| Yirmiüçüncü Hadis: İlim Taleb Edenlerin Çeşitleri بِالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی حُجَّةِ الفِرقَة وَ ثِقَتِها، مُحَمَّدِبنِ يَعقُوبَ الکُلَينیِّ، رَضِیَ الله عَنهُ، عَن عَلِیِّ بنِ إِبراهيمَ، رَفَعَهُ إِلی أَبی عَبدِالله، عَلَيه السَّلام، قال: طَلَبَةُ العِلمِ ثَلاثَةٌ. فَاعرِفهُم بِأَعيانِهِم وَ صِفاتِهِم: صِنفٌ يَطلُبُهُ للجهل والمراء وصِنفٌ يَطلُبُهُ للاِستِطالَةٍ و الخَتلِ وصِنفٌ يَطلُبُهُ لِلفِقهِ وَالعَقلِ. فَصاحِبُ الجَهلِ وَ المِراءِ موذٍ مُمارٍ مُتَعَرِّضٌ لِلمَقالِ فی أَندِيَةِ الرِّحالِ بِتَذاکُرِ العِلمِ وَ صِفَةِ الحِلمِ؛ قَد تَسَرَبَلَ بِالخُشوعِ وَ تَخَلِّی مِنَ الوَرَعِ؛ فَدَقَّ الله مِن هذا خَيشومَهُ وَ قَطَعَ مِنهُ حَيزُومَهُ. وَ صاحِبُ الاستِطالَةِ وَ الخَتلِ ذو خِبٍّ وَ مَلَقٍ؛ يَستَطيلُ عَلی مِثلِهِ مِن أَشباهِهِ، وَ يَتَواضَعُ لِلاَغنياءِ مِن دُونِهِ؛ فَهُوَ لِحَلوائِهِم هاضِمٌ وَلِدينِهِ حاطِمٌ؛ فَأَعمَی الله عَلی هذا خُبرَهُ وَ قَطَعَ مِن آثارِ العُلَماءِ أَثَرَهُ. وَ صاحِبُ الفِقهِ وَ العَقلِ ذُو کَابَةٍ وَ حُزنٍ وَ سَهَرٍ؛ قَد تَحَنَّکَ فی بُرنُسِهِ وَ قامَ اللَّيلَ فی حِندِسِهِ؛ يَعمَلُ وَ يَخشی وَجِلاً، داعِياً مُشفِقاً مُقبِلاً عَلی شَأنِهِ، عارِفاً بِأَهلِ زَمانِهِ مُستَوحِشاً مِن أَوثَقِ إِخوانِهِ؛ فَشَدَّالله مِن هذا أَرکانَهُ وَ أَعطاهُ يَومَ القِيامَةِ أَمانَهُ. Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “İlim taleb edenler üç kısımdır. O halde bunları şahsiyet ve sıfatlarıyla tanı. Bir grup cehalet ve cedelleşmek için ilim taleb eder. Bir kısım üstünlük elde etmek ve aldatmak için ilim taleb eder. Diğer bir kısım da dinde derinleşmek ve akıl için ilim taleb eder. O halde cehalet ve cidal için ilim öğrenenler; eziyet eden, cedelleşen, insanların toplantısında, ilmî tartışma ve hilim gösterişinde bulunarak konuşmalara müdahalede bulunan kimselerdir. Tevazu gömleğini giymiş ama takvadan uzak kalmıştır. Bu yüzden Allah-u Teala onun burnunu yere sürter ve belini kırar. Üstünlük elde etmek ve aldatmak için ilim öğrenen insan ise, hilekar ve dalkavuk bir insandır. O, kendisi gibi olan insanlara üstün gözükmek ister. Kendi dışındaki zenginlere tevazu gösterir. Onların helvasını yer, ama kendi dinini ifsad eder. Bu yüzden Allah-u Teala onun basiretini kör kılar ve ondan alimlerin nişanelerini alır. Dinde derinleşmek ve akıl için ilim öğrenenler ise alçak gönüllü, hüzünlü ve geceyi ibadetle geçirenlerdir. Başlarında tahtü’l hanek, gece karanlığında amel ederler. Allah’tan korkar, insanları Allah’a davet eder ve sakınırlar. Kendi makamlarına uygun bir şekilde amel ederler. Kendi zamanındaki insanları iyi tanır ve en güvenilir kardeşlerinden dahi endişe duyarlar. Bu yüzden Allah-u Teala onun ayaklarını sabit kılar ve kıyamette ona emniyet ve güvenliğini verir.” Şerh Hadiste geçen, “bi a’yanihim” kelimesi, “i’rifhum” cümlesinin zamirini tekit içindir. Yani: “Onların bizzat kendisini, belli olacak ve başkalarıyla karıştırılmayacak bir şekilde tanı.” Nitekim şöyle dersin: “Re’eytuhu bi aynihi” Yani: “onu bizzat gördüm.” Hakeza: “İçinde helal ve haram bulunan bir şey” haramı bizzat tanıyıncaya kadar sana helaldir.” Araştırmacı, muhaddis Meclisi (r.a), bu makamda oldukça açık olan bu ihtimalin dışında da bir takım ihtimaller zikretmiştir. Bu ihtimaller, oldukça uzak ihtimallerdir. Örneğin şöyle demiştir: “Bia’yunihim” kelimesi, “Onları, özellikleriyle ve kendine has fiilleriyle veya görünür fiilleriyle tanı” anlamındadır.” Daha sonra da şöyle diyor: “Bia'yunihim” kelimesi “kısımlarıyla ve bilinen çeşitleriyle tanı” anlamındadır. Şöyle de söylenmiştir: “A'yunihim” kelimesi, “onları, şekil ve zahirde giyindikleri tevazu elbisesi gibi şeylerle tanı” anlamındadır. Ve bir çok uzak ihtimaller… “Sıfatihim” kelimesindeki sıfatlardan maksat ise bu sınıfın meleke ve niyetlerine bağlı olan haletlerdir. Örneğin; eziyet etmek, cedelleşmek ve benzeri şeyler gibi… O halde bu sıfatlar onların halini göstermekte ve onlar bu şahsiyetleriyle tanınmaktadır. Cehalet ise ilmin zıddıdır. Burada; maksat, hakkı gizlemek, cahil gözükmek veya hakkı kabul etmemek anlamında da olabilir. Bu konuya daha sonra değineceğiz. Meclisi şöyle diyor: “Cehalet, beyinsizlik ve hilmi terk etmektir. Ama aklın zıddı olduğu da söylenmiştir.” “Mira” kelimesi ise söz ve görüşler hususunda cedelleşmektir. Mantıkta beş sanattan biri olan cedel sanatı da bu maddedendir. Örneğin Cevheri’nin Sihah’ında yer aldığı üzere; cedelleşmek isteyince şöyle dersin: “Ma reeytu er-recule umarihi miraen (cedeleşeceğim birini bulamadım).” Bu söz, gerçi mutlaktır, ama maksat zahiren bu söylenen şeydir. Bu makamda başka bir takım ihtimaller de vardır ki, gelecek bölümlerin birinde zikretmeye çalışacağız. “İstitale” kelimesi ise yücelik ve üstünlük dilemek anlamındadır. “Hetl” ise aldatma anlamındadır. Cevheri şöyle diyor: “Hetelehu” kelimesi “hedeehu” (onu aldattı) anlamındadır.” Dolayısıyla “et-tehatol” kelimesi “et-tehadu” (aldatmak) anlamındadır. Cedelleşen kimsenin nasıl cedelleşen kimse olduğuna; üstünlük taslayan ve aldatan kimsenin kendi benzerlerine karşı nasıl üstünlük taslayıcı olduğuna ve aldatma anlamında olan “hibb” sahibi olduğuna daha sonra işaret edeceğiz.” “Endiye” kelimesi ise “nadi”nin çoğuludur ve toplantı yeri anlamındadır. Dağıldıkları zaman artık oraya “nadi” denmemektedir. Mekke’de görüşmeler için düzenlenen Dar’un-Nedve de bu anlamdadır. “Nediyy, nedve, münteda ve mütenedde” kelimeleri de Cevheri’nin dediğine göre bu anlamdadır. “Bi tezakur’il-İlm” kelimesi de, “mekal” kelimesine aittir veya onun bir bedelidir. Sıfet’ul-Hilm ise ona atfedilmiştir. Dolayısıyla maksat şudur: “Kendisini ilim ehli göstermek için ilmî tartışmalarda bulunmaktadır. Ehli gözükmek için hilim ve sabrı övmektedir. Oysa ne sabır ehlidir, ne de sabredenlerin dostu. Onun ilmî, ilim suretindeki bir cehalettir. Onun hilmi de dengeli kamil sıfatlardan uzaktır. Bu konuda daha sonra açıklamada bulunacağız. “Teserbele” kelimesi ise “tefe’lul” babındandır ve de gömlek anlamını içermektedir. Dolayısıyla “serbeltuhu fe teserbele” cümlesi, “elbestuhu es-sırbale” (gömlek giydim) anlamındadır. “Teserbele bi’l-huşu” cümlesi ise “tevazu elbisesini giydi ve mütevazi gözüktü” anlamındadır. Çünkü gömlek de (insanın bir parçası) bedene ilişmektedir. Oysa o insan tevazudan uzaktır ve tevazu bir gömlek gibi üzerinde durmaktadır. “el-Vera” kelimesi de haram ve şüphelerden tam sakınma anlamındadır. “Fedakkallahu” kelimesi, bir dua anlamında olabilir. Dünya ve ahirette hallerini bildiren bir cümle de olabilir. “Dekka” ise dövmek veya ses ismi anlamındadır. “Min haza” kelimesi ise, “bu sıfatlardan her biri sebebiyle” anlamındadır. “Heysum” ise burnun üst kısmıdır. “Burnunu yere sürtmek”ten maksat ise, zillet ve horluktan kinayedir. Yani Allah-u Teala bu hasletler sebebiyle onu hor ve zelil kılmaktadır. Bu konuya da daha sonra işaret edeceğiz. “el-Heysum” ise kayış bağlanan yer (bel) anlamındadır. Göğsün ortası ve bir halka gibi boğazı saran kemik anlamına da gelmiştir. “Ket” kelimesi münasebetiyle birinci anlam daha uygundur. “el-Hibb” kelimesi ise, aldatma anlamındadır. Cevheri’nin dediği üzere “reculun hibbun” kelimesi “sahtekar insan” anlamındadır. “Melekan” kelimesi dalkavukluk anlamındadır. Bu da cevherinin yaptığı şu açıklamaya yakındır: “Reculun melikun” kelimesi, kalbinde olmayan şeyi söyleyen kimse anlamındadır.” Bu tanım, bir şeyi daha genel olan gerekli bir şeyle tanımlamaktır. Dolayısıyla anlamı, kalbinde olmadığı halde huzu ile karışık bir şekilde lütuf ve sevgi izharında bulunmaktır. “li helvaihim” kelimesi ise Meclisi’nin naklettiğine göre, bazı nüshalarda “nun” harfi ile yer almıştır. Dolayısıyla “hulvanihim” kelimesi, komisyoncu ve kahinin ücreti ve de rüşvet olarak verilen para anlamındadır. Maksat, zenginlerin, insana dinini satması ve yaptığı işler sebebiyle verdiği dünyalık anlamındadır. “Hetm” ise kırmak anlamındadır. Meclisi’nin dediğine göre ise, “Hetm” fesatla sonuçlanan kırmak anlamındadır.” “Hubrehu” kelimesi ise bilgi ve basiret anlamındadır. “Heberehu” diye de okunabilir. Ama fiilin kendisine isnadı sebebiyle birinci şekli daha doğrudur. Ama ikincisi de yanlış değildir. “el-Ke’be” kelimesi de aşırı hüzün sebebiyle insanın halinin kötü olması anlamındadır. “Tehenneke fi burnusihi” cümlesi ise “taht’ul-hanek”in “burnus”un altına koyulması anlamındadır. “Burnus” ise İslam’ın ilk yıllarında ibadet ehlinin başına koyduğu uzun bir külahtır. Nitekim Cevheri, Sihah’ul-Lügat'te bunu söylemiştir. Muhakkik Meclisi ise şöyle diyor: “Bu cümle, namazda “taht’ul-hanek”in müstahap olduğuna işarettir.” Elbette bu görüş, tartışılabilir. Zira ibadet ehlinin giydiği elbisede, “taht’ul-hanek”in sadece namazda değil, mutlak şekilde müstahap olduğunu göstermektedir. Evet, eğer, “burnus” sadece namaza has bir giysi olsaydı, bu iddiada bulunmak doğru olabilirdi. “Hindis” ise Cevheri’nin dediğine göre zifiri karanlık bir gece anlamındadır. Zamire izafe edilmesi de, beyan edici (açıklayıcı) bir izafedir. “Fi hindisihi” kelimesi “leyl” kelimesinin bedelidir. Yakın bir ihtimale göre “Hindis”, bu makamda soyutlama esasınca "karanlık gece” anlamında da olabilir. “Fe şeddellahu erkanehu” cümlesindeki, “şedde” kuvvet ve sağlamlaştırma anlamındadır. “Şedde azudehe” cümlesi, “kevvahu” (onu güçlendirdi) anlamındadır. “Rukn” ise esas ve temel anlamındadır. Cevheri şöyle diyor: “Rukn’uş-Şey, bir şeyin en güçlü olan tarafı anlamındadır.” Biz hadisle ilgili açıklamaları birkaç faslın zımnında beyan etmeye çalışacağız. Tevekkül sadece Allah’adır. 1. Bölüm: İlmin Gaybi Esaslardan İnsana Telkin Edildiğine Dair Yerinde ispat edildiği gibi sonuca (vargı-conclusio) oranla kıyasın (tasım-syllogism) öncülleri (preamissa) ve her ilmin delil ve kanıtla ispatlanmış konularına oranla delil ve kanıtları, muidde (hazırlayıcı/öncül) konumundadır ve tam bir istiklale sahip değillerdir. Birbirinden tümüyle irtibatsız halde bulunmamaktadırlar. Bu hususta tefviz ehli ile cebir ehli ihtilaf etmiştir. Dolayısıyla her biri bir yola saparak itidal yolundan çıkmış ve kendi inançlarına uygun olanı tercih etmişlerdir. Birisi “Mukaddime (öncül) bağımsızdır, dolayısıyla gayb alemi ile melekut aleminin feyizleri olmasa bile, insan bizzat öncüllerden sonuç/vargı ilmini elde eder” diyor, diğeri ise “Öncüller sonuçtan tümüyle bağımsız haldedir. Ama adetullah, cari olmuş, öncüllerden sonra sonuç, adeta insanın zihnine telkin olmaktadır. Öncüller zahir itibariyle neticeye bağlıdır. Ama hakikatte bağlılık/ilişki söz konusu değildir” diye iddia ediyor. Bunların her ikisi de, mezhepleri gibi, hak marifetler ve hakiki ilimler ehlinin nezdinde batıldır. Ehliyle uyumlu hak olan görüş esasınca, öncüllerin hazırlayıcı bir rolü vardır. Yani nefsi, gaybi yüce alemden ilimleri elde etmeye hazırlamaktadır. Biz şu anda bu mezhebi beyan etmek ve o iki mezhebi kötülemek niyetinde değiliz. Bizim maksadımız ayrı bir şeydir. Biz sadece başka bir konuyu beyan etmek için bunu zikrettik. O konu da ilim ve marifetlerin gaybi alemlerden telkin edildiği ve nefislerin irtibatına bağlı bir şey olduğu gerçeğidir. Nitekim hadiste de şöyle yer almıştır: “İlim; eğitim ve öğretim çokluğu ile değildir. İlim; Allah’ın dilediği kulunun kalbine telkin ettiği bir nurdur.” O halde yüce melekut ve mukarreb melekler alemiyle ilişki kuran nefislere, birtakım melekî ilhamlar ve melaike aleminden gelen hakiki ilimler telkin edilir. En düşük melekut alemi, cin, şeytan ve pis nefisler alemiyle ilişki kuran kimselere de şeytanî, cehl-i mürekkep (bilmediğini bilmemek) ve karanlık perdeler türünden telkinlerde bulunulur. Bu yüzden marifet ve gerçek ilim ehli kimseler, ilimlerin, özellikle de hak marifetler ve şer’i ilimlerin tahsilinde, nefisleri temizlemeyi, niyetlerin ihlaslı olmasını ve kasıtların temizliğini ilk şart olarak kabul etmektedirler. Dolayısıyla da bu ilimleri öğrenenlere birtakım tavsiyelerde bulunmaktadır. Zira; nefis tezkiye olunca yüce alemler ile ilişki yönü güçlenir. “Allah’tan sakının, Allah size öğretiyor” ayeti de ilahî eğitimi takvaya bağlı kılmıştır. Zira takva; nefislere safa verir ve nefisleri mukaddes gayp alemi ile ilişkilendirir. Böylece de ilahi eğitim ve rahmani telkinler gerçekleşir. Zira gaybi alemde cimrilik söz konusu değildir. Onlar için feyizlendirmek farzdır. Nitekim bizzat Vacibu’l Vücud olan Allah da tüm boyutlarda vaciptir. Ama eğer nefis kendine, yiyeceklerine, içeceklerine ve nefsani bencilliğine teveccüh ederek ilimle meşgul olur ve hedefi gayr-i ilahî olursa, ona yapılan telkinler şeytani telkinler olur. Maarif ehlinin zikretmediğini sandığım kesin ölçülerden biri de, bu rahmani ve şeytani telkinler arasındaki mezkur farktır. Bunu çoğu zaman insanın kendisi de anlayabilir. Bulanık ve takvasız nefse yapılan telkinler nefislerin dermansız derdi ve yolunun dikeni konumunda olan cehl-i mürekkep (bilmediğini bilmemek) türünden şeylerdir. Zira ilimlerde ölçü, tümel kavramların ve ilmî terimlerin elde edilmesi değildir. Aksine ölçü, nefsin basiret gözlerinden örtüleri ortadan kaldırmak ve marifetullah kapısını fethetmektir. Gerçek ilim melekut hidayetinin kandili, Hakk’a yakınlaşmayı sağlayan doğru bir yol ve Allah’ın yücelik yurdudur. Bunun dışındaki şeyler, mülk aleminde ve tabiat hicapları kaldırılmadan önce cedel ehlince; alim, arif ve fakih sayılsa da kalp gözünden hicaplar kaldırıldıktan, melekut perdesi kenara çekildikten, mülk ve tabiatın ağır uykusundan uyandıktan sonra, bu hicapların diğer tüm hicaplardan daha kalın olduğu, bu resmi ilimlerin baştan başa melekutî kalın perdeler teşkil ettiği, perdeler arasında fersahlarca yol bulunduğu ve bundan gaflet edildiği anlaşılır. “İnsanlar uykudadır, ancak öldüklerinde uyanırlar.” Buradan işlerimizin ne olduğu ortaya çıkmaktadır. Rezalet ve rüsvalık da buradan kaynaklanmaktadır. Elli yıldan az veya çok ilim tahsilinden sonra bizzat kendimiz de yanlışlık içindeyiz. Bazen eğitimimizin Allah için olduğunu zannediyoruz, ama şeytanın hilelerinden ve nefsimizden gaflet içerisindeyiz. Zira nefis sevgisi bizlerin ayıplarını örten kalın bir perde konumundadır. Bu sebeple Ehl-i Beyt (a.s) nefsimizi ölçüp biçmek ve boş yere kendimize karşı iyimser olmamak için, bize bizzat kendimizi tanıtmaya çalışmış, gerekli şeyleri teşhis edebilmek için bir takım etkilerini ve işaretlerini zikretmiştir. Biz bundan sonra hadiste zikredilen alametlere kısaca işaret edeceğiz. İlk ve tümel bir sınıflandırmaya göre ilim taliplerinin iki grup olduğu böylece açıklığa kavuşmuş oldu. Birisi ilahî, diğeri ise nefsani maksat taşımaktadır. Bu taifenin nihai maksadının cehalet olduğu söylenebilir. Zira onlar için hasıl olan zahirî ilimler hakikat esasınca cehl-i mürekkep ve melekutî hicaptan ibarettir. İmam Sadık’ın şerhiyle meşgul olduğumuz hadiste beyan ettiği her iki taife de, bu maksatta ortaktırlar. Çünkü hakkı gizleyip cedelleşmek ve üstünlük elde ederek kandırmak maksadıyla ilim öğrendiklerinden cehalet ve delalet ehlidirler. O halde İmam’ın birinci taife için zikrettiği cehalet, halk arasındaki yaygın anlamıyla cehalet değildir. Aksine amaç halkı cehalete düşürmek, işleri kör düğüm haline getirmek veya kendini cahil göstererek doğruyu kabul etmekten kaçınmaktır. Nitekim bu iki karakter, cedel ehli kimselerin özelliğidir. Onlar halk arasında yaygın olan hakikatleri ve doğru işleri inkar etmekte; kendi sözlerinin yücelmesi, batılın ihyası ve kesata uğrayan pazarlarını canlandırmak için doğruyu tanımazlıktan gelmektedirler. İmam Sadık’ın insanları üç kısma ayırmasından –oysa bir sınıflandırmaya göre insanlar iki kısımdan fazla değildir ve de bu sınıflandırma, olumluluk ve olumsuzluk arasında gerçekleşen ilk ve tümel sınıflandırmadır ve bir sınıflandırmaya göre de insanlar üç kısımdan fazladır- cehalet ve dalalet ashabından çoğunun içinde bulundukları iki büyük grubu zikretmek istediğini söylemek mümkündür. Kafi’de yer alan bir hadise göre İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Hadisi dünya menfaati için isteyen kimsenin, ahirette hiç bir nasibi yoktur. Ama hadisi ahiret hayrı için isteyen bir kimseye ise Allah hem dünya ve hem de ahiret hayrını verir.” 2. Bölüm: Cedelleşmenin Kötülüğü Hakkındaki Hadisler Biz, doğruyu gizlemenin ve cidalin bozukluk ve fesatlarını bir hadis-i şerifin zımnında beyan ettik. Şu anda da münasip olduğu kadarıyla bu hadislerden bazısını zikredecek, cidal ve doğruyu gizlemenin fesatlarından bazısına işaret edeceğiz. Kafi’de yer alan bir hadise göre Hz. Sadık’dan (a.s) naklen Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cedel ve düşmanlıktan sakının; zira bunlar (dinî) kardeşlere karşı kalbi hasta kılmakta ve nifak bunlar üzerinde yeşermektedir.” Hakeza Kafi’de yer alan bir hadise göre Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Husumet ve düşmanlıktan sakının, zira husumet kalbi meşgul eder, kalbe nifak eker ve kin icat eder.” Hakeza Kafi’de yer alan bir hadise göre Hz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Cebrail Resulullah’ın (s.a.a) yanına gelerek şöyle buyurdu: “İnsanlarla cedelleşerek ve düşmanca konuşmaktan sakın.” Cedelleşmenin kalbi hasta ettiği, insanı dostlarına karşı kötümser kıldığı ve kalbe nifak ektiği gerçeğini, önceden de şu şekilde beyan ettik ki zahirî amellerin batın ve kalpte kendileriyle uyumlu bir takım etkileri vardır. Elbette bilindiği gibi kötü amellerin kalpteki etkisi daha çabuk ve şiddetlidir. İnsan tabiat aleminin çocuğu olduğundan ve dolayısıyla şehvet, gazab ve şeytanlık kuvveleri kendisine yakın ve işlerinde tasarruf sahibi bulunduğundan -nitekim bir hadiste de şöyle yer almıştır: “Şeytan insanoğlunda kanın dolaştığı gibi dolaşır durur”- kalbin yüzü bu tabiatla uyumlu fesatlara yöneliktir. İnsanın kendi organlarından veya kötü arkadaşlarından yapılan en küçük bir yardım neticesinde kalpte şiddetli bir etki meydana gelmektedir. Bu sebeple hadis-i şeriflerde kötü insanlarla dost olmak yasaklanmıştır. Kafi’de yer alan bir hadise göre Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Müslüman bir kişinin fasık bir kişiyle dost olması yakışık almaz. Zira fasık; ona amellerini güzel gösterir ve onun da kendisi gibi olmasını ister. Ona dünya ve ahiret işlerinde yardımcı olmaz. Müslüman için fasıklarla oturup kalkmak ayıp ve zararlıdır.” Kafi’de yer alan bir hadise göre İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “Müslüman kimseye facir, ahmak ve yalancılarla dost olması yakışmaz.” İslam’da günah ehli kimselerle oturup kalkmanın, Allah’a isyan edilen günah meclislerinde oturmanın veya Allah’ın düşmanlarıyla kaynaşmanın yasaklanmasının en önemli sebebi ise, onların amel, ahlak ve haletlerinin insan üzerinde yarattığı etkidir. Bundan da önemlisi kalbin etkilenmesidir. İnsanın kalbi kötü amellere bir müddet devam ettiği takdirde şiddetle bir etkilenme içine girmektedir ve kalbin bu pisliklerden temizlenmesi ise uzun yılları almaktadır. O halde anlaşıldığı üzere eğer insan, cedel ve düşmanlık ile meşgul olacak olursa, çok kısa bir müddet sonra kalbinde bulanıklık ve korkunç bir zulmet vücuda gelir. Zahirî ve lisanî husumeti, batınî ve kalbî husumete dönüşür. Bu, nifak ve ikiyüzlülüğün en büyük nedenidir. O halde nifakın büyük fesatlarını cedel ve husumetin fesatlarından tanımak gerekir. Nifak ve ikiyüzlülüğün fesatlarını ise önceki hadislerin birinin şerhinde açıklamıştık. Yeniden tekrarlamayı gerekli görmüyoruz. İmam Sadık (a.s) cehalet ve cedelleşme ehli kimseler için bir takım alametler zikretmişlerdir ki bunlardan birisi de halka eziyet etmektir. Halka eziyet etmek ise tek başına insanı helak edebilecek büyük fesatlardan birisidir. Kafi’de yer alan bir hadis-i şerifte şöyle yer almıştır: “Benim dostlarımdan birine eziyet eden bana savaş açmıştır.” Bu hadis-i şerifte Hakk’ın dost ve müminlerine eziyet, Hak ile savaş konumunda görülmüş ve O’na düşmanlık sayılmıştır. Bu husustaki hadisler sayılamayacak kadar çoktur. İmam Sadık (a.s) ilim taleb edenlerden bir grubun, üstün gelmek ve üstünlük izharında bulunmak için cedelleşme özelliğine sahib olduğunu bildirmiştir. İmam’ın, cidal için ilim öğrenenlerin cedelleşen kimseler olduğunu beyan etmesinin ve cedelleşmeyi alamet kılmasının sebebi, belki de birinci cidalden maksadın, kalbî sıfat ile kalbin habis melekesi ve ikinci cidalden maksat ise zahirî alamet ve eseridir. Onların alametlerinden biri de hilim ehli olmadığı halde hilmi nitelendirmesidir. Bu da ikiyüzlülük, riya ve şirkin bizzat kendisidir. Nitekim takvalı olmadığı halde huşu izharında bulunmak da şirk, riya, nifak ve ikiyüzlülüğün örneklerinden biridir. Şimdi bu sıfatın, her biri tek başına insanı helak edecek güçte bulunan, büyük fesatlara sahip olduğu anlaşıldı. O halde her türlü zorluk ve riyazete katlanarak, bu rezil hasletten ve kalbi viran kılan sıfatlardan kendimizi kurtarmalı ve imanı yok eden bu hasletten uzak durmalıyız. Kalbimizi bu zulmet ve bulanıklıktan bir an önce kurtarmalı ve halis niyet ve batınî doğrulukla süslemeliyiz. Bu konuda öyle bir husus vardır ki eğer insan bu husus üzerinde biraz düşünecek olursa beli bükülür. Bu espri şudur: Hz. İmam Sadık (a.s) bu alametlerin hemen devamında şöyle buyuruyor: “Allah-u Teala onun burnunu yere sürter ve belini büker.” Bu ifade ya bir gerçeği haber vermektedir, ya da bir dua konumundadır. Her iki takdirde de gerçekleşmektedir. Zira eğer bir gerçeği haber veriyorsa, bu haber, doğruluğu doğrulanmış doğru bir insanın verdiği bir haberdir. Eğer dua ise Masum’un ve Veliyullah’ın duasıdır ve de makbul olacaktır. Hadisteki bu ifade; zillet, horluk ve rüsvalıktan kinayedir. İnsanı her iki alemde de zelil, rüsva, hor ve hakir kılmaktadır. Yanlarında yüzsuyu ve hürmeti korunsun diye ikiyüzlülük ve fazilet izharında bulunduğu kimselerin nezdinde bile, yüzsuyu dökülmüş, ve değeri azalmış; kendilerinden üstün olduğunu göstermek istediği kimselerin karşısında bile zelil hale gelmiş olacaktır. O alemde mukarreb melekler, mürsel nebiler, masum veliler ve salih kullar huzurunda rüsva, hor, zelil ve değersiz bir hale düşecektir. O halde eyvahlar olsun bizim gibi cidal, nefsani istekler ve husumetler ehli olanlara! Bizler gerçekten de bu habis nefsin elinde esir durumdayız. Bu pis nefis, bütün alemlerde bizi helak edinceye kadar da bizlerden el çekmeyecektir. Ama bizler buna rağmen asla kendimizi ıslah etmek istemiyoruz. Her şeyden gaflet içerisinde olup tabiat uykusuna dalmaktayız. Allah’ım! Sen kullarını ıslah eden ve kalplerin malikisin. Bütün mevcudatın vücudu senin kudret elindedir ve bütün kullarının kalbi senin kamil iradenin nüfuzu altındadır. Biz kendimizin maliki değiliz. Ne yararımız, ne zararımız, ne ölümümüz ve ne de hayatımız kendi elimizdedir. Karanlık kalplerimizi ve bulanık gönüllerimizi kendi nurunla aydınlat. Fesatlarımızı fazlın ve inayetinle ıslah et. Bizim gibi zayıf ve çaresiz insanlara yardım et. 3. Bölüm: Makam Düşkünü Aldatıcının Nişaneleri Hadis-i şerifin ilk cümlesinde yer aldığı üzere cedelin bir batınî mertebesi ve nefsani melekesi olduğu gibi, bundan ortaya çıkan bir de zahirî mertebesi vardır. Bu zahirî mertebe, o batınî mertebenin alametidir. Aynı şekilde üstünlük taslamak ve hilekarlığın da, melekesi olan bir batın ve sır mertebesi vardır ve bir de bu melekenin sonucu olan zahiri mertebesi vardır. Bir çok ameller, kalpte bir takım suretler icat etmektedir ki bu suretler, bazen meleke mertebesine ulaşmakta ve bazen de hal mertebesine bulunmaktadır; zahirî ameller de bu melekenin neticesi sayılmaktadır. O halde üstünlük taslamak ve hilekarlık gibi hasletleri meleke haline gelen kimselerin, alamet ve zahirî nişaneleri de kendileriyle uyum içindedir. Bu zahiri alametlerin bazılarını İmam Sadık (a.s) zikretmiştir. Bunlardan birisi, batınlarında doğruluk olmadığı halde hile ve halkı aldatmak amacıyla doğruluk ehli olduklarını göstermeye çalışmalarıdır. Koyun kılığındaki kurt ve insan suretindeki şeytan olan bu insanlar, Allah’ın en kötü kullarıdır. Bunların halka verdiği zarar, düşmanınkinden daha fazladır. Zahirî alametlerinden biri de zenginler karşısında dalkavukluk etmesi ve tevazu göstermesidir. Bu tür kimseler tevazu ve dalkavukluk örtüsüne girerek zayıf halkları avlamaya çalışmakta, onların tatlı muhabbet helvasını ve dünyevi saygılarını elde etmek istemektedirler. Karşılığında dinlerinden taviz vermekte, imanlarını satmakta ve onların dünyasından istifade etmektedirler. Bunlar hadiste de yer aldığı üzere cennet ehli görünce kendilerine şöyle diyecekleri kimselerdir: “Sizlere ne oldu ki biz sizin öğrettikleriniz vasıtasıyla cennete girdik; ama sizler cehennemlik oldunuz.” Onlar şöyle diyeceklerdir: “Biz dediklerimizle amel etmedik.” Onların zahirî alametlerinden bir diğeri de kendilerinden bir beklenti içinde olmadığı ve ilerleme yolunda bir diken olarak gördükleri emsallerine karşı tekebbürde bulunup üstünlük taslamalarıdır. Onları en azından söz ve davranışlarıyla küçümserler. Zira kendileri için birtakım ortaklar ortaya çıktığı takdirde, kendi itibar ve değerlerinin azalacağını sanırlar. Bilmek gerekir ki en zor şeylerden birisi insanın ilim, züht ve takva elbisesinde dindarlık iddiasında bulunması ve bu yolda kalbini korumasıdır. Zira; eğer bu yolda olan birisi; görevleriyle amel eder, bu aşamaya ihlas ile girer, temiz kalır, kendisini ıslah ettikten sonra diğerlerini ıslaha yönelir ve Resulullah’ın Ehl-i Beyt’in yetimlerini korursa böyle kimseler, Allah’a yakınlaşmış seçkin insanlardan sayılır. Nitekim Hz. İmam Sadık (a.s), Hz. Bakır’ın dört dostu hakkında böyle bir ifadede bulunmuştur. Vesail, Keşşi’nin Rical’inden naklen, senedini Ebu Ebeyde Hazza’a ulaştırdığı bir hadiste, Ebu Abdillah’ın (a.s) şöyle buyurduğu yer almıştır: "Zürare, Muhammed b. Müslim, Ebu Basir ve Bureyde Allah-u Teala’nın şu ayette buyurduğu kimselerdendir: “(İyilik işlemekte) Önde olanlar, (karşılıklarını almakta da) önde olanlardır. Naim cennetlerinde Allah’a en çok yaklaştırılmış olanlar işte bunlardır.” Bu hususta bir çok hadis vardır. İlim ehlinin faziletleri beyan edilemeyecek derecede oldukça fazladır. Resulullah’tan (s.a.a) nakledilen şu hadis onlar için yeterlidir. “İslam’ı ihya etmek için ilim öğrenirken kendilerine ölüm çatanlar ile; peygamberler arasında cennette sadece bir derece fark vardır.” Bundan sonra da inşallah onların faziletlerinden bahsedilecektir. Ama eğer Allah korusun ihlas yolundan uzaklaşır ve batıl yoluna girerse, Allah’ın en kötü kullarından olan ve haklarında hadislerde çok sert ve ilginç tabirlerin yer aldığı kötü alimlerinden birisi sayılır. İlim ehli ve taliblerinin, göz önünde bulundurmaları gereken ilk husus, öğrenimleri esnasında kendi nefislerini tezkiye etmeye çalışmalarıdır. Bunu bütün işlerinden öncelikli saymalıdırlar. Zira bütün aklî ve şer’î farzlardan üstün ve zor olan da budur. Ey ilim, kemal ve marifet talipleri! Uykudan uyanın ve bilin ki Allah sizlere bütün bahane yollarını kapamıştır. Allah sizlerden daha fazla hesap soracaktır. Sizin ilim ve amel ölçünüz, diğerlerinden farklıdır. Sizin sıratınız daha ince ve dakiktir. Daha ince hesaba çekileceksiniz. İlimler kalplerinde bulanıklık ve zulmet icad ettiği şu ilim taliplerine eyvahlar olsun! Birkaç eksik kavram ve faydası olmayan terimleri ezberlediğimizde, Hakk’ın yolundan geri kalmaktayız. Şeytan ve nefis bizlere hakim olmaktadır. Bizleri; insanlık ve hidayet yolundan alıkoymaktadır. En büyük hicabımız; bu ne olduğu belirsiz birkaç terimdir. Dolayısıyla; Allah’a sığınmaktan başka çaremiz yoktur. İlahi! Biz kusur ve günahlarımızı itiraf ediyoruz. Biz senin rızan yolunda bir adım olsun ilerleyemedik. Ne bir ibadeti ve ne bir itaati ihlas üzere yerine getirdik. Sen geniş lütfün ve rahmetinle bizlere davran. Dünyada ayıp ve günahlarımızı örttüğün gibi ahirette de ayıp ve günahlarımızı ört. Zira biz orada ayıplarımızın örtülmesine ve mağfirete daha çok muhtacız. Burada İmam’ın (a.s), hadisin birinci cümlesinin devamında buyurduğu şu hususu hatırlatmayı gerekli görüyorum: “Bu yüzden Allah-u Teala onun basiretini kör kılar ve ondan alimlerin nişanelerini alır.” Bu bir haber de olsa, bir dua da olsa gerçekleşecektir. İnsan basiretinin körleşmesinden ve bütün mutsuzluk, zulmet ve sefaletlerin kaynağı olan batınî ve kalp körlüğünden sakınmalıdır. İnsandan alimlerin nişanelerinin ve yücelik belirtilerinin kalkması, ilahi rahmetten mahrumiyetin yanı sıra, kıyamette de düşünemeyeceğimiz bir takım rüsvalık ve rezilliklere sebep olacaktır. 4. Bölüm: Akıl ve Dinde Anlayış Sahiplerinin Nişaneleri Fıkıh ve akıl ehli kimseler için, yani dinde derinleşmek ve hakikatleri derk etmek için ilim tahsil edenlerin burada beyan edilen birtakım alametleri vardır. Bunlardan birisi; ilim vasıtasıyla kalplerine hüzün, dert ve gamın girmesidir. Ama; bu hüzün dini veya dünyevi geçici işler için değildir, aksine; ahiret ve ubudiyyet görevlerini yerine getirmemekten kaynaklanan bir korkudur. Bu hüzün, kalbi nurlandırmanın yanı sıra, nefsin ıslahı ile ubudiyyet görevlerini yerine getirmenin de başlangıcıdır. İlim nuru, sahibinin kalbinden rahatlığı siler ve kalbi, Hak Teala ve yücelik yurduyla tanıştırır. Böylece Allah-u Teala ile münacat etmekten lezzet alır. Geceleri ibadet ile geçirir ve kulluk görevini yerine getirir. Nitekim hadiste de şöyle yer almıştır: “Başlarında tahtü’l hanek gece karanlığında amel ederler. Allah’tan korkarlar.” Birinci cümle ibadetin lüzumundan kinayedir. Bu rabbanî alimin alametlerinden biri de kamil bir şekilde ubudiyyet görevlerini yerine getirdiği halde, yine de korku içinde olmasıdır. İlim nuru; insanı, görevlerini yerine getirse bile, bunun eksik olduğunu, nimetlerin şükrünü eda edemeyeceğini ve hakkıyla ibadetten uzak bulunduğunu derk edeceği bir bilince ulaştırır. Dolayısıyla da kalbi haşyet ve korku içerisinde olur. Allah-u Teala onlar hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kulları arasında O’ndan korkan, ancak âlimlerdir.” İlim nuru; haşyet ve hüzün getirir. İlim sahibi nefsini ıslah etmeye çalıştığı halde, ahiret ve Allah’a dönüş korkusundan dolayı rahat edemez. Islahını Allah’tan diler ve Allah’tan gayrisine yönelmekten korkar. Zamanının ehlinden kaçar. İnsanların, Allah yolunda yürümesine engel olmasından, ahiret seferini engellemelerinden ve kendisine dünya ve süslerini sevdirmesinden korkar. Allah-u Teala böyle bir kula yardımcı olur, varlık esaslarını sağlamlaştırır ve ahirette de kendisine güven ihsan eder. “Keşke biz de onlarla birlikte olsaydık da büyük kurtuluşa erseydik.” Başta da sonda da hamd Allah’adır. Allahım Muhammed’e ve tertemiz Ehl-i Beyt’ine rahmet gönder… |