Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:20

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۵۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

Bu konuşmada adalet ve eşitliği açıklamak, hangi ayrıcalık  ve ayrımcılıkların adaletle uyuşmadığını şerhetmek istiyorum. Toplum fertleri  arasında olan ayrıcalığın her türü adaletle çelişir mi? Adalet, insanlar  arasında hiçbir şekilde imtiyaz ve ayrıcalığın olmamasını mı gerektirir? Yoksa adalet,  insanların birbirlerine nispetle yersiz imtiyaz ve ayrıcalıklar elde etmemelerini  mi gerektirir? Adaletin gereksinimi, yersiz ayrıcalık ve ayrımcılıkların  olmaması ise yerlilik veya yersizliğin, doğruluk veya yanlışlığın ölçüsü nedir?  İmtiyaz ve ayrıcalıklar hangi doğrultuda olursa yerli ve doğru, hangi doğrultuda  olursa yersiz ve yanlış olur?

İmam Ali (a.s) Açısından Adaletin Tanımı

      Geçen konuşmalarda, İmam Ali'nin (a.s) bir buyruğuna  değinmiştim. İmam Ali (a.s), kendisine sorulan "Adalet mi, yoksa bağış mı  daha üstündür?" sorusuna, adaletin daha üstün olduğu cevabını vermiş ve  bunu iki delile dayandırmıştı. Onlardan biri şudur: Adalet, her şeyi kendi  yerine koyar; bağış ise bir şeyi kendi yerinden çıkarır.

        İmam Ali (a.s), "Adalet bağıştan daha üstündür; çünkü  adalet, insanları tek sırada ve tek seviyede tutar ve insanlar arasında fark  gözetmez." buyurmamıştır. İmam Ali (a.s), "Adalet bağıştan üstündür;  çünkü adalet, her şeyi kendi yerine koymaktadır." buyurmuştur.
        Mevlana şöyle der:
        Adl, vaz-i ni'metî der mevzieş
        Ney be her bîhî ki başed âbkeş
        Zulm çibûd vaz der na mevziî
        Ki nebaşed coz bela ra menbeî
        Adl çibûd âb deh eşcar ra
        Zulm çibûd âb daden hâr ra.
        Adalet, nimeti öz yerine koymaktır
        Her temele su bağlamak değildir.
        Zulüm nedir? Bir şeyi başka yere koymaktır
        Beladan başka bir şeye kaynak olmaz, bu.
        Adalet nedir? Ağaçları sulaman
        Zulüm nedir? Dikeni sulaman.
        İmam Ali'nin (a.s), kendisine sorulan soruya verdiği cevaptan  şu sonuç çıkar: Adalet, insanlar arasında olan bütün ayrıcalıkların ortadan kalkmasını  gerektirmez; bilakis, istihkakların korunmasını gerektirir. İşte bu bağlamda  ikinci soru ortaya çıkar: Hak edişin ve etmeyişin, yerinde ve yersiz olmanın  ölçüsü nedir?

   

Toplum, Canlı Bir Beden Konumundadır

 

Öncelikle konuya giriş bağlamında bir noktaya değinecek ve  ondan sonra da bu soruya cevap vereceğim. Toplumun canlı bir bedene  benzetilmesi, en güzel ve en kapsamlı benzetmelerden biridir. Bir bedenin  farklı azalardan oluştuğu ve her azanın belli bir görevi olduğu gibi, toplum da  bireyler bütününden oluşur ve toplumun ihtiyaç duyduğu işler bütünü, meslek ve  sanatlar suretinde esnaf, sanatkâr ve bireyler arasında taksim edilir. Bir  bedenin azalarının her biri belli bir makam ve konumdadır. Biri emreder, diğeri  itaat eder, biri üstün bir konumdadır ve diğeri aşağı konumda. Toplum da  böyledir; yani hangi rejim ve sistemle yönetilirse yönetilsin, her toplumda  görev ve meslek taksimi, hatta makam ve sınıf taksimi yapılması kaçınılmazdır.  Biri düşünecek ve plân yapacak, diğeri itaat edecektir; biri üstün ve diğeri  alçak konumda olacaktır. Bir toplum hangi rejim ve sistemle yönetilirse  yönetilsin, bir tür özel organizmaya sahip olacaktır. Bedenin sağlık ve  hastalığı olduğu gibi, toplumun da sağlık ve hastalığı vardır. Bir beden nasıl doğar,  gelişir, çöker ve ölür ise toplum da aynı yapı ve özelliktedir. Bedenin  sağlıklı olması durumunda azalar arasında acı paylaşımı yapılır; toplumun da  sağlıklı, canlı ve sosyal ruha sahip olması durumunda bireyleri arasında dert  ortaklığı gerçekleşir.
        Bu tabir ve benzetme, yüce İslâm Peygamberi'nin (s.a.a) buyruklarından  alıntıdır. Yüce Peygamberimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Müminlerin, durumu birbirlerini sevme ve birbirlerine merhamet  etme bakımından bedene benzer; bedenin bir azası ağrıdı mıydı, diğer azaları acı  paylaşımına çağırır ve böylece ateş ve uykusuzluk başlar.
        Şair de şöyle demiş:
        Çû uzvî be derd avered rûzgâr
        diger uzvha ra nemâned karar.
        Bir azayı incitti miydi felek
        Diğer azalarda kalmaz huzur.
        Başka yönlerden de toplum ve beden arasında benzerlikler ve  ortaklıklar vardır.
        Genellikle bir şey bir diğer şeye benzetildiğinde, arada  bir-iki veya en fazla üç benzerlik noktası olur. Toplumun bedene benzetilme  konusunda ondan fazla ve hatta onlarca ortak nokta sıralanabilir. Bu, kapsam  bakımından eşsiz bir benzetme olabilir.
        Gerçekten de bu çok yönlü ve çok kapsamlı bir benzetmedir.  Ancak bedenle toplum her yönden aynı değildir ve birbirinden ayrıştıkları  yerler vardır. Bu akşam adaletin anlamını açıklayabilmek için beden ve toplum arasındaki  bazı farklara değineceğim.

     

Toplum İle Canlı Bedenin Farklılığı

     

Beden ile toplum arasındaki farklılıklardan biri, bedenin  her bir azasının sabit bir yeri ve belli bir konumunun olmasıdır. Bedenin  azaları yer, konum, makam ve görev değiştirmezler. Mesela göz, kulak, el, ayak  bedenin azalarıdır ve her birinin belli görevleri, sabit konumları var. Göz her  zaman gözdür ve kulak her zaman kulak. Gözün işi her zaman için görmek ve  kulağın işi her zaman duymaktır. Bu görev ve konum değişmez. Kulak, yeterlilik  göstererek gözün makam ve konumunu alamaz. Göz, görevini yapmada ihmal ettiğinden  dolayı bulunduğu konum ve makamdan aşağı inmez ve kulağın yerinde olmaz; el,  ayak olmaz ve ayak, el. Kalp, beyin, akciğer, karaciğer, böbrek, mide ve  bağırsak gibi bedenin diğer azalarından her birinin belli ve değişmez bir yer  ve işlevi vardır.
        Toplumun azaları nasıldır? Toplumun bireyleri de bedenin  azaları gibi midir? Her birey ve sınıfın toplumda sadece değişmez bir yer ve  konumu mu vardır? Sadece bir iş için mi yaratılmışlardır? Bir iş ve bir görevden  fazlasını yapamazlar mı?
        Gözün, kulağın, kalbin, ciğerin, böbreğin... belli bir görevi  olduğu gibi toplumun birey ve sınıflarının görevleri de belli midir? Her  sınıfın bireyleri, kendileriyle ilgili olan belli meslekle mi uğraşmalıdırlar?  Başka bir sınıf veya meslek alanına atılma hakkına sahip değiller mi?
        Durumun böyle olmadığı çok açıktır. Çünkü beden azalarının  hiç biri akıl, irade, teşhis, bağımsızlık, ihtiyar, seçme ve beğenme gücüne  sahip değillerdir. Beden azalarının tümü, bedene hükmeden ruhun emrindedirler.
        Topluma nispetle bireylerin durumu böyle değildir. Her ne  kadar toplumun ruh ve dirimi var ise de bu sosyal ruh, kendi bedeninin  azalarından ibaret olan bireylerine bu derecede hâkim ve musallat değildir.  Bireyler de bu derecede sosyal ruhun emrinde değillerdir.

     

İnsanın Tabiatı Hasebiyle Sosyal Oluşunun Anlamı

     

Filozoflar çok eski zamanlarda, insanın tabiatı ve zatı  itibariyle sosyal bir varlık olduğunu söylemişlerdir. Sonradan gelen  filozoflar, insanın zat ve tabiatı hasebiyle sosyal bir varlık olduğunun ne  anlama geldiğini mercek altına almış ve tetkik etmişlerdir. Acaba kastedilen şu  mudur: İnsan ile bitkiler ve hayvanlar -elbette bazı hayvanlar- arasında fark  vardır; insanda olan yetenek ve yetkinlikler ancak sosyal yaşam ışığında  eylemsellik kazanır ve yaşam gereksinimleri ancak sosyal yaşam sayesinde  giderilir.
        İnsanın zatı itibariyle sosyalliğinden kastedilen anlam buysa  bu, tamamen doğrudur.
        Yoksa zatî sosyallikten kastedilen şu boyut mudur: İnsanın  sosyal yaşamı içgüdüsel, doğal ve mecburî olup seçim ve ihtiyar sınırı  dışındadır. İnsan da aynen arı, termit ve karınca türünden hayvanlar gibi  içgüdüsel yönlendiricilikle, mecburî olarak ve kendine biçilmiş özel işlevi  yerine getirmek için sosyal olarak yaşar.
        İnsanın tabiatı itibariyle sosyalliği bağlamında kastedilen  bu ikinci yorum ise bu, doğru değildir ve insanın sosyal yaşamı böyle değildir.
        O hâlde kastedilen, insanın toplum olmadan ve tek başına  yaşamaya güç yetiremeyeceği, yaratılış bakımından insandaki ihtiyaç ve  yeteneklerin ancak sosyal yaşam sayesinde eylemsellik bulacağı ve bunların  bütününün insanı sosyal yaşama çağırdığı ve ittiği ise bu, tamamen doğru ve  gerçektir. Bu yön de, insanın akıl ve iradesinin göreceli bağımsızlığıyla ve  ihtiyar ilkesine dayalı oluşuyla çelişmez.
        Buna binaen insanın sosyal yaşamının uzlaşı ve ihtiyar  ilkesine dayandığı; akıl, irade ve ihtiyar hükmünce sosyal yaşamı seçtiği söylenebilir.
        Son asırların büyük sosyal bilimci ve düşünürü Jean Jacques Rousseau,  insanın sosyal yaşamının sözleşmeye dayandığı, anlaşma ve karar verme sonucunda  ortaya çıktığı, mecburî ve içgüdüsel olmadığı teorisine dayalı olarak "Garardad-i  İctimaî (=Toplumsal Sözleşme)" adında bir kitap yazmıştır. Rousseau'nun, insanın sosyal yaşamını tamamen reddettiği  kuramı kesinlikle kabul edilecek türden değildir; fakat bireylerin seçiminin bu  yönde etkili olduğu bizim açımızdan doğrudur ve eleştirilecek bir yanı yoktur.  Şimdilik, felsefî olan bu konuya girmek istemiyorum.
        Anlatmak istediğim asıl şey şudur: Toplum ve beden pek çok  yönden birbirine benzemekle birlikte farklı yönleri de vardır. Bedenin her bir  azasının sabit yeri, belli ve değişmez konumu, belirli bir görevi vardır ve  bunun dışına çıkamaz. Toplumun bireyleri ise böyle değildir. Bedenin azaları,  sadece özel bir üyelik hakkına sahiptirler ve üyelikleri de bulundukları konumda  olmaktan ibarettir. Toplumun bireyleri ise üyeliğin her türüne hak sahibidirler  ve bu hak, çalışma ve yeterlilik sonucunda belirlenir. Bireylerin topluma üyelikleri,  nasıl bir konumda olacakları, hangi tür meslekle hizmet etmeleri gerektiği  bakımından sorumlulukları içgüdüsel ve doğal olarak belli değildir; bireyin toplumla  bağlantılı makamı belirlenmemiştir. Bireyin gayret ve çalışma alanı geniştir,  önü açıktır, özel bir görevle sınırlı değildir. İhtiyar, seçim, özgürlük,  beğeni ve sonuçta da makam, meslek ve konumlar değiştirebilir. Toplum bedeninin  aza ve üyeleri değişime elverişlidirler ve yerlerini değiştirebilirler.  Yaratılış kanunu; kimsenin alnına falanca üyelikte, falanca konumda, falanca  sorumlulukta, birinin öğretmen, diğerinin marangoz, birinin mimar, bir  diğerinin tüccar... olması gerektiğini yazmamıştır. Bedeni oluşturan göz,  kulak, dil, el, ayak... gibi azaların ise hangi konumda olmaları, hangi  sorumluluğu yerine getirmeleri gerektiği yaratılış yasası tarafından belirlenmiştir.
        Kısacası bedenin azaları arasında doğal olarak görev taksimi  yapılmış, hangi azanın ne gibi bir işlevi yerine getirmesi tabii olarak  belirlenmiş ve hangi konumda bulunması yine doğal olarak takdir edilmiştir.  Toplum bağlamında ise görev taksimi insanın kendisi tarafından yapılır,  sınıflar ve konumlar belirlenir. Çalışma alanı da herkes için geniştir; toplum  bireylerinin hepsi insandır, hepsi akıl sahibidir, hepsi irade ve ihtiyar  sahibidir ve herkes kendisinin kişilik sahibi olduğuna inanır.
        İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkar: Toplum bireyleri  iş bölümünü nasıl yapmalılar? İster istemez yükseği ve düşüğü olan görev ve  makam sıralaması hangi dayanak ve gerekçeler üzere yapılmalıdır. Hangi ölçü  üzere toplumda bireylere yer verilmeli? İnsan iş ve konum taksimine nereden  başlamalı?
        Bunun tek yolu herkesin serbest ve özgür bırakılması, yaşam  alanının yarış arenasına dönüştürülmesi, herkesin çalışarak ve yeterlilik  göstererek kendi zevk ve yeteneğine uygun meslek ve konumu elde edebilmesidir.

     

Varlık Çekişmesi mi, Varlık Yarışı mı

     

Bazıları hayatı savaş meydanına benzeterek hayatın beka  çekişmesi olduğunu söylemişlerdir. Hayatın beka yarışı olduğunu söylemek en  güzel ve en yetkin tabir olacaktır. Çünkü "beka çekişmesi" tabiri, çatışma  ve kavga anlamı içerir. Bazılarına göre hayat savaş ve kavgadan başka bir şey  değildir ve insan hayatındaki öncelikli ilke çatışma ve düşmanlıktır; insan,  çekişmeler yüzünden dayanışmaya ve barış içinde yaşamaya mecbur kalır.
        Şimdilik bu konuyu ele alma fırsatımız yok; ancak genel  olarak şunu belirtmeliyim ki bu teori doğru değildir. Çünkü hayatın doğa ve  tabiatı, kavgayı ve çatışmayı değil, ancak beka yarışını gerektirir. Hayatın  gerçek ve doğru eksenine oturması isteniyorsa hayat, varlık yarışı doğrultusunda  olmalıdır. Yarış iki şeyi gerektirir; bireylerin özgürlüğünü ve kargaşayı önleyecek  sosyal düzeni.
        Bunu açalım: Mesela bir güreş veya koşu veyahut da halter müsabakasını  düşünün. Müsabakalarda madalya, ödül, onur ve sevgi kazanma olduğunu bilirsiniz.  Müsabakalarda ödülü kim alır? Elbette ki yarışı en güzel şekilde yerine getiren  kimse ödülü de alır. Ödül alma hakkı, dünyaya geldiği gün insanın alnına  yazılmaz; sadece onun madalya kazanmaya hak sahibi olduğu ve başkalarının bu  hakka sahip olmadığı insanın alnına yazılmaz. Bilakis müsabakaya katılma hakkı  herkese verilir ve herkes yarışa katılma özgürlüğüne sahiptir. Daha iyi çalışan  ve kendini daha iyi hazırlayan kimse yarışı kazanır ve diğerleri de fıtrî  yeterliliğe sahip olmadıklarından veya gerekli düzeyde hazırlık yapmadıklarından  dolayı ödül kazanamaz.
        Bir yıl boyunca sınıfa girip derslere katılan ve yıl sonunda  sınavlara tâbi tutulan öğrenciler de aynı durumdadır. Sınav sonunda kimi  öğrenciler iyi ve kimileri de kötü not alırlar; kimileri de daha üstün başarı  göstererek örnek öğrenci olur. Not, verilen bir imtiyazdır ve herkese, çektiği  zahmet ve yeteneği oranında verilir.
        Toplum bedenden farklı olduğundan dolayı toplum bireylerinin  görevleri yaratılış tarafından ve cebrî olarak belirlenmez. Yüce Allah  insanları özgür ve ihtiyar sahibi olarak yarattığından, insan için sınırlı bir  görev, sabit ve değişmez bir konum belirlemediğinden dolayı insanın amel ve  çalışma alanını geniş kılmıştır. İşte bütün bunlardan dolayı toplum, insanların  yarış alanıdır. Bireyler yeterlilik, yetenek ve faaliyet göstererek yarışı  kazanmalı ve haklarını elde etmelidirler. Bütün insanların her işe oranla eşit  yeteneğe sahip olduklarını söylemiyorum. Şüphesiz insanlar, bu bakımdan farklı  yeteneklere sahiptirler. Her insanın özel bir zevki ve yeteneği vardır. Bu  nedenle de insanlar bazı işlere daha çok istek ve ilgi duyar, bazı işlere de  meyil göstermez. Ama yine de herkes ilk günden, belirli bir iş için, sabit ve  değişmez bir makam için yaratıldığını düşünmez. Buna binaen toplum, her alanda  özgür bir yarış meydanı şekline bürünmeli, herkesin bu yarışa katılma hakkı  olmalı ve de sosyal konum ve dereceler, sosyal yarışlarda üstün başarı ve  yeterlilik gösterenlere verilmelidir.

     

Yarışın İki Rüknü

     

Bir yarışta iki şey vardır: Bunlardan biri yarışın konusu  olan koşu, güreş, halter gibi eylemdir; diğeri ise, yarışı kazanana verilen  ödül ve onurdur. Yarış alanı olan toplumda da iki şey vardır: Biri, yarış  yapılan iştir ve diğeri de, şahıslara verilen haz ve paydır.
        Yarışın konusu olan iş ve ödül ne olmalıdır? İşte buraya,  yüzeysel de olsa dikkat edilse konu çözümlenecek ve soru cevabını bulacaktır.  Yarışın konusu olan işler, insana faydalı ve sosyal yaşamının bağlı olduğu  işlerdir. İnsanlar için faydalı olan işlerde; bilim ve fazilet, takva ve doğruluk,  akıl ve algı alanında, iş ve üretim alanında, insanlara hizmet alanında yarış  yapılmalıdır. Bu yarışları kazananlara verilen ödüller ise yeterlilik, liyakat,  zahmet ve istihkak miktarınca onlara verilen haklardır.
        İnsanlara verilen hakların, gerçekte yarışa katılıp üstün  başarıyla bitirenlere verilen ödüller gibi olduğunu veya sınav sonrasında  öğrencilere verilen notlar gibi olduğunu, yarış konusunun ne olduğunu, hangi  bölümde öne geçmenin ölçü olduğunu, hangi alanda yarış yapılması gerektiğini,  hangi dersten sınava girip not alınması gerektiğini, dinin hayır ve salih amel  olarak nitelediği hususlarda yarış yapılması gerektiğini anladığımızda kime  ödül ve not verilmesi veya verilmemesi gerektiğini veyahut da kime daha çok ve  kime daha az verilmesi gerektiğini daha iyi anlayacağız.
        Geçen konuşmalarda, hak ve sorumluluğun İslâm'da omuz omuza  olduğunu ve birbirinden ayrılmayacağını söylediğim şey işte budur. Yarış alanı,  görev ve sorumluluk alanıdır; haklar ise, görev ve sorumluluk yarışıyla uyumlu  olarak şahıslara verilmesi gereken fayda ve notlardır.
        İslâm'da hak ve sorumluluğun birlikteliği ilkesini, hayatın  sorumlulukları yerine getirme müsabakası olduğunu, yarışın ödülünün sosyal haklardan yararlanmak olduğunu anladığımız durumda, İslâm'ın  sosyal hukuk dayanaklarından en büyüğünü anlamış olacağız. İşte bu dayanak, bir  ışık gibi bütün konularda kılavuzumuz olacak ve birçok karanlıklardan bizi  kurtaracaktır.

     

Adalet veya Eşitlik

     

İşte buradan adaletin anlamı ortaya çıkar ve gündeme  getirdiğimiz soru cevabını bulur. Sorduğumuz soru şuydu: Adaletin anlamı nedir?  Adaletin karşıt noktası olan ayrıcalık ve ayrımcılık nedir? Toplumda bireyler  arasında olan ayrıcalığın her türü adalete aykırı mıdır? Adalet mutlak eşitliği  mi gerektirir? Yoksa adalet, mutlak eşitliği gerektirmez mi? Bazen adalet, ayrıcalık  ve imtiyazı, bazen de yersiz ve nedensiz ayrıcalıkların olmamasını mı  gerektirir? Eğer adalet, mutlak eşitliği gerektirmiyorsa yerli ve yersizliğin  ölçüsü nedir?
        Adaletin anlamı, bütün insanların her yönden aynı düzeyde,  aynı derecede ve aynı konumda olması değildir. Toplumun kendiliğinden bazı  konum ve makamları vardır ve bu bakımdan beden gibidir. İşte bu makam ve  konumlar önceliklere göre sıralanmalı ve taksim edilmelidir. Bu bağlamdaki tek  yol, bireyleri özgür bırakmak ve yarış ortamını hazırlamaktır. Yarışın varlığı,  yeteneklerin farklı ve çalışma ölçüsünün aynı olmadığından dolayı ayrıcalıklar  ve farklılıkları ortaya çıkaracaktır; biri öne geçecek, diğeri geride kalacak,  biri en önde olacak ve bir diğeri en arkada kalacaktır. Adalet, ister istemez  toplumda olan farklılıkların yeteneklere ve yeterliliklere tâbi olmasını  gerektirir.
        Adalet, sınava katılan öğrencilerin eşit olarak not almalarını  değil, bilakis her öğrencinin hak ettiği notu almasını gerektirir. Herkese hak  ettiği notun verilmesi ayrımcılık ve haksızlık değildir. Hak sahibinin hakkının  zayi edilmesi zulüm ve haksızlıktır. Adaletin gereksinimi, kahramanlık yarışlarında  olduğu gibi bireylerin yeterlilik ve yeteneklerinin ölçü edinilmesidir. Adalet,  yetenekli ile yeteneksiz arasında fark gözetmemek değildir. Bu türden  eşitlikler, zulüm ve adaletsizliğin özüdür. Çalışmaya dayanan yeterlilik ve yetenekler  uyarınca yapılan ayrıcalıklar ise adaletin özüdür.
        Adalet, eşit olmayan hukuksal koşullarda değil, ancak eşit  hukuksal koşullarda eşitliği gerektirir. Yani bilimsel veya kahramanlık  yarışlarına katılanlar arasında, yetenek ve yeterlilikle ilgili olmayan bir  hususta fark gözetilmemeli ve ayrıcalık yapılmamalıdır. Yarışa veya sınava  katılan kimsenin siyah veya beyaz olması, zengin veya fakir çocuğu olması,  torpilli veya torpilsiz olması, öğretmen veya hakemle yakınlığının bulunması veya  bulunmaması ölçü olmaması gereken hususlardandır. Çünkü bunların hiçbiri,  bireylerin yetenek, yeterlilik, çalışma ve hazırlanmasıyla ilgili değildir. Hem  bireylerin istidat ve liyakatlerinin görmezden gelinerek herkese eşit notlar  verilmesi ve hem de istidat ve yeterlilikle ilgili olmayan şeylerin imtiyaz  ölçüsü kılınması zulüm ve haksızlıktır.
        Yerli ve yersiz ayrıcalıkların, doğru ve yanlış ayrımcılıkların  farkı işte budur. "Adalet, her hakkı hak sahibine vermektir." sözünün  de, İmam Ali'nin (a.s) "Adalet, işleri kendi yerine koyar." buyruğunun da anlamı budur. Adalet, bütün sosyal konu ve konumlarda ve sosyal  haklardan yararlanma yolunda herkese nispetle tamamen müsabaka koşullarının  sağlanması ve müsabakaya uygun olarak davranılmasıdır. Eşitliğin ve herkese  aynı gözle bakmanın anlamı da, şahsî mülahazaları göz önünde bulundurmamak,  şahsî ve sınıfsal mülahazalar bakımından herkesi eşit seviyede tutmaktır.
        Yüce Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur:
        Halk bir tarağın dişleri gibidir/eşittir.
        Yüce Peygamberimizin (s.a.a) bir diğer buyruğu şöyledir:
        Şüphesiz ki Rabbiniz bir ve babanız birdir; hepiniz Âdem'densiniz  ve Âdem topraktan. Arabın Aceme hiçbir üstünlüğü yoktur; üstünlük ancak takva  iledir.
        Fazilet, takva, amel ve yeterliliğe dayanmayan hiçbir şahsî  mülahaza, ayrıcalık ve ayrımcılık vesilesi olmamalıdır. Öncelik ve imtiyazlar  ancak fazilete, takvaya ve amele dayanmalıdır.
        Kur'ân-ı Kerim; renk, ırk, cins ve kan imtiyazlarını reddederek  şöyle buyurmaktadır:
        Ey insanlar, şüphe yok ki biz sizi bir erkekle bir dişiden  yarattık ve sizi, aşiretler ve kabileler hâline getirdik tanışın diye; şüphe  yok ki Allah katında derecesi en yüce olanınız, en fazla çekineninizdir.
        Kur'ân-ı Kerim, ancak fazilete dayalı imtiyazları resmiyete  tanımıştır. Kur'ân-ı Kerim bilenle bilmeyeni, sakınanla sakınmayanı eşit  görmemekte ve şöyle buyurmaktadır:
        İnananlarla iyi işlerde bulunanları, yeryüzündeki bozguncular  gibi mi tutacağız yahut çekinenlere, doğru yoldan çıkanlara ettiğimiz muameleyi  mi yapacağız?
        Yine şöyle buyurmuştur:
        De ki: "Eşit olur mu bilenlerle bilmeyenler? Bunu ancak  aklı başında olanlar düşünür."
        Bir başka ayet şöyledir:
        Allah üstün etti savaşanları oturanlardan, pek büyük bir ecirle.
        Yine Kur'ân-ı Kerim şöyle buyurmuştur:
        Onlar mı Rabbinin rahmetini pay edecekler? Biziz geçimlerini,  aralarında paylaştıran dünya yaşayışında ve bir kısmı, bir kısmına hizmet etsin  diye bazılarını derece bakımından bazılarından üstün halkettik.
        Yüce Allah'ın, farklı geçim ve yetenekleri insanlar arasında  bölüştürmesi neticesinde insanlar arasında doğal farklılıklar oluşacaktır ve bu  farklılıklar, bazılarının diğer bazılarına hizmet etmesine neden olacak ve  böylece de insanın sosyal yaşam düzeni yerleşmiş olacaktır.

     

Yetenekler Bakımından Bireylerin Farklılıkları

     

İnsanların doğal farklılıkları, yaratılışın şaheserlerinden  biridir. Bazı insanların bir açıdan doğal üstünlükleri vardır; bir başka açıdan  bakıldığında başka insanların onlardan da üstün olduğu gözlemlenir. Sonuç  itibariyle bütün insanlar birbirlerine hizmet etmekte ve birbirlerine ihtiyaç  duymaktadırlar. İşte konuya özellikle bu açıdan bakıldığında, yaratılışın şaheserlik  boyutu daha da belirginleşecektir.
        Dünyanın gelişmiş ve uygar toplumları, adalet ve eşitliği  sağlama yönünde çalışmalar yapmış ve başarıları oranında yetenekli ile  yeteneksiz, zeki ile sefih, çalışkanla tembel, kişilikli ile kişiliksiz,  güvenilir ile güvenilmez, hizmet edenle etmeyen arasında fark gözetmemenin  eşitlik ve adalet olmadığını anlamışlardır. Bu tür farklılıkları ve  ayrıcalıkları görmezden gelmek zulüm ve haksızlığın ta kendisidir.

     

Gerçek Eşitlik

     

Eşitlik, her yer ve her tabakada bulunan her insanın yetenek,  yeterlilik ve çalışması ışığında kendine layık olan yetkinliğe ulaşabilmesi  için eşit imkânların ve eşit ortamın sağlanmasıdır. Çalışan ve gayret gösteren  kimse sonuca ulaşacak, ihmal eden kimse de kendini sorumlu bilecektir. Mesela  herkes okula gidebilme, okuyabilme ve öğrenebilme, yüksek tahsil yapabilme  imkânına sahip olmalıdır. Bu imkân, sadece birileri için sağlanırken diğerleri  bundan mahrum edilmemelidir; yüksek tahsil yapması için birine fırsat  tanınırken diğeri bundan yoksun bırakılmamalıdır. Bu hususta gerekli imkân ve  fırsatlar herkes için tanınmalıdır. Ücra bir noktada yaşayan, bilimsel ve  sosyal yeteneği olan bir köylü çocuğuna da bu olanak sağlanmalıdır. Bu insan da  adım adım ve aşama aşama bilim alanında ilerleme, bir bilim dalında uzmanlaşma  veya sosyal yeteneğinin varlığı durumunda, ilgili alanda yükselme imkânlarına  sahip olabilmelidir.
        İmkânlar ve çalışma koşulları bakımından herkesin eşit  düzeyde olmaması, yanlış ayrıcalık ve ayrımcılıktır; biri yükselme imkânına  sahip iken diğeri bundan yoksun olmamalı, asla yeterliliği olmayan kimse  elinden tutulup kaldırılırken yeterliliği olan kimse altta kalmaya mahkûm edilmemelidir.
        Sa'di şöyle der:
        Vakti oftad fitne-i der şam
        Her kes ez kuşe-i fera reftend
        Rustazâdegân-ı danişmend
        Be vezir-i padşa reftend
        Peseran-ı vezir-i nagıs agl
        Be gedayi be rusta reftend
        Bir fitne çıktıydı da akşam
        Herkes köşesinden kurtuldu
        Bilge köylü çocukları
        Padişaha vezir oldu
        Aklı eksik vezirzâdeler
        Köye dilenmeye gittiler
        Toplum, bilim ve sanata değer vermek için sadece bir  kargaşanın çıkmasını, şartların değişmesini ve bunun sonucunda bilge köylü  çocuklarının vezirlik konumuna yükselmesini, vezirin yetersiz ve yeteneksiz  oğlunun da dilencilik etmesini beklememelidir. Kuşkusuz ki adil ve dengeli bir  toplum, eşitlik yasasının hükmettiği toplumdur. Böyle bir toplum, evvela  herkese eşit imkânlar sağlar ve ayrıca adaletle davranır. Yani bu toplum amel  bakımından bireylerine, genellikle doğru ilkelere kurulu bilim ve kahramanlık müsabakalarında  davranıldığı gibi davranır. Bu toplum, bir yandan yetenekli köylü çocuklarına  bilgelik ve ondan sonra da vezirlik yolunu açmalı ve öte yandan da vezirin yetersiz  ve yeteneksiz çocuklarını çökertmeli ve hak ettikleri yerde tutmalıdır.
        Yüce Peygamber'in (s.a.a) eşit imkânlar bakımından "Halk bir tarağın dişleri  gibidir/eşittir." buyruğu uyarınca ve üstünlük kazanma bakımından "De ki: Eşit olur mu bilenlerle bilmeyenler?" veya "Allah katında derecesi en yüce  olanınız, en fazla çekineninizdir." veyahut da "İnananlarla iyi işlerde bulunanları,  yeryüzündeki bozguncular gibi mi tutacağız yahut çekinenlere, doğru yoldan  çıkanlara ettiğimiz muameleyi mi yapacağız?" gibi Kur'anî  buyruklar uyarınca hareket eden bir toplum, elbette ki böyle olmalıdır.
        İslâm'ın doğuşunda böyle olmadı mı? İslâm'ın doğuşunda "Ve  biz yeryüzünde zayıf bir hâle getirilmesi istenenlere lûtfetmeyi ve onları,  halka rehber kılmayı ve yeryüzüne, onları miras bırakmayı dilemedeyiz." ayetinin örneği gerçekleşmedi mi? İslâm'ın doğuşunda köleler veya Abdullah b.  Mes'ud gibi bilge ve takvalı köle çocukları üstün tutulmadı ve yöneticiliğe  getirilmedi mi? Hakem ve çözümleyici konumda olan Ebu Cehil, Ebu Leheb, Velid  b. Muğire gibi ehliyetsizler bulundukları konumdan alaşağı edilmedi mi? Kabilelerin  yetersiz ve ehliyetsiz reisleri alaşağı edilerek onların yerine yeterlilik,  takva ve çalışkanlıklarından dolayı köleler kabile reisliğine getirilmedi mi?

     

Sınıfsız İslâm Toplumu

     

İslâm dini kesinlikle sosyal olmakla; toplumun şahsiyetine  inanmakla; toplumun dirimine, ölümüne, mutluluğuna, bedbahtlığına, yararına,  zararına, toplumun maslahatının bireyden önceliğine inanmakla, sınıfsal imtiyazları  hükümsüz kılmakla... birlikte İslâm'ın sosyal düzeni, bireylerin gerçek hak ve  imtiyazlarını görmezden gelmemekte ve bireyi, bireysel açıdan toplum karşısında  naçiz görmemektedir. Yani İslâm dini, dünyadaki bazı düşünürler gibi bireyi bir  hiç olarak görmemektedir; bireyin değil, toplumun hak sahibi ve malik olduğunu kabul  etmemektedir. İslâm dini bireysel haklara, bireysel mülkiyete, bireyin asalet  ve bağımsızlığına kesin olarak inanmaktadır. İslâm açısından adalet, bireyin  tamamen toplumda yok olması değildir. İslâm'ın adalet olarak nitelediği şey,  her açıdan müsabaka koşullarının sağlanması ve çalışma, sorumluluk, fazilet  meydanında gerçekleşen müsabakanın gereği olarak özel imtiyaz ve hakların bireylere  verilmesidir.
        Bu bağlamda şüphe edilmemesi gereken tek şey; İslâm'ın amel,  takva, ilim, hak yolunda cihatla ilgili olmayan imtiyaz ve farklılıklarla, hem öngördüğü  soyut buyrukları bakımından mücadele etmesi ve hem de büyük din önderlerinin davranışlarında  bu mücadelenin somut olarak uygulanmış olmasıdır.
        İslâm'ın sınıfsız toplumu, imtiyazların, kazanımların,  yeterlilik ve yeteneklerin cebre dayalı olarak göz ardı edildiği bir toplum değil,  nedensiz ve mesnetsiz ayrımcılığın olmadığı toplumdur.

     

Cuveybir ve Zülfa

     

Yemame ahalisinden olan biri Medine'ye gelmiş ve İslâm'ı  kabul etmişti. İslâm'ın öğretilerini iyice öğrenmiş ve İslâmî eğitim uyarınca  kendini eğitmişti. Bu, Cuveybir'den başkası değildi. Kısa boylu, çirkin, siyah  renkli, fakir, muhtaç biriydi. Medine'de kimsesi olmadığından dolayı geceleri  mescitte yatardı. Gerçekte mescitten başka evi yoktu. Bir süre mescitte yatıp  kalktı ve gitgide kendisi gibi yoksul, yersiz ve yurtsuz arkadaşlar buldu.  Onlar da Cuveybir gibi yüce Peygamber'in (s.a.a) emriyle geçici olarak mescitte  yatıp kalkıyorlardı.
        Gün geçtikçe bunların sayısı arttı. Yüce Allah; mescidin  temiz olması gerektiğini, uyumak yeri olmadığını, Ali (a.s) ve Fatıma'nın (s.a)  evi hariç bütün evlerin mescide açılan kapılarının kapatılmasını, evlerden  mescide gidiş gelişlerin durdurulmasını ve mescidin hürmetinin korunması için  kendi kapılarından giriş çıkış yapılmasını emretmişti.
        Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) emriyle bu yoksul ve yersiz  grup için bir köşede bir gölgelik yapıldı ve onlar da gölgelikte yaşamaya  başladılar. Onların yaşadıkları yer Süffe ve onlar da Süffe ashabı olarak  tanındılar.
        Cuveybir, Süffe ashabından biriydi. Allah Resulü (s.a.a) ve  Müslümanlar, onları seviyor ve geçimlerini temin ediyorlardı. Bir gün Allah  Resulü (s.a.a), Cuveybir'e baktı ve buyurdu: Cuveybir! Evlensen ne kadar iyi  edersin; böylece hem cinsel ihtiyacını gidermiş olursun ve hem de evleneceğin  kadın, dünya ve ahiret işlerinde senin yardımcın olur. Cuveybir: Ey Allah'ın Resulü  (s.a.a)! Kim benim eşim olur; ne saygınlığım var, ne soyluluğum ve ne malım  var, ne cemalim? Hangi kadın, benim karım olmaya rağbet eder?
        Allah Resulü (s.a.a): Cuveybir! Şüphesiz ki Allah, İslâm'ın  gelişiyle değerleri değiştirdi; İslâm öncesi değeri düşük olan birçok şeyin  değerini yükseltti ve değerli olan birçok şeyin de değerini düşürdü. İslâm,  bozuk cahiliye döneminde saygın olan insanların saygınlığını yıktı ve itibarını  düşürdü; hakir ve değersiz olan insanları da yüceltti. Bu insanlar artık oldukları  gibi tanınırlar. İslâm, herkese bu gözle bakar; beyaz, siyah, Kureyşli, Kureyşli  olmayan, Arap, Acem herkes Âdem'in oğullarıdır ve Âdem topraktan yaratılmıştır.
        Ey Cuveybir! Allah katında en sevilen insan, Allah'ın emrine  daha iyi itaat eden kimsedir. Evlerinde olan ve evlerinde yaşayan Muhacirlerin  veya Ensarın hiçbiri senden üstün değildir; üstünlüğün ölçüsü ancak takvadır...
        Kalk, Ziyad b. Lebid-i Ensari'nin evine git ve ona de ki,  Allah Resulü (s.a.a), kızın Zülfa'yı istemem için beni senin evine gönderdi.
        Cuveybir, Allah Resulü'nün (s.a.a) emriyle Ziyad b. Lebid'in  evine gitti. Ziyad, Ensar ve Medine halkı arasında saygın insanlardan biriydi. Cuveybir  eve vardığında Ziyad'ın yakınlarından ve kabilesinden bir grup evdeydi. Önce giriş  izni istedi. İzin verilince girip oturdu. Ziyad'a şöyle dedi: Allah Resulü'nden  (s.a.a) bir mesaj getirmişim; gizli mi söyleyeyim, açık mı?
        Ziyad: Allah Resulü'nün (s.a.a) mesajı benim için iftihardır,  açık söyle.
        Cuveybir: Allah Resulü (s.a.a), kızın Zülfa'yı kendime istemem  için beni gönderdi. Sen ne dersin? Söyle de haberi Peygamber'e götüreyim.
        Ziyad -şaşkınlıkla-: Kızımı istemen için Peygamber mi  gönderdi seni?
        Cuveybir: Peygamber'in söylemediğini yalan yere ona isnat  etmem.
        Ziyad: Ama biz, Ensardan bizimle denk olmayanlara kız  vermeyiz. Bu bizim geleneğimizdir. Sen git, ben Peygamber'i ziyarete gelirim.
        Cuveybir evden çıktı. Ama bir yandan Allah Resulü'nün, "Yüce  Allah İslâm'ı göndermekle, kabile ve soy-sop iftiharını ortadan kaldırmıştır."  buyruğunu ve öte yandan da Lebid'in, "Biz kendimizle denk olmayanlara kız  vermeyiz. Bu bizim geleneğimizdir." sözlerini düşünüyordu. Bir ara, "Bu  adamın dedikleri Kur'ân'ın öğretileriyle çelişir." dedi, kendi kendine.  Öylece gidiyordu ve kısık bir ses tonuyla şöyle dediği duyulmuştu: "Andolsun  Allah'a, Kur'ân'ın öğretileri böyle değildir ve Allah Resulü de bu tür sözler  için seçilmemiştir."
        Cuveybir, kendi kendine konuşarak ve bu sözleri tekrar  ederek yola devam ediyordu. Ziyad'ın kızı Zülfa bu sözleri duymuştu. Babasının  yanına gelerek durumu sordu. Ziyad da olduğu gibi anlattı.
        Zülfa dedi: Andolsun Allah'a, Cuveybir yalan söylemez. Peygamber'in  huzuruna varmadan onu geri çevir.
        Bunu yaptı ve Cuveybir'i geri çevirdiler.
        Ziyad'ın kendisi Peygamber'in (s.a.a) huzuruna vardı ve  şöyle dedi: Babam ve anam sana feda olsun! Cuveybir, senden bir mesaj getirdi  bana. Ama biz, kendi dengimizden ve tabakamızdan başkasına kız vermiyoruz.
        Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: Ziyad! Cuveybir, mümin  biridir; mümin erkek, mümin kadının ve Müslüman erkek de, Müslüman kadının  dengidir.
        Ziyad eve döndü ve olayı kızına anlattı. Zülfa dedi: O hâlde  ben bu evliliğe razı olmalıyım. Allah Resulü (s.a.a) onu gönderdiğine göre ben  razıyım.
        Ziyad, bunun üzerine Cuveybir'in elinden tutarak kabilesinin  arasına götürdü ve Allah Resulü'nün (s.a.a) sünneti üzere kızını fakir ve zenci  olan Cuveybir ile evlendirdi. Kızı damadın evine götürmeye hazırladıktan sonra Cuveybir'e,  "Gelini götürecek evin var mı?" diye sordu. Cuveybir, "Hayır,  evim yok." dedi. Ziyad, gerekli eşyalarla birlikte uygun bir ev Cuveybir  için temin etti, damatlık elbisesini Cuveybir'e giyindirdi, gelini de  süsleyerek kocasının evine gönderdiler. İşte böylece, Benî Biyaze kabilesinin  en seçkin ve saygın adamlarından birinin Zülfa adındaki güzel kızı, iman  süsüyle süslenmiş yoksul ve zenci birinin eşi oldu.
        Cuveybir gerdeğe girdi, gözü gelinin güzel yüzüne takılınca  ve tamamen donanmış bir evde kendini görünce, odanın bir köşesine çekilerek  sabaha kadar Kur'ân okuyup ibadet etti. Sabah ezanını duyduğunda, namaz kılmak  için camiye doğru hareket etti. Eşi Zülfa da abdest alıp namaza durdu.
        Gündüz olmuştu. Geçen geceyle ilgili Zülfa'dan sorular  sordular. Zülfa şöyle dedi: Cuveybir sabaha kadar Kur'ân okudu, ibadet etti ve  sabah namazını kılmak için de mescide gitti. İkinci gece ve üçüncü gece de  böyle geçmiş ve nitekim Ziyad olaydan haberdar olmuştu.
        Ziyad, Resulullah'ın (s.a.a) huzuruna vararak şöyle dedi: "Ey  Allah'ın Resulü! Kızımı Cuveybir'le evlendirmemi emrettiniz. Bizim şanımızda  olmamasına rağmen emrinize itaat ederek kızımı ona nikâhladım."
        Hz. Peygamber (s.a.a), "Bir şey mi oldu? Bir olayla mı  karşılaştınız?" diye sordu.
        Ziyad, "Biz onun için, gerekli bütün eşyalarıyla  birlikte bir ev temin ettik, kızımızı onun evine gönderdik, ama Cuveybir, ona  karşı soğuk davranmış." dedi ve ardından, geçen gecelerin olayını da Hz. Peygamber'e  (s.a.a) anlattı. Sonunda da, "Görüş, yine sizin görüşünüzdür." dedi.
        Hz. Peygamber (s.a.a) Cuveybir'i huzuruna çağırtarak, "Senin  kadına isteğin yok mudur?" diye sordu.
        Cuveybir, "Ey Allah'ın Resulü! Ben erkek değil miyim?  Benim de kadına ihtiyacım var." dedi.
        Hz. Peygamber (s.a.a), "Ben senin sözünün aksini duydum.  Dediler ki, bütün eşyalarıyla donanmış bir ev senin için hazırlamışlar ve Zülfa'yı  da senin yanına katmışlar, ama sen ona yaklaşmamışsın. Bu itinasızlığının  sebebi nedir?"
        Cuveybir dedi: "Ey Allah Resulü! O geniş eve girdiğimde  ve yaşam eşyalarının hepsini o evde gördüğümde, geçen günlerimi ve eski hâlimi  hatırladım. Bu yüzden her şeyden önce bu nimetin şükrünü yerine getirmek  istedim, geceleri sabaha kadar Kur'ân okudum ve ibadet ettim; gündüzleri de  oruç tuttum. Ama bu geceden itibaren, normal hayata başlayacağım."

     

Allah Resulü'nün (s.a.a) Düzensizliklerle  Mücadelesi

     

Allah Resulü'nün (s.a.a) yüce yaşam tarzını incelediğimizde,  zaman içinde gelenek hâline gelen, fazilette müsabaka ve hayır işlerde yarış  ile hiçbir ilgisi olmayan düzensizlikleri ve eşitsizlikleri ortadan kaldırmak  için büyük çaba harcadığını ve gayret gösterdiğini görmekteyiz.
        Mesela Allah Resulü (s.a.a), yukarısı ve aşağısı olmasın  diye Müslümanlarla birlikte oturduğunda halka şeklinde oturur ve tekitle Müslümanlara,  "Bir topluluğa girdiğiniz zaman gördüğünüz boş yerde oturun; belli bir  noktayı kendi yeriniz sayıp da oraya yönelerek rahatsızlık oluşturmayın."  buyururdu.
        Allah Resulü'nün (s.a.a) kendisi bir topluluğa katıldığında,  ayağına kalkılmasından hoşlanmaz ve kalkmak isteyenlere engel olurdu. Kendisi  binekli iken hemen yanında yaya birinin hareket etmesine izin vermezdi; onu da  terkine alır veya biraz önde yürümesini veyahut da geriden gelmesini isterdi.
        Allah Resulü (s.a.a) toprak üstünde oturur ve kendi elleriyle  keçiden süt sağardı.

     

Nebevî Siyerin Sosyal Boyutu

     

Bütün bunlar, Allah Resulü'nün (s.a.a) güzel ahlâkı ve alçak  gönüllülüğü şeklinde de yorumlanabilir. Kuşkusuz ki o, alçak gönüllülüğün  zirvesinde idi ve yüce Allah'ın kulu olduğu gerçeğinde bir an bile gaflet  etmezdi; yüce Allah'ın huzurunda kendini zayıf ve güçsüz bir kul olarak görürdü;  kendi faydasına, zararına, ölümüne, dirimine ve haşrına kendini malik görmezdi.  Kendini böyle gören biri, elbette ki Allah'ın kullarına mütevazı davranacak,  sevgi ve şefkatle yaklaşacaktır. Yüce Allah Resulü'nün (s.a.a) hayatı, kullara  karşı alçak gönüllülüğün ve şefkatin, yüce Allah huzurunda ise ubudiyet ve  kulluğun en mükemmel örnekleriyle doludur.
        Bir kadın, Allah Resulü'nün (s.a.a) huzuruna gelerek, "Sen  her şeyinle çok iyisin; ancak bir eksiğin var. Sen kendine bakmıyor, köleler  gibi kendine davranıyor ve yerde oturuyorsun." dedi.
        Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: "Hangi köle benden daha  köledir."
        Kuşkusuz ki Allah Resulü'nün (s.a.a) alçak gönüllülük üzere  kurulu hayat tarzının ahlâkî boyutu vardır; ancak Allah Resulü'nün (s.a.a)  böyle davranmakla, olayın sosyal boyutuna büyük önem verdiğini gösteren belirtiler  de mevcuttur. Allah Resulü (s.a.a), göze küçük görünen bu saygı, lakap ve  unvanların, insanlar arasında nice kalın duvarlar ördüğüne ve kalpleri  birbirinden uzaklaştırdığına da önem veriyordu. İnsanlar arasında yükseklik,  alçaklık, soyluluk, soysuzluk gibi düzensizlikleri ortaya çıkaran da bunlar  olmuştu. İlk bakışta göreceli ve hayalî olarak görülen bu unvanlar, sonuçta  somutlaşır ve gerçekliğe bürünür. Yanlış ayrıcalıkların ilk tohumu bu yanlış  saygılar, kazip unvan ve lakaplardır.
        Allah Resulü (s.a.a), ashabıyla yaptığı bir yolculukta öğlen  vakti bir yerde konaklamıştı. Öğle yemeği için bir koyun kesilmesine karar  verildi. Ashaptan biri koyunu kesmeği, diğeri derisini soymayı ve bir diğeri de  yemek yapmayı üstlendi. Allah Resulü (s.a.a) de odun toplayacağını bildirdi.
        Ashab buna razı olmayarak şöyle dedi: Ey Allah'ın Resulü  (s.a.a)! Senin zahmete düşmene razı olmayız; biz kendimiz severek ve can-u  gönülden bunu yapacağız.
        Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki: Buna inanıyorum. Ama Allah,  dostları arasında kulunun kendini imtiyazlı görmesinden razı olmaz.
        Allah Resulü'nün (s.a.a) ve masum Ehlibeyti'nin (Allah'ın  selamı onlara olsun) hayatında çok sıkça rastlanan bu öyküler, ilk etapta göze  küçük gelen, ancak hukuk bağlamında yersiz ayrıcalıklara neden olan bu tür gelenekleri  düzeltmek istediklerini göstermektedir.

     

Konuşmanın Özeti

     

Adalet ve eşitliğin anlamı; gelenek, görenek, haksızlık veya  zulümden kaynaklanan düzensizlikleri, yükseklikleri, alçaklıkları ve  ayrımcılıkları ortadan kaldırmaktır. Yeterlilik, yetenek, çalışma ve gayretten  kaynaklanan farklılık ve ayrıcalıklar ise korunmalıdır. Müsabakalarda yarış  alanının herkes için düz ve aynı olması gerektiği gibi, sosyal müsabaka imkânları  da yarışan herkes için eşit derecede ve eşit şartlarda olmalıdır; herkes yarış  alanıyla ilgili bütün imkânlara eşit derecede sahip olmalıdır.
        Ancak müsabakanın özünde bir şey vardır ki o, yarış alanıyla  veya yarış koşullarıyla ilgili değildir; yarışçıların kendisiyle ilgilidir.  Biri daha atik ve hızlıdır, beden bakımından biri daha zayıftır, biri daha  azimlidir, biri daha çalışkandır, biri daha hazırlıklıdır. Bütün bu  farklılıklar yarışın sonucunda etkili olacaktır. Bunlar göz ardı edilemez ve  aynı zamanda da saygı duyulması gereken şeylerdir. İşte bütün bunların sonucunda  öne geçme ve arkada kalma, kazanma ve kaybetme ortaya çıkar.

     
Konu ile  bağlantılı olarak ele alınması gereken bir başka nokta da, yarış alanının  yüksekliği ve alçaklığı konumunda olan şeylerdir ve İslâm dini bunların ortadan  kaldırılmasını tavsiye etmiştir. Ancak zamanımızın elverişli ve yeterli olmamasından  dolayı bu noktaya giremiyoruz. Bir sonraki oturumda, geçen beş konuşmada  işlediğimiz konularla bağlantılı olarak "Allah'ın Rızk Vericiliği"  konusunu kısaca ele alacağım.
     
 

Bu konuşma, 1381 h. kamerî (1341 h. şemsi) yılının Ramazan ayının 23. günü yapılmıştır.       

Müsned-i Ahmed, c.4, s.270   

Bedenin azaları ile ruh arasındaki ilişki, Kur'ân'ın melekler hakkında  buyurduğu, "Kendilerine emredilen şeyde  Allah'a itaatsizlik etmezler." (Tahrim, 6) gerçeğinin tam  anlamlı bir örneğidir.      

"Ve gerçekten de insan, ancak çalıştığını  elde eder." (Necm, 39)    

Hucurât, 13  

Sâd, 28       

Zümer, 9     

Nisâ, 95       

Zuhruf, 32    

Bu konu hakkında ve özellikle de ayetin tefsiri bağlamında Şehit Mutahharî'nin  "Mukaddime-î Ber Cihanbînîy-i İslamî" (İslamî Dünya Görüşüne Giriş)  kitabının "Tevhîd-i İctimaî" (Sosyal Tevhit) bölümüne bakınız.      

Kasas, 5   

Mekarimu'l-Ahlâk, s.16 

Total Visit: 308
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.