| Yirmidokuzuncu Hadis: Resulullah’ın (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) Vasiyeti بالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی أَفضَلِ المُحَدِّثين وَ أَقدَمِهِم، مُحَمَّدِ بنِ يَعقوبَ الکُلَينی، رَضی الله عنه، عَن مُحَمَّدِ بنِ يحيی، عَن أَحمَدَ بنِ مُحَمّدِ بن عيسی، عَن عَلِيّ بنِ النُّعمانِ، عَن معاويةَبنِ عَمَّار، قالَ سَمِعتُ أَبا عَبدِ الله، عَلَيه السَّلام، يَقولُ کان فی وَصيَّةِ النَّبی، صلی الله عَليه و آله و سلَّم، لِعَلیٍّ، عَليه السَّلام، أَن قال: يا عَلیُّ، اُوصيکَ فی نَفسيکَ بِخِصالٍ، فَاحفَظها عَنِّی. ثُمَّ قال: اللهم اَعِنهُ. أَمّا الأُولی فَالصِّدق وَ لا يَخرُجَنَّ مِن فيکَ کِذبَتٌ اَبَداً. وَ الثانيةُ الوَرَع. وَ لا تَجَتَری علی خيانَةٍ اَبَداً. وَ الثالِثةُ، الخَوفُ مِنَ الله عَزَِ ذِکرهُ کَأَنَّکَ تَراهُ. وَ الرَّابِعَةُ، کَثرَتُ البُکاءِ مِن خَشيَةِ الله تَعالی. يُبنی لَکَ بِکُلِّ دَمعَةٍ الفُ بَيتٍ فی الجَنَّة. وَالخامِسةُ، بَذلُکَ مالَکَ وَ دَمَکَ دُونَ دينِک. والسادِسة، الأَخذُ بِسُنَّتی فی صلاتی وَ صَومی وَ صَدَقَتی: أَمّا الصلاةُ فَالخَمسُون رَکعة؛ وَ أَمّا الصّيامُ فثلاثة أَيَّامٍ فی الشَّهر: الخَميسُ فی اوَّلِهِ وَ الاَربَعاءُ فی وَسَطِهِ وَ الخَميسُ فی الاَخِرة؛ وَ أَمَّا الصَّدَقةُ فَجُهدُکَ حَتّی تَقولَ قَد اَسرَفتُ وَ لَم تَسرِف. وَ عَلَيکَ بالصّلاةِ اللَّيل، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ اللَّيل، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ اللَّيل، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ الزَّوالِ، وَ عَلَيکَ با لصَّلاةِ الزَّوالِ، وَ عَلَيکَ بالصَّلاةِ الزَّوال، وَ عَلَيکَ بِتَلاوَةِ القُرآنِ عَلی کُلِّ حالٍ، وَ عَلَيکَ بِرَفعِ يَدَيکَ فی صَلاتِکَ وَ تَقليبِهِما؛ وَ عَلَيکَ بِسِّواکِ عِندَ کُلِّ وُضوءٍ، وَ عَلَيکَ بِمَحاسِنِ الاَخلاقِ فَرتَکِبها، وَ مساوِی الَاخلاقِ فَاجتَنِبها. فَإِن لَم تَفعَل، فَلا تَلُومَنَّ اِلَّا نَفسَکَ. “İbn-i Ammar’dan naklen İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah (s.a.a) Ali’ye (a.s) şöyle vasiyet etmiştir: “Ey Ali, sana nefsin hakkında bir takım hasletleri bulundurmanı tavsiye ediyorum; o halde bu hasletleri benden alıp koru!” Peygamber, “Allah’ım! Sen de ona yardımcı ol” diye dua ettikten sonra da şöyle buyurmuştur: “Birincisi; doğruluktur. Senden asla yalan (biz söz) çıkmasın. İkincisi; (günahlardan) sakınmaktır. Hiç kimseye ihanet etme. Üçüncüsü; Allah’tan O’nu görüyormuşçasına korkmandır. Dördüncüsü; Allah korkusundan dolayı çok ağlamandır. Her gözyaşı damlası için, sana bin ev yapılır. Beşincisi; malını ve kanını dinin yolunda feda etmendir. Altıncısı; namaz, oruç ve sadaka hususunda benim sünnetimi takip etmektir. Şüphesiz namaz elli rekattır. Oruç ise ilk Perşembe, ayın ortasındaki Çarşamba ve sonundaki Perşembe günü olmak üzere her ay üç gündür. Sadaka ise israf etmediğin halde, “israf ettim” diyeceğin kadar gücün yettiğince vermendir. Gece namazını mutlaka kıl, gece namazını mutlaka kıl, gece namazını mutlaka kıl. Öğle namazına dikkat et, öğle namazına dikkat et, öğle namazına dikkat et. Her halinde Kur’an oku. Namazda elini uzat ve ters çevir, her abdest aldığında dişlerini misvakla. Güzel ahlakla ahlaklan ve kötü ahlaktan sakın. Böyle yapmazsan o halde sadece kendini kınamalısın.” Şerh Lügat kitaplarında da yer aldığı üzere, “hisal” kelimesi, “haslet” kelimesinin çoğuludur Dolayısıyla bu ve benzeri hadis-i şeriflerde olduğu şekliyle mutlak fiiller ve ahlak hakkında kullanılması caizdir. Belki de bu tür yerlerde hakiki anlamda kullanılmış olması için, haslet, huydan daha genel bir anlam içermektedir. “el-Vera” ve “ri’e” kelimeleri ise “verie, yere’u” fiillerinin masdarıdır. Takva, şiddetli veya nihai derecede sakınma anlamındadır. Belki de “verre’tuhu tevrien” cümlesi, “kefeftuhu” anlamındadır. Zira hakikatte “vera” nefsi akıl ve şeriat sınırlarını çiğnemekten korumaktır. Ya da, “redde” anlamına gelen “verree” kökünden türemiştir. Nitekim, deve sudan uzaklaştırılınca, “verre’tu’l-İble an’il-ma” denmektedir. Zira nefis, lezzetlerden ve günahlardan reddedilmekte ve uzaklaştırılmaktadır. “La tecteri” kelimesi ise, “iftial” babından olup cesaret ve bir çok işlere teşebbüste bulunmak anlamındadır. Nitekim, Sihah’ta Ebi Zeyd’den şöyle dediği nakledilmiştir: “el-Cur’etu” cesaret ve şecaat anlamındadır.” Hakeza Sihah’ta şöyle yer almıştır: “el-Ceriy” kelimesi, çok teşebbüste bulunan kimse demektir.” “Fecuhduke” ifadesindeki “cuhd” kelimesi ise takat ve meşakkat anlamındadır. Nitekim, binek gücünün üstünde yürümeye zorlanınca, “cehede dabbettehu ve echedeha” denmektedir. “Cehd” kelimesi, ciddiyet ve ısrar anlamında da kullanılmıştır. Bu hadiste ise bu anlamların tümü uygundur. “Aleyke bi selat’il-leyl” cümlesindeki “aleyke” kelimesi, ism-i fiildir ve geçişli fiil anlamında veya onun yerine kullanılmaktadır. “Aleykum enfusekum” cümlesi ise, “bağlı kalın, ayrılmayın” anlamındadır. O halde, “ba” edatı, te’kid ve takviye içindir; geçişli fiil kılmak için değil. Mecme’ul-Bahreyn’de yer aldığına göre, eğer “ba” ile geçişli kılınırsa, “istemsik” (sarıl) anlamındadır. Farsça’da bu tür bir tabir yoktur. Arapça’da bir işin abartılması hususunda bu ifade kullanılmaktadır. Belki de Farsça’da, “falan işe sarıl” ifadesine çok yakındır. Ama, “Görevin falan iş olsun” ifadesi bildik tabirlere uygun değildir. Bu hadisle ilgili hususları bir giriş ve birkaç bölüm halinde beyan etmeye çalışacağız inşallah. Giriş Bu hadis-i şerifte bir çok açıdan da anlaşıldığı üzere Resulullah’ın (s.a.a) Ali’ye (a.s) buyurduğu bu vasiyeti, kendi görüşünce oldukça büyük bir öneme sahipti. Birinci ihtimale göre Resulullah (s.a.a), şer’î hudutlarda ve ilahî emirlerde müsamaha etmekten münezzeh olan Hz. Ali’ye (a.s), sadece konunun önemine binaen bu tavsiyelerde bulunmuştur. Resulullah’ın (s.a.a), kendince önemli olan bir şeyin önemini göstermek için, o şeyle amel eden birine dahi bir takım önemli şeyleri tavsiyede bulunduğu çok görülmüştür. Bu tavsiyelerin “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla!” kabilinden bir tavsiye olması uzak bir ihtimaldir. Zira hadis-i şerifin siyakından da anlaşıldığı gibi Resulullah (s.a.a) bizzat Hz. Ali’ye teveccüh etmiş ve direkt kendisini kastederek hitapta bulunmuştur. Nitekim “O halde bu hasletleri benden alıp koru!” cümlesi ile ““Allah’ım sen de ona yardımcı ol” duası da buna tanıklık etmektedir. Bu tavsiyeler İmamlar (a.s) arasında da oldukça yaygın görülmüştür ve İmamlar (a.s) sürekli birbirlerine bir takım vasiyetlerde bulunmuşlardır. Hepsinden de bu tavsiyelerin muhatabının bizzat söz konusu imamların kendisi olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Ali (a.s), oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin’e (a.s) yaptığı vasiyetinde şöyle buyurmaktadır: “Bu; ikinize ve diğer Ehl-i Beyt’ime ve bu yazımın eline geçtiği herkese olan vasiyetimdir.” Buradan Hz. Hasan ve Hüseyin’in de (a.s), söz konusu vasiyetin muhatabı olduğu anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bu tavsiye, konunun ehemmiyetini ve birbirlerine olan şiddetli ilgisini göstermektedir. Özetle; vasiyette, muhatabın Hz. Ali (a.s) olması, konunun önemini ve büyüklüğünü göstermektedir. Ayrıca Hz. Ali (a.s), bu vasiyetlerden sapacak ve gevşeklik gösterecek birisi olmadığı halde, Resulullah (s.a.a), tavsiyelerini birçok tekitlerle ifade etmiştir. “Tavsiye ediyorum” dedikten sonra vasiyetinin önemini belirtmek için “O halde bu hasletleri benden alıp koru!” demiştir. Daha sonra da Hz. Ali’nin bu önemli şeyleri eda etmesini can-u gönülden istediği için Allah’ın kendisine yardımcı olması için dua etmiştir. Bu cümlelerin her birinde tekit için ayrı ayrı kullanılan “nun harfi”, “tekrar” vb. tekit edatlarını ise zikre gerek görmüyoruz. O halde bilindiği üzere bu konu, oldukça önemli bir husustur ve de bu tavsiyelerin hiç birinde, Hz. Ali için bizzat bir faydanın olmadığı da açıktır. Aksine maksad sadece asıl muhatap alınan kimselere fayda vermektir. Gerçi asaleten muhatap Hz. Ali’dir, ama umumi teklifler ortak olduğundan gücümüz oranında Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetiyle amel etmemiz gerekir. Resulullah’ın (s.a.a) Hz. Ali’ye (a.s) olan şiddetli ilgisi ve konuyu bu şekilde beyan etmesi bu hususların fayda ve öneminin çok büyük olmasını gerektirmektedir. Yine de Allah bilir. 1. Bölüm: Yalanın Fesatlarının Beyanı Hakkında Resulullah’ın (s.a.a) vasiyetlerinden birisi, doğruluk içinde olmak ve yalandan sakınmaktır. İlk etapta bunu söylemesi de kendisince bu hususa diğer konulardan daha çok önem verdiğini göstermektedir. Biz yalanın fesatlarını, doğruluğun faydalarından önce zikredeceğiz. O halde bil ki yalan rezaleti akıl ve naklin çirkinliği ve kötülüğü hususunda ittifak ettikleri bir sıfattır. Yalan haddi zatında büyük günahlardan ve fesatlardan biridir. Nitekim bu hususa delalet eden bir takım rivayetler de vardır. Üstelik bazen, çirkinlik ve fesadı bu sıfattan daha çok olan, bir takım yan etkiler de vücuda gelmektedir. Bazen ortaya çıkan bir yalan sebebiyle, insanın ömrünün sonuna kadar itibarını kaybettiği ve halkın gözünden düştüğü görülmüştür. Allah insanı yalancılıkla meşhur hale gelmekten korusun. Zira bu yalancılık şöhreti, her şeyden daha çok insanın şahsiyetini lekeler. Ayrıca dini fesatları ve uhrevi cezaları da oldukça fazladır. Bu hususta birkaç hadis-i şerif nakletmekle iktifa ediyor ve konu açık olduğundan sözü uzatmaktan sakınıyoruz. Vesail’de Muhammed b. Yakub’tan naklen Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala kötülük için bir takım kilitler takdir etmiş ve bu kilitlerin anahtarını ise şarap karar kılmıştır. Yalan ise şaraptan daha kötüdür.” Şimdi Ehl-i Beyt aliminden nakledilen bu hadis-i şerif üzerinde bizzat tefekkür et! Ümmetin bütün alimlerinin kaynağı olan ve tüm alimlerce kabul gören bir kitapta yer almıştır. Bir bak, acaba artık hiç bir özrümüz olabilir mi? Yalan hakkındaki bu ihmalkarlığımız, Ehl-i Beyt’in rivayetlerine olan zayıf imanımızdan başka bir şeyden kaynaklanabilir mi? Bizler amellerin gaybi suretlerini bilmiyoruz, mülk ve melekutun manevi ilişkilerine vakıf değiliz. Bu yüzden böylesi rivayetlerden kaçınıyor ve örneğin bu ve benzeri rivayetleri abartma olarak nitelendiriyoruz. Bu da imanın zayıflığı ve cehaletten kaynaklanan batıl bir yoldur. Bu hadis-i şerifi abartma olarak değerlendirirsek bile, bu yersiz bir abartma mıdır? Acaba her şeyin şaraptan daha kötü olduğu söylenebilir mi? En azından şaraptan daha kötü olduğu hususunda abartılabilmesi için, bizzat çok kötü bir şey olması gerekmez mi? Hz. İmam Bakır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Yalancılık iman bozukluğudur.” Gerçekten de böylesi rivayetler insanın yüreğini titretmekte ve belini kırmaktadır. Yalanın, çok yaygın bir şey olduğundan, çirkinliğinin de ortadan kalkmış ameli bir fesat olduğunu sanıyorum. Yeri gelip uyandığımızda ise, ahiret alemi hayatının sermayesi olan imanımızın, bu helak edici haslet sebebiyle haberimiz bile olmadan yok olup gittiğini göreceğiz. İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmuştur: “Resulullah’a (s.a.a), “Acaba mümin korkak olabilir mi? diye sorulunca “Evet” diye cevap verdi:” Yalancı olabilir mi?” diye sorulduğunda ise, “Hayır” diye cevap verdi.” Şeyh Saduk’un naklettiğine göre ise, Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Faizlerin faizi (en büyük faiz) yalandır.” Halbuki faiz hakkında da insanı hayretlere düşüren çok şiddetli açıklamalar yapılmıştır. Ayrıca bilmek gerekir ki şaka ve mizah yoluyla söylenen yalanlar bile hadislerde tekzip edilmiş, şiddetle reddedilmiş, alimler de bunun haram olduğunu söylemişlerdir. “Vesail” kitabının yazarı de kendi fetvası esasınca “İstisna edilenler dışında ciddi veya şaka; büyük veya küçük her türlü yalanın haram olduğuna dair” bir bölüm ayırmıştır. Kafi’de yer aldığı üzere, Hz. Bakır’dan (a.s) naklen Ali bin Hüseyin (a.s) oğullarına şöyle buyurmuştur: “Konuşmalarınızda küçük veya büyük, ciddi veya şaka tüm yalanlardan sakının. Zira insan küçük şeylerde yalan atarsa, büyük şeylerde de yalan atmaya cüret kazanır. Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu bilmiyor musunuz: “Allah’ın kulu doğruluktan ayrılmazsa, sonunda Allah onu “sıddık” (doğru) olarak yazar; ama yalancılık yoluna koyulursa, sonunda Allah onu “kezzab” (yalancı) olarak yazar.” Kafi’de yer alan bir rivayette ise Hz. Ali şöyle buyurmuştur: “Ciddi veya şaka, yalanı terk etmeyen kul, asla imanın tadını alamaz.” Resulullah (s.a.a) Ebu Zer’e yaptığı tavsiyesinde şöyle buyurmuştur: “Ey Ebu Zer! İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimseye yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.” Resulullah ve Ehl-i Beyt’in bütün rivayet ve uyarılarına rağmen insanın bu büyük günaha düşmesi için oldukça küstah ve talihsiz olması gerekir. Zira yalan oldukça önemli fesatlardan biri sayılmış, doğruluk ise en önemli iyiliklerden biri kabul edilmiştir. Ehl-i Beyt rivayetlerinde doğruluk açıkça övülmüştür ve biz bunlardan bazısına işaret etmekle yetineceğiz. İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “İnsanları dilinizden gayrisiyle (amellerinizle) iyiliğe çağıranlardan olunuz ki sizlerde hayır ve ibadet işlerinde ciddiyet, doğruluk ve takvayı görsünler.” Şeyh Saduk ise kendi senediyle Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Kıyamet gününde bana en yakın ve şefaati gerekli olanınız; konuşurken doğru konuşanınız, emanete riayet edeniniz, güzel ahlaklı olanınız ve insanlara yakın olanınızdır.” 2. Bölüm: Ver’a’nın Hakikati ve Mertebelerinin Beyanı Hakkında Ver’a sâliklerin ve seyir ehlinin menzillerinden biri sayılmıştır. Hace Abdullah Ensari ver’a hakkında şöyle diyor: “Ver’a nefsini tam ve kamil bir şekilde korumak ve aynı zamanda sürçmekten korkmaktır veya Hakk’a tazim için nefsi zorlamaktır.” Yani Hakk’ı ululamak için nefsi baskı altına almaktır ve bu tüm mertebelerini kapsar. Zira ver’anın bir çok mertebeleri vardır. Nitekim normal insanların ver’ası, büyük günahlardan sakınmaktır. Hasse’nin (özel insanların) ver’ası, günaha düşmemek korkusuyla şüpheli şeylerden bile sakınmaktır. Nitekim teslis hadisinde de buna işaret edilmiştir. Züht ehlinin ver’ası ise yükünden kurtulmak için mübahlardan kaçınmaktır. Sülûk ehlinin ver’ası, makamlara ermek için dünyaya nazar eylemeyi terk etmektir. Cezbe (coşkunluk) ehli olanların ver’ası, babullahı fethetmek ve cemalullahı müşahede etmek için makamları terk etmektir. Evliyanın ver’ası ise hedeflere teveccühten sakınmaktır. Elbette bunlardan her birinin de halimize faydalı olmayan bir takım açıklamaları vardır. Bu makamda bilinmesi gereken şey, Allah’ın haramlarından sakınmanın; tüm manevi kemallerin ve uhrevi makamların temeli olduğudur. Hiç kimse için Allah’ın haramlarından sakınmadıkça bir makam hasıl olmaz. Ver’a sahibi olmayan bir kalbi ise bir bulanıklık ve pas kaplar, sonuçta artık kurtuluşa ermesi de ümid edilmez bir hale gelir. Nefislerin cila ve sefası ver’a sayesindedir. Bu makam sıradan insanlar için en önemli menzildir. Ahiret yolunun yolcusu için bu makamı tahsil etmek en önemli hususlardan biridir. Fazileti hakkında ismet sahibi Ehl-i Beyt’ten nakledilen hadisler de bu sayfalara sığmayacak kadar çoktur. Dolayısıyla biz bu hususta birkaçını aktarmakla yetiniyoruz. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler, hadis kitaplarına müracaat etmelidirler. Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “Seni Allah’tan sakınmaya, ver’a ve ibadetlerde ciddiyet sahibi olmaya davet ediyorum. Bil ki ver’a olmadıktan sonra ibadetlerde ciddiyetin de hiç bir faydası yoktur.” Bu hususta bir çok rivayet vardır. Buradan da anlaşıldığı gibi ver’a olmadan hiç bir ibadetin değeri yoktur. Ayrıca bilindiği gibi yapmakta olduğumuz ibadetlerin büyük sırrı da nefsin teslimiyet içine girmesi, riyazet çekmesi ve melekut aleminin mülk ve tabiata galebe çalmasıdır. Şiddetli bir ver’a ve kamil bir takva olmaksızın bu da asla hasıl olamaz. Allah’a isyana yeltenmiş olan nefislere, hiç bir şey etki etmez ve faydalı olmaz. O halde nefsin kemal sureti olan ibadetin, günah bulanıklığından kurtulmayan bir nefis üzerinde hiç bir tesiri olamaz. Bu nefis manasız bir suret ve ruhsuz bir kalıb mesabesindedir. Ravi şöyle diyor: “İmam Sadık (a.s) bir takım nasihatta bulundu, zühde davet etti ve daha sonra şöyle buyurdu: “Ver’a sahibi olun. Zira insan sadece ver’a sayesinde Allah indinde olanlara nail olabilir.” O halde bu hadis-i şerif esasınca ver’a sahibi olmayan bir insan, Allah’ın kullarına vaat ettiği yüceliklerden mahrum kalır ve bu da en büyük mutsuzluk ve mahrumiyetlerden biridir. Vesail’de yer alan bir hadis-i şerifte İmam Bakır şöyle buyurmuştur: “Velayetimize ancak amel ve ver’a ile erişilebilir.” Başka bir hadis-i şerifte İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur “Yüz bin kişilik cemiyeti olan bir şehirde kendisinden daha takvalı birinin bulunduğu (takvası az) kimse, bizim Şiilerimizden (taraftarlarımızdan) değildir.” Kafi’de de bu anlamda bir çok hadis vardır. Bilmek gerekir ki rivayetler esasınca ver’anın kemal ölçüsü, Allah’ın haramlarından sakınmaktır. İlahi haramlardan sakınan kimse halkın en ver’alı olanıdır. O halde şeytan bu işi gözünde büyütmemelidir. Seni ümitsiz kılmamalıdır. Zira o melun, insanı ümitsizliğe düşürerek ebedi mutsuzluğa düşürmeye adet etmiştir. Mesela bu hususta şöyle der: “Nasıl olur da yüzbin kişilik nüfusu olan bir yerde en takvalı sen olabilirsin.” Bu melunun hilelerinden ve nefs-i emmarenin vesveselerindendir. Buna cevap olarak demek gerekir ki, rivayetler esasınca da bir insan ilahî haramlardan sakındığı takdirde bu hadisin kapsamına girer ve insanların en takvalısı sayılır. İlahî haramlardan sakınmak çok zor bir şey değildir. İnsan az bir nefis riyazeti ve teşebbüs sayesinde tüm günahlardan el çekebilir. Elbette insan ilk önce mutluluk ve kurtuluş ehli olmayı, Ehl-i Beyt’in velayeti altına girmeyi ve Hakk Teala’nın yüceliklerine mazhar olmayı istemelidir. Bu ölçüde günahlardan sakınamıyorsa hiç bir şey olmaz. Kesinlikle bir yere kadar tahammül, riyazet ve ısrar gerekmektedir. Tamamlama: İhanetin Fesatları ve Emanetin Hakikatinin Beyanı Hakkında Bu makamda işaret edilmesi gereken bir husus vardır. O da şudur ki Resulullah (s.a.a), ver’a hususunda tavsiyede bulunduktan hemen sonra ihanete cüret etmemeyi öğütlemiştir. Halbuki ver’a okuduğun gibi, mutlak günahlarla veya daha geneliyle ilgili bir şeydir. O halde ver’a ile örtüşmesi için, ihaneti örfi anlamından daha genel bir manada açıklamak gerekir. O da, mutlak günahı veya ilallah seyrine engel olan bir şeye bulaşmayı, ihanet olarak saymaktır. Zira ilahî teklifler Hakk’ın emanetleridir. Nitekim bazı müfessirler, “Emaneti göklere ve yere sunduk” ayetindeki emanetin, ilahî teklifler olduğunu söylemiştir. Hatta tüm organ ve kuvveler Hakk’ın emaneti sayılır. Bunları da Hakk’ın rızası dışında bir yerde kullanmak, ihanet sayılır ve kalben Allah’tan gayrisine teveccüh etmek de bu ihanetler cümlesindendir. “Dost’un Hafız’a ısmarladığı bu emanet canı Bir gün yüzünü görür de O’na teslim ederim.” Ya da ihanetten maksad; bilinen manasıdır. Ama oldukça önemli olduğu için özellikle ve ayrıca zikredilmiştir. Adeta ver’a’nın tüm hakikati, emanete ihanetten sakınmaktır. Emaneti sahibine vermek ve ihanetten sakınmak hususunda Masumlar’ın rivayetlerini inceleyen bir kimse, Allah’ın bu hususa ne kadar önem verdiğini çok iyi bilir. Ayrıca bunun zatî çirkinliği de herkesçe bilinen bir şeydir. Hain kimseyi, şeytanların en reziline katmak gerekir. Halk arasında ihanet ve sahtekarlıkla meşhur olan kimseye, bu dünya hayatı zor ve tatsız gelir. İnsan türü dünyada birbiriyle yardımlaşma sayesinde rahat bir hayat yaşayabilir. Ferdi hayat, insanlık toplumundan çıkıp vahşi hayvanlara katılmadığı müddetçe, hiç kimse için mümkün değildir. Sosyal hayat insanların birbirine itimadı sayesinde idare olur ve eğer insanoğlundan güven alınacak olursa, asla rahat bir hayat yaşayamaz. Güvenin büyük temeli ise emanete riayet etmek ve ihanetten kaçınmak üzere bina edilmiştir. O halde hain, güvenilir bir kimse değildir ve insanlık toplumundan dışarı çıkmıştır. Hain kimse; “erdem şehri”ne üyelikten çıkarılmış sayılır. Şüphesiz böyle bir kimsenin zor bir hayat yaşayacağı ise bellidir. Biz bu hususta daha fazla faydalanmak için Ehl-i Beyt’ten birkaç hadisi nakledelim; gönlü ve gözü açık olanlar için bu yeterlidir. Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “İnsanın rüku ve sücudunun uzunluğuna bakmayın, zira; bu insanın adet ettiği bir şeydir. Dolayısıyla terk ederse ondan dehşete kapılır. Siz insanın doğru sözlü olmasına ve emanete riayet etmesine bakınız.” Ravi şöyle diyor: “Hz. İmam Sadık’a (a.s) “İbn-i Ebi Yafur size selam gönderdi” dedim. İmam şöyle buyurdu: “Sana ve ona selam olsun. Onun yanına varınca selamımı söyle ve kendisine şöyle dediğimi ilet: “Hz. Ali’yi Resulullah nezdinde yücelten şeyin ne olduğuna bak ve sen de onunla amel et. Şüphesiz ki Hz. Ali doğru sözlü olduğu ve emanete riayet ettiği için Resulullah nezdinde o yüce makama erişmiştir.” Ey aziz! Bu hadis-i şerif üzerinde biraz tefekkür et. Doğru sözlü olmak ve emanete riayet etmek, Hz. Ali’yi (a.s) o yüce makama ulaştıracak kadar büyük ve önemli bir husustur. Buradan da anlaşıldığı gibi Resulullah bu iki sıfatı her şeyden daha çok seviyordu. Zira Hz. Ali’nin (a.s) onca kemal sıfatları arasında sadece bu iki sıfatı kendisini Allah’a yakın kılmış ve o yüce makama ulaştırmıştır. İmam Sadık (a.s) da bütün fiil ve sıfatlar arasında çok önemli gördüğü bu iki sıfatı dostu İbn-i Ebi Ya’fur’a tavsiye etmiştir. Ebu Zer Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu naklediyor: “Sıla-i rahim ve emanete riayet, (tecessüm etmiş haliyle) kıyamette sıratın iki yanında dururlar. Sıla-i rahim eden ve emanete riayet eden birisi sırattan geçer ve cennete girer. Ama sıla-i rahim etmeyen ve emanete ihanet eden birisi geçmek isterse hiç bir ameli bu sıfatları sebebiyle ona fayda vermez ve sırat onu ateşe atar.” Hz. Ali (a.s) bu hususta şöyle diyor: “Peygamberlerin evlatlarının katiline bile emanetlerini geri verin.” Hakeza Hz. İmam Sadık (a.s) vasiyetlerinin birinde şöyle buyurmuştur: “Bil ki Hz. Ali’yi kılıcıyla vurup öldüren katili bile beni emin olarak kabullenir, benden hayır diler ve benimle istişare ederse, ben de kabullendiğim takdirde, emanetine riayet ederim.” Hamza-i Sumali de, Hz. Seccad’ın (a.s) kendi dostlarına şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Emanetlere riayet ediniz. Muhammed’i (s.a.a) gönderen Allah’a andolsun ki eğer babam Hz. Hüseyin’i öldüren katiller, o cinayeti işledikleri kılıçlarını bile bana emanet verecek olsalar, emaneti kendilerine geri veririm.” İmam Sadık’ın (a.s), babalarından naklettiğine göre, Resulullah emanete ihanetten sakındırdıktan sonra şöyle buyurmuştur: “Dünyada emaneti geri vermeden ölen kimse, benim dinimden gayrisi üzere ölmüştür ve de Allah’ı kendisine gazap ettiği bir halde karşılar. Hain kimsenin ihanetini bildiği halde, ondan bu malı alan kimse de hain biri sayılır.” Bu hususta hadisler bundan daha çoktur. Allah-u Teala’nın gazabının neticesinin ne olduğu ise herkesçe malumdur. Elbette şefaat edenler de Allah’ın gazap ettiği, özellikle de Resulullah’ın dininden çıkmış olan hain kimseye, asla şefaat etmezler. Başka bir rivayette ise “Mümine ihanet eden kimse benden değildir” diye buyurulmuştur. Başka bir rivayette de “Hain kimse İslam dininden dışarı çıkmıştır ve onu ebedi olarak cehenneme atarlar” diye yer almıştır. Bu büyük günahtan Allah’a sığınırım. Bilindiği gibi mümine ihanet; mal ihanetinden ve günah olarak daha büyük olan diğer ihanetlerden daha genel ve kapsamlıdır. O halde insan bu alemde de nefs-i emmaresine oldukça dikkat etmelidir. Zira nefs-i emmare insana bir çok işleri kolay gösterir ve insanı kör kılar. Aynı zamanda ihanet de, insanın ebedi mutsuzluğuna ve daimi mahrumiyetine de neden olmaktadır. Buradan Allah-u Teala’nın emanetlerine ihanet etmenin sonuçları da açıkça anlaşılmaktadır. 3. Bölüm: Allah-u Teala’nın Bazı Emanetlerine İşaret Bil ki Allah-u Teala bütün zahirî ve batınî kuvve ve organları bizlere ihsan etmiş, zahir ve batın memleketimizde rahmetini genişletmiş, bütün bunları kudretimize teslim kılmış, bunları bizlere bir emanet olarak merhamet buyurmuştur. Bütün bu emanetler temiz, her türlü maddi ve manevi pisliklerden arınmış ve gayp aleminden bizlere nazil olan nimetler tertemiz kılınmıştır. O halde biz Allah-u Teala’nın huzuruna vardığımızda, bütün bu emanetleri mülk, dünya ve tabiat pisliklerine bulaştırmadan kendisine teslim edecek olursak, emanete riayet etmiş oluruz. Aksi takdirde ihanet etmiş, gerçek İslam ve Resulullah’ın getirdiği dinden çıkmış sayılırız. Meşhur bir hadiste şöyle yer almıştır: “Müminin kalbi Rahmanın arşıdır.” Meşhur bir hadis-i kudside ise şöyle buyrulmuştur: “Yer ve gök beni almadı; ama mümin kulumun kalbi beni aldı.” Müminin kalbi Allah’ın saltanat tahtı, arşı ve mukaddes zatın evidir. Mümin kalbin gerçek sahibi, mukaddes zattır. Dolayısıyla Hakk’tan gayrisine teveccüh de Hakk’a ihanettir. İrfan ekolünde Allah-u Teala ve dostlarından gayrisini sevmek ihanet sayılmaktadır. Nitekim Allah’ın dostlarını sevmek de gerçekte Allah’ı sevmektir. İsmet ve taharet Ehl-i Beyt’inin velayeti, risalet hanedanını sevmek ve kutsal makamlarını bilmek, Allah’ın bir emanetidir. Nitekim birçok hadislerde ayetteki emanet, Hz. Ali’nin velayeti olarak tefsir edilmiştir. Dolayısıyla Hz. Ali’nin (a.s) velayet ve saltanatını gasbetmek de emanete ihanet sayılmaktadır. Hz. Ali’ye uymamak da ihanetin mertebelerinden biridir. Hadis-i şeriflerde de yer aldığı üzere gerçek Şii, Ehl-i Beyt’e kamil olarak uyan kimsedir. Aksi takdirde uymadan sırf Şii olduğunu iddia etmekle insan Şii olamaz. Hayallerden bir çoğu, yalancı istekler türündendir. Dolayısıyla kalbimizde Hz. Ali ve temiz evlatlarına karşı en küçük bir sevgi gördüğümüzde, hemen bu sevgiyle gururlanıyor, onlara uymayı terk ederek kendilerini sevdiğimizi sanıyoruz. Eğer insan dikkat etmeyip dostluğun nişanelerini terk edecek olursa, bu dostluğun baki kalacağına kim güvence verebilir? İnsan ölüm anında mümin ve halis olmayanlar için ortaya çıkan zorluk ve dehşetle karşılaşınca, Hz. Ali’yi de (a.s) unutabilir. Nitekim hadislerde yer aldığı üzere “Günah ehlinden bir grubu cehennemde azab görecekler ve bunlar Resulullah’ın ismini bile unutacaklardır. Bu günahkarlar, ancak uzun bir müddet azab görüp temiz hale gelince Resulullah’ın ismini hatırlayacak ve onlara telkin edilecektir. Böylece, “Ey Muhammed!” diye feryat edecek ve böylece kendilerine merhamet edilecektir.” Biz ölüm anının da bu alemdeki durumlara benzediğini sanmaktayız. Azizim! Sen en küçük bir hastalık sebebiyle bile bütün bilgilerini unutuyorsun. O halde bütün o zorluklar, baskılar, musibetler ve dehşetler karşısında ne yapacaksın? Elbette eğer insan dost olur, dostluğun gerekleri ile amel eder, Hakk’ı zikreder, ve tabi olursa, şüphesiz Hakk’ın mutlak velisi ve mutlak sevgilisine dostluğu sebebiyle Allah-u Teala’nın teveccühüne mazhar olacak ve Allah’ın sevdiği bir kul haline gelecektir. Ama eğer sadece iddia eder, amel etmez, hatta muhalefet gösterirse, bu alemden göçmeden önce, dünyanın değişiklikler, değişimler ve farklı tecellileri karşısında bu dostluğunu kaybedebilir. Hatta neuzubillah bu sevdiğine düşman bile kesilebilir. Nitekim bir çok insanın, dostluk iddiasında bulundukları halde, yersiz muaşeretler ve uygunsuz amelleri sebebiyle, Allah, Resulü ve Ehl-i Beyt’e düşman kesildiklerini gördük. Farzen bu alemden Ehl-i Beyt’e muhabbet üzere intikal edecek olursa, hadis-i şeriflerde yer aldığı üzere kıyamette necat ehli olacak ve saadete erecektir; ama berzahta, ölümün korkunç hallerinde ve kıyamette, insan sayısız büyük dehşetlere maruz kalacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle yer almıştır: “Biz kıyamette sizlere şefaat edeceğiz, ama berzahınız için kendiniz bir şeyler yapmalısınız.” Bu alemde hiç bir misali ve örneği olmayan berzah azabı, zahmeti, kabir baskısı ve azabından Allah’a sığınırım. Cehennemden kabre açılan o kapı, eğer bu aleme açılacak olsaydı, şüphesiz bütün varlıklar helak olurdu. Bundan Allah’a sığınırım. 4. Bölüm: Allah-u Teala’dan Korkmanın Beyanı Hakkında Bil ki Allah-u Teala’dan korkmak, sıradan insanlar için düşünülebilecek en önemli bir mertebedir. Bu korku manevi kemallerden biri olmakla birlikte, nefsani faziletlerden bir çoğunun kaynağı ve nefsin önemli ıslah edici etkenlerinden de biridir. Belki bütün ıslahların kaynağı ve bütün ruhani hastalıkların tedavi nedeni sayılabilir. Allah’a iman eden ve ilallah muhaciri olan insan, bu menzile oldukça önem vermelidir. Bu korkuyu kalpte arttıran ve güçlü kılan şeylere oldukça teveccüh etmelidir. Azabı, ölümden sonra berzah alemi ve kıyamette göreceği zorlukları, sıratın dehşetli anlarını, amellerinin tartılacağını, inceden inceye hesaba çekileceğini, cehennemin çeşitli azaplarını; Allah-u Teala’nın kahır, celal, saltanat ve azametini, Allah’ın kendisine mühlet verdiğini, Allah’ın düzenini, kötü akıbetini ve benzeri korkunç olayları göz önünde bulundurmalı, sürekli hatırında tutmalıdır. Biz bu kitapta, bu merhalelerin tümünü bir yere kadar açıkladığımız için, burada sadece Allah’tan korkmanın faziletleri ile ilgili bir takım hadisleri nakletmekle yetiniyoruz. İshak b. Ammar, Hz. Sadık’ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Ey İshak! Allah’tan onu görüyormuşçasına kork; eğer sen onu görmüyorsan da, o seni görüyor. Eğer onun görmediğini sanıyorsan, kafir olursun, eğer onun seni gördüğünü bildiğin halde günah işliyorsan; onu, seni görenlerin en aşağısı kılmış olursun.” Bil ki eğer insan Allah-u Teala’nın mülk ve melekuttaki tecellisini ve o mukaddes zatın yer ve göklerdeki zuhurunu, huzurî bir müşahede, kalbi bir mükaşefe veya hakiki bir imanla müşahede edecek olursa, Allah’ın yaratıklarıyla ve yaratıklarının Allah’la olan isnadını gerçek anlamıyla idrak ederse, ilahi meşiyetin tecellilerdeki zuhurunu ve bu tecellilerin Allah’taki fenasını gerçek manasıyla algılayacak olursa, Allah-u Teala’nın bütün mekanlardaki huzurunu/varlığını bilir ve Allah’ı bütün varlıklarda ilm-i huzuri ile müşahede eder. Nitekim Hz. İmam Sadık şöyle buyurmuştur: “Gördüğüm her şeyde Allah’ı onunla ve onda gördüm.” Nafilelerin sağladığı yakınlıkta ise “Ben onun kulağı, gözü, eli olurum.” hakikati ve benzeri gerçekler kendisi için keşf olur. Dolayısıyla Allah-u Teala’yı kendi makamı esasınca ilmen, imanen, aynen veya şuhuden bütün vücud mertebelerinde hazır görür. Elbette bu makamda sâlik hangi mertebede olursa olsun, Hakk’ın huzurunu göz önünde bulundurur ve Allah’a muhalefetten sakınır. Zira huzur ve hazıra riayet etmek, bütün varlıkların üzerinde yaratıldığı fıtratlardan biridir. Ne kadar hayasız bir insan da olsa, gaybet ve huzuru birbirinden ayrı tutar. Özellikle de kamil ve azim olan velinimetin huzuruna riayet eder. Varlıklardan her birinin huzuruna riayet etmek, her insanın fıtratında, ayrı ayrı bir şekilde sabit ve mevcuttur. 5. Bölüm: Allah-u Teala’nın Huzuruna Riayet Hususunda İnsanların Farklılığının Beyanı Hakkında Bil ki iman, sülûk, irfan ve velayet ehlinden her birisi kendilerine özgü bir şekilde Allah-u Teala’nın huzuruna riayet ederler. Nitekim mümin ve muttakiler, Allah-u Teala’nın huzuruna, kötülükleri terk etmek ve emirlerini yerine getirmekle riayet ederler. Cezbe ehli olan kimseler ise Allah’tan gayrisine teveccühü terk etmek ve Allah’a tam ve kamil bir şekilde bağlanmakla Allah’ın huzuruna riayet etmiş olurlar. Kamil ve büyük evliyalar ise Allah’tan gayrisini terk etmek ve bencilliği yok etmekle Allah’ın huzuruna riayet ederler. Özetle marifet ehli ve kalp ashabının yüce makamlarından birisi, Hakk’ın huzurunu müşahede etmek ve bu huzura riayette bulunmaktır. Nitekim insan hangi makamda olursa olsun, Allah’ın fiilî ilminin niteliğini ve varlıkların Allah’ın zatındaki fenasını müşahede etmek ve bütün varlıklarının rububiyet huzuru olduğunu anlamakla, Allah’ın huzuruna riayet etmiş olur ve bu ise fıtri hususlardan biri sayılmaktadır. Nitekim Resulullah (s.a.a) da şerhiyle meşgul olduğumuz bu hadiste Hz. Ali’ye vasiyette bulunurken, bunun ilk makamına işaret etmiştir. İshak b.Ammar’ın naklettiği hadiste, “Üçüncüsü ise zikri yüce Allah’tan onu görüyormuşçasına korkmandır” ve başka bir yerde ise, “Allah’tan onu görüyormuşçasına kork” diye buyurulmuştur Hz. İmam Sadık (a.s) ise “Sen onu görmesen de şüphesiz o seni görüyor” sözüyle bu makamın ikinci mertebesine işaret etmiştir. Hz. İmam Sadık (a.s), “Eğer onun seni gördüğünü bildiğin halde…” sözüyle de insanlardaki fıtratın, huzura (Allah’ın hazır ve nazır olduğuna) riayet ettiğine işaret etmiştir. İman, sülûk, riyazet ve irfan ehlinin farklı mertebeleri esasınca, Allah’tan korkmanın da bir takım aşamaları vardır. Bu korkunun en büyük mertebesi, Allah-u Teala’nın celalî ve kahrî tecellileri ve azametinden korkmaktır. Aslında, bu makamı korkunun mertebelerinden saymamak da mümkündür. Nitekim meşhur Arif Hace Ensari, Menazil-us Sâlikin adlı kitabında şöyle buyuruyor: “Kalp, sırlar ve velayet ehlinin; ululama heybeti, azamet ve celal haşmeti dışında bir korkusu yoktur.” 6. Bölüm: Ağlamanın Faziletinin Beyanı Hakkında Allah korkusundan ağlamanın da bir çok fazileti vardır. Nitekim bir hadisi-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Her bir göz yaşı damlası için Allah-u Teala cennette bin ev inşa eder.” Şeyh Saduk’un Hz. Sadık’tan, onun da babalarından naklettiği bir rivayette ise Resulullah şöyle buyurmuştur: “Allah korkusundan ağlayan bir gözün her gözyaşı damlası için cennette hiç bir gözün görmediği, hiç bir kulağın işitmediği ve hiç bir kalbin içinden geçirmediği inci ve mücevher ile süslü bir köşk verilir.” Sevab’ul A’mal’da ise Hz. İmam Bakır’dan naklen Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu yer almıştır: “Hiçbir şeyin dengi olamadığı Allah, hiçbir şeyin bedeli olamadığı la ilahe illallah kelimesi ve hiçbir şeyin eşiti olamadığı Allah korkusundan dökülen göz yaşı damlası dışında her şeyin bir karşılığı vardır. Eğer göz yaşı yüzüne dökülürse, artık o yüzü hiç bir zaman siyahlık ve zillet kaplamaz.” Hakeza bir hadiste yer aldığı üzere “Günahları sebebiyle kendisi ile cennet arasında yerden arşa kadar uzaklık olan bir insan, günahlarından pişman olarak Allah korkusundan ağlarsa, onunla cennet arasında bu uzaklık kalkar ve cennet kendisine kirpiklerin göze olan yakınlığı mesabesinde yakın olur.” Kafi’de Hz. Sadık’dan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Allah için dökülen gözyaşı damlası dışında her şeyin bir ölçeği vardır. Bir damla gözyaşı ateşten bir deryayı söndürür.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Bir ümmetin içinde, bir tek ağlayan kimse olursa, o ümmetin tümüne merhamet edilir.” Bu tür hadisler oldukça çoktur. 7. Bölüm: Küçük Amele Büyük Sevabın Verilmesinin İmkansız Olmadığının Beyanı Hakkında İşaret edilmesi gereken hususlardan birisi de güvene ermemiş bazı zayıf nefislerin, bu cüz’i işler için büyük sevapların verilmesini imkansız saymasıdır. Halbuki onlar, bu alemde bizim gözümüzde küçük olan bir şeyin, melekutî ve gaybî suretinin de küçük olması gerekmediği hususunda gaflet etmektedirler. Oysa küçük bir varlığın melekutu ve batını, tam bir azamet ve büyüklük içerisinde olabilir. Nitekim Resulullah’ın cismani sureti bu alemdeki küçük varlıklardan biri olmasına rağmen, mukaddes ruhu, mülk ve melekut alemlerini ihata etmiş, semavat ve yerlerin icadına vasıta olmuştur. O halde bir şeyin batınî ve melekutî suretinin küçük olduğuna hükmedebilmek için, melekut alemini ve varlıkların batınını da bilmeyi gerekir. Bizim gibiler için böyle bir hüküm verme yetkisi yoktur. Dolayısıyla bizler ahiret aleminin alimleri olan enbiya ve evliyanın sözlerine kulak vermeliyiz. Ayrıca ahiret alemi Allah-u Teala’nın sonsuz nimetleri, sonsuz rahmetleri ve fazlı üzere bina edilmiştir. Allah-u Teala’nın kereminin ise haddi ve sınırı yoktur. Mutlak Cevad’ın fazlını ve sonsuz rahmet sahibinin rahmetini sınırlamak, büyük bir cehaletten kaynaklanmaktadır. Allah’ın bütün nimetlerini saymak, akılların aciz olduğu bir şeydir. Kaldı ki Allah’ın bütün bu nimetleri, istemeden ve liyakat aranmaksızın verilmiştir. O halde hiç istenmediği halde bu sevapların kat kat fazlasını da kullarına vermesinin herhangi bir sakıncası düşünülebilir mi? Halbuki o alem; insan iradesinin nüfuzu üzere bina edilmiş ve hakkında şöyle buyurulmuştur: “Canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey oradadır.” İnsanın iştah ve isteğinin ise her hangi bir sınırı ve miktarı yoktur. O halde bu hususun imkansız olduğu söylenebilir mi? Allah-u Teala o alemi öyle bir şekilde yaratmıştır ki, insan salt irade ettiği takdirde, irade ettiği şey vücuda gelmekte ve mevcut olmaktadır. Ey aziz! Bu sevaplar hakkında var olan hadisler ve rivayetler insanın inkar edebileceği kabilinden bir veya iki tane değildir. Aksine mütevatirden de üstün bir konumdadır. Bütün muteber hadis kitapları bu tür hadislerle doludur. Adeta bizzat masumdan işitmekteyiz ve bu hususta hiç bir tevile de imkan yoktur. Bu konu, mütevatir naslara ve Kur’an’a da uygundur ve dolayısıyla yersiz yere inkar, imanın zayıflığından ve cehaletten kaynaklanmaktadır. İnsan, enbiya ve evliyanın buyrukları karşısında teslim olmalıdır. İnsanın kemale ermesi için hiçbir şey evliyaya teslim olmak kadar iyi ve etkili değildir. Özellikle de aklın keşfedemediği böylesi hususları, vahiy ve risalet dışında başka bir yolla anlamak mümkün değildir. Eğer insan küçük aklını, vehimlerini ve zanlarını; gaybi, uhrevi, taabbudi ve şer’i işlere bulaştırmaya kalkışırsa, sonunda dinin zaruriyatını inkar eder bir hale gelir. Bu inkar, azdan çoğa ve aşağıdan yukarıya doğru artış kaydeder. Gerçi doğruluğu hususunda şüphe yoktur, ama sizler bazı hadisleri ve senetlerini zayıf saymaya kalkışsanız bile, Allah-u Teala’nın yüce kitabı olan Kur’an-ı Kerim’i inkar edemezsiniz. Orada ise bu sevapların benzeri açıkça zikredilmiştir. Örneğin Allah-u Teala şöyle buyurmuştur “Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.” Hakeza “Mallarını Allah yolunda infak edenlerin durumu, her başağında yüz tane olmak üzere yedi başak veren tanenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir.” Benim inancıma göre bu inkar ve imkansız saymaların temeli, insanın kendi amellerini büyük görmesi ve kendini beğenmişliğe kapılmasıdır. Örneğin bir gün oruç tutmakta, bir geceyi ibadetle ihya etmekte ve ardından bu amellerin büyük sevapları olduğunu duyduğu zaman bunun imkansız olduğunu asla söylememektedir. Halbuki bunu da amelin mükafatı esasınca imkansız sayması gerekir. Ama o insan; amelini büyük saydığı ve beğenmişliğe kapıldığı için, o sevapları hemen onaylamaktadır. Ey azizim! Bütün ömrümüz elli veya altmış yıldır. Bu müddet zarfında bütün şer’i görevlerimizle amel ettiğimizi; doğru bir iman, salih bir amel ve gerçek bir tövbe ile bu dünyadan gittiğimizi sayalım. Ama bu kadar amel ve imanlarımızın ne kadar bir değeri vardır? Halbuki kitap, sünnet ve bütün dinlerin icmasına göre böyle bir şahıs Allah’ın rahmetine mazhardır. Vaat edilmiş cennete girecek, cennette ebedi olarak rahmet, nimet ve rahatlık içinde kalacaktır. Acaba bunları inkar edebilir miyiz? Eğer amellerin karşılığı esas alınmış olsaydı, farzen amellerimizin bir mükafatı bile olsaydı, acaba bu mükafat, nicelik ve nitelik açısından akılların düşünmekten bile aciz olduğu bir miktarda olur muydu? O halde bu konu başka bir esas üzere bina edilmektedir ve başka bir temel üzere kuruludur. Dolayısıyla da bunu imkansız saymak doğru değildir ve asla inkar edilemez. 8. Bölüm: Nafilelerin Sayısının Beyanı Hakkında Resulullah’ın “Sünnetime uygundur” diye beyan buyurduğu elli rekat namaz, farz ve nafile namazlardır. Elbette yatsı namazından sonra oturarak kılınan ve bir rekat sayılan iki rekat nafile namazı bu sayının dışındadır. Zira bunu da sayacak olursak farz ve nafile namazlar elli bir rekat olmaktadır. Belki de Resulullah’ın elli rekat buyurması bu elli rekat namazın sünnet-i müekkede olduğu sebebiyledir. Nitekim İbn-i Ebi Umeyr, İmam Sadık’a (a.s) “Sünnet olan namazlardan en üstünü hangisidir?” diye sorduğunda “Elli rekatın tümü” diye buyurmuştur. Nitekim bazı rivayetlerden de Resulullah’ın siretinin, elli rekat namaz olduğu anlaşılmaktadır. Gerçi bazı rivayetlere göre de Resulullah’ın “ateme”yi eda ettiği yer almıştır. Belki de bunun zikredilmemesi ve Resulullah’ın sünnet namazların elli rekat olduğunu buyurması, “ateme”nin, “vitr” namazının yerine sayılması ve kendi başına bağımsızlığının olmamasıdır. Nitekim Fuzeyl Bin Yesar’ın rivayet ettiği hadis de buna delalet etmektedir ve rivayet-i şerifede de “vitr” olarak adlandırılmıştır. Rivayette yer aldığına göre yatsı namazından sonraki nafileyi yerine getiren ve ölen insan, “vitr” namazını kılmış sayılır. O halde hakikatte bu iki rekat namaz, ölüm olayı korkusundan dolayı, vaktinden önce kılınması gereken vitr namazıdır. Ama vitr namazının vakti geldiğinde, bu nafile o vitr namazının yerine geçmemektedir. Bazı rivayetlerde yer aldığına göre ise, bu iki rekat nafile namazı, elli rekat namazların bir cüz’ü değildir ve daha sonra, sayıyı tamamlamak ve nafile namazların farz namazlarla denkleştirilmesi için arttırılmıştır. Bu hadisler mana itibariyle birbirleriyle çelişmemektedir. Zira belki de sünnet olan en faziletli namazlar, elli rekattır, bu iki rekat ise, gayri müekkede (fazla te’kid edilmemiş) namazdır ve de sadece ölüm hadisesi endişesi ve sayıyı tamamlamak için takdir edilmiştir. Velhasıl günlük nafile namazlarının bir çok fazileti vardır. Hatta bazı rivayetlerde bunları terk etmek günah sayılmıştır. Bazı rivayetlerde ise bu makamda şöyle buyurulmuştur: “Allah-u Teala sünneti terk edene azap edecektir.” Bazı rivayetlerde de bunların farz olduğu ifade edilmiştir. Bütün bunlar nafilelerin müekked olduğu ve terk etmenin çirkin bir şey sayıldığı esasıncadır. Dolayısıyla insana yakışan mümkün mertebe nafileleri terk etmemesidir. Nitekim rivayet-i şerifelerde yer aldığına göre de bu nafilelerin varlık sebebi, farzların tamamlanması ve kabulüdür. Diğer bazı rivayetlerde ise şöyle buyurulmuştur: “Bizim Şiiler ellibir rekat namaz kılanlardır.” Bu hadisten de anlaşıldığı üzere Şiiler, bu namazları kılan kimselerdir; bu namazlara inanan kimseler değil. Nitekim müminlerin alametini beyan eden hadisten de bu anlaşılmaktadır. 9. Bölüm: Her Ay Üç Gün Oruç Tutmanın İstihbabının Beyanı Hakkında Resulullah’ın (s.a.a) ikinci sünneti her ay üç gün oruç tutmaktır. Bu sünnetin fazileti hakkında da kırktan fazla rivayet nakledilmiştir. Büyük alimler arasında bunun niteliği hususunda ihtilaf vardır. Ama alimler arasında meşhur olan, bir çok hadisler ve Resulullah’ın (s.a.a) ömrünün sonundaki ameli ile uyum arzeden ve de hidayet imamlarının da uyguladığı şekliyle; bu üç günün birinci günü, amellerin Allah’a arz edildiği gün olan her ayın ilk Perşembe’si; bu üç günün ikinci günü ise devamlı bir uğursuzluk ve azabın nüzul günü olan ikinci on günün ilk Çarşamba’sı ve bu üç günün üçüncü günü ise, yine amellerin arz edildiği gün olan son on günün son Perşembe’sidir. Rivayetlerde yer aldığı üzere eski ümmetlerden birine azap nazil olduğunda, bu günlerin birinde nazil oluyordu. Bu yüzden Resulullah bu korkunç günlerde oruç tutardı. Hadiste de yer aldığı üzere bu üç günün orucu, bütün zamanların orucuna denktir. Bazı rivayetlerde bunun sebebinin de “Kim ortaya bir iyilik koyarsa ona on katı verilir” ayeti olduğu beyan edilmiştir. Ama bazı rivayetlerde bu sıralamaya aykırı bir şekilde beyan edilen sıralama ise, fazilet mertebelerine yorumlanmaktadır. Farzen bununla çelişse de, bir çok yönden bu rivayetler daha üstün durumdadır. Belki bunlar arasındaki farklılığın; nas ile zahir veya ezher (en zahir) ile zahir arasındaki farklılık olduğu da söylenebilir. Dolayısıyla Seduk’un mürsel olarak naklettiği rivayet de, “Son on günde iki Perşembe günü varsa, birincisinde oruç tut; zira ikincisine erişemeyebilirsin” hadisi ile asla çelişmemektedir. Zira bu rivayet, ölüm veya benzeri bir sebepten ötürü başarı elde edememe korkusuyla acil bir fazilete erişmeyi beyan etmektedir. Nitekim yatsı namazından sonraki nafile namazının hikmeti hususunda da böyle bir açıklama yapılmıştır. O halde bu rivayet de aslında maksada, yani son Perşembe gününün faziletine delalet etmektedir ve dolayısıyla bununla çelişen bir rivayet değildir. Zahiren insan ikinci Perşembe gününe erişirse, birinci Perşembe oruç tutmuş bile olsa, ikinci Perşembe günü oruç tutmanın faziletini elde etmek için, o gün de oruç tutmalıdır. Dolayısıyla insan ikinci Perşembe’ye eriştiğinde, birinci Perşembe günü oruç tutmuşsa bile, bu kifayet etmemektedir. Değerli araştırmacı Feyz-i Kaşani ile “Hadaik” kitabının sahibinin bu hadisleri uzlaştırma makamında buyurdukları sözler, özellikle de “Hadaik” kitabının sahibinin ilgili açıklamaları oldukça uzak bir ihtimaldir. 10. Bölüm: Sadakanın Faziletinin Beyanı Hakkında Resul-i Ekrem’in üçüncü sünneti sadaka vermek ve bu konuda ciddiyet göstermektir. Sadaka vermek, müstahap ameller arasında dengi az bulunur bir ameldir. Ayrı inançtakilere, hatta denizdeki ve karadaki hayvanlara bile, sadaka vermek hususunda nakledilmiş hadisler oldukça fazladır. Biz bunlardan sadece bazısını zikretmekle yetineceğiz. İbn-i Senan Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şeytana en ağır gelen şey mümine verilen sadakadır. Bu sadaka kulun eline geçmeden önce Allah-u Teala’nın eline geçmektedir.” Hakeza İmam Sadık bu hususta şöyle buyurmuştur: “Allah-u Teala sadaka dışında yarattığı tüm yaratıkları için, kendisini koruyan bir de koruyucu takdir etmiştir. Zira sadakayı ise bizzat Allah-u Teala korumaktadır. Babam sadakayı verdiğinde onu fakirin eline verir, daha sonra ondan geri alır, o sadakayı öper, koklar, yine o fakire geri verirdi.” Buna yakın bir manayı ifade eden bir çok hadis vardır. Bütün bunlar sadakanın büyüklüğünü ifade etmektedir. Allah-u Teala onu kimseye havale etmemiş, bizzat kendi kudret eli ve kayyumi ihatasıyla sadakanın gaybi kamil suretini korumayı üstlenmiştir. Hadis kitaplarımızda çeşitli bölümlerde yer alan bu ve benzeri hadisler, marifet ehli ve kalp ashabı için, Hakk’ın kayyumi tecellisi ve fiili tevhidini keşfetmektedir. Sadaka veren insanın dikkat etmesi gereken önemli bir husus da insanın sadakayı kimin eline teslim ettiğini bilmesidir. Zira Allah korusun eğer fakire herhangi bir minnette bulunacak ve onu incitecek olursa, önce Allah-u Teala’ya, sonra da fakire minnet etmiş ve incitmiş olur. Ama eğer fakire tam bir huzu ve tevazu içinde verecek olursa, hakikatte Allah-u Teala’ya tevazu etmiş olur. Nitekim İmam Bakır (a.s) sadakayı fakirin eline teslim ettikten sonra geri alır, öper, sevgilinin güzel kokusunu koklar ve fakire geri verirdi. O mukaddes zat ve cezbe ehli aşık için, bundan nasıl bir rahat nefesin ve ruhi sükûnetin ortaya çıktığını, batınî şevk yalımını ve kalbî alevlerini, bu mahbubla raz-u niyaz sayesinde nasıl söndürdüğünü ise sadece Allah bilir. Binlerce defa eyvahlar olsun ki bu yazar, nefsin heva ve heves deryasına boğulmuş, tabiat arzına gömülmüş, şehvetine esir, karnının ve tenasül organının esiri haline gelmiş, varlık aleminden gaflet etmiş ve benlik sarhoşluğu içinde bu aleme gelmiş, yakında da bu halet üzerinde de gidecektir; evliyanın muhabbetinden hiç bir şey derk edememiş, onların cezbelerinden, menzillerinden ve âşıkane sözlerinden hiç bir şey anlayamamıştır. Bu alemdeki duruşu hayvani bir duruş, hareketleri de hayvani ve şeytani bir takım hareketler olmuştur. Eğer böyle olursa ölümü de hayvan ve şeytanların ölümü olacaktır. “Allah’ım! Sadece sana şikayette bulunulur ve sadece sana dayanılır.” Allahım! Bizlere hidayet nuruyla yardımcı ol, bizleri bu ağır uykudan uyandır ve bizleri gayp, nur, sevinç, mutluluk, ünsiyet halveti ve özel mahfiline davet et. İmam Sadık’tan naklen Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Müminin gölgesi dışında, kıyametin tüm zemini ateştir. Şüphesiz müminin verdiği sadaka kıyamette ona gölge yapar.” Rivayette yer aldığına göre, “Sizin deve yavrusunu beslediğiniz gibi Allah-u Teala da sadakayı besleyip terbiye etmektedir. Eğer yarım hurma sadaka vermişseniz, Allah-u Teala onu büyütür ve onu kıyamet gününde, Uhud dağı kadar büyük bir halde kuluna geri verir.” Bu ve benzeri hadisler oldukça çoktur. Bir çok hadislerde de yer aldığına göre “Sadaka kötü bir şekilde ölmeyi önlemektedir.”, “Sadaka rızkı (gökten) indirir”, “Sadaka borçları ödetir” “Sadaka ömrü uzatır ve yetmiş çeşit kötü ölümü defeder”, “Allah-u Teala sadakaya karşılık on ile yüzbin kat ihsanda bulunur”, “Sadaka malın fazlalığına sebep olur”, “İnsan sabah sadaka verirse, o günkü semavi belalardan güvende olur ve eğer gecenin evvelinde verirse o gecedeki semavi belalardan kurtulur.” “Hastalar sadaka ile tedavi edilir”, “Müslümanlardan birinin ailesine bakan, onların açlığını gideren, onların bedenlerini örten ve hürmetini koruyan kimsenin bu ibadeti, her biri yetmiş köle azad etmekten daha faziletli olan yetmiş hacdan daha sevimlidir.” Halbuki rivayette yer aldığına göre “Kim bir köleyi azad ederse Allah-u Teala o kölenin her bir uzvuna karşılık, onun bir uzvunu ateşten kurtarır.”, “Hz. Ali (a.s) kendi el emeğiyle kazanmış olduğu maldan tam bin köle azad etmişti.” Benzeri daha bir çok hadis nakledilmiştir; ama söz uzayacağından sadece bu kadarı ile yetiniyoruz. |