Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 16:04

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۳۴

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

İbrâhîm-i Gulistân: Eski Kesinlikler Konusunda Kuşku

 

Amerikalı öykücülerin İran’daki en sürekli takipçisi İbrâhîm-i Gulis-tân (d. 1301/1922)’dır. Hemingway’in ve Faulkner’ın öykülerinin Farsça-daki ilk çevirileri ona aittir. Âzer, Mâh-i Âhir-i Payîz (Sonbaharın Son Ayı Âzer, 1328/1949) adlı öykü kita­bında, Faulkner’in öykücülük tek­niklerini kullanmada kimi başarılar elde ettiğini gösterir. Gulistân, çağdaş İran edebiyatında, üslûba bağlı bir yazar olarak ün kazan­mıştır. Bu ko­nuda kendisi şöyle der: “Bana göre bir işin temel noktası yapı­dır... Yapı konusundaki inancım, baştan beri vardı ve ben ona riayet ettim. Öykü­nün yapısı sağlam olduğu takdirde, içindeki gö­rüşlerin komünist, fa­şist, katolik veya emperyalist olması bu tahlil ölçü­sünde fark etmez.” Gulistân, ba­zen nesrini süslemeye, içsel uyumu sağla­maya o kadar özenir ki eserin yapı­sını, insanlar arasındaki ilişkileri, içe­rikle nesrin uygunlu­ğunu hatı­rın­dan çı­karır.

 

Gulistân, “Âzer, Mâh-i Âhir-i Payîz” ve “Şikâr-i Sâye (Gölge Avı, 1334/ 1955) adlı öyküle­rini 1326-1331/1947-1952 yılları arasında yazdı. Onun Halk Partisi’nden ayrılışından sonra yazılmış olan bütün bu öyküle­rin konusunu siyasî etkinliklerin doğruluğun­dan şüpheleniş ve nihayet bu etkinliklerin boşunalığı oluştu­rur.

 

Gulistân da Hidâyet ve Çûbek’in ardından soyut-zihinsel öyküler yazar. Gerçekliği, geleneksek gerçekçilerin tarzında, düzenli bir şekilde artarda ge­len ve öyküyü belirli bir alanda geliştiren olaylar şeklinde tasvir etmeye ilgi duy­maz; bunun yerine modern öykücülerin tarzında, şimdiki zamanın sınırlı ger­çekliğini alarak onun aralığından daha uzun bir geçmişi anlatır. Aslında her şey zihinde geçer. İç dünya, anlatıcının bilinçaltından kopup gelen hatı­ralar ve anlam çağrışımları şeklinde gösterilir. Her de-fasında geçmişin yeni bir görü­nümü ortaya konur. Bu görünümler öyküyü gelişti­rerek onu öykü­nün başlan­gıç noktası sayılabilecek bir yere ulaştırır. Yani öykünün dairesel bir hareketi vardır. Geçmişle gelecek arasında salınan hareketlerde, öykünün kavranma­sını kesin olarak etkileyen yeni konular, öyküde o ana dek söylen­miş olanlar eklenir. Bu bakımdan oku-yucu, za­manla olaylarla birlikte ilerler ve yavaş ya­vaş öyküyü keşfeder.

 

Gulistân’ın yeni öykü tekniklerini kullanması, salt biçimci bir yenilik ol­mayıp, içerikteki değişimlerle birlikte zorunla hale gelen İran öyküsün­deki bi­çimsel değişimin de bir sonucudur. Yazarlar, gerçekliğin gözden gizlenmiş bo­yutlarına ulaşmak için, yeni öykü yazımı teknikleri kullanma gereği duy­muş­lardır.

 

Gulistân’ın öyküleri birbirine benzeyen temalara sahiptir: Bir adam gece­leyin, yalnız olduğu ve geçmişi andığı bir sırada, kendisi hakkında dü­şünme fırsatı bulur. Sanrılara ve perişan hayallere tutulur.Öykü, dar bir yerde bir­biri etrafında dönen ve üst üste yığılan, dizgini salıverilmiş dü­şüncelerin dünyasını betimler. Her öykü maceranın zihinsel bir betimle­mesidir. Gulistân, insanların içlerini sergileyerek, bizi aracısız bir şekilde onların zi­hinsel hareketleriyle ta­nıştırır. Bazen üslûp, “Be-Dozdî Reftehâ” (Hırsızlığa Gidenler)’da olduğu gibi tek bir macerayı be­timlemede kulla­nılır: Öykü, tamircilerin merdiveni unutması yüreğine hırsız korkusu sa­çan hizmetçi­nin iç sıkıntısının anlatımı­dır. Evin beyi ve hanımı hizmetçi­nin sözüne inanmazlar. Macera gitgide kâ­buslu ve mizahî bir hal alır. Farklı görüşle­rin ve bakış açılarının yan yana gelmesi, kuşkuya dayalı korku dolu bir öykü ortaya çıkarır. Hizmetçi so­nunda evin beyiyle hanı­mın zihnine kuşku sokmayı ve kesinlikleri yıkmayı başarır.

 

Gulistân’ın öykülerindeki ana mesele bu konudur: “Kesinlikleri yık­mak.” Önceden kesin olarak bildiği şeyler konusunda kuşkuya düşerek kendisine ge­lir ve başkalarının uğruna heder ettiği ömrüne hayıflanır.

 

“Âzer, Mâh-i Âhir-i Payîz” adlı öyküde, bir adamın kesin bildiği şeyle­rin yıkıldığı sırada çektiği ıstırap işlenir. Ancak bu kez siyasî bir konuyu ele alır Gulistân. Adam, geceleyin hayaller içinde kafeden çıkar, Ahmed’in –tutuk­lanmış mücahit- eşyalarını getirmeye gittiği geceyi düşünür. Yavaş yavaş kuşku ve kargaşa ortamı yaratılır. Ahmed’in annesi ona, okul ço­cuklarının ka­ralama defterleriyle hazırlanmış bir paket verir. Anlatıcının pakete dair dü­şünceleri bir o yana bir bu yana gezinir. Epeyce tereddütten sonra paketi fırla­tıp atar. Paket sanki Ahmed’in hayatı ve yoludur; anlatıcı, ondan kaç­maktadır: “Bu, onun hayatının anlamı, şimdi delik deşik ol­muş.” Adam ken­disine gelir ve yalnız olduğunu fark eder: “Sen yalnızsın, arzuların tutuşmuş.” Sonunda şu sonuca varır: “O yoldan git, o yoldan git, seni kendi evine ulaştı­racak yoldan; ta yüreğinin kökünden senin ol­du­ğunu bildiğine yere git.”

 

O dönemin ideal ve partisel öykülerine yazılmış birer hiciv olan “Teb-i İs­yân” (İsyan Ateşi) ve “Der-Ham-i Râh” (Yolun Kıvrımında) adlı öykü­lerde, bir asi, amacında ne kadar ciddî ol­duğunu anlamak için kendi için-de bir sınavla karşı karşıya kalır.

 

“Teb-i İsyân”da bir siyasî mahkûm, başka bir mahkûmun işkenceye uğ­ramasına tepki göstermek amacıyla, beraberindeki mahkûmları pro­testoya ça­ğırır. Grev yapmayı kararlaştırdıkları gecenin sabahında duy­duğu ıstırap, öy­künün ana temasıdır. Topluluk grevi kabul etmediğinden tek başına greve gi­der. “Feryadıyla bir dünyayı uyandırdığını hissedi­yordu.” O kendini kaybet­mek ve utanç duymak istemez: “Geçmişin kala­balığının içinden, bin­lerce gö­rünmeyen gözün insanlığın ömrünü bekledi­ğini ve kendisine baktı­ğını görü­yordu. Geçmişten ona bakıyorlar, gele­cekten onu bekliyorlardı.”

 

Ne var ki bu hareketi Don Kişot benzeri bir harekete dönüşür ve bir tür mi­zah ve eleştiriyle betimlenir. O dönemin toplumcu yazarlarının kav-ga gürül­tüleri­nin üzerine dökülmüş bir bardak soğuk sudur bu: “İkin­cinin karşısın­dan geçi­yordu. Dünya sallanıyor, o naralar atıyordu. Biz pro-testo ediyoruz! Biz greve gidiyoruz! Dördüncünün karşısından geçi­yordu. Dünya çatlı­yordu...” Ama ya­payalnız kalınca: “Dünya çatlamı­yordu artık. Gevşek çamur, sessizce suda yu­muşar, çözülür ve düzleşir. Arkasındaki dünyanın bir kerpiç gibi eridiğini gö­rüyordu.”

 

Rüya ile gerçeğin karşılaşması onu kendine getirir: “Artık pek az şey eski­den düşündüğü gibiydi.” Yola adım atmış olan adam şimdi tereddüde düşmüş yalnızlık hissetmektedir. Artık yücelerde değildir. Dağların karşı­sında aşağılık duymaktadır: “Sırtındaki kar yığınlarıyla dağın azameti her şeyden daha yük­sekti, geleceğin gözü onun eteklerinden şimdiki za­mana bekleyiş ve şamata gözüyle bakıyordu.”

 

“Der-Ham-i Râh” adlı öyküde zamanın eleştirisi ve onun içsel komik­liği­nin gösterilmesi, daha acı bir mizahla gerçekleşir: Oğlan, Han’a isyan etmiş, ba­bası belki de onu vazgeçirmek için onunla beraber olmuştur. Ama oğlanın önünde geniş ufuklar vardır. Babası su getirmeye gittiğinde, Han’ın atlılarına esir düşer. Oğlan, elinden bir şey gelmediğinden gizlen­diği yerden babasının apar topar götürülüşünü izlemektedir. Kendi kendi­siyle çatışan oğlan, so­nunda kendi isyanından kuşkuya düşer: “İşe yara­maz bir adam olduğunu an­ladı. Yere yıkılmış bir hakir, pek çok iddia eden ama elinden bir şey gelme­yen bir pehlivandır sanki: Öylece kalakal­mış, hayatta, gör bak neler edecek.”

 

Gulistân “Miyân-i Dîrûz o Ferdâ” (Dünle Bugün Arasında) adlı öykü­sünde, insanların içindeki te­reddütleri ve ıstırapları betimlemede usta ol­duğunu gösterir. Gece, zin­danda, biri işçi biri mühendis iki mahkûmun zihinlerini karşı karşıya ko­yarak öy­küyü geliştirir. Mühendis Nâsır, Rama­zan’a bir direniş örneği ol­mak ister. Her ikisi de zihinlerinde yalnız ve ha­tıraların esiridirler. Rama­zan parti li­derlerinden nefret eder: “O ödleklerin hepsi bunlardan korku­yorlardı. Bunlar her şeyi içe­riden kemiriyor, her şeyin içini boşaltıyorlardı. Onlar da mer­kezde oturmuş, bencil arzuları­nın hesabında kaybolmuş, bu hesapları yak­mak için o aşağılık­lara ihti­yaç duyuyorlardı.” Nâsır da parti­deki yozlaşmayı düşünür, umutsuz­dur ama ayakta durmaya çalışır. Her birisi bir şekilde “kendilerini yitirmişlik” duygusu içindeydiler. Ramazan, candan direnişine rağmen boş verir, Nâ­sır’ın da yüreğinde bir belirsizlik dalgalanmaya başlar. İkisi de sabahın aydınlı­ğında istedikleri sonuca ulaşmak için gecenin tered­düdü içinde öy­lece düşü­nürler.

 

Ramazan’ın partiye katılması, onun ve ailesinin çektiği sıkıntıların so­nu­cudur. Ama Nâsır entelektüel merakı yüzünden istemeden bu yola adım at­mıştır. İzlemeye gelmiş bir yabancıdır. Memurların elinden kaçarak bir te­ker­leği sökülmüş otobüse sığınan parti yandaşı gencin macerasını ha­tırladığı sı­rada aslında kendi başında geçeni anlatmaktadır. Öyle bir yere sığınmıştır ki kendisi de topaldır. Bu tasvir öykünün bütün macerasını ifade etmektedir.

 

Ramazan’ın boş vermişliği, geçmişi düşünmesi ve yenilginin köklerini araması konusunda Nâsır’ı kendine getirir: “Bir oyuncak olduğu düşün­cesi bütün benliğini sardı... Nasıl bir işti bu? Bu nasıl hayret müphem bir işti?” Ya­zar iki farklı zihne kamera yerleştirerek ortak bir deneyime bak­maktadır. Dramatik bir şekilde, karşılıklı ışıklandırmalar yoluyla, biri di­ğerini aydınlat­maktadır. Böylece, yazarın herhangi bir müdahalesi bu­lunmaksızın, bir zih­nin başka bir zihne intikaliyle karakterler birbirlerini ortaya çıkarırlar. Zin­dandaki yalnızlık her ikisinin de geçmişi düşünmesi için bir fırsat yaratır. Konuşma, ikisini anılarından koparır ve birbirine bağlar.

 

Nâsır da yenildiklerini hissetmektedir. Amacı ulaşmayı kolay bir şey san­mıştır. Ancak Kızıl Ordu’nun çıkışı ve partinin desteksiz kalışı, ona yolun çok uzun ve kıvrımlı olduğunu ve onun böyle bir yolu aşma gücüne sahip olmadı­ğını gösterir. Gulistân güzel bir temsili tasvirle, Rus güçleri­nin ülkeden çıkışı­nın, kendisinin ve dönemin pek çok aydınının partici­likten kopmasına ortam hazırladığını anlatır.

 

Sanki talaşların ateşiyle birlikte, onların gönüllerindeki hayat ateşi de sönmeye yüz tutmuştur. Kuşku ve tereddüt gölgeleri gittikçe çoğalarak bütün benliklerini kuşatır. Nasır da hiçliğin çıkmazına girmiştir: “Şimdi içinde bü­yük bir hayıflanma meydana geldi, keşke daha işin başında aya­ğını bu mey­dana atmamış olsaydı.” Yine de onların başına gelenin zama­nın zorunluluğu oldu­ğunu açıklamaktan geri durmaz ve Ramazan’a umut vermeye çalışır: “Pek çok olaylar gören, pek çok işler yapan bir ne­silden olmakla mutlu ol. O nesil, yol üstündeki taş parçaları gibi sıradan değil, yolun eğriliğini gösteren koca bir taş parçası. Huzurlu ve işi kolay bir nesil olmasa da, bu nesilden ol­makla büyük bir ganimet elde ettin.” Sonra bir dönemin bitişini tembih eder: “Şimdi dikka­tini topla. Bırak bir dönem bitmiş olsun.”

 

Partinin iflasının anlaşılması, Gulistân’ın öykülerindeki şaşkın insan­ların hiçliğine ve ıstırabına neden olur. Geçmiş ideallerini yanlış bulurlar, ama doğru bir yol bulmaktan da âcizdirler. Sarsılışları, Şikâr-i Sâye adlı mecmu­adaki öykülerde yansımasını bulan manevî bir düşüşle sonlanır. Bu öyküler­deki kahramanlar, bireysel huzura ve refaha kavuşabilecekleri bir yaşam alanı bulma arayışı içindedirler. Yaşamlarındaki hüzün verici ironi, bütün iddiala­rına rağmen, bir imtihan potasında yer almaları yü­zünden yerlerinde saymala­rında gizlidir. Umutsuzluktan ruhsal sarsılışa, hayattan ve her türlü hareketli­likten şikayete uzanan düşüş seyrini çok kısa zamanda kat ederler.

 

Yazar, “Şikâr-i Sâye” adlı öyküde, karakterlerin ruhsal çatışmalarını ve duygusal durumlarını doğrudan canlandırmaya çabalar. “Bigâneî ki be-Te­mâşâ Refte-bûd” (Seyre Giden Yabancı) adlı öyküde, Amerikalı bir ga­zeteci, devrim ve değişim rüya­sına kapılıp ayaklanma şehrine gitmek is­terken hayatının rüyasını uya­nıkken görür ve kendi arzusunu gerçekleş­tirme yolunda olan bir halkı gö­zetlemeye başlar. Ne var ki adam oraya gi­decek bir araç bulamaz, geceleyin misafir evinde Ninoçka ile tanışır ve onun kucağında aradığı lez­zete kavuşur. Şimdi ikisi de kafededirler, adam olayları hatırlamaktadır. Bir tacir ona: “Uçurtma kırıldı” demiştir. Bu, ha­reket, ayaklanma ve yeni bir hayat kurma umudunun sona ermesi demek­tir. Artık “ıstırap gitmiş, yürek kaygısı dinmiş, vücudunu şaşkınlığın hu­zuru sarmıştı.” Aşılan so­nuçsuz yollardan sonra, Ninoçka’nın kucağına sı­ğınıyordu.

 

Öykü zihinsel bir yolculuktur; “bir zamanlar hayatın yollarını kendi elle­riyle düzeltmek isteyen” bir gazetecinin zihninin penceresinden görü­len ha­yal kırıklığına bir bakıştır. Ama aşk da nefretle sonlanır, adam unutmak için uyumaya gider: “Yaz, bir ateş oyunu seyretmeye gittim, yağmur yağdı, ba­rutlar ıslandı.”

 

İran öykücülüğüne az çok yansıyan bu dönemdeki toplumsal çatışma, Gulistân’ın öykülerinde, kendi içlerinde ikircikli olan insanların zihinsel ça­tışmalarına dönüşür. Bu adamlar sıcak havada sırtında ağır bir yük taşı­yan ve götüreceği adresi bulamayan “Zohr-i Germ-i Tîr”deki zavallı hamal gibi şaş­kındırlar. Hamal adresi bulduğunda yanlış yere geldiğini anlar. Öyleyse “ger­çek adres” nerededir? “Ya o yanlış anlamış ya da ona yanlış söylemişler­dir.” Öykü, yolunun doğruluğundan kuşkuya düşmüş bir ada­mın şaşkınlığını ser­gilemek için istiari (metaforik) bir anlam kazanır. On­lar, bütün ömürleri ger­çeğin gölgesini avlama yolunda boşuna geçmiş olan insanlardır. Entelek­tüel kavramlar “Bigâneî ki be-Temâşâ Refte-bûd”a öy-kü kalıbında yerleşmiş­tir, çünkü anlatıcı bir gazetecidir.

 

Ne var ki Gulistân, kelimelerle o kadar oy­namış ve filozofça düşünce­lere saplanmış­tır ki eserin mimarisini (insanların birbirle­riyle ilişkileri, anlatıcıyla öykü­nün nesrinin, anlatılmak istenenle uyumu) elin­den kaçırır. “Leng” (Topal) adlı öy­küde, yazarın düşünceleri, ağanın to­pal oğlunu ta­şımaktan sorumlu Ha­san adında bir delikanlının ağzından an­latılır. Ka­ranlık bir gecede geçmişi anış, kendine gelişle son bulur. Hasan’ın gönlü­nün bulan­masına zemin hazırlayan şey, ağanın oğluna getirilen ve bundan sonra onunla hareket etmesi istenen tekerlekli sandalyedir. Sığınak­sız de­likanlı, kendi yerini kaybetmemek için sandalyeyi kırmayı düşünür. Şim­diye dek bir oyuncak­tan başka bir şey olmadığını anlayan delikanlı, ha­yıf­lanma duygusuna ka­pılır.

 

Gulistân’ın öykülerindeki bütün insanlar bir al­danış uykusundan sıç­rarlar; uyanış kâbuslu da olsa, rüyadaki aldanıştan daha iyidir. Bilinçsizlik gecesini geçiren oğlan, uyanış sabahıyla kalkar. Hal­buki, gidip yeni bul­duğu kimliğine yer verebileceği yeni, aldanışsız, zillete düşmemiş, zincir­leri kopmamış bir varlık kazanamamıştır. Şu anda öylece kalakalmıştır; ikirciklidir. Sandalyeyi kırmaz, çünkü kendisini kırmıştır.

 

Gulistân, delikanlının tereddüdünü ve zihnindeki döngüyü çok güzel be­timlemiştir, ama öyküdeki entelektüel sözler hizmetçi çocuğun düşün­cele­riyle uyumlu değildir. Bu yüzden, okuyucu öyküye inanmaz. “Merdî ki Oftâd” (Düşen Adam) adlı öyküde de Gulistân, Gulâm adında bir resim iş­çisine öyle ıstı­raplar yük­ler ki bunlar onun düşüncelerinin sonucu olamaz. Bu öykü, sü­rekli olarak kendisini ve cinsel başarılarını öven iddialı bir adamın hasta­lıklı hayallerinin şerhidir. Gulâm çalıştığı sırada karısını dü­şünürken is­keleden düşer. Ama kadın, as­lında hayalindeki o çekici kadın değildir. Kin ve incinme aşkın ye­rini alır. Adam rüyaları yüzünden perişan olmuştur ama karısı bunun far­kında değildir. Adam yalnızlık hissederken kadın umursamaz ve soğukkanlı­dır. Birbirlerin­den ayrılırlar. Adam zaman içinde delirir. Fahişelerle düşüp kalkan bir ayyaşa döner, yitirmişliğin acı­sını tadar. Karısını arayarak her yeri dolaşır. Ortada olmayan kadın, yeni­den düşmesine neden olan o çekici ha­yale dönüşür. Be­densel düşüş ma­nevî düşüşle sonlanır.

Bu öykü, Emile Zola’nın “L’Assommoir” adlı öyküsünün kahramanı “Cupo”nun macerasını hatıra getirir. O da bir gün çalışırken yüksekten düşer ve tedavisi uzun zaman alır. Sonra serseriliğe ve ayyaşlığa düşer. Kadın ona hayatını geri döndürmek isterse de sonuç alamaz. Sonunda ka­dın da ayyaş olur. Cupo, hastanenin alkolik deliler kısmında can verir, ka­dın da basit kulü­belerinde. İbrâhîm-i Gulistân’ın öykülerinde, toplumdan ve hareketten alınan tasvirler, hüzünleri ve yalnızlıkları bir neslin ve bir dönemin sonunun alâmeti olan, yenilgiye uğramış insanların ruh halleri­nin inceliklerini teşrih etmek amacıyla zihinselleşir ve içselleşirler.

 

Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.