Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:30

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۷:۰۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Yirmibirinci Hadis: Şükür


بِالسَّنَدِ المُتَّصِلِ إِلی حُجَّةِ الفِرقَةِ وَ إِمامِهِم، مُحَمَّد بنِ يَعقُوبَ الکُلَينِی، کَرَّمُ الله وَجهَه، عَن حُمَيدِبنِ زِيادٍ، عَنِ الحَسَنِ بنِ مُحَمَّدبنِ سَماعَةَ، عَن وُهَيبِ بنِ حَفصٍ، عَن أَبی بَصيرٍ، عَن أَبی جَعفَرٍ، عليه السَّلام، قال: کانَ رَسولُ الله، صلّی الله عليه و آله، عِندَ عائِشَةَ لَيلَتَها؛ فَقالت: يا رَسُولَ الله لِمَ تُتعِبُ نَفسَکَ وَ قَد غَفَرَ الله لَکَ ما تَقَدَّمَ مِن ذَنبِکَ وَ ما تَأَخَّرَ؟ فَقالَ: يا عائِشَةُ، أَلا أَکُونُ عَبداً شَکوراً؟ قال: وَ کانَ رَسُولُ الله، صلی الله عليه و آله، يَقُومُ عَلی أَطرافِ أَصابِعِ رِجلَيهِ، فَاَنزَلَ الله سُبحانَهُ وَ تَعالی: طه . ما اَنزَلنا عَلَيکَ القُرآنَ لِتَشقی.

 “Ebu Basir, İmam Bakır’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Bir gecesinde Resulullah (s.a.a) Aişe’nin yanında idi. Aişe “Ya Resulullah, niçin nefsini zorluğa salıyorsun! Halbuki Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiştir” deyince Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Aişe! Niçin şükreden bir kul olmayayım ki?”

 

İmam Bakır (a.s) daha sonra şöyle buyurdu: “Resulullah ayak parmakları üzerinde durduğu bir esnada Allah-u Teala şu ayeti indirdi: “Ta-Ha, biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik.”

Şerh

 

 “Allah senin geçmiş ve gelecek tüm günahlarını affetmiştir” ibaresi, Fetih suresindeki şu ayete işarettir: “Doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.”

 

Bil ki alimler (r.a) Nebiyy-i Ekrem’in ismet makamıyla çelişmesin diye ayet hakkında bir takım açıklamalar yapmışlar. Biz Allame Meclisi’nin (r.a) naklettiği bazı hususları ele alacağız ve daha sonra da marifet ehlinin kendi görüşleri doğrultusunda beyan ettikleri şeyleri kısaca zikredeceğiz.

 

Merhum Meclisi şöyle diyor: “Şia alimleri bu ayetin tevili hakkında çeşitli şeyler söylemişlerdir. Bunlardan biri günahtan maksadın Resulullah’ın şefaatiyle bağışlanacak olan ümmetin günahı olduğudur. Günahın Resulullah’a isnadı ise ümmet ile arasındaki ilinti ve bağ sebebiyledir. Bu ihtimalin delili ise Mufazzal b. Ömer’in İmam Sadık’dan (a.s) naklettiği şu rivayettir:

 

“Adamın birisi İmam Sadık’a bu ayeti sorunca şöyle buyurdu: “Allah’a andolsun ki onun hiç bir günahı yoktur. Allah ona Ali’nin taraftarlarının geçmiş ve gelecek tüm günahlarını bağışlayacağını vaat etmiştir.”

 

Ömer b. Yezid de İmam Sadık’dan (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmiştir:

 

“Onun hiç bir günahı yoktur. Asla günah işlemeye yeltenmedi. Ama Allah, taraftarlarının günahını ona yükledi ve sonra da onun için taraftarlarının günahlarını affetti.”

 

Yazar şöyle diyor: Bu açıklamanın irfan ilminde de güzel bir tutarlılığı vardır ve buna kısaca işaret etmek faydalı olacaktır. Bil ki yerinde ispat edildiği gibi kamil insanın “ayn-i sabit” i, isimler imamlarının imamı olan Allah’ın en büyük isminin zuhur yeridir. Diğer varlıkların ilahî ilimdeki tecellileri ise, ilim ve ilahî ilimdeki tecelliler aleminde kamil insanın ilmî tecellisinin gölgesinde yer almıştır ve ilmî tecelli ile oluşum aleminde mevcut durumundadır. O halde vücud dairesinin tüm ilmî tecellileri, kamil insanın tecellisinin, ilmî tecelliler alemindeki zuhur yeridir. Diğer tüm varlıklar onun cemal ve celalinin zuhur alemindeki tecelli yeridir. O halde alemde vücuda gelen noksanlık, bu zuhur yerlerinden ortaya çıkan her günah, ister tekvini günah olsun, ister teşrii, zahir ve mazhar hükmünce mecazen değil, gerçekten zahire mensuptur.

 

“Sana isabet eden kötülük; nefsindendir”, “Lakin de ki: Hepsi Allah’tandır” ayetleri ile birçok rivayetler de buna işaret etmektedir. Nitekim şöyle buyurulmuştur: “Biz yaratılışın ilki ve sonuyuz.”

 

Hakeza: Adem ve gayrisi kıyamet günü benim bayrağım altında olacaklardır.”

 

Hakeza: “Allah’ın ilk yarattığı şey ruhumdur (veya nurumdur).” 

 

Hakeza: “Biz Allah’ı tesbih ettik daha sonra da melekler tesbih etti. Biz Allah’ı kutsadık, daha sonra da melekler kutsadı.” 

 

“Biz olmasaydık Allah bilinmezdi.”

 

Hakeza: “Sen olmasaydın ben alemleri yaratmazdım.”

 

Hakeza: “Bizler Allah’ın veçhiyiz (yüzüyüz).”

 

Bir hadiste yer aldığı üzere Resulullah (s.a.a) bir ağacın kökü konumundadır. Hidayet İmamları (a.s) ise bu ağacın dallarıdır. Taraftarları ise bu ağacın yapraklarıdır. Tertemiz ağacın ziyneti ise, bu tecelli yerleri üzerindeki velayet hakkıdır. Dolayısıyla bir tecelli yerinde herhangi bir noksanlık ortaya çıkarsa, tertemiz ağaçta da o noksanlık vücuda gelir. O halde tüm mevcudatın günahları Mutlak Veli’nin (Resulullah. Müt.) günahı sayılır. Allah-u Teala, tam rahmetiyle ve kapsamlı mağfiretiyle Resulullah’a (s.a.a) merhamette bulunmuş ve “Gelmiş geçmiş tüm günahlarını” tam bir mağfiretle bağışlamış, “Senin şefaatinle tüm vücud alemi kamil saadete erecektir” diye buyurmuştur.

 

“Şefaat edenlerin en sonuncusu, merhamet edenlerin en merhametlisidir.”

 

Bu görüşe göre bu ayet-i kerime de, “Elbette Rabbin sana verecek böylece sen hoşnut kalacaksın” ayeti gibidir ve de “Bu ayet Kur’an’da en ümit verici ayettir.” Bu görüşe göre geçmiş günahlar geçmiş ümmetlerin günahı da olabilir; zira tüm ümmetler, o mukaddes zatın (Peygamber’in) ümmetidir ve nebileri tüm davetleri son şeriata ve Mutlak Veli’nin (Peygamber’in) eserlerine yapılan davettir. Dolayısıyla da Adem ve sonrakiler ise bu velayet ağacının yapraklarıdır.

 

İkinci açıklama ise Seyyid Murtaza’nın (r.a) açıklamasıdır. Bu açıklamaya göre hadisteki zenb (günah) kelimesi mastardır. Dolayısıyla fail veya mef’ula izafe olması caizdir. Burada ise mef’ula izafe olmuştur. Dolayısıyla günahtan maksat ise, Mekkeli müşriklerin Peygamber’i Mekke’ye girmekten alıkoymaları ve Mescidu’l Haram’a girmesine engel olmalarıdır. Bu tevil üzere mağfiretin manası ise müşriklerin Peygamber (s.a.a) üzerindeki hükümlerini neshetmesidir. Yani Allah bu lekeyi fetih esnasında ortadan kaldırmış ve Mekke’nin fethiyle örtmüştür. O halde “Bundan sonra çok yakında Mekke’ye gireceksin” demektir. Bu yüzden “mağfiret”, cihadın mükafatı ve fethin faydaları olarak takdir edilmiştir.

 

Seyyid Murtaza (r.a) şöyle demektedir: “Eğer maksad günahları bağışlamak olsaydı, ayet için makul (anlakalır) bir mana edilemezdi. Zira günahları affetmenin fetih ile hiç bir ilgisi yoktur. Dolayısıyla onun hedef ve faydası da olamaz. Ama geçmiş ve gelecek günahlardan maksadın müşriklerin eskiden Resulullah’a ve Müslümanlara reva gördükleri çirkin fiillerin olmasının hiç bir engeli yoktur.”

 

Üçüncü açıklama da şudur: Eğer senin geçmiş ve gelecekte herhangi bir günahın olursa ben o günahını bağışladım.” Ama bilindiği gibi koşullu önerme (kaziye-i şartiye) iki tarafın (konu ve yüklemin) gerçekleşmiş olmasını ve doğruluğunu gerektirmez.

 

Dördüncü açıklama ise şudur: Günahtan maksat müstahapları terk etmektir. Zira Resulullah farzları hiç terk etmemiştir. Resulullah’ın makamı yüce olduğundan başkaları için günah olmayan şeyler, onun için pekala günah sayılabilir.

 

Beşinci açıklama da şudur: Bu ayet Resulullah’ı tazim etmek için nazil olmuştur. Dolayısıyla da hüsn-i hitab makamındadır. “Allah seni affetsin” demeye benzer.

 

Meclisi, Ali b. Muhammed b. el-Cehm’in şöyle dediğini nakletmektedir: “Me’mun’un yanına vardığımda İmam Rıza’nın (a.s) da orada olduğunu gördüm. Me’mun İmam’a şöyle dedi:

 

“Ey İbn-i Resulullah (s.a.a), sen tüm peygamberlerin masum olduğunu söylemiyor musun?” İmam, “Evet” diye buyurdu. Me’mun, o zaman, “Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar” ayetini sordu. İmam şöyle buyurdu: “Müşrikler nezdinde Resulullah’tan daha günahkar kimse yoktu. Zira müşrikler üçyüz altmış puta tapıyordu. Resulullah gelince onları ihlas kelimesine davet ettiğinde bu onlara ağır geldi ve şöyle dediler: “İlahları tek bir ilah mı yaptı? Doğrusu bu tuhaf bir şeydir…Bu ancak bir uydurmadır!” Allah-u Teala Resulullah’a Mekke’nin fethini nasib edince de ona şöyle buyurdu: “Allah senin müşrikler nezdinde geçmiş ve gelecekte günah sayılan tevhide davet suçunu bağışladı.”

 

Böylece Mekke müşriklerinden bazısı iman etti, bazısı da Mekke’den ayrıldılar. Mekke’de kalanlar da açıkça tevhidi inkar gücüne sahip değildi. Resulullah onları davet edince de üzerlerine galebe çalmakla müşrikler nezdindeki günahları bağışlanmış oldu.”

 

Bu sözler karşısında Me’mun da “Ağzına sağlık, ey Ebu’l Hasan!” dedi.” 

 

Yazar ise şöyle diyor: Bu açıklama mezkur ayet hakkında yapılan altıncı açıklamadır. Özetle ayette geçen günahtan maksat, Resulullah’ın müşriklere göre günah sayılan fiilleridir.

1. Bölüm : Ayet-i Şerife’nin İrfanî Yorumu

 

Bil ki irfan ehli ve kalb ashabı kimselerin de mezkur ayet hakkında bir açıklaması vardır. O halde ilk önce onlar nezdinde tedavülde olan “üç fethi” zikretmek gerekir. Onlar nezdinde fetih, kapıları kapalı olduktan sonra Allah tarafından mükaşefe, ilimler ve marifet kapılarının açılmasıdır. İnsan, nefsin karanlık evinde kaldığı ve nefsani ilgilere esir olduğu müddetçe, tüm marifet ve mükaşefe kapıları yüzüne kapalı durur. Ama riyazet gücü ve hidayet nuruyla bu karanlık evden çıkınca ve nefsin menzillerini kat edince, kalp kapısını fetheder ve kalbinde marifetler zuhur eder. Dolayısıyla da “kalb” makamına erer. Bu fethe “feth-i karib” (yakın fetih) diyorlar. Zira bu fetihlerin ilki ve en yakın olanıdır. Allah-u Teala’nın şu ayetinin de buna işaret ettiğini söylemektedirler:

 

“Allah katından bir yardım ve yakın bir zafer vardır.”  

 

Elbette bu ve diğer fetihler, Allah’ın yardımı, hidayet nuru ve o mukaddes zatın (Resulullah’ın) cezbesiyle gerçekleşmektedir. Sâlik, kalb aleminde olduğu müddetçe ve kalbi tecellilere mahkum kaldığı sürece isim ve sıfat kapıları yüzüne kapalı durur.

 

İsmi (adsal) ve fiili (edimsel) tecelliler sayesinde kalp aleminin tecellileri fani olur ve bu tecelliler, kalbin sıfat ve kemallerini fani kılınca, “feth-i mübin” (apaçık bir fetih) gerçekleşir. Böylece ilim ve sıfatlar kapısı yüzüne açılır, önceki nefsi adetler ile sonraki kalbi tecelliler fani olur. Dolayısıyla da isimlerin gaffariyet ve settariyeti altında önceki nefsi günahları ile sonraki kalbi günahları bağışlanmış olur. Bu fethe işaret eden ayetin de şu ayet olduğunu söylüyorlar.

 

“Doğrusu biz sana apaçık bir zafer sağlamışızdır. Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.”

 

Yani biz isimler ve sıfatlar aleminin apaçık fethini sana verdik ki, ilahî isimlerin gaffariyeti altında, önceki nefsi ile sonraki kalbi günahların bağışlansın. Bu da velayet kapısının fethidir.

 

Sâlik, ismî ve sıfatî kesret hicabında kaldığı müddetçe, zatî tecelli kapıları yüzüne kapalı durur. Ama eğer kul zatî-ahadî tecellilere mazhar olur, tüm yaratışsal ve varlıksal adetlerini fani kılar ve bu kulu ayn-i cem (pluriel) deryasına boğarsa, o zaman da “mutlak fetih” gerçekleşir ve “mutlak günah” bağışlanır. Ahadî tecelli sayesinde tüm günahların mebdei olan günahlar örtülür.

 

“Senin vücudun, hiç bir günahla mukayese edilmez bir günahtır.”

 

Allah-u Teala’nın şu sözünün de buna işaret ettiğini söylüyorlar

 

“Allah’ın yardımı ve zaferi geldiği zaman.”

 

O halde feth-i karib sayesinde, kalbi marifet kapıları açılır ve nefsi günahlar bağışlanır. “Feth-i mübin” sayesinde velayet kapıları ve ilahî tecelliler açılır ve geriye kalan önceki nefsi günahlar ile sonraki kalbi günahlar bağışlanır. “Feth-i mutlak” sayesinde de ahadî-zatî tecelliler fethedilir ve mutlak-zatî günahlar bağışlanır.

 

Bilmek gerekir ki feth-i karib ve feth-i mübin evliya, enbiya ve marifet ehline oranla genellik arz eder. Ama “mutlak fetih” Resulullah’a özgü bir makamdır ve başkası için nasib olsa da, onun şefaatiyle hasıl olmaktadır.

 

Bu açıklamalardan da anlaşıldığı üzere, günahların bir takım dereceleri vardır ve bazı günahlar, iyi insanların iyilikleri sayılırken, bazıları halis insanlar için günah sayılır. Nitekim Resulullah’ın da şöyle buyurduğu söylenmektedir:

 

“Bazen kalbim bulanıyor ve şüphesiz ki ben günde yetmiş defa Allah’tan yargılanma diliyorum.”

 

Bu bulanıklık kesrete teveccühten de olabilir. Ama hemen gelip geçici hatıra türünden bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Rivayetlerde de yer aldığına göre Resulullah bir meclisten ayrılınca, yirmi beş defa tövbe ederdi.

 

Bu rivayetlerden de anlaşıldığı üzere istiğfar, sadece ismete aykırı olan günahlara özgü bir şey değildir. Dolayısıyla buradaki mağfiret ve günah, halk dilinde yaygın olduğu anlamda değildir. O halde bu ayet-i şerifenin, manevi makamlarla hiç bir çelişkisi yoktur. Aksine onları tekit etmektedir. Zira manevi sülûkun aşamalarını kat etmenin ve insanî kemallerin doruğuna ulaşmanın gereği, makam ve derecelerin gereği olan günahların bağışlanmış olmasıdır. Zira bu alemde var olan her varlık; bu maddi, cismi ve mülkî alemin ürünüdür ve de mülkî, hayvani, beşeri ve insanî tüm özelliklere sahiptir. Ama bazısı bil kuvve (potansiyel), bazısı ise bilfiil (edimsel) haldedir. Bu alemden başka bir aleme, oradan da “mutlak kurb” (salt yakınlık) makamına göçmek isterseniz, bu aşamaları kat etmeli orta aşamadan geçmelisiniz. Ulaştığınız her aşamada da, önceki aşamanın günahları bağışlanmış olacaktır. Sonunda ise ahadî zatî tecelliler sayesinde tüm günahlarınız bağışlanır. Böylece tüm günahların kaynağı olan vücudî (varlıksal) günah da ahadî kibriya sayesinde gizli kalır. Bu da varlığın ulaşabileceği en son kemal derecesidir. Bu makamda tam fena ve ölüm makamına erişilir. Nitekim fetih suresi nazil olunca Resulullah (s.a.a) “Bu sure benim ölümümü haber vermektedir” demiştir. Yine de en iyisini Allah bilir.

 

 

 

2. Bölüm: Şükrün Hakikatinin Beyanı Hakkında

 

Bil ki şükür, velinimeti takdir etmekten ibarettir. Bunu takdirin etkileri kalb, dil ve kalbî amellerde ayrı ayrı bir şekilde tecelli eder, Ama kalpte huzu, huşu, muhabbet, haşyet vb. etkileri vardır. Dilde ise sena, medh ve hamd gibi eserleri vardır. Organlarda ise itaat ve bu organların velinimetin rızası doğrultusunda kullanılması gibi etkileri vardır. Rağıb-i İsfahani ise şükrün, nimetin tasavvuru ile izharı olduğunu söylüyor. Bazıları da “keşr” fiilinin maklubu (ters çevrilmişi) olduğunu ve “keşf” manasına geldiğini söylemişlerdir. Şükrün karşıtı küfürdür. Küfür ise nimeti unutmak ve gizlemektir. “Şekur hayvan”, şişmanlığıyla sahibinin nimetlerini izhar eden hayvana derler. Bunun aslının ise “dolu” anlamına gelen “aynun şekra” olduğu söylenmektedir. Dolayısıyla şükür; velinimeti zikretmekle dolup taşmak demektir.

 

Şükür üç kısımdır. Birincisi kalbî şükürdür ki nimeti tasavvur etmek demektir. İkincisi dil ile şükürdür ki velinimeti övmektir. Üçüncüsü de diğer organlarla yapılan şükürdür ki, o da hak edişi oranında nimetlerin mükafatı ve karşılığıdır.

 

Araştırmacı arif Hace Ensari şöyle diyor: “Şükür; nimeti ve velinimeti tanıma yoludur.”

 

Şarih-i Muhakkik ise şöyle diyor: “Nimeti düşünmek ve velinimetten olduğunu bilmek şükrün ta kendisidir. Nitekim rivayet edildiği üzere Davud (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ım! Sana nasıl şükredebilirim ki? Zira şükür de ayrı bir nimettir ve o da bir şükür gerektirir.”

 

Allah-u Teala ona şöyle vahy etti: “Ey Davud! Nimetlerin benden olduğunu bildiğin takdirde, bana şükretmişsin demektir.”

 

Yazar şöyle diyor: Bu muhakkiklerin zikrettiği manalar müsamahadır. Zira şükür; kalbin marifeti, dilin izharı ve organların amel etmesi değildir. Hakikatte şükür; nefsani bir haletten ibarettir ve bu halet de velinimeti, nimeti ve o nimetin velinimette olduğunu anlamanın eseridir. Bu haletin semeresi ise, kalbî ve kalıbî (organik) amellerdir. Nitekim bazı araştırmacılar da bu manaya işaret etmişlerdir. Ama bu da aslında bir müsamahadan başka bir şey değildir. Bu araştırmacılar şöyle buyurmuşlardır: “Bil ki şükür; nimete, söz, fiil ve niyet ile karşılık vermektir. Bunun da üç rüknü vardır.

 

Birincisi velinimeti, O’na layık sıfatları ve nimetin bir nimet olduğunu bilmektir. Bu bilgi ve marifet, sadece tüm gizli-açık nimetlerin Allah’tan geldiğini, gerçek velinimetin Allah olduğunu, ayrıca varolan tüm aracıların da Allah’ın emrine teslim olduğunu bildikten sonra kemale erer.

 

İkincisi ise bu marifetin ürünü olan halettir. Mezkur halet ise nimet sebebiyle huzu, huşu, ve sevinç haletidir. Zira bu Allah’ın sana inayetini gösteren bir hediyedir. Bunun alameti ise Allah’a yakınlaşmana sebep olan şeyler dışında, dünyalık hiç bir şeye sevinmemendir.

 

Üçüncüsü ise bu haletin semeresi olan bir ameldir. Zira bu halet kalpte vücuda gelince, Allah’a yakınlaşmaya sebep olan amel için kalpte bir sevinç oluşur. O amel ise kalb, dil ve diğer organlara ait olan ameldir. Kalbin ameli ise, velinimeti; yüceltmek, övmek ve ta’zim etmeyi kastetmek, lütfünün eserleri üzerinde tefekkür etmek ve tüm kullarına hayır ve ihsanda bulunmayı amaçlamaktır. Ama dilin ameli ise övgü, yüceltme, tesbih, tahlil (La ilahe illallah demek), iyiliği emretme, kötülükten sakındırma, ve benzeri şeylerle o maksat ve amacı izhar etmektir. Ama organların ameli ise, zahir ve batın nimetlerini Allah’ın itaat ve ibadetinde kullanmak ve günahlardan sakınmakta onlardan yardım almaktır. Örneğin gözlerini; Allah’ın yaratıklarını incelemek, Kur’an okumak, enbiya ve vasilerinden nakledilen ilimleri öğrenmekte kullanmasıdır. Hakeza diğer organların durumu da aynıdır.”

 

 

 

3. Bölüm: Şükrün Niteliği Hakkında

 

Bil ki Allah’ın zahirî ve batınî nimetlerinin şükrünü eda etmek ubudiyet ve kulluğun bir gereğidir. Herkes gücü oranında bunu yerine getirmeye çalışmalıdır. Gerçi hiç bir kul Allah’a hakkıyla şükredemez. Şükrün nihayeti ise hakkıyla şükredemeyeceğini bilmektir. Nitekim, kulluk ve ubudiyetin son derecesi de kulluktan aciz olduğunu bilmektir. Bu yüzden Resulullah (s.a.a) da acziyetini itiraf etmiştir. Halbuki kullardan hiç birisi o mukaddes zat gibi, şükür ve ubudiyette bulunamamıştır. Zira şükrün noksanlık veya kemali, nimet ve velinimet hususundaki bilginin, noksanlık ve kemaline tabidir. Bu yüzden hiç kimse Allah’a hakkıyla şükredemez.

 

Kul, sadece Allah ile yaratıkları arasındaki ilişkiyi, Allah’ın rahmetinin yaratılışın başlangıcından sonuna dek yayıldığını, nimetlerin birbiriyle olan irtibatını ve varlığın başlangıç ve sonunu olduğu şekliyle bildiği takdirde şekur (şükredici) olabilir. Bunun marifeti ise en eşref ve efdali Resulullah olan halis veliler için dahi söz konusu olamaz. Diğer kullar ise bunun bazı mertebelerinden, hatta çoğundan ve en büyük mertebesinden bile gaflet içerisindedirler. Kulun kalbinde Hakk’ın uluhiyet hakikati tecelli etmedikçe, “vücutta Allah’tan başka bir etken yoktur” hakikatine iman etmedikçe ve kalbinde şek ve şirk bulanıklığı olduğu müddetçe hakkıyla şükredemez. Sebeplere teveccüh eden, varlıkların bağımsız tesirine inanan ve nimetin velinimetten olduğundan gaflet eden bir insan, Allah-u Teala’ya küfran-i nimette bulunmuştur. Bir takım putlar yapmış ve bunların tesiri olduğuna inanmıştır. Bu yüzden de bazen amelleri kendisine isnad etmektedir. Hatta bazen işlerde kendisinin tasarrufta bulunduğuna inanmaktadır.

 

Bazen de yaratılış alemindeki unsurları etken kabul etmekte ve bazen de nimetleri surî (yüzeysel) ve zahirî etkenlere isnat ederek Allah’ın elinin bağlı olduğunu söylemektedir: “Allah’ın eli sıkıdır” derler…söylediklerinden dolayı lanetlendiler.” Hakkın tasarruf eli açıktır ve bütün varlık dairesi, hakikaten O’ndandır. Başkasının bu hususta hiç bir etkinliği yoktur. Bütün zuhur alemi onun nimet ve kudretidir ve onun rahmeti her şeye şamildir. Bütün nimetler O’ndandır, başkası için herhangi bir nimet söz konusu değildir ki velinimet sayılsın. Bütün varlık alemi O’ndandır ve başkası için herhangi bir varlık yoktur ki herhangi bir şey kendisine isnad edilsin. Ama ne yazık ki gözler kör, kulaklar sağır ve kalpler perdelenmiştir! Bu hususta Mevlana şöyle diyor: “Bir göz istiyorum ki sebepleri delip geçsin.”

 

Bu ölü kalpler daha ne zamana kadar Hakkın nimetlerine küfranda bulunacak; alem, durum ve şahıslara bağlı kalacaktır?

 

Bu bağlılıklar ve ilgiler, Mukaddes Zat'ın nimetlerine karşı bir küfrandır ve O’nun rahmetini gizlemektir. Buradan da anlaşıldığı üzere şükrün hakkını eda etmek, her insanın işi değildir. Nitekim Allah-u Teala da şöyle buyuruyor: “Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır.”  Hakkın nimetlerinin marifetine hakkıyla sahib olan çok az insan vardır ve bu yüzden şükür görevini hakkıyla yerine getiren kullar da oldukça azdır.

 

Bilmek gerekir ki Allah’ın kullarının marifet dereceleri farklı olduğu gibi, şükür dereceleri de muhteliftir. Hakeza başka bir açıdan da şükrün mertebeleri muhtelif ve farklıdır. Zira şükür, nimet sahibinin verdiği nimete senada bulunmaktır. O halde eğer o nimet zahirî nimetlerden olursa, bir şükrü vardır. Eğer batını nimetlerden olursa, ayrı bir şükrü vardır. Eğer marifet ve ilim türünden nimetler olursa, şükrü de başka bir şekilde olur. Bu nimet ismî tecelliler türünden olursa şükrü de ayrı bir çeşittir. Ve eğer ahadî ve zatî tecelliler kabilinden bir nimet olursa, şükrü de başka bir şekildedir. Nimetlerin bütün mertebeleri kullardan çok azı için bir araya geldiği için, şükrü bütün mertebeleriyle yetine getirmek de kullardan çok azına nasip olmaktadır. Bütün batınî ve zahirî mertebelere sahip olanlar, sadece halis velilerdir ki. Bu cihetten onların şükrü de zahirî, batınî ve sırrî (gizli) olmak üzere bütün çeşitleriyle tahakkuk etmektedir.

 

Gerçi şükrün, genelin makamından olduğunu söylemişlerdir. Zira velinimetin ceza iddiası ile iç-içedir. Bu da bir tür edepsizlik sayılmaktadır. Ama bu iç-içelik ve yakınlık, velilerden, özellikle de bütün kesret ve vahdet makamının hafızı olan kamil velilerden başkası için söz konusudur. Bu yüzden Şeyh-i Arif Hace Ensari şükrü, genelin makamından saydığı halde şöyle demiştir: “Şükrün üçüncü derecesi kulun sadece velinimetinin cemalini görmesi ve cemalini müşahedede kendinden geçmesidir. Velinimetini müşahedede ise üç makam söz konusu olmaktadır: İlk makam, kulun sadece velinimetini görmesidir. İnsan bir kul olarak, sadece velinimetini görünce, ister istemez O’nun nimetlerini büyük sayar. İkinci makam, sevgi dolu bir kalple velinimetini müşahede edince, bütün zorlukların kendisine tatlı gelmesidir. Üçüncü makam ise, velinimetini tefriden (yani ismî tecelliler olmaksızın) müşahede ettiği takdirde, artık ne bir nimet ve ne de bir şiddet görmesidir (artık o sadece Allah’ı müşahede eder).”

 

O halde anlaşıldığı üzere sâliklerin makamlarının her birinde makamların evveli, genel içindir ve sonu ise halis, hatta kamil velilere özgüdür.

Bütünleme: Şükrün Rivayetlerde Yer Alan Faziletinin Beyanı Hakkında

 

Biz bu makamı da, şükürle ilgili hadislerden birkaçını zikrederek sona erdireceğiz.

 

Hz. Sadık’tan nakledilen (a.s) bir hadiste Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah’ın nimetlerini yiyip şükreden kulun ecir ve sevabı, Allah yolunda oruç tutan kimsenin ecir ve sevabı gibidir. Esenlik içinde şükreden kulun ecri ise, belaya maruz kaldığı halde sabreden kimsenin ecir ve sevabı gibidir ve kendisine nimet verildiğinde şükreden kimsenin ecir ve sevabı ise, nimetten mahrum olduğu halde kanaat eden bir insanın ecri gibidir.”

 

Abdullah b. Velid ise Hz. Sadık’tan (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Üç şey vardır ki onlarla birlikte hiç bir şey zarar veremez. Şiddet anında dua, günahlardan dolayı bağışlanma dileme ve nimetlere şükretmek.”

 

Ebi Basir ise Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu nakletmektedir:

 

“Sizden birisi su içtiğinde Allah-u Teala, o su vasıtasıyla kendisine cenneti farz kılmaktadır.” Daha sonra şöyle buyurdu: “Zira, o su içen insan bardağı kaldırmakta, ağzına götürmekte, Allah’ın ismini zikrederek o suyu içmekte, sonra o bardağı içmeye meyilli olduğu halde ağzından uzaklaştırmakta ve Allah’a hamd etmektedir. Sonra yeniden ağzına götürmekte, içmekte ve ağzından uzaklaştırarak Allah’a hamd etmektedir. Sonra yeniden ağzına götürmekte, içmekte, ağzından uzaklaştırmakta ve Allah’a hamd etmektedir. Böylece aziz ve celil olan Allah da bu sebeple ona cenneti farz kılmaktadır.”

 

Allah’a hamd etmek şükür ile birliktedir. Nitekim rivayetlerde yer aldığı üzere “İnsan “elhamdülillah” deyince Allah’a şükretmiş sayılmaktadır.”

 

Kafi’de yer alan bir rivayette, Ömer b. Yezid, Hz. Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu yer almıştır:

 

“Her ne kadar o nimet büyük de olsa, her nimetin şükrü Allah’a hamd etmektir.”

 

Hakeza İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Nimetin şükrü haramlardan uzaklaşmaktır. İnsanın söylediği şükrün kemali ise “el-hamdu lillahi rabbi’l alemin” demesidir.” 

 

Hammad b. Osman ise şöyle diyor: Hz. İmam Sadık (a.s) mescidden dışarı çıkınca merkebinin kaybolduğunu gördü ve şöyle dedi: Allah-u Teala eğer o merkebi bana geri döndürürse, ona hakkıyla şükredeceğim.” Çok geçmeden kendisine merkebini getirdiler. İmam Sadık o zaman,“ “el-hamdu lillah” diye buyurdu. Orada olanlardan birisi şöyle dedi: “Sana feda olayım, acaba siz Allah’a hakkıyla şükredeceğinizi söylememiş miydiniz?” İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu: “Benim “el-hamdu lillah” dediğimi duymadın mı?”

 

Bu rivayetten de anlaşıldığı üzere Allah-u Teala’ya hamd etmek, dil ile yapılan şükrün en üstün olanıdır.

 

Şükrün eserlerinden biri de nimetin çoğalmasıdır. Nitekim ayette de şöyle buyurulmaktadır: “Eğer şükrederseniz şüphesiz size artırırım.”  

 

Kafi’de yer alan bir hadiste İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Şükür verilen kimseye; nimet artışı da verilir. Nitekim Allah-u Teala şöyle buyuruyor: “Eğer şükrederseniz şüphesiz size artırırım.”

 

 

 

Tamamlama

 

Bil ki Aişe, ibadetlerin sırrının, sadece azaptan korkmaya veya kötülüklerden arınmaya özgü olduğunu sanmaktaydı. Resulullah’ın ibadetinin de diğer insanların ibadeti gibi olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden kendisine itiraz ederek, “Niçin bu kadar ibadet ettiğini ve bu derece zahmetlere katlandığını” sordu. Bu onun ibadet ve ubudiyet makamı hakkındaki bilgisizliğini gösterir. Nübüvvet ve risalet hakkında bilgisizliği sebebiyle kul ve kölelerin ibadetinin o mukaddes zatın makamından uzak olduğunu da bilemiyordu. O, Allah’ın azametinin ve sonsuz nimetlerinin şükrünün Resulullah’ta huzur ve rahatlık diye bir şey bırakmadığını anlayamıyordu. Halis velilerin ibadeti, gerçek sevgilinin sonsuz tecelliler desenidir. Nitekim Mi’rac namazında buna işaret edilmiştir. Büyük veliler Allah’ın celal ve cemalinde yok olmalarına, sıfat ve zatında fani bulunmalarına rağmen, ubudiyyetin hiç bir aşamasından da gaflet etmemişlerdir. Onların bedenlerinin hareketi, ruhanî ve aşkî hareketlerine ve o da gerçek sevgilinin cemalinin zuhurunun niteliğine bağlıdır. Ama Aişe gibilerine ikna edici cevap vermekten başka bir çare de yoktu. Bu yüzden de ibadetin en düşük mertebelerinden birini beyan etmiş ve sadece bu düşük işler için ibadet etmediğini anlatmak istemiştir. Hamd Allah’a mahsustur.

 

 

 

4. Bölüm: Peygamber’in (s.a.a) İbadet Şekli

 

Ali b. İbrahim kendi tefsirinde Hz. İmam Bakır ve Hz. Sadık’dan (a.s) şöyle buyurduklarını nakletmişlerdir: “Resulullah ayakları şişinceye kadar ayak parmakları üzerinde duruyordu. Allah-u Teala bunun üzerine Ta-Ha suresini nazil buyurdu. “Ta-Ha” ise “Tayy” kabilesinin lügatine göre “Ey Muhammed” manasına gelmektedir.” 

 

Mean’il Ahbar’da Süfyan-i Sevri’den naklen İmam Sadık'ın (a.s) uzun bir hadiste şöyle buyurduğu yer almıştır: “Ta-Ha” Peygamber’in isimlerinden biridir. Manası, “Ey Hakk’ı taleb eden ve insanları Hakk’a doğru hidayet eden kimse!” demektir.”

 

İbn-i Abbas’tan ve diğer bazılarından da nakledildiği üzere “Ta-Ha”, “Ey Adam!” anlamındadır.

 

Ehl-i Sünnet’ten bazısından nakledildiğine göre de “Ta”, Resulullah’ın kalbinin Allah’tan gayrisinden “teharet”ine (tertemiz olduğuna), “Ha” ise Peygamber’in kalbinin Allah’a doğru “hidayet” olduğuna işarettir.

 

Bazılarına göre de “Ta” cennet ehlinin “tereb” ine (sevincine), “Ha” ise cehennem ehlinin “hevan”ına (horluğuna) işarettir.

 

Tabersi (r.a) şöyle demiştir: “Hasan’dan nakledildiği üzere “Tah” diye okunmuştur. Eğer bu kıraat doğru olursa, aslı “t’e” olur. Hemze “ha” ya dönüşmüştür. Dolayısıyla ile manası “gezmek” anlamındadır. Örneğin, “t’e’il arze bi kademeyke camian” cümlesi “bütün yeryüzünü ayaklarınla gez” anlamındadır.”

 

Özetle surelerin önündeki mukattaa harflerinde birçok ihtilaflar söz konusudur. Ama genelde kabul edilen görüşe göre seven ve sevilen arasında birtakım şifre ve sırlardır. Hiç kimse bunun ne olduğunu bilememektedir. Bazı müfessirler kendi tahminleri üzere birtakım görüşler ileri sürmüşlerse de genelde bunlar, kaynağı olmayan soğuk tahminlerdir. Süfyan-ı Sevri’den nakledilen bir hadiste de mukattaa harflerinin bir takım şifre ve sırlar olduğu beyan edilmiştir. Hakeza beşer aklının almayacağı birtakım işlerin olması ve Allah-u Teala bunları sadece muhatabına özgü kılmış olması da uzak bir ihtimal değildir. Nitekim müteşabih ayetlerin varlığı da herkes için değildir. Zira insanlar genelde, sadece bunun tevilini bilmektedirler. “Şeka” ve “şekavet” ise saadetin zıddıdır. Zahmet ve sıkıntı anlamınadır. Cevheri bu hususta şöyle diyor: “Şeka” ve “şekavet” saadetin zıddıdır.”

 

Merhum Tabersi ise İhticac adlı kitabında İmam Musa b. Cafer’den (a.s) o da babasından şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Resulullah (s.a.a) tam on yıl ayak parmakları üzerinde (ibadet için ayakta) durdu. Öyle ki sonunda ayak parmakları şişti ve yüzü sararmaya başladı. Bütün gece boyunca ayakta duruyor ve namaz kılıyordu. Sonunda bu konuda uyarıldı ve Allah-u Teala şu ayeti nazil buyurdu: “Ta-Ha, biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik.”  Aksine; saadete erişesin diye indirdik.”

 

Hz. İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyurmuştur: “ Resulullah (s.a.a) ibadet ederken ayaklarından birini yerden kaldırıyordu ki zahmeti daha da çok olsun. Allah-u Teala böylece şu ayeti nazil buyurdu:        

 

   “Ta-Ha, biz sana Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik.”  

 

Bazı müfessirlere göre de bu ayet-i şerife “Peygamber; dinimizi terk ettiği için büyük zahmete düştü” diyen müşriklere bir cevaptır. Bunun üzerine mezkur ayet inmiştir.

 

Arif ve kamil şeyh Şahabadi ise şöyle buyuruyordu: “Resulullah bir süre müşrikleri İslam'a davet etti, ama istediği gibi etkili olmadı. Bunun üzerine Resulullah kendi davetinde birtakım eksikliklerin olabileceğini düşündü. Dolayısıyla tam on yıl ibadet ve riyazetle uğraştı ve sonuçta ayakları şişti. Bunun üzerine ayet-i şerife nazil olarak kendisini bu kadar sıkıntıya sokmamasını bildirdi. Peygamber’e temiz olduğu, davetinde hiç bir eksikliğin bulunmadığı ve aksine eksiklik ve noksanlığın insanlarda olduğu beyan edildi. “Gerçek şu ki sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin.”

Velhasıl ayet-i şerifeden de, Resulullah’ın (s.a.a) uzun bir süre riyazet ve zahmetli ibadetlere yöneldiği anlaşılmaktadır. Müfessirlerin sözünden de bu mana istifade edilmektedir. Elbette bunun keyfiyetinde ihtilafa düşülmüştür. Bu; ümmet için, hususen Allah’a davet etmek isteyen ilim ehli için, bir ödev olmalıdır. Resulullah; kalbi temizlik ve kemalatına rağmen yine de büyük zahmetlere katlanarak ibadet ve riyazetle meşgul olmuş ve sonunda Allah-u Teala mezkur ayeti nazil buyurmuştur. Oysa bizler bütün bu günah ve hatalarımıza rağmen asla ahiretimizi dahi düşünmüyoruz. Adeta sanki bizler için cehennemden kurtuluş beratı ve azaptan güvende kalma belgesi verilmiştir. Bütün bunlar dünya sevgisinden ve Allah’ın, peygamberlerin ve velilerinin sözlerine kulak asmamamızdan kaynaklanmaktadır. 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.