Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:40

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۱۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Geçen konuşmamda nefsi arındıran, ahlâkı güzelleştiren,  insandaki güçleri harekete geçiren etkenlerden birinin belalar, zorluklar ve musibetler  olduğuna değinmiştim. Şimdi bu konuyu açıklayacağım.

     

Zorluklar Allah'ın Lütuflarıdır

     

Yüce Allah'ın, peygamberini ve salih kullarını bela ve felaketlere  düşürdüğü veya Allah'ın, özel lütuf ve rahmetinin muhatabı olan kimselere bela  ve zorlukları yönlendirdiği veyahut da felaket ve belaların Allah tarafından  verilen hediyeler olduğu içerikli ayet ve hadisleri oldukça sık görmekteyiz. Bu  husustaki bir hadis şöyledir:
        Yolculukta olan bir kişi, bir hediye göndermekle ailesini hatırladığı  ve sevindirdiği gibi yüce Allah da, bir zorluk ve sıkıntı göndermekle mümin  kulunu yâd eder ve okşar.
        Bu husustaki bir başka hadis şöyle buyurmaktadır:
        Şüphesiz ki Allah, bir kulunu sevdiği zaman onu belalara  daldırır.
        Nakledildiği kadarıyla bir başka rivayet şöyledir: Yüce Allah  Resulü (a.s), asla zorluk ve sıkıntıya düşmemiş birinin yemeğinden yemezdi ve musibete  düşmemesini, Allah'tan uzak olmasının alameti olarak görürdü.
        Bu bağlamda herkesin kafasında şöyle bir soru oluşur: Yüce  Allah, lütufta bulunduğu, razı olduğu, sevdiği birini niye zorluk ve sıkıntıya  düşürsün ki? Sevgi, sevilenin mutluluk ve rahat gereksinimlerini sağlamayı  gerektirir; sıkıntı ve zorluğa düşmesini değil.
        Kur'ân ve sünnet literatüründe bulunan "imtihan"  tabiri de şu soruyu ortaya çıkarır: Yüce Allah'ın, kullarını zorluk ve  belalarla imtihana tâbi tutması ne anlama gelir? Allah, insanların işlerinin  hakikatinden haberdar değil mi ki imtihan ederek bir şeyi anlamak istesin? Kur'ân-ı  Kerim, evrende olan her zerreden, her hareketten, büyük ve küçük her şeyden  Allah'ın haberdar olduğunu buyurmuyor mu? Peki, imtihan ne anlama gelir?

     

Zorlukların Yapıcılığı

     

Belaların ve zorlukların felsefesi ve de insan üzerindeki  etkisi anlaşılmadıkça bu iki sorunun cevabı da ortaya çıkmayacaktır. Yaratılış  kanunu gereğince birçok yetkinlikler, ancak zorluklarla ve belalarla karşılaşma  ve onlarla mücadele etme sonucunda elde edilebilir.
        Zorlukların ve belaların etkisi, sadece insanın gerçek  cevherini ortaya çıkarmak değildir. Aynen toprak altında gizli olan bir maden  gibi, herkesin üstü örtülü bir cevheri vardır. Belalar ve zorluklar, sadece bu  özlük cevherinin üstündeki örtüyü almak için değildir. Belalar ve sıkıntılar; tamamlama,  olgunlaştırma, yetkin kılma, değiştirme özelliğine de sahiptir. Bir madeni  başka bir madene dönüştürme özelliğine sahip bir kimyadır, yapıcıdır, bir  varlıktan başka bir varlık yapar, zayıfı güçlendirir, hor ve hakiri yüceltir,  çiğ olanı pişmiş hâle getirir. Zorluk ve sıkıntılar, arındırma ve halis kılma  özelliğine sahip olup var olan kiri pası giderir; harekete geçirme, hassasiyet  yaratma ve uyanıklık getirme özelliğine sahiptir.
        İşte bu güzellikler, kahır ve gazap olarak görülmemelidir.  Bunlar kahır görünümlü lütuftur; şer görünümlü hayırdır; bela görünümlü nimettir.
        Ey ki cefayi tu zı-rahet hubter
        Ve intigam-ı  tu zı-can mahbubter
        Nar-ı  tu in est, nuret çun bud?
        Matem in, ta hud ki suret çun bud?
        Ez helavetha ki dared cur-i tu
        Ve zı-lutfet  kes nebayed ğur tu
        Aşıgem  ber lutf u ber gahreş  be cid
        Ey aceb men aşıg-ı  in her du zıd.
        Ey ki, senin zorluğun daha güzel rahattan
        Ve senin intikamın daha sevimli candan
        Ateşin buysa eğer, nurun nicedir?
        Matem buysa, şenliğin nicedir?
        Senin belalarında öyle tatlılıklar vardır ki
        Ve de güzellikler; anlamaz kimse derinliğini
        Lütfuna da, gerçekten ben aşığım kahrına da
        Ne acep ki ben, aşığım bu her iki zıdda.
        Kahır görünümlü bu lütuflardan ve bela görünümlü bu  nimetlerden en fazla yeteneği olan kimseler yararlanacaklardır. Bu  elverişliliğe ve sermayeye sahip olan kimseler, mevcut zorluklardan  faydalanmakla kalmayacak ve hatta kendilerinde olan bir tür maceracılık hâliyle  zorlukları istikbale gideceklerdir.
        Mevlana, zorluklardan yetkinlik kazanan, olgunluk bulan ve  güçlenen kabiliyetli insanlar hakkında şu misali dile getirmiştir:
        Hest heyvani ki nameş eş'er  est
        Ku bi zehm-ı  çub zeft u lemter est
        Ta ki çubeş  mizened beh mişeved
        U zı-zehm-ı çub ferbeh mişeved
        Nefs-i mu'min eş'eri amed yegin
        Ku be zehm-ı renc, zeft est u semin
        Z-in sebeb ber enbiya renc u şikest
        Ez hemi halg-ı  cihan efzunter est
        Ta zı-canha  canışan şod zeftter
        Ki nedidend an bela gavmi diger.
        Anlamı:
        Bir hayvan var kirpi adında
        Daha çok büyürmüş yediğinde sopa
        Sopayla ona vurduğunda daha iyi olurmuş
        Sopa yarasıyla daha şişmanlarmış
        Müminin nefsi de kesin, kirpi gibidir
        Zorluk yarasıyla şişmanlar ve gelişir
        Enbiyanın zorluk ve yenilgisi bu yüzden
        Âlemde daha fazla olmuştur herkesten
        Bütün canlardan daha sağlam olmuş canları
        Çünkü başka kimse görmemiş gördükleri belayı.
        Mevlana bu hususta başka bir örnek verir ve zorluk çekmiş  insanları tabaklanmış deriye benzetir:
        Pust ez daru belakeş mişeved
        Çun edim taife hoş mişeved
        Ger ne telh u tiz malidi der u
        Gonde geşti  nahoş u nayak bu
        Ademi ra niz çun an pust dan
        Ez rutubetha şode zişt u geran
        Telh u tiz u maleş bisiyar deh
        Ta şeved  pak u letif u ba fıreh
        Ver nemitani rıza deh ey eyar
        Ki hûda rencet dehed bi-ihtiyar
        Ki belayi dust tathir-i şumast
        İlm-i  u balayi tedbir-i şumast
        Anlamı:
        Beladan ilaçla arınır deri
        Güzelleşir, Tâif derisi gibi
        Acı ve zorluk ona vermezsen eğer
        Kokuşur; kötü ve iğrenç bir koku verir
        Bil ki insan da o deri gibidir
        Rutubetlerle olur çirkin ve ağır
        Çok acı ve zorluk ver, belayı çok sür ona
        Ki temizlensin, incelsin ve ersin murada
        Bunu yapamıyorsan eğer, razı ol ey usta
        Ki Allah, sen istemeden zorluk versin sana
        Çünkü dostun belası, sizin için tezkiyedir
        Onun ilmi sizin tedbirinizin üstündedir.

     

İlâhî Sınav

     

Bu tür yerlerde sınavın ne anlama geldiği sorusunun cevabı,  bu açıklamalarımızdan bir yere kadar anlaşılmış oldu. Bunun daha geniş  açıklaması şöyledir: Bazen imtihan ve sınav, bilinmeyen şeyi bilinene  dönüştürmek için yapılır. Bu iş için bir şey ölçü ve ölçek olarak kullanılır.  Mesela bir şeyin ağırlığının bilinmesi için onu terazinin bir kefesine  koyarlar. Terazi sadece ağırlık ölçüsü aracıdır ve tek faydası da bir şeyin  gerçek ağırlığını ortaya çıkarmaktır. Terazinin kendisi o şeyi çoğaltmada veya  azaltmada hiç bir şekilde tesir edemez. Diğer ölçü ve ölçekler de böyledir.  Termometrenin faydası havanın veya insan bedeninin sıcaklık derecesini  belirlemektir. Uzunluk ölçüm aracı olan metrenin tek faydası bir şeyin uzunluk  miktarını belirlemektir. Ölçü bilimi olarak adlandırılan mantık ilminin faydası,  delil ve kanıtların şeklini ölçmesi ve kanıtın şeklinde var olabilecek  yanlışlığı mantık kuralları ile belirlemesidir.
        Sınav, bir bilinmeyeni ortaya çıkarmak için ölçü kullanılması  anlamı taşıyor ise bu, elbette ki yüce Allah hakkında doğru değildir.
        İmtihanın başka bir anlamı daha vardır ve o da, potansiyel  aşamasından eylem aşamasına taşımak ve yetkin hale getirmektir. Yüce Allah'ın  belalar ve zorluklarla imtihan etmesi, bu belalar ile insanı layık olduğu  yetkinliğe ulaştırması anlamınadır. Zorlukların ve belaların felsefesi sadece  ağırlığı, dereceyi ve niceliği ölçmek değildir; ağırlığı artırmak, dereceyi  yükseltmek ve niceliği çoğaltmak da, zorluk ve belaların bir getiri boyutudur.  Yüce Allah sadece bir insanın gerçek ağırlığını, manevî derecesini ve kişilik  miktarını ortaya çıkarmak için değil, aynı zamanda kulunun gerçek ağırlığını, manevî  derecesini ve kişilik ölçüsünü artırmak için imtihan eder. Yüce Allah gerçek  cennet ve cehennem ehlinin bilinmesi için değil, bu zorluklar ve belalar  ortasında kalan insanın cennete gitmek için kendini layık bir konuma ulaştırmasını,  layık olmayanın ise bulunduğu yerde kalmasını ortaya çıkarmayı diler.
        İmam Ali (a.s), Basra valisi Osman b. Hüneyf'e yazdığı mektupta,  önce onu bolluk ve refah peşinde koşmaması, görevinden gaflet etmemesi için  nasihat eder; sonra da kendi sade, bolluk ve refahtan uzak yaşam tarzını, arpa  ekmeği ile yetindiğini, refah düşkünlüğünün her türünden uzak olduğunu  hatırlatır ve şöyle buyurur:
  "Ebu Talib'in oğlunun yediği buysa, zayıflıktan akranlarıyla  savaşa, yiğitlerle dövüşmeye gücü yetmez." dediğinizi duyuyor gibiyim.
        İmam Ali'nin (a.s) kendisi bu şüphenin yanlış olduğunu, zor  bir yaşamın gücü azaltmadığını, bollukta yaşamanın gücü azalttığını  hatırlatarak şöyle buyurur:
        Bilin ki sahralardaki ağaç daha katı ve sert; bağ bahçe içindeki  ağaçlar ise daha zayıf ve naziktirler. Çorak topraklarda biten ağaçların ateşi  daha kuvvetli ve koru da daha geç söner.
        Soğukluk ve sıcaklık tatmış, iniş ve çıkış görmüş, zahmet  çekmiş, zorluklarla ve belalarla mücadele etmiş insanların güç ve dirençleri,  bollukta ve refahta yetişen insanların gücünden daha fazladır. İçten gelen ve  kaynayan güç ile dışarıdan yardım alan güç arasında fark vardır. Bu bağlamda  önemli olan insanın sınırsız batinî yetenek ve güçlerinin ortaya çıkmasıdır.
        İmam Ali (a.s) şöyle buyururdu:
        Allah'ım! Fitne ve zorluklardan sana sığınırım." demeyin. Çünkü  zorluklarla karşılaşmayacak kimse olmaz. Şöyle deyin: "Allah'ım! Saptırıcı  fitnelerden sana sığınırım."

     

Bolluk ve Refahta Büyümek

     

Zorluklarla mücadele etmek ne kadar eğitici, olgunlaştırıcı,  gönle berraklık verici ve kimya etkili ise, zorluklardan kaçmanın da bir o  kadar ters etkisi vardır. Bu yüzden bilim adamları şöyle demişlerdir: Bilgisiz  ve bilinçsiz ebeveynin sevgi ve ilgi adına çocuklarını yersiz okşamaları,  zorlukla karşılaşmalarına engel olmaları, bolluk ve refah içinde büyütmeleri  çocuklara yapılabilecek en büyük düşmanlıktır.
        İşte böyle baba ve anneler; çocukları zavallı durumuna  düşürür, güçsüzleştirir, yaşam meydanında silahsızlaştırır, en küçük bir zorluk  karşısında pes ettirir, en ufak bir durum değişikliği karşısında helak eder. Bu  hâlde yetişen çocuklar hiç su görmemiş, suda yüzmemiş, yüzme öğrenmemiş gibi  olurlar ve birden karşılarına deniz çıkar. Yüzme bilmeyen biri suya düşer  düşmez boğulacaktır. Yüzme, evin bir köşesinde oturularak öğrenilecek bir eylem  değildir; insan ancak eğitimini ve dersini almakla öğrenebilir. Yüzme, bir  sanattır; bu sanata sahip olmak isteyen kimse, suyun içine girmeli ve orada  gayret göstererek ve düşe kalka öğrenmelidir.
        Konuşmamın başlarında naklettiğim hadis şöyle idi:
        Şüphesiz ki Allah, bir kulunu sevdiği zaman onu belalara  daldırır.
        Hadisin özgün metninde yer alan "ğatte" ifadesi,  suya daldırmak anlamına gelir. Yani yüce Allah, sevdiği kulunu zorluklara  daldırır ve belaların içine atar. Yüce Allah sevdiği kuluna, zorluklardan  kurtulmayı ve sıkıntılar denizinde yüzmeyi öğretmek için bunu yapar. Bunun  başka bir yolu yoktur. Yüce Allah, kulunu zorluklara düşürmekle ve istenmedik  olaylar denizinde yüzmeyi öğreterek kurtulmasını sağlamakla sevgi ve lütufta  bulunur. Kesinlikle bu zorluklar ve belalar, ilâhî lütuf ve sevginin  göstergesidir.
        Bazı kuşlar, kanat çıkaran yavrularına uçmayı öğretmek için kendileriyle  birlikte onları yuvadan çıkarır ve havalandıktan sonra yüksek bir yerden  bırakır. Yavru, havada uçmaya çalışır ve sürekli olarak kanat çırpar ve  yorgunluk sonucunda tam yere düşmek üzereyken, annesi yetişir ve onu kanadının  üzerine alır. Tekrar yükselir ve yine yukarıdan aşağı doğru bırakır. Yavru kuş  yine uçmaya çalışır ve yorulup yere doğru düşmeye başlayınca tekrar annesi  yetişir ve kanatlarına bindirir. Bu çalıştırma birkaç defa tekrarlanır ve sonuçta  yavru kuş uçmayı öğrenir.
        İnsanoğlunun eğitimi konusunda da bu yaratılışsal-doğal ilke  kullanılmalıdır. Çocuk, çocukluk döneminden çalışmayı bilmeli, zorluk ve  zahmeti anlamalıdır. Ama mahlukların en yücesi ve en üstünü olan insan, bunun  ters yönünde hareket eder. Zenginler, yoksulluk yüzünden çalışılması  gerektiğini düşündüklerinden dolayı çocuklarının çalışmasına ve zahmet  çekmesine engel olur ve böylece de onları acınacak ve zavallı durumuna  düşürürler.
        Jean Jacques Rousseau "Emile" kitabında bu  tür eğitimler hakkında şöyle yazar:
        İnsanlar, ömürlerinin sonuna kadar dünyaya geldikleri ülkede  yaşasalardı veya bütün yıl sadece bir mevsim olsaydı veyahut da insanlar alın  yazılarını asla değiştiremeselerdi, bu tür eğitimler bazı yönlerden iyi  olacaktı. Ancak insanın durumunun hızla değiştiğini göz önünde bulundurduğumuzda,  çocuğun asla odasından çıkmaması ve etrafında hizmetçilerin dönmesi gerektiği yönteminden  daha anlamsız ve daha yanlış bir yöntemin olamayacağını anlayacağız. Artık  zavallı çocuk bir adım atacak olsa ve bir basamak inecek olsa yok olup  gidecektir.
        Jean Jacques Rousseau yine şöyle der:
        Bedenin fazlasıyla rahatta olması ruhu bozar. Acı ve zorluk  görmeyen kimse, ne şefkatin zevkini ve ne de acımanın tatlılığını anlamaz.  Böyle bir insanın kalbi hiçbir şeyden etkilenmeyecektir ve bu yüzden de onunla  muaşeret edilemez. Böyle biri, insanlar arasında bulunan bir canavara daha çok  benzeyecektir.

     

Zor Sorumlulukların Felsefesi

     

Mukaddes İslâm dininin öngördüğü sürekli tekrar edilen  ibadetler, bir tür ruhsal spordur; bir tür zorluk üstlenimi ve sıkıntı  katlanımıdır. Bu ibadetlerin bazıları gerçekten çok zor ve ağırdır.
        Cihat, o ibadetlerden biridir ve rahat düşkünlüğü ile  uyuşamayacağı ortadadır. Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Din için bir gazveye katılmamış ve kalbinde bunu arzulamamış bir  kimse, bir nifak türü hâlinde ölmüş olacaktır.
        İnsanın gönlünde oluşan bazı paslar ve hicaplar vardır ki  ancak, cihat ile ve çarpışma ile yok olur. Yüce ahlâkın bazı yönleri ancak  savaş meydanında ortaya çıkar. Cesaret ve yiğitlik, kitap okumakla veya  inzivaya çekilmekle ortaya çıkmaz.
        Hac da ibadetlerden bir diğeridir. Şer'î ölçüler uyarınca  buna güç yetiren bir insan, hayatında en az bir defa bu sosyal-ibadî ibadeti  yerine getirmelidir. Hac ibadetinde de zorluklar vardır.
        İmam Ali (a.s), mealen Kâbe hakkında şöyle buyurmuştur:
        Yüce Allah, insanlar tarafından tavaf edilmesi gereken evini en  kurak, ot bitmez, dağlar arasında ve dar bir vadide kılmıştır. Eğer insanlar  için kıyam yurdu olan evini bağlar, bahçeler, ağaçlar arasında kılsaydı artık  bu hususta imtihanın, zahmete katlanmanın anlamı kalmayacaktı. İnsanlar tatil  için de olsa geleceklerdi ve bu durumda da kutsal amaca ulaşılmayacaktı.
        İmam Ali (a.s), imtihan ve zorlukların felsefesini şöyle açıklamaktadır:
        (Allah) insanların kalplerindeki kibri çıkarsın, yerine  ruhlarına huzu ve huzuru yerleştirsin, yüzlerine rahmet kapılarını açsın ve  onlara bağışlama vesilelerini kolayca versin diye kullarını çeşitli zorluklarla  sınamakta, sorunlarla ibadete davet etmekte ve çeşitli belalara duçar  kılmaktadır.

     

Güçlük ve Zahmet

     

Son olarak şu noktayı da hatırlatmak istiyorum: Bu durumda, "İslâm'da  güçlük ve zahmet yoktur." diye söylenen sözün anlamı nedir?
        Gerçekte bu, konumuzla alakadar olmayan bir konudur. Kutsal  dinimiz İslâm'ın kanun ve yasaları güçlük ve zahmet üzere kurulmamıştır. Bu  yasalar doğrultusunda hareket etmek insanı güçlükle karşılaştırmaz ve bunlar,  insanın ayağında bir pranga değildir. Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Ve Allah... seçti sizi ve dinde bir güçlük vermedi size.
        Ancak bu, İslâm'ın eğitim sisteminin rahatlık ve refah üzere  kurulmuş olduğunu göstermez. Yani ortada birbirinden farklı iki konu vardır:
        Refah içinde yaşamanın insanı güçsüz ve iradesiz yetiştireceği.
        İslâmî sorumlulukların güçlük ve zahmet nedeni olmadığı,  insanın yaşamını engellemediği.


            Bu konuşma, 1382 h. kamerî yılının Receb ayının 26. gecesinde (1341 h. şemsî)  yapılmıştır.
el-Kafî, c.2, s.255      

el-Kafî, c.2, s.253        

Nehc-ül Belağa, 45. Mektup  

Nehcü'l-Belâğa, Hikmetli Sözler, 90. Hikmet    

Sünen-i Neseî, c.6, s.8    

Nehcü'l-Belâğa, 192. Hutbe     

Hac, 78

Total Visit: 1146
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.