Bu konuşmada adalet ve eşitliği açıklamak, hangi ayrıcalık ve ayrımcılıkların adaletle uyuşmadığını şerhetmek istiyorum. Toplum fertleri arasında olan ayrıcalığın her türü adaletle çelişir mi? Adalet, insanlar arasında hiçbir şekilde imtiyaz ve ayrıcalığın olmamasını mı gerektirir? Yoksa adalet, insanların birbirlerine nispetle yersiz imtiyaz ve ayrıcalıklar elde etmemelerini mi gerektirir? Adaletin gereksinimi, yersiz ayrıcalık ve ayrımcılıkların olmaması ise yerlilik veya yersizliğin, doğruluk veya yanlışlığın ölçüsü nedir? İmtiyaz ve ayrıcalıklar hangi doğrultuda olursa yerli ve doğru, hangi doğrultuda olursa yersiz ve yanlış olur? Geçen konuşmalarda, İmam Ali'nin (a.s) bir buyruğuna değinmiştim. İmam Ali (a.s), kendisine sorulan "Adalet mi, yoksa bağış mı daha üstündür?" sorusuna, adaletin daha üstün olduğu cevabını vermiş ve bunu iki delile dayandırmıştı. Onlardan biri şudur: Adalet, her şeyi kendi yerine koyar; bağış ise bir şeyi kendi yerinden çıkarır.
İmam Ali (a.s), "Adalet bağıştan daha üstündür; çünkü adalet, insanları tek sırada ve tek seviyede tutar ve insanlar arasında fark gözetmez." buyurmamıştır. İmam Ali (a.s), "Adalet bağıştan üstündür; çünkü adalet, her şeyi kendi yerine koymaktadır." buyurmuştur. Mevlana şöyle der: Adl, vaz-i ni'metî der mevzieş Ney be her bîhî ki başed âbkeş Zulm çibûd vaz der na mevziî Ki nebaşed coz bela ra menbeî Adl çibûd âb deh eşcar ra Zulm çibûd âb daden hâr ra. Adalet, nimeti öz yerine koymaktır Her temele su bağlamak değildir. Zulüm nedir? Bir şeyi başka yere koymaktır Beladan başka bir şeye kaynak olmaz, bu. Adalet nedir? Ağaçları sulaman Zulüm nedir? Dikeni sulaman. İmam Ali'nin (a.s), kendisine sorulan soruya verdiği cevaptan şu sonuç çıkar: Adalet, insanlar arasında olan bütün ayrıcalıkların ortadan kalkmasını gerektirmez; bilakis, istihkakların korunmasını gerektirir. İşte bu bağlamda ikinci soru ortaya çıkar: Hak edişin ve etmeyişin, yerinde ve yersiz olmanın ölçüsü nedir? Öncelikle konuya giriş bağlamında bir noktaya değinecek ve ondan sonra da bu soruya cevap vereceğim. Toplumun canlı bir bedene benzetilmesi, en güzel ve en kapsamlı benzetmelerden biridir. Bir bedenin farklı azalardan oluştuğu ve her azanın belli bir görevi olduğu gibi, toplum da bireyler bütününden oluşur ve toplumun ihtiyaç duyduğu işler bütünü, meslek ve sanatlar suretinde esnaf, sanatkâr ve bireyler arasında taksim edilir. Bir bedenin azalarının her biri belli bir makam ve konumdadır. Biri emreder, diğeri itaat eder, biri üstün bir konumdadır ve diğeri aşağı konumda. Toplum da böyledir; yani hangi rejim ve sistemle yönetilirse yönetilsin, her toplumda görev ve meslek taksimi, hatta makam ve sınıf taksimi yapılması kaçınılmazdır. Biri düşünecek ve plân yapacak, diğeri itaat edecektir; biri üstün ve diğeri alçak konumda olacaktır. Bir toplum hangi rejim ve sistemle yönetilirse yönetilsin, bir tür özel organizmaya sahip olacaktır. Bedenin sağlık ve hastalığı olduğu gibi, toplumun da sağlık ve hastalığı vardır. Bir beden nasıl doğar, gelişir, çöker ve ölür ise toplum da aynı yapı ve özelliktedir. Bedenin sağlıklı olması durumunda azalar arasında acı paylaşımı yapılır; toplumun da sağlıklı, canlı ve sosyal ruha sahip olması durumunda bireyleri arasında dert ortaklığı gerçekleşir. Bu tabir ve benzetme, yüce İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) buyruklarından alıntıdır. Yüce Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Müminlerin, durumu birbirlerini sevme ve birbirlerine merhamet etme bakımından bedene benzer; bedenin bir azası ağrıdı mıydı, diğer azaları acı paylaşımına çağırır ve böylece ateş ve uykusuzluk başlar. Şair de şöyle demiş: Çû uzvî be derd avered rûzgâr diger uzvha ra nemâned karar. Bir azayı incitti miydi felek Diğer azalarda kalmaz huzur. Başka yönlerden de toplum ve beden arasında benzerlikler ve ortaklıklar vardır. Genellikle bir şey bir diğer şeye benzetildiğinde, arada bir-iki veya en fazla üç benzerlik noktası olur. Toplumun bedene benzetilme konusunda ondan fazla ve hatta onlarca ortak nokta sıralanabilir. Bu, kapsam bakımından eşsiz bir benzetme olabilir. Gerçekten de bu çok yönlü ve çok kapsamlı bir benzetmedir. Ancak bedenle toplum her yönden aynı değildir ve birbirinden ayrıştıkları yerler vardır. Bu akşam adaletin anlamını açıklayabilmek için beden ve toplum arasındaki bazı farklara değineceğim. Beden ile toplum arasındaki farklılıklardan biri, bedenin her bir azasının sabit bir yeri ve belli bir konumunun olmasıdır. Bedenin azaları yer, konum, makam ve görev değiştirmezler. Mesela göz, kulak, el, ayak bedenin azalarıdır ve her birinin belli görevleri, sabit konumları var. Göz her zaman gözdür ve kulak her zaman kulak. Gözün işi her zaman için görmek ve kulağın işi her zaman duymaktır. Bu görev ve konum değişmez. Kulak, yeterlilik göstererek gözün makam ve konumunu alamaz. Göz, görevini yapmada ihmal ettiğinden dolayı bulunduğu konum ve makamdan aşağı inmez ve kulağın yerinde olmaz; el, ayak olmaz ve ayak, el. Kalp, beyin, akciğer, karaciğer, böbrek, mide ve bağırsak gibi bedenin diğer azalarından her birinin belli ve değişmez bir yer ve işlevi vardır. Toplumun azaları nasıldır? Toplumun bireyleri de bedenin azaları gibi midir? Her birey ve sınıfın toplumda sadece değişmez bir yer ve konumu mu vardır? Sadece bir iş için mi yaratılmışlardır? Bir iş ve bir görevden fazlasını yapamazlar mı? Gözün, kulağın, kalbin, ciğerin, böbreğin... belli bir görevi olduğu gibi toplumun birey ve sınıflarının görevleri de belli midir? Her sınıfın bireyleri, kendileriyle ilgili olan belli meslekle mi uğraşmalıdırlar? Başka bir sınıf veya meslek alanına atılma hakkına sahip değiller mi? Durumun böyle olmadığı çok açıktır. Çünkü beden azalarının hiç biri akıl, irade, teşhis, bağımsızlık, ihtiyar, seçme ve beğenme gücüne sahip değillerdir. Beden azalarının tümü, bedene hükmeden ruhun emrindedirler. Topluma nispetle bireylerin durumu böyle değildir. Her ne kadar toplumun ruh ve dirimi var ise de bu sosyal ruh, kendi bedeninin azalarından ibaret olan bireylerine bu derecede hâkim ve musallat değildir. Bireyler de bu derecede sosyal ruhun emrinde değillerdir. Filozoflar çok eski zamanlarda, insanın tabiatı ve zatı itibariyle sosyal bir varlık olduğunu söylemişlerdir. Sonradan gelen filozoflar, insanın zat ve tabiatı hasebiyle sosyal bir varlık olduğunun ne anlama geldiğini mercek altına almış ve tetkik etmişlerdir. Acaba kastedilen şu mudur: İnsan ile bitkiler ve hayvanlar -elbette bazı hayvanlar- arasında fark vardır; insanda olan yetenek ve yetkinlikler ancak sosyal yaşam ışığında eylemsellik kazanır ve yaşam gereksinimleri ancak sosyal yaşam sayesinde giderilir. İnsanın zatı itibariyle sosyalliğinden kastedilen anlam buysa bu, tamamen doğrudur. Yoksa zatî sosyallikten kastedilen şu boyut mudur: İnsanın sosyal yaşamı içgüdüsel, doğal ve mecburî olup seçim ve ihtiyar sınırı dışındadır. İnsan da aynen arı, termit ve karınca türünden hayvanlar gibi içgüdüsel yönlendiricilikle, mecburî olarak ve kendine biçilmiş özel işlevi yerine getirmek için sosyal olarak yaşar. İnsanın tabiatı itibariyle sosyalliği bağlamında kastedilen bu ikinci yorum ise bu, doğru değildir ve insanın sosyal yaşamı böyle değildir. O hâlde kastedilen, insanın toplum olmadan ve tek başına yaşamaya güç yetiremeyeceği, yaratılış bakımından insandaki ihtiyaç ve yeteneklerin ancak sosyal yaşam sayesinde eylemsellik bulacağı ve bunların bütününün insanı sosyal yaşama çağırdığı ve ittiği ise bu, tamamen doğru ve gerçektir. Bu yön de, insanın akıl ve iradesinin göreceli bağımsızlığıyla ve ihtiyar ilkesine dayalı oluşuyla çelişmez. Buna binaen insanın sosyal yaşamının uzlaşı ve ihtiyar ilkesine dayandığı; akıl, irade ve ihtiyar hükmünce sosyal yaşamı seçtiği söylenebilir. Son asırların büyük sosyal bilimci ve düşünürü Jean Jacques Rousseau, insanın sosyal yaşamının sözleşmeye dayandığı, anlaşma ve karar verme sonucunda ortaya çıktığı, mecburî ve içgüdüsel olmadığı teorisine dayalı olarak "Garardad-i İctimaî (=Toplumsal Sözleşme)" adında bir kitap yazmıştır. Rousseau'nun, insanın sosyal yaşamını tamamen reddettiği kuramı kesinlikle kabul edilecek türden değildir; fakat bireylerin seçiminin bu yönde etkili olduğu bizim açımızdan doğrudur ve eleştirilecek bir yanı yoktur. Şimdilik, felsefî olan bu konuya girmek istemiyorum. Anlatmak istediğim asıl şey şudur: Toplum ve beden pek çok yönden birbirine benzemekle birlikte farklı yönleri de vardır. Bedenin her bir azasının sabit yeri, belli ve değişmez konumu, belirli bir görevi vardır ve bunun dışına çıkamaz. Toplumun bireyleri ise böyle değildir. Bedenin azaları, sadece özel bir üyelik hakkına sahiptirler ve üyelikleri de bulundukları konumda olmaktan ibarettir. Toplumun bireyleri ise üyeliğin her türüne hak sahibidirler ve bu hak, çalışma ve yeterlilik sonucunda belirlenir. Bireylerin topluma üyelikleri, nasıl bir konumda olacakları, hangi tür meslekle hizmet etmeleri gerektiği bakımından sorumlulukları içgüdüsel ve doğal olarak belli değildir; bireyin toplumla bağlantılı makamı belirlenmemiştir. Bireyin gayret ve çalışma alanı geniştir, önü açıktır, özel bir görevle sınırlı değildir. İhtiyar, seçim, özgürlük, beğeni ve sonuçta da makam, meslek ve konumlar değiştirebilir. Toplum bedeninin aza ve üyeleri değişime elverişlidirler ve yerlerini değiştirebilirler. Yaratılış kanunu; kimsenin alnına falanca üyelikte, falanca konumda, falanca sorumlulukta, birinin öğretmen, diğerinin marangoz, birinin mimar, bir diğerinin tüccar... olması gerektiğini yazmamıştır. Bedeni oluşturan göz, kulak, dil, el, ayak... gibi azaların ise hangi konumda olmaları, hangi sorumluluğu yerine getirmeleri gerektiği yaratılış yasası tarafından belirlenmiştir. Kısacası bedenin azaları arasında doğal olarak görev taksimi yapılmış, hangi azanın ne gibi bir işlevi yerine getirmesi tabii olarak belirlenmiş ve hangi konumda bulunması yine doğal olarak takdir edilmiştir. Toplum bağlamında ise görev taksimi insanın kendisi tarafından yapılır, sınıflar ve konumlar belirlenir. Çalışma alanı da herkes için geniştir; toplum bireylerinin hepsi insandır, hepsi akıl sahibidir, hepsi irade ve ihtiyar sahibidir ve herkes kendisinin kişilik sahibi olduğuna inanır. İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkar: Toplum bireyleri iş bölümünü nasıl yapmalılar? İster istemez yükseği ve düşüğü olan görev ve makam sıralaması hangi dayanak ve gerekçeler üzere yapılmalıdır. Hangi ölçü üzere toplumda bireylere yer verilmeli? İnsan iş ve konum taksimine nereden başlamalı? Bunun tek yolu herkesin serbest ve özgür bırakılması, yaşam alanının yarış arenasına dönüştürülmesi, herkesin çalışarak ve yeterlilik göstererek kendi zevk ve yeteneğine uygun meslek ve konumu elde edebilmesidir. Bazıları hayatı savaş meydanına benzeterek hayatın beka çekişmesi olduğunu söylemişlerdir. Hayatın beka yarışı olduğunu söylemek en güzel ve en yetkin tabir olacaktır. Çünkü "beka çekişmesi" tabiri, çatışma ve kavga anlamı içerir. Bazılarına göre hayat savaş ve kavgadan başka bir şey değildir ve insan hayatındaki öncelikli ilke çatışma ve düşmanlıktır; insan, çekişmeler yüzünden dayanışmaya ve barış içinde yaşamaya mecbur kalır. Şimdilik bu konuyu ele alma fırsatımız yok; ancak genel olarak şunu belirtmeliyim ki bu teori doğru değildir. Çünkü hayatın doğa ve tabiatı, kavgayı ve çatışmayı değil, ancak beka yarışını gerektirir. Hayatın gerçek ve doğru eksenine oturması isteniyorsa hayat, varlık yarışı doğrultusunda olmalıdır. Yarış iki şeyi gerektirir; bireylerin özgürlüğünü ve kargaşayı önleyecek sosyal düzeni. Bunu açalım: Mesela bir güreş veya koşu veyahut da halter müsabakasını düşünün. Müsabakalarda madalya, ödül, onur ve sevgi kazanma olduğunu bilirsiniz. Müsabakalarda ödülü kim alır? Elbette ki yarışı en güzel şekilde yerine getiren kimse ödülü de alır. Ödül alma hakkı, dünyaya geldiği gün insanın alnına yazılmaz; sadece onun madalya kazanmaya hak sahibi olduğu ve başkalarının bu hakka sahip olmadığı insanın alnına yazılmaz. Bilakis müsabakaya katılma hakkı herkese verilir ve herkes yarışa katılma özgürlüğüne sahiptir. Daha iyi çalışan ve kendini daha iyi hazırlayan kimse yarışı kazanır ve diğerleri de fıtrî yeterliliğe sahip olmadıklarından veya gerekli düzeyde hazırlık yapmadıklarından dolayı ödül kazanamaz. Bir yıl boyunca sınıfa girip derslere katılan ve yıl sonunda sınavlara tâbi tutulan öğrenciler de aynı durumdadır. Sınav sonunda kimi öğrenciler iyi ve kimileri de kötü not alırlar; kimileri de daha üstün başarı göstererek örnek öğrenci olur. Not, verilen bir imtiyazdır ve herkese, çektiği zahmet ve yeteneği oranında verilir. Toplum bedenden farklı olduğundan dolayı toplum bireylerinin görevleri yaratılış tarafından ve cebrî olarak belirlenmez. Yüce Allah insanları özgür ve ihtiyar sahibi olarak yarattığından, insan için sınırlı bir görev, sabit ve değişmez bir konum belirlemediğinden dolayı insanın amel ve çalışma alanını geniş kılmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı toplum, insanların yarış alanıdır. Bireyler yeterlilik, yetenek ve faaliyet göstererek yarışı kazanmalı ve haklarını elde etmelidirler. Bütün insanların her işe oranla eşit yeteneğe sahip olduklarını söylemiyorum. Şüphesiz insanlar, bu bakımdan farklı yeteneklere sahiptirler. Her insanın özel bir zevki ve yeteneği vardır. Bu nedenle de insanlar bazı işlere daha çok istek ve ilgi duyar, bazı işlere de meyil göstermez. Ama yine de herkes ilk günden, belirli bir iş için, sabit ve değişmez bir makam için yaratıldığını düşünmez. Buna binaen toplum, her alanda özgür bir yarış meydanı şekline bürünmeli, herkesin bu yarışa katılma hakkı olmalı ve de sosyal konum ve dereceler, sosyal yarışlarda üstün başarı ve yeterlilik gösterenlere verilmelidir. Bir yarışta iki şey vardır: Bunlardan biri yarışın konusu olan koşu, güreş, halter gibi eylemdir; diğeri ise, yarışı kazanana verilen ödül ve onurdur. Yarış alanı olan toplumda da iki şey vardır: Biri, yarış yapılan iştir ve diğeri de, şahıslara verilen haz ve paydır. Yarışın konusu olan iş ve ödül ne olmalıdır? İşte buraya, yüzeysel de olsa dikkat edilse konu çözümlenecek ve soru cevabını bulacaktır. Yarışın konusu olan işler, insana faydalı ve sosyal yaşamının bağlı olduğu işlerdir. İnsanlar için faydalı olan işlerde; bilim ve fazilet, takva ve doğruluk, akıl ve algı alanında, iş ve üretim alanında, insanlara hizmet alanında yarış yapılmalıdır. Bu yarışları kazananlara verilen ödüller ise yeterlilik, liyakat, zahmet ve istihkak miktarınca onlara verilen haklardır. İnsanlara verilen hakların, gerçekte yarışa katılıp üstün başarıyla bitirenlere verilen ödüller gibi olduğunu veya sınav sonrasında öğrencilere verilen notlar gibi olduğunu, yarış konusunun ne olduğunu, hangi bölümde öne geçmenin ölçü olduğunu, hangi alanda yarış yapılması gerektiğini, hangi dersten sınava girip not alınması gerektiğini, dinin hayır ve salih amel olarak nitelediği hususlarda yarış yapılması gerektiğini anladığımızda kime ödül ve not verilmesi veya verilmemesi gerektiğini veyahut da kime daha çok ve kime daha az verilmesi gerektiğini daha iyi anlayacağız. Geçen konuşmalarda, hak ve sorumluluğun İslâm'da omuz omuza olduğunu ve birbirinden ayrılmayacağını söylediğim şey işte budur. Yarış alanı, görev ve sorumluluk alanıdır; haklar ise, görev ve sorumluluk yarışıyla uyumlu olarak şahıslara verilmesi gereken fayda ve notlardır. İslâm'da hak ve sorumluluğun birlikteliği ilkesini, hayatın sorumlulukları yerine getirme müsabakası olduğunu, yarışın ödülünün sosyal haklardan yararlanmak olduğunu anladığımız durumda, İslâm'ın sosyal hukuk dayanaklarından en büyüğünü anlamış olacağız. İşte bu dayanak, bir ışık gibi bütün konularda kılavuzumuz olacak ve birçok karanlıklardan bizi kurtaracaktır. İşte buradan adaletin anlamı ortaya çıkar ve gündeme getirdiğimiz soru cevabını bulur. Sorduğumuz soru şuydu: Adaletin anlamı nedir? Adaletin karşıt noktası olan ayrıcalık ve ayrımcılık nedir? Toplumda bireyler arasında olan ayrıcalığın her türü adalete aykırı mıdır? Adalet mutlak eşitliği mi gerektirir? Yoksa adalet, mutlak eşitliği gerektirmez mi? Bazen adalet, ayrıcalık ve imtiyazı, bazen de yersiz ve nedensiz ayrıcalıkların olmamasını mı gerektirir? Eğer adalet, mutlak eşitliği gerektirmiyorsa yerli ve yersizliğin ölçüsü nedir? Adaletin anlamı, bütün insanların her yönden aynı düzeyde, aynı derecede ve aynı konumda olması değildir. Toplumun kendiliğinden bazı konum ve makamları vardır ve bu bakımdan beden gibidir. İşte bu makam ve konumlar önceliklere göre sıralanmalı ve taksim edilmelidir. Bu bağlamdaki tek yol, bireyleri özgür bırakmak ve yarış ortamını hazırlamaktır. Yarışın varlığı, yeteneklerin farklı ve çalışma ölçüsünün aynı olmadığından dolayı ayrıcalıklar ve farklılıkları ortaya çıkaracaktır; biri öne geçecek, diğeri geride kalacak, biri en önde olacak ve bir diğeri en arkada kalacaktır. Adalet, ister istemez toplumda olan farklılıkların yeteneklere ve yeterliliklere tâbi olmasını gerektirir. Adalet, sınava katılan öğrencilerin eşit olarak not almalarını değil, bilakis her öğrencinin hak ettiği notu almasını gerektirir. Herkese hak ettiği notun verilmesi ayrımcılık ve haksızlık değildir. Hak sahibinin hakkının zayi edilmesi zulüm ve haksızlıktır. Adaletin gereksinimi, kahramanlık yarışlarında olduğu gibi bireylerin yeterlilik ve yeteneklerinin ölçü edinilmesidir. Adalet, yetenekli ile yeteneksiz arasında fark gözetmemek değildir. Bu türden eşitlikler, zulüm ve adaletsizliğin özüdür. Çalışmaya dayanan yeterlilik ve yetenekler uyarınca yapılan ayrıcalıklar ise adaletin özüdür. Adalet, eşit olmayan hukuksal koşullarda değil, ancak eşit hukuksal koşullarda eşitliği gerektirir. Yani bilimsel veya kahramanlık yarışlarına katılanlar arasında, yetenek ve yeterlilikle ilgili olmayan bir hususta fark gözetilmemeli ve ayrıcalık yapılmamalıdır. Yarışa veya sınava katılan kimsenin siyah veya beyaz olması, zengin veya fakir çocuğu olması, torpilli veya torpilsiz olması, öğretmen veya hakemle yakınlığının bulunması veya bulunmaması ölçü olmaması gereken hususlardandır. Çünkü bunların hiçbiri, bireylerin yetenek, yeterlilik, çalışma ve hazırlanmasıyla ilgili değildir. Hem bireylerin istidat ve liyakatlerinin görmezden gelinerek herkese eşit notlar verilmesi ve hem de istidat ve yeterlilikle ilgili olmayan şeylerin imtiyaz ölçüsü kılınması zulüm ve haksızlıktır. Yerli ve yersiz ayrıcalıkların, doğru ve yanlış ayrımcılıkların farkı işte budur. "Adalet, her hakkı hak sahibine vermektir." sözünün de, İmam Ali'nin (a.s) "Adalet, işleri kendi yerine koyar." buyruğunun da anlamı budur. Adalet, bütün sosyal konu ve konumlarda ve sosyal haklardan yararlanma yolunda herkese nispetle tamamen müsabaka koşullarının sağlanması ve müsabakaya uygun olarak davranılmasıdır. Eşitliğin ve herkese aynı gözle bakmanın anlamı da, şahsî mülahazaları göz önünde bulundurmamak, şahsî ve sınıfsal mülahazalar bakımından herkesi eşit seviyede tutmaktır. Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: Halk bir tarağın dişleri gibidir/eşittir. Yüce Peygamberimizin (s.a.a) bir diğer buyruğu şöyledir: Şüphesiz ki Rabbiniz bir ve babanız birdir; hepiniz Âdem'densiniz ve Âdem topraktan. Arabın Aceme hiçbir üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takva iledir. Fazilet, takva, amel ve yeterliliğe dayanmayan hiçbir şahsî mülahaza, ayrıcalık ve ayrımcılık vesilesi olmamalıdır. Öncelik ve imtiyazlar ancak fazilete, takvaya ve amele dayanmalıdır. Kur'ân-ı Kerim; renk, ırk, cins ve kan imtiyazlarını reddederek şöyle buyurmaktadır: Ey insanlar, şüphe yok ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve sizi, aşiretler ve kabileler hâline getirdik tanışın diye; şüphe yok ki Allah katında derecesi en yüce olanınız, en fazla çekineninizdir. Kur'ân-ı Kerim, ancak fazilete dayalı imtiyazları resmiyete tanımıştır. Kur'ân-ı Kerim bilenle bilmeyeni, sakınanla sakınmayanı eşit görmemekte ve şöyle buyurmaktadır: İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muameleyi mi yapacağız? Yine şöyle buyurmuştur: De ki: "Eşit olur mu bilenlerle bilmeyenler? Bunu ancak aklı başında olanlar düşünür." Bir başka ayet şöyledir: Allah üstün etti savaşanları oturanlardan, pek büyük bir ecirle. Yine Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur: Onlar mı Rabbinin rahmetini pay edecekler? Biziz geçimlerini, aralarında paylaştıran dünya yaşayışında ve bir kısmı, bir kısmına hizmet etsin diye bazılarını derece bakımından bazılarından üstün halkettik. Yüce Allah'ın, farklı geçim ve yetenekleri insanlar arasında bölüştürmesi neticesinde insanlar arasında doğal farklılıklar oluşacaktır ve bu farklılıklar, bazılarının diğer bazılarına hizmet etmesine neden olacak ve böylece de insanın sosyal yaşam düzeni yerleşmiş olacaktır. İnsanların doğal farklılıkları, yaratılışın şaheserlerinden biridir. Bazı insanların bir açıdan doğal üstünlükleri vardır; bir başka açıdan bakıldığında başka insanların onlardan da üstün olduğu gözlemlenir. Sonuç itibariyle bütün insanlar birbirlerine hizmet etmekte ve birbirlerine ihtiyaç duymaktadırlar. İşte konuya özellikle bu açıdan bakıldığında, yaratılışın şaheserlik boyutu daha da belirginleşecektir. Dünyanın gelişmiş ve uygar toplumları, adalet ve eşitliği sağlama yönünde çalışmalar yapmış ve başarıları oranında yetenekli ile yeteneksiz, zeki ile sefih, çalışkanla tembel, kişilikli ile kişiliksiz, güvenilir ile güvenilmez, hizmet edenle etmeyen arasında fark gözetmemenin eşitlik ve adalet olmadığını anlamışlardır. Bu tür farklılıkları ve ayrıcalıkları görmezden gelmek zulüm ve haksızlığın ta kendisidir. Eşitlik, her yer ve her tabakada bulunan her insanın yetenek, yeterlilik ve çalışması ışığında kendine layık olan yetkinliğe ulaşabilmesi için eşit imkânların ve eşit ortamın sağlanmasıdır. Çalışan ve gayret gösteren kimse sonuca ulaşacak, ihmal eden kimse de kendini sorumlu bilecektir. Mesela herkes okula gidebilme, okuyabilme ve öğrenebilme, yüksek tahsil yapabilme imkânına sahip olmalıdır. Bu imkân, sadece birileri için sağlanırken diğerleri bundan mahrum edilmemelidir; yüksek tahsil yapması için birine fırsat tanınırken diğeri bundan yoksun bırakılmamalıdır. Bu hususta gerekli imkân ve fırsatlar herkes için tanınmalıdır. Ücra bir noktada yaşayan, bilimsel ve sosyal yeteneği olan bir köylü çocuğuna da bu olanak sağlanmalıdır. Bu insan da adım adım ve aşama aşama bilim alanında ilerleme, bir bilim dalında uzmanlaşma veya sosyal yeteneğinin varlığı durumunda, ilgili alanda yükselme imkânlarına sahip olabilmelidir. İmkânlar ve çalışma koşulları bakımından herkesin eşit düzeyde olmaması, yanlış ayrıcalık ve ayrımcılıktır; biri yükselme imkânına sahip iken diğeri bundan yoksun olmamalı, asla yeterliliği olmayan kimse elinden tutulup kaldırılırken yeterliliği olan kimse altta kalmaya mahkûm edilmemelidir. Sa'di şöyle der: Vakti oftad fitne-i der şam Her kes ez kuşe-i fera reftend Rustazâdegân-ı danişmend Be vezir-i padşa reftend Peseran-ı vezir-i nagıs agl Be gedayi be rusta reftend Bir fitne çıktıydı da akşam Herkes köşesinden kurtuldu Bilge köylü çocukları Padişaha vezir oldu Aklı eksik vezirzâdeler Köye dilenmeye gittiler Toplum, bilim ve sanata değer vermek için sadece bir kargaşanın çıkmasını, şartların değişmesini ve bunun sonucunda bilge köylü çocuklarının vezirlik konumuna yükselmesini, vezirin yetersiz ve yeteneksiz oğlunun da dilencilik etmesini beklememelidir. Kuşkusuz ki adil ve dengeli bir toplum, eşitlik yasasının hükmettiği toplumdur. Böyle bir toplum, evvela herkese eşit imkânlar sağlar ve ayrıca adaletle davranır. Yani bu toplum amel bakımından bireylerine, genellikle doğru ilkelere kurulu bilim ve kahramanlık müsabakalarında davranıldığı gibi davranır. Bu toplum, bir yandan yetenekli köylü çocuklarına bilgelik ve ondan sonra da vezirlik yolunu açmalı ve öte yandan da vezirin yetersiz ve yeteneksiz çocuklarını çökertmeli ve hak ettikleri yerde tutmalıdır. Yüce Peygamber'in (s.a.a) eşit imkânlar bakımından "Halk bir tarağın dişleri gibidir/eşittir." buyruğu uyarınca ve üstünlük kazanma bakımından "De ki: Eşit olur mu bilenlerle bilmeyenler?" veya "Allah katında derecesi en yüce olanınız, en fazla çekineninizdir." veyahut da "İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muameleyi mi yapacağız?" gibi Kur'anî buyruklar uyarınca hareket eden bir toplum, elbette ki böyle olmalıdır. İslâm'ın doğuşunda böyle olmadı mı? İslâm'ın doğuşunda "Ve biz yeryüzünde zayıf bir hâle getirilmesi istenenlere lûtfetmeyi ve onları, halka rehber kılmayı ve yeryüzüne, onları miras bırakmayı dilemedeyiz." ayetinin örneği gerçekleşmedi mi? İslâm'ın doğuşunda köleler veya Abdullah b. Mes'ud gibi bilge ve takvalı köle çocukları üstün tutulmadı ve yöneticiliğe getirilmedi mi? Hakem ve çözümleyici konumda olan Ebu Cehil, Ebu Leheb, Velid b. Muğire gibi ehliyetsizler bulundukları konumdan alaşağı edilmedi mi? Kabilelerin yetersiz ve ehliyetsiz reisleri alaşağı edilerek onların yerine yeterlilik, takva ve çalışkanlıklarından dolayı köleler kabile reisliğine getirilmedi mi? İslâm dini kesinlikle sosyal olmakla; toplumun şahsiyetine inanmakla; toplumun dirimine, ölümüne, mutluluğuna, bedbahtlığına, yararına, zararına, toplumun maslahatının bireyden önceliğine inanmakla, sınıfsal imtiyazları hükümsüz kılmakla... birlikte İslâm'ın sosyal düzeni, bireylerin gerçek hak ve imtiyazlarını görmezden gelmemekte ve bireyi, bireysel açıdan toplum karşısında naçiz görmemektedir. Yani İslâm dini, dünyadaki bazı düşünürler gibi bireyi bir hiç olarak görmemektedir; bireyin değil, toplumun hak sahibi ve malik olduğunu kabul etmemektedir. İslâm dini bireysel haklara, bireysel mülkiyete, bireyin asalet ve bağımsızlığına kesin olarak inanmaktadır. İslâm açısından adalet, bireyin tamamen toplumda yok olması değildir. İslâm'ın adalet olarak nitelediği şey, her açıdan müsabaka koşullarının sağlanması ve çalışma, sorumluluk, fazilet meydanında gerçekleşen müsabakanın gereği olarak özel imtiyaz ve hakların bireylere verilmesidir. Bu bağlamda şüphe edilmemesi gereken tek şey; İslâm'ın amel, takva, ilim, hak yolunda cihatla ilgili olmayan imtiyaz ve farklılıklarla, hem öngördüğü soyut buyrukları bakımından mücadele etmesi ve hem de büyük din önderlerinin davranışlarında bu mücadelenin somut olarak uygulanmış olmasıdır. İslâm'ın sınıfsız toplumu, imtiyazların, kazanımların, yeterlilik ve yeteneklerin cebre dayalı olarak göz ardı edildiği bir toplum değil, nedensiz ve mesnetsiz ayrımcılığın olmadığı toplumdur. Yemame ahalisinden olan biri Medine'ye gelmiş ve İslâm'ı kabul etmişti. İslâm'ın öğretilerini iyice öğrenmiş ve İslâmî eğitim uyarınca kendini eğitmişti. Bu, Cuveybir'den başkası değildi. Kısa boylu, çirkin, siyah renkli, fakir, muhtaç biriydi. Medine'de kimsesi olmadığından dolayı geceleri mescitte yatardı. Gerçekte mescitten başka evi yoktu. Bir süre mescitte yatıp kalktı ve gitgide kendisi gibi yoksul, yersiz ve yurtsuz arkadaşlar buldu. Onlar da Cuveybir gibi yüce Peygamber'in (s.a.a) emriyle geçici olarak mescitte yatıp kalkıyorlardı. Gün geçtikçe bunların sayısı arttı. Yüce Allah; mescidin temiz olması gerektiğini, uyumak yeri olmadığını, Ali (a.s) ve Fatıma'nın (s.a) evi hariç bütün evlerin mescide açılan kapılarının kapatılmasını, evlerden mescide gidiş gelişlerin durdurulmasını ve mescidin hürmetinin korunması için kendi kapılarından giriş çıkış yapılmasını emretmişti. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) emriyle bu yoksul ve yersiz grup için bir köşede bir gölgelik yapıldı ve onlar da gölgelikte yaşamaya başladılar. Onların yaşadıkları yer Süffe ve onlar da Süffe ashabı olarak tanındılar. Cuveybir, Süffe ashabından biriydi. Allah Resulü (s.a.a) ve Müslümanlar, onları seviyor ve geçimlerini temin ediyorlardı. Bir gün Allah Resulü (s.a.a), Cuveybir'e baktı ve buyurdu: Cuveybir! Evlensen ne kadar iyi edersin; böylece hem cinsel ihtiyacını gidermiş olursun ve hem de evleneceğin kadın, dünya ve ahiret işlerinde senin yardımcın olur. Cuveybir: Ey Allah'ın Resulü (s.a.a)! Kim benim eşim olur; ne saygınlığım var, ne soyluluğum ve ne malım var, ne cemalim? Hangi kadın, benim karım olmaya rağbet eder? Allah Resulü (s.a.a): Cuveybir! Şüphesiz ki Allah, İslâm'ın gelişiyle değerleri değiştirdi; İslâm öncesi değeri düşük olan birçok şeyin değerini yükseltti ve değerli olan birçok şeyin de değerini düşürdü. İslâm, bozuk cahiliye döneminde saygın olan insanların saygınlığını yıktı ve itibarını düşürdü; hakir ve değersiz olan insanları da yüceltti. Bu insanlar artık oldukları gibi tanınırlar. İslâm, herkese bu gözle bakar; beyaz, siyah, Kureyşli, Kureyşli olmayan, Arap, Acem herkes Âdem'in oğullarıdır ve Âdem topraktan yaratılmıştır. Ey Cuveybir! Allah katında en sevilen insan, Allah'ın emrine daha iyi itaat eden kimsedir. Evlerinde olan ve evlerinde yaşayan Muhacirlerin veya Ensarın hiçbiri senden üstün değildir; üstünlüğün ölçüsü ancak takvadır... Kalk, Ziyad b. Lebid-i Ensari'nin evine git ve ona de ki, Allah Resulü (s.a.a), kızın Zülfa'yı istemem için beni senin evine gönderdi. Cuveybir, Allah Resulü'nün (s.a.a) emriyle Ziyad b. Lebid'in evine gitti. Ziyad, Ensar ve Medine halkı arasında saygın insanlardan biriydi. Cuveybir eve vardığında Ziyad'ın yakınlarından ve kabilesinden bir grup evdeydi. Önce giriş izni istedi. İzin verilince girip oturdu. Ziyad'a şöyle dedi: Allah Resulü'nden (s.a.a) bir mesaj getirmişim; gizli mi söyleyeyim, açık mı? Ziyad: Allah Resulü'nün (s.a.a) mesajı benim için iftihardır, açık söyle. Cuveybir: Allah Resulü (s.a.a), kızın Zülfa'yı kendime istemem için beni gönderdi. Sen ne dersin? Söyle de haberi Peygamber'e götüreyim. Ziyad -şaşkınlıkla-: Kızımı istemen için Peygamber mi gönderdi seni? Cuveybir: Peygamber'in söylemediğini yalan yere ona isnat etmem. Ziyad: Ama biz, Ensardan bizimle denk olmayanlara kız vermeyiz. Bu bizim geleneğimizdir. Sen git, ben Peygamber'i ziyarete gelirim. Cuveybir evden çıktı. Ama bir yandan Allah Resulü'nün, "Yüce Allah İslâm'ı göndermekle, kabile ve soy-sop iftiharını ortadan kaldırmıştır." buyruğunu ve öte yandan da Lebid'in, "Biz kendimizle denk olmayanlara kız vermeyiz. Bu bizim geleneğimizdir." sözlerini düşünüyordu. Bir ara, "Bu adamın dedikleri Kur'ân'ın öğretileriyle çelişir." dedi, kendi kendine. Öylece gidiyordu ve kısık bir ses tonuyla şöyle dediği duyulmuştu: "Andolsun Allah'a, Kur'ân'ın öğretileri böyle değildir ve Allah Resulü de bu tür sözler için seçilmemiştir." Cuveybir, kendi kendine konuşarak ve bu sözleri tekrar ederek yola devam ediyordu. Ziyad'ın kızı Zülfa bu sözleri duymuştu. Babasının yanına gelerek durumu sordu. Ziyad da olduğu gibi anlattı. Zülfa dedi: Andolsun Allah'a, Cuveybir yalan söylemez. Peygamber'in huzuruna varmadan onu geri çevir. Bunu yaptı ve Cuveybir'i geri çevirdiler. Ziyad'ın kendisi Peygamber'in (s.a.a) huzuruna vardı ve şöyle dedi: Babam ve anam sana feda olsun! Cuveybir, senden bir mesaj getirdi bana. Ama biz, kendi dengimizden ve tabakamızdan başkasına kız vermiyoruz. Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Ziyad! Cuveybir, mümin biridir; mümin erkek, mümin kadının ve Müslüman erkek de, Müslüman kadının dengidir. Ziyad eve döndü ve olayı kızına anlattı. Zülfa dedi: O hâlde ben bu evliliğe razı olmalıyım. Allah Resulü (s.a.a) onu gönderdiğine göre ben razıyım. Ziyad, bunun üzerine Cuveybir'in elinden tutarak kabilesinin arasına götürdü ve Allah Resulü'nün (s.a.a) sünneti üzere kızını fakir ve zenci olan Cuveybir ile evlendirdi. Kızı damadın evine götürmeye hazırladıktan sonra Cuveybir'e, "Gelini götürecek evin var mı?" diye sordu. Cuveybir, "Hayır, evim yok." dedi. Ziyad, gerekli eşyalarla birlikte uygun bir ev Cuveybir için temin etti, damatlık elbisesini Cuveybir'e giyindirdi, gelini de süsleyerek kocasının evine gönderdiler. İşte böylece, Benî Biyaze kabilesinin en seçkin ve saygın adamlarından birinin Zülfa adındaki güzel kızı, iman süsüyle süslenmiş yoksul ve zenci birinin eşi oldu. Cuveybir gerdeğe girdi, gözü gelinin güzel yüzüne takılınca ve tamamen donanmış bir evde kendini görünce, odanın bir köşesine çekilerek sabaha kadar Kur'ân okuyup ibadet etti. Sabah ezanını duyduğunda, namaz kılmak için camiye doğru hareket etti. Eşi Zülfa da abdest alıp namaza durdu. Gündüz olmuştu. Geçen geceyle ilgili Zülfa'dan sorular sordular. Zülfa şöyle dedi: Cuveybir sabaha kadar Kur'ân okudu, ibadet etti ve sabah namazını kılmak için de mescide gitti. İkinci gece ve üçüncü gece de böyle geçmiş ve nitekim Ziyad olaydan haberdar olmuştu. Ziyad, Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vararak şöyle dedi: "Ey Allah'ın Resulü! Kızımı Cuveybir'le evlendirmemi emrettiniz. Bizim şanımızda olmamasına rağmen emrinize itaat ederek kızımı ona nikâhladım." Hz. Peygamber (s.a.a), "Bir şey mi oldu? Bir olayla mı karşılaştınız?" diye sordu. Ziyad, "Biz onun için, gerekli bütün eşyalarıyla birlikte bir ev temin ettik, kızımızı onun evine gönderdik, ama Cuveybir, ona karşı soğuk davranmış." dedi ve ardından, geçen gecelerin olayını da Hz. Peygamber'e (s.a.a) anlattı. Sonunda da, "Görüş, yine sizin görüşünüzdür." dedi. Hz. Peygamber (s.a.a) Cuveybir'i huzuruna çağırtarak, "Senin kadına isteğin yok mudur?" diye sordu. Cuveybir, "Ey Allah'ın Resulü! Ben erkek değil miyim? Benim de kadına ihtiyacım var." dedi. Hz. Peygamber (s.a.a), "Ben senin sözünün aksini duydum. Dediler ki, bütün eşyalarıyla donanmış bir ev senin için hazırlamışlar ve Zülfa'yı da senin yanına katmışlar, ama sen ona yaklaşmamışsın. Bu itinasızlığının sebebi nedir?" Cuveybir dedi: "Ey Allah Resulü! O geniş eve girdiğimde ve yaşam eşyalarının hepsini o evde gördüğümde, geçen günlerimi ve eski hâlimi hatırladım. Bu yüzden her şeyden önce bu nimetin şükrünü yerine getirmek istedim, geceleri sabaha kadar Kur'ân okudum ve ibadet ettim; gündüzleri de oruç tuttum. Ama bu geceden itibaren, normal hayata başlayacağım." Allah Resulü'nün (s.a.a) yüce yaşam tarzını incelediğimizde, zaman içinde gelenek hâline gelen, fazilette müsabaka ve hayır işlerde yarış ile hiçbir ilgisi olmayan düzensizlikleri ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için büyük çaba harcadığını ve gayret gösterdiğini görmekteyiz. Mesela Allah Resulü (s.a.a), yukarısı ve aşağısı olmasın diye Müslümanlarla birlikte oturduğunda halka şeklinde oturur ve tekitle Müslümanlara, "Bir topluluğa girdiğiniz zaman gördüğünüz boş yerde oturun; belli bir noktayı kendi yeriniz sayıp da oraya yönelerek rahatsızlık oluşturmayın." buyururdu. Allah Resulü'nün (s.a.a) kendisi bir topluluğa katıldığında, ayağına kalkılmasından hoşlanmaz ve kalkmak isteyenlere engel olurdu. Kendisi binekli iken hemen yanında yaya birinin hareket etmesine izin vermezdi; onu da terkine alır veya biraz önde yürümesini veyahut da geriden gelmesini isterdi. Allah Resulü (s.a.a) toprak üstünde oturur ve kendi elleriyle keçiden süt sağardı. Bütün bunlar, Allah Resulü'nün (s.a.a) güzel ahlâkı ve alçak gönüllülüğü şeklinde de yorumlanabilir. Kuşkusuz ki o, alçak gönüllülüğün zirvesinde idi ve yüce Allah'ın kulu olduğu gerçeğinde bir an bile gaflet etmezdi; yüce Allah'ın huzurunda kendini zayıf ve güçsüz bir kul olarak görürdü; kendi faydasına, zararına, ölümüne, dirimine ve haşrına kendini malik görmezdi. Kendini böyle gören biri, elbette ki Allah'ın kullarına mütevazı davranacak, sevgi ve şefkatle yaklaşacaktır. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) hayatı, kullara karşı alçak gönüllülüğün ve şefkatin, yüce Allah huzurunda ise ubudiyet ve kulluğun en mükemmel örnekleriyle doludur. Bir kadın, Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna gelerek, "Sen her şeyinle çok iyisin; ancak bir eksiğin var. Sen kendine bakmıyor, köleler gibi kendine davranıyor ve yerde oturuyorsun." dedi. Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: "Hangi köle benden daha köledir." Kuşkusuz ki Allah Resulü'nün (s.a.a) alçak gönüllülük üzere kurulu hayat tarzının ahlâkî boyutu vardır; ancak Allah Resulü'nün (s.a.a) böyle davranmakla, olayın sosyal boyutuna büyük önem verdiğini gösteren belirtiler de mevcuttur. Allah Resulü (s.a.a), göze küçük görünen bu saygı, lakap ve unvanların, insanlar arasında nice kalın duvarlar ördüğüne ve kalpleri birbirinden uzaklaştırdığına da önem veriyordu. İnsanlar arasında yükseklik, alçaklık, soyluluk, soysuzluk gibi düzensizlikleri ortaya çıkaran da bunlar olmuştu. İlk bakışta göreceli ve hayalî olarak görülen bu unvanlar, sonuçta somutlaşır ve gerçekliğe bürünür. Yanlış ayrıcalıkların ilk tohumu bu yanlış saygılar, kazip unvan ve lakaplardır. Allah Resulü (s.a.a), ashabıyla yaptığı bir yolculukta öğlen vakti bir yerde konaklamıştı. Öğle yemeği için bir koyun kesilmesine karar verildi. Ashaptan biri koyunu kesmeği, diğeri derisini soymayı ve bir diğeri de yemek yapmayı üstlendi. Allah Resulü (s.a.a) de odun toplayacağını bildirdi. Ashab buna razı olmayarak şöyle dedi: Ey Allah'ın Resulü (s.a.a)! Senin zahmete düşmene razı olmayız; biz kendimiz severek ve can-u gönülden bunu yapacağız. Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: Buna inanıyorum. Ama Allah, dostları arasında kulunun kendini imtiyazlı görmesinden razı olmaz. Allah Resulü'nün (s.a.a) ve masum Ehlibeyti'nin (Allah'ın selamı onlara olsun) hayatında çok sıkça rastlanan bu öyküler, ilk etapta göze küçük gelen, ancak hukuk bağlamında yersiz ayrıcalıklara neden olan bu tür gelenekleri düzeltmek istediklerini göstermektedir. Adalet ve eşitliğin anlamı; gelenek, görenek, haksızlık veya zulümden kaynaklanan düzensizlikleri, yükseklikleri, alçaklıkları ve ayrımcılıkları ortadan kaldırmaktır. Yeterlilik, yetenek, çalışma ve gayretten kaynaklanan farklılık ve ayrıcalıklar ise korunmalıdır. Müsabakalarda yarış alanının herkes için düz ve aynı olması gerektiği gibi, sosyal müsabaka imkânları da yarışan herkes için eşit derecede ve eşit şartlarda olmalıdır; herkes yarış alanıyla ilgili bütün imkânlara eşit derecede sahip olmalıdır. Ancak müsabakanın özünde bir şey vardır ki o, yarış alanıyla veya yarış koşullarıyla ilgili değildir; yarışçıların kendisiyle ilgilidir. Biri daha atik ve hızlıdır, beden bakımından biri daha zayıftır, biri daha azimlidir, biri daha çalışkandır, biri daha hazırlıklıdır. Bütün bu farklılıklar yarışın sonucunda etkili olacaktır. Bunlar göz ardı edilemez ve aynı zamanda da saygı duyulması gereken şeylerdir. İşte bütün bunların sonucunda öne geçme ve arkada kalma, kazanma ve kaybetme ortaya çıkar. Konu ile bağlantılı olarak ele alınması gereken bir başka nokta da, yarış alanının yüksekliği ve alçaklığı konumunda olan şeylerdir ve İslâm dini bunların ortadan kaldırılmasını tavsiye etmiştir. Ancak zamanımızın elverişli ve yeterli olmamasından dolayı bu noktaya giremiyoruz. Bir sonraki oturumda, geçen beş konuşmada işlediğimiz konularla bağlantılı olarak "Allah'ın Rızk Vericiliği" konusunu kısaca ele alacağım. Bu konuşma, 1381 h. kamerî (1341 h. şemsi) yılının Ramazan ayının 23. günü yapılmıştır. Müsned-i Ahmed, c.4, s.270 Bedenin azaları ile ruh arasındaki ilişki, Kur'ân'ın melekler hakkında buyurduğu, "Kendilerine emredilen şeyde Allah'a itaatsizlik etmezler." (Tahrim, 6) gerçeğinin tam anlamlı bir örneğidir. "Ve gerçekten de insan, ancak çalıştığını elde eder." (Necm, 39) Bu konu hakkında ve özellikle de ayetin tefsiri bağlamında Şehit Mutahharî'nin "Mukaddime-î Ber Cihanbînîy-i İslamî" (İslamî Dünya Görüşüne Giriş) kitabının "Tevhîd-i İctimaî" (Sosyal Tevhit) bölümüne bakınız. |