olamaz. Bu öykü, sürekli olarak kendisini ve cinsel başarılarını öven iddialı bir adamın hastalıklı hayallerinin şerhidir. Gulâm çalıştığı sırada karısını düşünürken iskeleden düşer. Ama kadın, aslında hayalindeki o çekici kadın değildir. Kin ve incinme aşkın yerini alır. Adam rüyaları yüzünden perişan olmuştur ama karısı bunun farkında değildir. Adam yalnızlık hissederken kadın umursamaz ve soğukkanlıdır. Birbirlerinden ayrılırlar. Adam zaman içinde delirir. Fahişelerle düşüp kalkan bir ayyaşa döner, yitirmişliğin acısını tadar. Karısını arayarak her yeri dolaşır. Ortada olmayan kadın, yeniden düşmesine neden olan o çekici hayale dönüşür. Bedensel düşüş manevî düşüşle sonlanır. Bu öykü, Emile Zola’nın “L’Assommoir” adlı öyküsünün kahramanı “Cupo”nun macerasını hatıra getirir. O da bir gün çalışırken yüksekten düşer ve tedavisi uzun zaman alır. Sonra serseriliğe ve ayyaşlığa düşer. Kadın ona hayatını geri döndürmek isterse de sonuç alamaz. Sonunda kadın da ayyaş olur. Cupo, hastanenin alkolik deliler kısmında can verir, kadın da basit kulübelerinde. İbrâhîm-i Gulistân’ın öykülerinde, toplumdan ve hareketten alınan tasvirler, hüzünleri ve yalnızlıkları bir neslin ve bir dönemin sonunun alâmeti olan, yenilgiye uğramış insanların ruh hallerinin inceliklerini teşrih etmek amacıyla zihinselleşir ve içselleşirler. |