Geçen konuşmamda nefsi arındıran, ahlâkı güzelleştiren, insandaki güçleri harekete geçiren etkenlerden birinin belalar, zorluklar ve musibetler olduğuna değinmiştim. Şimdi bu konuyu açıklayacağım. Yüce Allah'ın, peygamberini ve salih kullarını bela ve felaketlere düşürdüğü veya Allah'ın, özel lütuf ve rahmetinin muhatabı olan kimselere bela ve zorlukları yönlendirdiği veyahut da felaket ve belaların Allah tarafından verilen hediyeler olduğu içerikli ayet ve hadisleri oldukça sık görmekteyiz. Bu husustaki bir hadis şöyledir: Yolculukta olan bir kişi, bir hediye göndermekle ailesini hatırladığı ve sevindirdiği gibi yüce Allah da, bir zorluk ve sıkıntı göndermekle mümin kulunu yâd eder ve okşar. Bu husustaki bir başka hadis şöyle buyurmaktadır: Şüphesiz ki Allah, bir kulunu sevdiği zaman onu belalara daldırır. Nakledildiği kadarıyla bir başka rivayet şöyledir: Yüce Allah Resulü (a.s), asla zorluk ve sıkıntıya düşmemiş birinin yemeğinden yemezdi ve musibete düşmemesini, Allah'tan uzak olmasının alameti olarak görürdü. Bu bağlamda herkesin kafasında şöyle bir soru oluşur: Yüce Allah, lütufta bulunduğu, razı olduğu, sevdiği birini niye zorluk ve sıkıntıya düşürsün ki? Sevgi, sevilenin mutluluk ve rahat gereksinimlerini sağlamayı gerektirir; sıkıntı ve zorluğa düşmesini değil. Kur'ân ve sünnet literatüründe bulunan "imtihan" tabiri de şu soruyu ortaya çıkarır: Yüce Allah'ın, kullarını zorluk ve belalarla imtihana tâbi tutması ne anlama gelir? Allah, insanların işlerinin hakikatinden haberdar değil mi ki imtihan ederek bir şeyi anlamak istesin? Kur'ân-ı Kerim, evrende olan her zerreden, her hareketten, büyük ve küçük her şeyden Allah'ın haberdar olduğunu buyurmuyor mu? Peki, imtihan ne anlama gelir? Belaların ve zorlukların felsefesi ve de insan üzerindeki etkisi anlaşılmadıkça bu iki sorunun cevabı da ortaya çıkmayacaktır. Yaratılış kanunu gereğince birçok yetkinlikler, ancak zorluklarla ve belalarla karşılaşma ve onlarla mücadele etme sonucunda elde edilebilir. Zorlukların ve belaların etkisi, sadece insanın gerçek cevherini ortaya çıkarmak değildir. Aynen toprak altında gizli olan bir maden gibi, herkesin üstü örtülü bir cevheri vardır. Belalar ve zorluklar, sadece bu özlük cevherinin üstündeki örtüyü almak için değildir. Belalar ve sıkıntılar; tamamlama, olgunlaştırma, yetkin kılma, değiştirme özelliğine de sahiptir. Bir madeni başka bir madene dönüştürme özelliğine sahip bir kimyadır, yapıcıdır, bir varlıktan başka bir varlık yapar, zayıfı güçlendirir, hor ve hakiri yüceltir, çiğ olanı pişmiş hâle getirir. Zorluk ve sıkıntılar, arındırma ve halis kılma özelliğine sahip olup var olan kiri pası giderir; harekete geçirme, hassasiyet yaratma ve uyanıklık getirme özelliğine sahiptir. İşte bu güzellikler, kahır ve gazap olarak görülmemelidir. Bunlar kahır görünümlü lütuftur; şer görünümlü hayırdır; bela görünümlü nimettir. Ey ki cefayi tu zı-rahet hubter Ve intigam-ı tu zı-can mahbubter Nar-ı tu in est, nuret çun bud? Matem in, ta hud ki suret çun bud? Ez helavetha ki dared cur-i tu Ve zı-lutfet kes nebayed ğur tu Aşıgem ber lutf u ber gahreş be cid Ey aceb men aşıg-ı in her du zıd. Ey ki, senin zorluğun daha güzel rahattan Ve senin intikamın daha sevimli candan Ateşin buysa eğer, nurun nicedir? Matem buysa, şenliğin nicedir? Senin belalarında öyle tatlılıklar vardır ki Ve de güzellikler; anlamaz kimse derinliğini Lütfuna da, gerçekten ben aşığım kahrına da Ne acep ki ben, aşığım bu her iki zıdda. Kahır görünümlü bu lütuflardan ve bela görünümlü bu nimetlerden en fazla yeteneği olan kimseler yararlanacaklardır. Bu elverişliliğe ve sermayeye sahip olan kimseler, mevcut zorluklardan faydalanmakla kalmayacak ve hatta kendilerinde olan bir tür maceracılık hâliyle zorlukları istikbale gideceklerdir. Mevlana, zorluklardan yetkinlik kazanan, olgunluk bulan ve güçlenen kabiliyetli insanlar hakkında şu misali dile getirmiştir: Hest heyvani ki nameş eş'er est Ku bi zehm-ı çub zeft u lemter est Ta ki çubeş mizened beh mişeved U zı-zehm-ı çub ferbeh mişeved Nefs-i mu'min eş'eri amed yegin Ku be zehm-ı renc, zeft est u semin Z-in sebeb ber enbiya renc u şikest Ez hemi halg-ı cihan efzunter est Ta zı-canha canışan şod zeftter Ki nedidend an bela gavmi diger. Anlamı: Bir hayvan var kirpi adında Daha çok büyürmüş yediğinde sopa Sopayla ona vurduğunda daha iyi olurmuş Sopa yarasıyla daha şişmanlarmış Müminin nefsi de kesin, kirpi gibidir Zorluk yarasıyla şişmanlar ve gelişir Enbiyanın zorluk ve yenilgisi bu yüzden Âlemde daha fazla olmuştur herkesten Bütün canlardan daha sağlam olmuş canları Çünkü başka kimse görmemiş gördükleri belayı. Mevlana bu hususta başka bir örnek verir ve zorluk çekmiş insanları tabaklanmış deriye benzetir: Pust ez daru belakeş mişeved Çun edim taife hoş mişeved Ger ne telh u tiz malidi der u Gonde geşti nahoş u nayak bu Ademi ra niz çun an pust dan Ez rutubetha şode zişt u geran Telh u tiz u maleş bisiyar deh Ta şeved pak u letif u ba fıreh Ver nemitani rıza deh ey eyar Ki hûda rencet dehed bi-ihtiyar Ki belayi dust tathir-i şumast İlm-i u balayi tedbir-i şumast Anlamı: Beladan ilaçla arınır deri Güzelleşir, Tâif derisi gibi Acı ve zorluk ona vermezsen eğer Kokuşur; kötü ve iğrenç bir koku verir Bil ki insan da o deri gibidir Rutubetlerle olur çirkin ve ağır Çok acı ve zorluk ver, belayı çok sür ona Ki temizlensin, incelsin ve ersin murada Bunu yapamıyorsan eğer, razı ol ey usta Ki Allah, sen istemeden zorluk versin sana Çünkü dostun belası, sizin için tezkiyedir Onun ilmi sizin tedbirinizin üstündedir. Bu tür yerlerde sınavın ne anlama geldiği sorusunun cevabı, bu açıklamalarımızdan bir yere kadar anlaşılmış oldu. Bunun daha geniş açıklaması şöyledir: Bazen imtihan ve sınav, bilinmeyen şeyi bilinene dönüştürmek için yapılır. Bu iş için bir şey ölçü ve ölçek olarak kullanılır. Mesela bir şeyin ağırlığının bilinmesi için onu terazinin bir kefesine koyarlar. Terazi sadece ağırlık ölçüsü aracıdır ve tek faydası da bir şeyin gerçek ağırlığını ortaya çıkarmaktır. Terazinin kendisi o şeyi çoğaltmada veya azaltmada hiç bir şekilde tesir edemez. Diğer ölçü ve ölçekler de böyledir. Termometrenin faydası havanın veya insan bedeninin sıcaklık derecesini belirlemektir. Uzunluk ölçüm aracı olan metrenin tek faydası bir şeyin uzunluk miktarını belirlemektir. Ölçü bilimi olarak adlandırılan mantık ilminin faydası, delil ve kanıtların şeklini ölçmesi ve kanıtın şeklinde var olabilecek yanlışlığı mantık kuralları ile belirlemesidir. Sınav, bir bilinmeyeni ortaya çıkarmak için ölçü kullanılması anlamı taşıyor ise bu, elbette ki yüce Allah hakkında doğru değildir. İmtihanın başka bir anlamı daha vardır ve o da, potansiyel aşamasından eylem aşamasına taşımak ve yetkin hale getirmektir. Yüce Allah'ın belalar ve zorluklarla imtihan etmesi, bu belalar ile insanı layık olduğu yetkinliğe ulaştırması anlamınadır. Zorlukların ve belaların felsefesi sadece ağırlığı, dereceyi ve niceliği ölçmek değildir; ağırlığı artırmak, dereceyi yükseltmek ve niceliği çoğaltmak da, zorluk ve belaların bir getiri boyutudur. Yüce Allah sadece bir insanın gerçek ağırlığını, manevî derecesini ve kişilik miktarını ortaya çıkarmak için değil, aynı zamanda kulunun gerçek ağırlığını, manevî derecesini ve kişilik ölçüsünü artırmak için imtihan eder. Yüce Allah gerçek cennet ve cehennem ehlinin bilinmesi için değil, bu zorluklar ve belalar ortasında kalan insanın cennete gitmek için kendini layık bir konuma ulaştırmasını, layık olmayanın ise bulunduğu yerde kalmasını ortaya çıkarmayı diler. İmam Ali (a.s), Basra valisi Osman b. Hüneyf'e yazdığı mektupta, önce onu bolluk ve refah peşinde koşmaması, görevinden gaflet etmemesi için nasihat eder; sonra da kendi sade, bolluk ve refahtan uzak yaşam tarzını, arpa ekmeği ile yetindiğini, refah düşkünlüğünün her türünden uzak olduğunu hatırlatır ve şöyle buyurur: "Ebu Talib'in oğlunun yediği buysa, zayıflıktan akranlarıyla savaşa, yiğitlerle dövüşmeye gücü yetmez." dediğinizi duyuyor gibiyim. İmam Ali'nin (a.s) kendisi bu şüphenin yanlış olduğunu, zor bir yaşamın gücü azaltmadığını, bollukta yaşamanın gücü azalttığını hatırlatarak şöyle buyurur: Bilin ki sahralardaki ağaç daha katı ve sert; bağ bahçe içindeki ağaçlar ise daha zayıf ve naziktirler. Çorak topraklarda biten ağaçların ateşi daha kuvvetli ve koru da daha geç söner. Soğukluk ve sıcaklık tatmış, iniş ve çıkış görmüş, zahmet çekmiş, zorluklarla ve belalarla mücadele etmiş insanların güç ve dirençleri, bollukta ve refahta yetişen insanların gücünden daha fazladır. İçten gelen ve kaynayan güç ile dışarıdan yardım alan güç arasında fark vardır. Bu bağlamda önemli olan insanın sınırsız batinî yetenek ve güçlerinin ortaya çıkmasıdır. İmam Ali (a.s) şöyle buyururdu: Allah'ım! Fitne ve zorluklardan sana sığınırım." demeyin. Çünkü zorluklarla karşılaşmayacak kimse olmaz. Şöyle deyin: "Allah'ım! Saptırıcı fitnelerden sana sığınırım." Zorluklarla mücadele etmek ne kadar eğitici, olgunlaştırıcı, gönle berraklık verici ve kimya etkili ise, zorluklardan kaçmanın da bir o kadar ters etkisi vardır. Bu yüzden bilim adamları şöyle demişlerdir: Bilgisiz ve bilinçsiz ebeveynin sevgi ve ilgi adına çocuklarını yersiz okşamaları, zorlukla karşılaşmalarına engel olmaları, bolluk ve refah içinde büyütmeleri çocuklara yapılabilecek en büyük düşmanlıktır. İşte böyle baba ve anneler; çocukları zavallı durumuna düşürür, güçsüzleştirir, yaşam meydanında silahsızlaştırır, en küçük bir zorluk karşısında pes ettirir, en ufak bir durum değişikliği karşısında helak eder. Bu hâlde yetişen çocuklar hiç su görmemiş, suda yüzmemiş, yüzme öğrenmemiş gibi olurlar ve birden karşılarına deniz çıkar. Yüzme bilmeyen biri suya düşer düşmez boğulacaktır. Yüzme, evin bir köşesinde oturularak öğrenilecek bir eylem değildir; insan ancak eğitimini ve dersini almakla öğrenebilir. Yüzme, bir sanattır; bu sanata sahip olmak isteyen kimse, suyun içine girmeli ve orada gayret göstererek ve düşe kalka öğrenmelidir. Konuşmamın başlarında naklettiğim hadis şöyle idi: Şüphesiz ki Allah, bir kulunu sevdiği zaman onu belalara daldırır. Hadisin özgün metninde yer alan "ğatte" ifadesi, suya daldırmak anlamına gelir. Yani yüce Allah, sevdiği kulunu zorluklara daldırır ve belaların içine atar. Yüce Allah sevdiği kuluna, zorluklardan kurtulmayı ve sıkıntılar denizinde yüzmeyi öğretmek için bunu yapar. Bunun başka bir yolu yoktur. Yüce Allah, kulunu zorluklara düşürmekle ve istenmedik olaylar denizinde yüzmeyi öğreterek kurtulmasını sağlamakla sevgi ve lütufta bulunur. Kesinlikle bu zorluklar ve belalar, ilâhî lütuf ve sevginin göstergesidir. Bazı kuşlar, kanat çıkaran yavrularına uçmayı öğretmek için kendileriyle birlikte onları yuvadan çıkarır ve havalandıktan sonra yüksek bir yerden bırakır. Yavru, havada uçmaya çalışır ve sürekli olarak kanat çırpar ve yorgunluk sonucunda tam yere düşmek üzereyken, annesi yetişir ve onu kanadının üzerine alır. Tekrar yükselir ve yine yukarıdan aşağı doğru bırakır. Yavru kuş yine uçmaya çalışır ve yorulup yere doğru düşmeye başlayınca tekrar annesi yetişir ve kanatlarına bindirir. Bu çalıştırma birkaç defa tekrarlanır ve sonuçta yavru kuş uçmayı öğrenir. İnsanoğlunun eğitimi konusunda da bu yaratılışsal-doğal ilke kullanılmalıdır. Çocuk, çocukluk döneminden çalışmayı bilmeli, zorluk ve zahmeti anlamalıdır. Ama mahlukların en yücesi ve en üstünü olan insan, bunun ters yönünde hareket eder. Zenginler, yoksulluk yüzünden çalışılması gerektiğini düşündüklerinden dolayı çocuklarının çalışmasına ve zahmet çekmesine engel olur ve böylece de onları acınacak ve zavallı durumuna düşürürler. Jean Jacques Rousseau "Emile" kitabında bu tür eğitimler hakkında şöyle yazar: İnsanlar, ömürlerinin sonuna kadar dünyaya geldikleri ülkede yaşasalardı veya bütün yıl sadece bir mevsim olsaydı veyahut da insanlar alın yazılarını asla değiştiremeselerdi, bu tür eğitimler bazı yönlerden iyi olacaktı. Ancak insanın durumunun hızla değiştiğini göz önünde bulundurduğumuzda, çocuğun asla odasından çıkmaması ve etrafında hizmetçilerin dönmesi gerektiği yönteminden daha anlamsız ve daha yanlış bir yöntemin olamayacağını anlayacağız. Artık zavallı çocuk bir adım atacak olsa ve bir basamak inecek olsa yok olup gidecektir. Jean Jacques Rousseau yine şöyle der: Bedenin fazlasıyla rahatta olması ruhu bozar. Acı ve zorluk görmeyen kimse, ne şefkatin zevkini ve ne de acımanın tatlılığını anlamaz. Böyle bir insanın kalbi hiçbir şeyden etkilenmeyecektir ve bu yüzden de onunla muaşeret edilemez. Böyle biri, insanlar arasında bulunan bir canavara daha çok benzeyecektir. Mukaddes İslâm dininin öngördüğü sürekli tekrar edilen ibadetler, bir tür ruhsal spordur; bir tür zorluk üstlenimi ve sıkıntı katlanımıdır. Bu ibadetlerin bazıları gerçekten çok zor ve ağırdır. Cihat, o ibadetlerden biridir ve rahat düşkünlüğü ile uyuşamayacağı ortadadır. Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Din için bir gazveye katılmamış ve kalbinde bunu arzulamamış bir kimse, bir nifak türü hâlinde ölmüş olacaktır. İnsanın gönlünde oluşan bazı paslar ve hicaplar vardır ki ancak, cihat ile ve çarpışma ile yok olur. Yüce ahlâkın bazı yönleri ancak savaş meydanında ortaya çıkar. Cesaret ve yiğitlik, kitap okumakla veya inzivaya çekilmekle ortaya çıkmaz. Hac da ibadetlerden bir diğeridir. Şer'î ölçüler uyarınca buna güç yetiren bir insan, hayatında en az bir defa bu sosyal-ibadî ibadeti yerine getirmelidir. Hac ibadetinde de zorluklar vardır. İmam Ali (a.s), mealen Kâbe hakkında şöyle buyurmuştur: Yüce Allah, insanlar tarafından tavaf edilmesi gereken evini en kurak, ot bitmez, dağlar arasında ve dar bir vadide kılmıştır. Eğer insanlar için kıyam yurdu olan evini bağlar, bahçeler, ağaçlar arasında kılsaydı artık bu hususta imtihanın, zahmete katlanmanın anlamı kalmayacaktı. İnsanlar tatil için de olsa geleceklerdi ve bu durumda da kutsal amaca ulaşılmayacaktı. İmam Ali (a.s), imtihan ve zorlukların felsefesini şöyle açıklamaktadır: (Allah) insanların kalplerindeki kibri çıkarsın, yerine ruhlarına huzu ve huzuru yerleştirsin, yüzlerine rahmet kapılarını açsın ve onlara bağışlama vesilelerini kolayca versin diye kullarını çeşitli zorluklarla sınamakta, sorunlarla ibadete davet etmekte ve çeşitli belalara duçar kılmaktadır. Son olarak şu noktayı da hatırlatmak istiyorum: Bu durumda, "İslâm'da güçlük ve zahmet yoktur." diye söylenen sözün anlamı nedir? Gerçekte bu, konumuzla alakadar olmayan bir konudur. Kutsal dinimiz İslâm'ın kanun ve yasaları güçlük ve zahmet üzere kurulmamıştır. Bu yasalar doğrultusunda hareket etmek insanı güçlükle karşılaştırmaz ve bunlar, insanın ayağında bir pranga değildir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Ve Allah... seçti sizi ve dinde bir güçlük vermedi size. Ancak bu, İslâm'ın eğitim sisteminin rahatlık ve refah üzere kurulmuş olduğunu göstermez. Yani ortada birbirinden farklı iki konu vardır: Refah içinde yaşamanın insanı güçsüz ve iradesiz yetiştireceği. İslâmî sorumlulukların güçlük ve zahmet nedeni olmadığı, insanın yaşamını engellemediği.
Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılının Receb ayının 26. gecesinde (1341 h. şemsî) yapılmıştır. el-Kafî, c.2, s.255 el-Kafî, c.2, s.253 Nehc-ül Belağa, 45. Mektup Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 90. Hikmet Nehcü'l-Belâğa, 192. Hutbe |