| Yazarların Yazarı Behrâm-i Sâdıkî (1315-1363/1936-1984), 20 yaşından itibaren, bir tıp öğrencisiyken, öykülerini edebiyat dergilerinden yayımlamaya başladı. 1337/1958 yılında bir süre Sadef dergisinin yazarlar kurulunda yer aldı. Sanatsal yaratıcılık dönemi çok uzun sürmedi, ancak bu kısa sürede kendisini İran yazarlarının ön saflarını yerleştiren sarsıcı ve unutulmaz öyküler yarattı. Sâdıkî’nin öykülerindeki en önemli tema, bütün tarihî yenilgilerin kalıntılarının en derin zihinsel katmanlarını araştırmaktır. Faciayla karışık bir ironi ve özgün öyküsel şeklinde gerçekleşen bu araştırma, Behrâm-i Sâdıki’yi kendi kuşağının en dikkate değer yazarlarından birisi yapar. O, esaslı çalışmalarını 1335-1341/1956-1962 yılları arasında yazar ve yayımlar. 50/70’li yıllara kadar tek tek öyküler yayımlamakla birlikte esas itibariyle bu onyılın yazarıdır. Sıradan insanların çaresizlik, yenilgi, yoksulluk ve umutsuzluğunu; ideallerini yitirmiş ve sıradanlaşmış aydınları, müflis işçileri ve başı dönmüş öğrencileri başarıyla tasvir eder. Sâdıkî, hayatın acı yönlerini ironik bir tarzda işleyerek dünyamızın ne denli köhne ve sıkıntı verici olduğunu gösterirken, toplumsal adaletin sağlanması konusundaki arzusunu da ortaya koyar. Kuşkusuz o hiçbir zaman, siyasî-toplumsal bir mesajı tebliği etmek için öykü yazmaz ve şöyle der: “Öncelikle öykü yazmalı, halis öykü yaratmalı, her şekilde ve her türde ... Önemli olan sadece doğruyu söylemektir.” Behrâm-i Sâdıkî, sadık olduğu ve haklarında yazdığı insanları çok iyi tanıdığı için, gerçekliğin yalın anlatımını aşarak günlük gerçekliğin üzerinde öyküsel bir gerçeklik meydana getirmiştir. Çünkü, gerçekliğin en temel özelliklerini özgün ve teşekkül etmiş bir yapıda sunar. Aslında o, kendine özgü bir öykü dünyası kurarak mevcut durumun katlanılmazlığını vurgulular. Kolay bulunan cevaplar peşinde değildir; kuşku doğurucu bir ironiyle, her şeye yeni bir bakış açısıyla bakması ve hiçbir olayı “kural” sanmaması için okuyucunun önüne her zaman yeni sorular koyar. Bu yüzden, Sâdıkî’nin ironisi, acılığına ve karamsarlığına rağmen, hayatı olumsuzlamaz; insanı küçülten ve zilletine sebep olan bütün etmenleri göz önüne serer. Onun ironisi, sadece gerçekten kaçan ve kendilerini onun eserlerinin aynasında görmekten korkan kişiler için umutsuzluk vericidir. Sâdıkî, ironi ve imgelemle, insanları her gün biraz daha yüzsüz ve kimliksiz yapan durumun karşısına dikilir. Bundan dolayı, insanların kimliksizleşmesi onun öykülerindeki ana temalardan birisidir. Hayatın Sâdıkî’nin eserlerine yansıyışı, o denli derinlemesine gerçekleşir ki kendi kuşağından olanlar arasında pek az benzeri vardır. Ancak o, işinin zirvesine ulaşıncaya, içgüdüsel yazmayı bir düzene sokuncaya ve edebî eser yaratma aşamasına gelinceye kadar, kendi döneminin en iyi yazarlarının deneyimleri kadar deneyimi sahiptir. “Ferdâ der Râh-est” (Yarın Yoldadır) ve “Gird-i Hem” (Yanyana) adlı öykülerinde, heyecan verici, bilmece gibi bir kurgu oluşturur; okuyucuyu şaşırtan kaygı verici bir atmosfer yaratır. “Ferdâ der Râh-est”te –Sâdıkî’nin basılan ilk öyküsü- insanlar, yağmurun çektiği perdenin ardından gözükmeye başlarlar, yazar onların konumunu ve sözlerini incenden inceye tavsif ederek ruhsal durumlarını canlandırmaya çalışır. Sağanak halinde yağan bir yağmurun her şeyi karman çorman ettiği fırtınalı bir gecede, bir olay meydana gelir: Fazlı öldürülmüş, mahalle halkı onunla Gulâm Han’ın bundan önceki kavgaları hakkında konuşmaktadır. Ardından, okuyucuyla cinayet arasında uygun bir mesafe oluşturmak için sele uğrayan mahalle betimlenir. Daha sonra Fazlı’nın ölümüyle tahrip edici sel birbirine karışır, insanların korkusunu ve heyecanlanışını göstermek doğal çevreden yararlanılır. Öykü, bu çeşit romanların etkisini gösteren bir tür polisiye öykü havası taşır. Okuyucunun, Fazlı’nın neden ve nasıl öldürüldüğünü bilmek için duyduğu heyecanın kışkırtılması macerayı sürükleyen en önemli etmendir. Öykünün düğümlerinin çözülüşü son satırlarda, yaşlı adamın: “Akşam üzeri ... Fazlı yıkıntıların arasında kaldı... öldü.” dediği yerde gerçekleşir. Ancak Sâdıkî, amacının sırf öykü anlatmak olmadığını, kendisi için macera anlatmaktan daha önemli olanın, her şeyin yıkılmaya yüz tuttuğu bir ortamda insanların yaşamsal ve ruhsal durumlarını göstermek olduğunu ortaya koyar. Yağmur duvarları yıkar, Gulâm Han’ın gece gibi kara olan yüreği, Fazlı’nın yağmur gibi ansızın gelen ölümüyle viran olur ve her şey anlamını yitirir. Ancak, Behrâm-i Sâdıkî, ilk öykülerinin sınırında takılıp kalmaz, yeni anlatım yolları arayışına girer. Bu yaratıcı arayış, öykülerinin biçimsel çeşitlilik, yenilik ve öykü anlatımı tarzı bakımından Farsça öykü yazıcılığının en iyilerinden olmasını sağlar. Kısa sürede dış’ı betimlemeyi bırakıp evrensel bir bilginin bakışıyla içsel konuşmalara yönelir. (“Senger ve Kumkumahâ-yi Hâlî” adlı öykü). Zaman zaman kendi kendine konuşma, yazarın öykü kahramanlarıyla açıktan açığa konuşması şekline dönüşür. Örneğin “Âkâ-yi Nivîsende Tâzekâr-est” (Yazar Bey Acemidir) adlı öyküde, bir yazarla söyleşi şeklinde, toplumsal bir öykü yazmanın imkânlarını ironik bir tarzda inceler. Öykünün, kendi eleştirisiyle birlikte şekilleniş yöntemi, her ikisi birden ironik bir tarzda yanyana gelir. Yazarın öyküye müdahalesi ve okuyucuya doğrudan seslenişi, vaaz etmek ya da öğüt vermek için olmayıp, öykünün kurgusunun bir parçası ve esas olarak yazarın kendine özgü üslubunun bir bölümü sayılır: Öykü, yazarın okuyucu yardımıyla yaptığı bir araştırmadır. Öykülerin çoğunda, yazarın varlığı ve okuyucuyla doğrudan doğruya konuşması belirleyici bir etmen olur. Okuyucu olayların içine yol bulur ve öykünün kahramanlarından birisi olur. “Tedrîs der Bahâr-i Dil-engîz” (Gönül Çekici Baharda Ders) adlı öyküde yazar, okuyucuyu kendisine eşlik ettirerek olayların geçtiği mahalle götürür. Okuyucu kendisini, Sâdıkî’nin ironisinin çizdiği dairenin etkisinden çıkaramaz, kendi isteğiyle öykülerindeki kahramanların bayağılığına tebessüm edemez. Sâdıkî’nin ironisi, başlangıçta göründüğünden daha sorun yaratıcıdır, okuyucuyu kendisine esir eder. Öykü sınırını aşıp okuyucunun hayatını da içine alır. İnanmadığı halde kendi yüreğinin içyüzünü orada bulsun ve yaralansın diye ona ayna tutar. Sâdıkî’nin sanatı ve becerisi, onun, alışkın olduğumuz şeyi bize farklı bir açıdan göstermesinde ve bizi o şeyin doğal olmadığının farkına vardırmasındadır. O, karakterlerin öneminin ardında gizlenen ruhsal zavallılığı ve küçüklüğü göstermek için kabukları kaldırır. Başı dönmüş aydınların ruhlarının bıktırıcı bir kısır döngü içindeki girdaplarını inceleyerek insanların nasıl kimliksizleştiklerini ve hayatlarını nasıl heder ettiklerini ortaya koyar. Sâdıkî’nin acı bakış açısı, şaşırtıcı ve sarsıcı duyarlılığı, okuyucuların zihninin zenginleşmesini ve hayal güçlerinin gelişmesini sağlar. Çünkü okuyucuyu korkutucu bir ironiyle, hayatın ve onun güzelliklerinin yok edilişi konusunda uyarır. Sâdıkî, eserin içsel gereksinimi doğrultusunda, nesrin (gazete, klâsik, romantik vs.) çeşitli biçimlerini uygun bir ortam yaratmak için kullanır ve şöyle der: “Öykü yazımı, her şeyden çok, öykünün mimarisi ve yapısıyla ilgilidir. Yazar tekrardan kaçınırken, modern toplumsal ihtiyaçlara ve etmenlere uygun yeni bir tarz bulmayı kendisine gerekli görür.” “Te’sîrât-i Mutekâbil” (Karşılıklı Etkiler) adlı öyküde, günün meseleleri ve küçük burjuva hayatının melâli, öylesine eleştirilir ki yüzeysel olduğu halde, köksüz ve bayağı değildir. Sâdıkî, öykülerini gazete haberleriyle, mistisizm, semboller, gizemler, bazı delilerin birinci tekil şahıs konuşmaları ve mektuplarıyla yoğurur (Gayr-i Muntazar adlı öyküde olduğu gibi). Bazen niteleyici bir üslûpla eski efsanelere yaklaşır (Heft Gîsû-yi Hûnîn gibi), bazen de öyküdeki karakterler arasındaki ilişkileri, şahısların oynamakla meşgul oldukları bir piyesteki ilişkiler yoluyla ortaya koymak için öyküye dramatik bir örgü kazandırır (Numâyiş der Do Perde). Gerçeklik ve hayal birbirine karışır, geçmiş ve şimdi aynı seviyeye gelir (Melekût’un kimi bölümleri). Bazen de muhtemel gelecek şimdiki zamana taşınır (Karîbu’l-Vukû’ gibi). Bu öyküde, okumuş bir bireyin, ruhsal kaybolmuşluğuna ve yakın zamanda gerçekleşmesi mümkün olan bir çılgınlığa neden olan bir toplumdaki yaşam imkânlarını göz önüne alır. “Âvâzî Gamnâk berây-i Yek Şeb-i Mehtâbî” (Mehtaplı Bir Geceye Hüzünlü Bir Şarkı) adlı öyküde, yalnızlığı ve ölümü hatıra getirmek için birkaç resim eşzamanlı olarak sinema parçası şeklinde art arda dizilir. Istırap görünüşte birbiriyle ilgisiz olan bu resimleri birbirine bağlar. “Serâser Hâdise” (Baştan Sona Olay) adlı öyküde, karakterlerin bir araya toplanışını o kadar canlı tasvir eder ki okuyucu kendisini o toplulukta bulur. Toplumcu öykülerdeki “öfkenin” süratli ama sınırlı bir etkiye sahip olduğunu bilen Sâdıkî, kendi itirazını dile getirmek için, uzun süreli bir etkiye sahip olsun diye “gülme”ye yönelir. “Vesvâs” (Kuruntu) adlı öykü, okuyucuya ıstırap, kuşku ve kaygı aşılar. Yazar genç bir adamın zihnine yerleşip olayları onun bakış açısıyla görür ve onun ruhsal gelgitlerini sergiler. O, sıradan ve bayağı uğraşları olan bekar bir memurdur. Memurun yokluğunda, uzun boylu, koyu gözlüklü bir adam onu aramaya gelir, ama genç ne kadar düşünse de adamı çıkaramaz. Dışın nitelenişi ve bu karakterin çatışmalarla dolu içinin kurcalanışı, yazarın sonraki öykülerinin teması haline gelir. Böylece uzun boylu gizemli adamla, Sâdıkî’nin öteki öykülerinde, kaderin sembolü veya cinnetin, ölümün ve şeytanın habercisi olarak defalarca karşılaşırız. Sâdıkî, anormal bir toplumda, uygun bir toplumsal işleve ulaşamamış, ıstıraplara ve çıldırtıcı kâbuslara yakalanmış huzursuz insanların ruhsal işkencelerini işler. Hayatımızın her parçasında var olan bu cinnetin algılanması ve anlatılması, Sâdıkî’nin üstesinden çok iyi geldiği bir iştir. “Kelâf-i Ser Der-gom” (Ucu Kayıp Yumak) adlı öyküde, kendi görüntüsünü tanımayan bir adam çeşitli fotoğrafçılara baş vurur ve hepsi de kendisine benzeyen çeşitli resimler görür, ama hiçbirisi onun resmi değildir. Fotoğrafçı ile müşterinin sersemliği ve şaşkınlığı, “insanın kendi resmini tanımadaki âcizliği; kendi kendimi tanımada, sadece varlıksal kimliğini değil hatta o andaki kimliğini dahi yitirmesi”dir. Bu öyküde, gizlenmiş olan ve göze görünmeyen geçeklik, fotoğraf yoluyla ortaya yansır. Kendisini gerçeği bulma hevesinde gösteren adam, onu kabul etmekten imtina eder. Sâdıkî şöyle der: “Yazar, tam bir meraklılıkla, toplumun içinde sıradan insanların göremeyecekleri meseleleri araştırmalıdır.”Bu öyküde geç kavranan bir tür felsefî ironi bir oyun gibi gizlenmiştir: Yılarca aynaya bakmaya cesaret edememiş, yaşlılığa inanmak istemeyen, görüntüsünü ve kimliğini- unutulmaya terk etmek isteyen bir adam, gerçekle karşılaşınca kendini yitirir. Acaba Sâdıkî bir fantezi mi yazmıştır? Bir vehmi ya da bir cinnet anını mı nitelemektedir? Bir kişiye özgü olmayan, bütün olguların sistemini kapsayan bir cinneti; dünya işlerinin hiçlik, dilsizlik ve anlamsızlığından doğan ve yazarın pek çok kahramanının yakasına yapışan bir cinneti? Sâdıkî, sıradan bir insanın hayatını betimleyerek başlar, ama öykünün kurgusundaki bir dönüşle, ortama doğal bir şekilde gizemlilik kazandırır. Öykünün kahramanını sıra dışı bir zihinsel konuma oturtarak hayatının trajik anlamını ortaya koyar. Geçici gerçeklikle insanların ideali arasındaki zıtlık, öyküdeki karakterleri garip vehimlere ve düşüncelere salar ve onları, öykünün uygun bir şekilde havada durmasını sağlayan bir muallaklıkta tutar. Sâdıkî’nin öykü dünyasında hiçbir şey durağan ve standart değildir. Sıradan durumlara o kadar alışılmadık bir açıdan bakılır ki okuyucu hayrete düşer. Sıradan insanlarda ve olaylarda yeni bir şey bulmak, bakışı bile alışkanlık halinde bulunan okuyucuyu, kural olarak sayılan şeyin, istisnai olduğunun farkına vardırır. Sâdıkî bir söyleşide şöyle der: “Biz, aslında doğal, ama bayağı ve bayağılığı kimsenin kavrayamadığı bir kanun haline gelmiş olan son derece fazla ve yaygın bulunan insanları, ilişkileri ve durumları, bayağılıkları ve maskaralıkları daha seçkin hale gelsin diye çeşitli konumlara sokuyoruz.” Bu bakımdan, onun öyküleri zaman zaman karikatüristik bir hale bürünürler, ama bunlar gerçekte bütün gün karşılaşıp durduğumuz kimselerdir. İşin komik yönü onların varlığında mevcuttur ve yazar sadece bu yönü dışa vurmakta ve aslında insanların ahmaklığını abartarak, toplumsal ilişkilere egemen olan ikiyüzlülüğü açığa çıkarmaktadır. Yazar, “Senger ve Kumkumahâ-yi Hâlî” (Cephe ve Boş Mataralar) adlı öyküde, Kembûciye adında felâkete uğramış bir memurun zihnine yerleşerek onun kendi kendine konuşmasını yeniden yaratır. Kembûciye yatağında düşünür, yemek yer ve def-i hacet eder. O kadar bayağı ve adi bir adamdır ki idealleri bile mangal ve rakı gibi uyuşturuculardan öteye geçmez. Bu, yüzeysel olmayan, bir ideale ve hedefe sahip olmamaktan kaynaklanan bir bayağılıktır. Kembûciye, hayat cephesini terk etmiş, inançtan ve umuttan yoksun mataralarla, bir sığınak arayışında olan adamların neslindendir: “Kembûciye Bey, cephede teslim oldu. Allah’tan matarası tamamen boştu ve düşman bir ganimet -su kastedilmektedir- elde edemedi.” “Bâ-kemâl-i Te’essuf” (Tam Bir Üzüntüyle) adlı öyküde, hem Mustakîm Bey’in şahsiyeti komedidir, hem de olayların anlatılış tarzı. Mustakîm Bey’in dünyası Kembûciye’nin dünyasından da karanlıktır. O, tek hobisi gazetelerdeki baş sağlığı ilânlarını toplamak olan aşağılık bir bekâr memurdur. Yalnız başınayken sıradan bir hayat konusundaki basit arzularını gözden geçirir. Bazen de ölümüyle her yerin alt üst olacağını düşünse de hiçbir şeyin değişmeyeceğini de bilir. Onun hayatının acıklı ironisi, muhteşem hayallerinin hakir gerçeklikle karşı karşıya gelmesinden kaynaklanır. Öykünün sürükleyiciliğini de gerçekle düş ve sıradan hayatla sıra dışı zihinsel kuruntular arasındaki çelişki sağlar. Dengeli bir insan olmak isterse de anormal durumlar ona kafa karışıklığını ve cinneti dayatır. Düşler zamanla üzerinde daha çok baskı kurarlar, öyle ki onu kendi ağırlıkları altında un ufak ederler. Düşünde evlenir, çoluk çocuğa karışır, karısını boşar, başka bir kadın alır... O sonunda daha da aşağılaşan ve hastalıklı bir hale gelen hayalleri yüzünden azap çekmektedir. (Golşîrî, “Dahmeî berây-i Semûr-i Âbî” (Su Samuruna Bir Kovuk) adlı öyküsünü, Sâdıkî’nin bu öyküsünün etkisiyle yazmıştır.) Bir gün, gazetede kendi ölüm haberini okur. Bu, sahte dirilerin ölülüğünün bir istiaresidir. İnsanların diri olduklarını öne sürdükleri bu ıstırap ve çelişki dolu dünyada, Mustakîm Bey kendi diriliğini kanıtlamaya kalkışır, kendisinin hatim meclisine gider, canının istediğini söyler ve bayılıp yere düşer. Öykünün sonunda, bütün maceranın, “Musta’în”i “Mustakîm” şeklinde yazan gazetenin basım hatasından kaynaklandığını anlarız. Gazeteci şöyle der: “Gazeteye haber verin, sağ olduğunu yazın.” Doktor cevap verir: “Ama yine de kendi fikri nedir görmek lazım?” Bu doktor, Mustakîm’lerin hayatını alaya alan Sâdıkî’den başkası olamaz. “Acaba onlar gerçekten canlı mıdırlar?” “Gayr-i Muntazar” (Beklenmeyen) ve “Serâser Hâdise” adlı öykülerde, toplumsal bir dönemin düzensizliğini anlatmak için öyküler daha geniş bir alana yayılır. Yazar yüzünü yeni bir sanatsal deneyime çevirir ve bireylerin hayatını yeniden canlandırmaktan vazgeçerek aileye yönelir. Sanatkârca ortamlar kuran ve karakterler yaratan yazar, bu deneyimden başarıyla çıkar, memur ailelerindeki bozuluşu ve yok oluşu çok güzel gösterir. “Gayr-i Muntazar” adlı öyküde, Mirza Muhammed Han Musâvât, ailenin babası, meşrutiyet devrimine katıldığını iddia eden ve omzunda dostlarının ölüm hatıralarının yükünü taşıyan emekli bir memurdur. Artık emekli olduğu için, Ahameni dönemi kadınlarının ruh hallerini anlatan bir kitap yazmaktadır! Ama bütün bu kaçışlar, kendini aldatışlar ve ulusal övünüşler, yalnızlığına ve sığınaksızlığına çare olmamaktadır. Evin annesi Tâvûs Hanım da kendisini hastalığıyla oyalamaktadır. Yalnızlıktan canından bezen kadın, genç kızlık dönemindeki –yitip gitmiş altın arzuların dönemi- tek kız arkadaşıyla barışmaya karar verir. Öykü, anneyle kızın eski arkadaşın dönmesi beklentisi için oluşturulmuş havasında ilerler ve gelişir. Yazar, bekleyiş ortamını güçlü bir şekilde ortaya koyar. “Gayr-i Muntazar”ın, Tâvûs Hanım’ın gençlik dönemi arkadaşının gelişi olduğu anlaşılır. Sonunda misafir, genç oğlu Dr. Fernûş ile birlikte gelir. Mirza Mahmûd Han’ın doktorla sohbeti, bir biçimde genç kuşağın eski kuşak tarafından yargılanmasıyla son bulur: “Biz ihtiyarlar: Meşrutiyet? Ya siz? Siz ne yapmak istiyorsunuz? Ev almak, araba almak, paranızı biriktirmek, kadın almak, çocuk sahibi olmak, saçlarınızı tıraş ettirmek, hepsi bu...” Ancak eski kuşağın da iddiadan başka bir şeyi yoktur. Zaten genç kuşağa yansıyan da işte bu köksüzlüktür. Eski kuşağın simaları, yaşlılığın ve âcizliğin temsilcisidir. Çağdaş kuşağın anlamsızlığı ve maskaralığı da yansımasını, tamamen karikatüristik bir tip olan ve hâlâ altını ıslatan bu iri kıyım adamın, Dr. Fernûş’un şahsında bulur. Ya da ah çekmekten başka bir işi olmayan sersem kız Felur’un şahsında. Doktorla Felur’un konuşmalarından, beklenmeyen’in çıkıp gelen aşk olduğu anlaşılır. Ancak Mirza Mahmûd son sığınağını da yitirip çıldırınca “Gayr-i Muntazar”ın onu kuşatan cinnet olduğu ortaya çıkar. “Numâyiş der Do Perde” (İki Perdelik Gösteri) adlı öyküdeki anormal, birbirine girmiş hayatın kavranamazlığı da insanların kendilerini yitirmelerine neden olur. Umutsuzluğu yenmek için sanata sığınan aydınlar, hayatlarını bir tiyatro sahnesinde oynamaktadırlar. Ancak gösteride de, hayatta olduğu gibi, anlaşmaya varamaz ve suizanla dopdolu bir çevre meydana getirirler. Ne var ki öyküdeki tiplerin her biri, oynanmakta olan temsilde tam da kendilerine ait cevapları bulacakları sırada, tiyatro tatil edilir. Oyun, bir başka bir deyişle hayat, artık oynanmadığına göre, cevap nedir? Böylece öykünün felsefî ironisi, “Hayat bilinmeyen bir noktaya doğru giden bir gösteridir.” anlamını çağrıştırır. “Karîbu’l-Vukû” (Yakında Olacak)’da, hezimete uğramış aydınların psikolojisi özgün bir şekilde betimlenir. Anlatıcı, gençlik idealleriyle çelişki içinde olan aydınların muhtemel girişimlerini ölçüp biçerek toplumsal bir ironiye ulaşır ve dönemin toplumsal psikolojisini çok güzel nitelendirir: “Zamanla, varlığımızda, dünyadaki her şeyi hiçe sayan, cahilce bir kayıtsızlık belirdi.” Ancak, geçmiş ideallerine bağlı kalan anlatıcı da önünde hiçbir gelecek görmez ve gündelik hayatın bayağılık tuzağına düşmekten de korkar. Sonunda felâket, cinnet şeklinde ortaya çıkar ve onu da beraberinde alır götürür. Behrâm-i Sâdıkî, “Serâser Hâdise” adlı öyküsünde, hastalıklı bir dönemi bütün genelliğiyle gösterebilmek için, tüm sanatsal yeteneğini kullanmıştır: Kiracıyla dolu bir apartmanın komşuları –ki toplumun küçültülmüş bir örneğidir- ev sahibinin evinde toplanmışlardır. Hiçbir aile ötekiyle anlaşamamaktadır. Büyük birader Bihrûz ve Mes’ûd sürekli çekişirler. Yalnızca anne, bir direk gibi aileyi korumaktadır. Bülbül ve Derviş, birbirine zıt iki kardeştir. Bülbül normal hayatı kabullenmiştir. Derviş ise Bihrûz gibi, uyuşturucuya, mesneviye ve tekkeye sığınmış müflis bir aydındır. “Biz bir zamanlar pek çok şeyi kabul eder, pek çok şeyi de etmezdik. Ama, inanın, çalışırdık. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum. Yüreğim bir zerre inanç için, her neye inanmak olursa olsun, kuş gibi çırpınıyor.” Öteki aileyi Muhâcir Bey ve karısı teşkil ederler. Odasının tavanına bir fare asmış olan Mâzyâr adında deli kılıklı bir de öğrenci vardır. Sâdıkî, birbirlerinin sözlerini anlamayan, çeşitli yaratılışlarda ve arzularda böylesine uyumsuz bir topluluğu idare etmede büyük bir ustalık gösterir. Ancak onun asıl hüneri, sıradan bir hayatı ve yinelenen konuşmaları hiçbir şekilde yorucu olmayan bir üslûpla tasvir etmesindedir. Oda, soğuk bir kış gecesindeki sohbetlerle hareketlenir. Öyküde ilerledikçe, oda tartışmalar ve fısıltılarla ısındıkça, içlerindeki çelişki dolu cehenneme yakalanmış hakir insanların, toplantı gecesinin soğuğu kendilerinde hal bırakmamış, hepsi de “katılım” güçlüğü çeken insanların ruhsal donukluğuyla daha yakından tanışırız. Zamanla yüzlerden maskeler düşer ve görünüşteki bağlılıkların altından ayrılıklar su yüzüne çıkar. Hiçbirisi geceleyin söylediklerine inanmazlar. Hepsi amaçsız ve bayağılığın zirvesindedir. Farklı hayatların ipleri birbirine bağlanır, insanlar birbirlerinin kaderine yakalanırlar. Anlaşmanın ve uzlaşmanın olmadığı bir çevrede kimlik arayışında olan bu insanların macerası, üzücü bir şekilde felâketle sona erer. Cinnet hepsini kuşatıncaya kadar ağlar, itiraf eder, deliler gibi tartışmaya başlarlar. Hepsi birbirini yanlış anlar. Hiçbiri bir diğerinin meramını anlamaz. Bir iletişim kurulamadığından herkes kendi çılgınca zihniyetinde boğulur. Öyküde hiçbir karakter eksensel bir işleve sahip değildir. Her biri kendi bakış açısı ve anlatımıyla gerçekliğin bir bölümünü dile getirir. Öykünün yapısını, bu insanlar arasında ortaya çıkan ve genellikle bir gönül bağının oluşmasını sağlayamayan konuşmalar yoluyla kurulan ilişki oluşturur. Toplumsal ve ruhsal karmaşalarla dolu olan bu kalabalık komedide insanlar, öykünün kurgusu ve ana temasıyla o denli yoğrulmuşlardır ki bu durum esere benzeri az görülen bir bütünlük kazandırmıştır. Sâdıkî’nin Pirandello gibi yazarların mizahıyla mayalanan kara mizahı, umuda açılan bir pencere bulamaz ve göz kamaştırıcı bir ışık altında bayağılığın bütün yönlerini ortaya koyar. Korkunun ve çirkinliğin hayata yoğun bir şekilde galip gelişi yüzünden, hayattan daha yüksek bir kavram arayışında olan insanların çabaları dahi mizahî bir şekilde çıkmaza girer. Bu insanlar mutluluğa lâyık oldukları halde, zihniyetleri, çektikleri sıkıntı nedeniyle, cinnetli bir havada asılı kalışa dönmüştür. Umutlarını yitirmiş bu insanların gözlerindeki pencerecikten görünen dünyanın manzarası gri ve umuttan yoksundur. Sâdıkî burada Gogol’un dünya hakkındaki görüşüne yaklaşır: “Gam, bu dünyayı o kadar istilâ etmiştir ki onun renginden arınmış hiçbir sevinç bulmak mümkün değildir.” Bu bakımdan, Sâdıkî’nin eserlerinde tebessüm ve keder birbirine karışır, üzücü ve komik şeylerin birbirine karıştığı gerçek hayatta olduğu gibi. Yazarın ıstırap dolu sesi “Âvâzî Gamnâk berây-i Yek Şeb-i Mehtâbî” adlı hoş yapılı öyküde, baştan sona acıya ve korkuya dönüşür. Sâdıkî, dolaylı bir şekilde, ölüm anındaki hastalığın son lahzalarını yeni bir tarzda kurgular. İlk önce hasta odasının sahnesi vardır; doktor, anne, baba ve akrabalar toplanmıştır. Hasta son sözlerini söylemek ister, ama sırrına mahrem olacak kimse bulamaz. Öykünün temel platformu, hasta adamın toplumsal yalnızlığıdır. Sâdıkî, öykünün anlatımında tarafsızlığını koruyarak, hastanın bulunduğu durum karşısında okuyucunun gönüldeşliğini ona doğru harekete geçirir. Öykü, görünüşte birbiriyle bağlantısı olmayan noktaların tasvirinden oluşur; halkı, hiçliği ve bayağılığı dışlama bahanesi peşinde koşan, uzak düşmüş bir şehrin tasvirinden... Üstü başı yırtık bir memur, güneşte sığınacak bir yer arar. Kahvehanede oturan yoksul arabacı, soğuktan inlemektedir. Bu tasvirler arasında, batmakta olan günün göğünde yürek darlığını şiddetlendiren ölüm habercileri, kargalar anılır. Bütün bu sahneleri birbirine yaklaştıran, toplumsal miskinlik yatağında, insanları hiçliğe sevk eden durgun bir hayattır. Öyküde, vurgulanan soğuk, ona temsilî yön kazandıran bir genellemeye ulaşır. Yine, hastanın hali de, öyküdeki her bir karakterin hayatının sonuna işarettir. Bütün bu insanlar, hayattaki acılar ve umutsuzluklar konusunda, öykünün kahramanıyla ortaktırlar. Silik bir şekilde tasvir edilen bütün bu unsurlar, Sâdıkî’nin, son öykülerinde göz önünde tuttuğu ana temaya –hiçlik- canlılık kazandırmak için birbirine bağlanırlar. Okuyucu dolaylı bir şekilde, bu insanların da mutlu yaşamadıklarını ve gönüllerinin muradına eremediklerini hisseder. Bu öyküde her şey boşunadır, gerçekliği olan sadece ölümdür. Yazarın, ilk öykülerindeki kendi içindeki huzursuzlukları gizleyen esprili üslûptan hiçbir eser yoktur. Istırap dalgaları her an daha da kabararak gelmekte ve yazarı kuşatmaktadır. Sâdıkî’nin, o yıllar boyunca bir kuşağı meşgul eden sorunlar hakkında yeni sözleri vardı. Hasta ve yaralı zamanenin sancısı, onun asli öykülerinde en etkili biçimde tecelli etti. Sâdıkî, bu dönemi son derece canlı bir şekilde yeniden inşa edişi, dönemin felsefî hiçliğinden ve umutsuzluğundan kaynaklanan bütün sınırlılığına rağmen, sonraki neslin anlatı edebiyatı üzerinde derin ve sürekli bir etki bırakır. 40/60’lı yıllardan sonra onun eserleri taklit edilerek birçok öykü yazılır. Bu keyfiyet itiraf edilse de edilmese de, Sâdıkî’nin eserlerinin İran edebiyatını etkisi altına aldığında hiçbir kuşku yoktur. Üslûbu ya da içeriği izleme konusundaki bu etki, özellikle “Cong-i İsfahân” yazarlarının çalışmalarında gözlemlenmektedir. Örneğin Golşîrî, Sâdıkî’nin öyküsel ürünlerinden –bu cümleden olarak birbirleriyle ilişkileri ustaca anlatılan arkadaşlar topluluğu yaratmada- pek çok öyküsünde yararlanır. Takî-yi Muderrisî de öykülerinde, Sâdıkî’nin aklını yitirmiş tiplerini ve ailelerin yıkılış ortamını tekrar eder.
|