| YENİLGİ VE KAÇIŞ
Yanan bir ocak vardı orada, söndü. Burada kandil sarardı. Artık hangi serdengeçti bu kan sağanağının altında Her an yoğunluğunu artıran Satranç oynayacak Evin çatısındaki karanlık kilimde? Mehdî-yi Ahavân-i Sâlis
Yazık ki Gücümüz ve zamanımız Böylesi zillet verici bir savaşla Sona erdi. Ahmed-i Şâmlû 28 Mordâd ihtilali İran tarihinde ve kültüründe yeni baştan bir gevşeklik ortaya çıkarır. İhtilal rejimi her türlü toplumsal ilişkiyi ortadan kaldırmaya çalışır. Radyo ve çeşitli yayınlar aracılığıyla düşünce terörünün yanı sıra baskı kurumlarının oluşturulması, yönetimin her türlü düşünce birliği ve toplumsal bağlılığa karşı savaşmak için verdiği uğraşın göstergesidir. Muhammed Rıza Pehlevî’nin saltanata geri dönüşüyle birlikte, İran tarihi ve edebiyatı yedi yıl sürecek olan yeni bir kara döneme girer. Bu dönemde bütün toplumsal ve kültürel merkezlerin yıkılışıyla, toplum yalnız ve korkak bir insan yığını şekline dönüşür. Güvensizlik ve suizan ortamı toplumsal ilişkilere egemen olur; korku ve taassup hayatın acılığını artırır. Halkı teslim olmaya zorlamak için her an giderek artan şiddet, düşünsel dağınıklığın artmasında, bozguna uğramış olan hassas insanların cinnet geçirmesinden ve intihar etmesinden başka bir sonuç vermez. Böyle bir sosyo-psikolojik ortamda gelişen edebiyat, yenilgiyi ve mevcut gerçeklikten kaçışın türlü cilvelerini değişik üslûplarda yansıtır. 1320/1940’lı yılların kavga gürültüsü sırasında aydınlar, ihtilalin gelmesinden önce sarsılmaya başlayan ve ondan sonra tamamen yıkılan hayaller kurmuşlar, bir takım umutlara gönül bağlamışlardı. İhtilal geldi çattı, kimilerini öldürdü, kimilerini darmadağın etti. Canlarını kurtarabilenler uzlete çekilerek içine kapanmış hassas insanların ağzından itirafnameler yazmaya yöneldiler. Toplumsal yaşam dayanılmaz bir hal aldığında içsel yaşam önem kazandı; dönemin ıstırabı ve dünyayı değiştirmek isteyen bir neslin sonuçsuz ve takat kesici arayışı, karamsar bir romantizmden ilham alan eserler kalıbında sergilendi. Bunalımın doruğa ulaşmasıyla, hiçlik ve boşunalık duygusu aydınlara galebe çaldı. 1320-1330/1940-1950’li yılların hoşgörüsü ve heyecanı yerini bir tür şaşkınlığa bıraktı. (Behrâm-i Sâdıkî, öykülerinin birisinde bozuluşu ve düşüşü bu zamanın en güçlü akımı sayar.) Akıldışı güçlerin övülmesi, içgüdüsel ve cinsel şiddet, hareketin ve toplumsal eğiliminin yerini aldı. Hastalıklı deneyimlerin vurgulanması, 20/40’lı yılların siyasete bulanmış gerçekçiliğinin yerine geçti. İdealizm terkedilmiş bir eğilim haline geldi; insanî duygular inkâr edildi. Nefsanî istekler ve bir tür saçmacı lezzetçilik insanın değiştirici gücüne duyulan umutsuzluğun bir göstergesi olarak bu dönemin öykülerinin çoğuna karanlık ve karamsar bir hava kattı. 1320/1940’lı yılların sorumlu ve propagandacı edebiyatının kısa süren dönemi sona erer. Edebiyatı, estetikçilik ve açık bir sorumsuzluk dalgası kaplar. Sembolik, efsanevî, lezzetçi öykülere ve romantik hiççiliğe geri dönüş bu yıllardaki edebiyatın temel özelliği olur. İran edebiyatı bunalımlı bir dönem geçirmektedir. Yazarlar kendi içlerinde kaybolmuş, perişan olmuşlardır. Bu dönemin bir yazarı kendi nesli hakkında şunları yazar: “O, dününü tanımaz, çünkü kaybetmiş, ondan ayrılmıştır. Yarınını göremez, çünkü silinmiş ve çalınmıştır. Şimdi ise geçmişin hüznünü, geleceğin umutsuzluğunu taşıyan bir darboğazda yalnızlık vardır.” Toplumun kültürel ortamının daha da daralmasıyla, sanatçı yetişmesi imkânı da daha bir sınırlanır. Batının nihilist ve yabancılaşmış kültürü İranlı sanatçıyı etkiler. O, daha iyi bir toplumsal ortamı düşünmekten âciz bir şekilde, daha umutsuz, daha karamsar bir hale gelir. Bu hiçlik, başı dönmüşlük, ideallerin boşa çıkmasının ve egemen sertlik karşısında duyulan âcizliğin bir sonucu olan zihinsel düzensizlik, İran edebiyatını ölümün ve boşunalığın koyu rengiyle boyar. İnsanî hedefler uğrunda sabırla mücadele etmenin yerini, zorluklara karşı koyma korkusu ve insanları güçsüz gösterme olgusu alır. Günden güne artan hakaretlere katlanan aydınlara yapılan dayanılması zor ruhsal baskılar, beraberinde irfan eksikliğini ve kuşkuculuğu getirerek, kötümser felsefeler yaratmaya ve mitolojiye yönelişe dönüşür. Öyle ki işe yeni başlayan ya da son derece deneyimli olan her yazar, eserini derin göstermek için temsilî anlatıma ve felsefe yapmaya yönelir. Bu yılların yazarlarının sarsıcı umutsuzluğu, 30/50’li yılların en parlak yazarı Behrâm-i Sâdıkî’nin yaratıcı eserlerinde sanatsal bir billurluk kazanır. Onun kısa öyküleri, dönemin acı dolu umutsuzluğunun canlı bir tasvirini ortaya koyar: Cinnete ve intihara doğru sürüklenen yenilgiye uğramış aydınlar, günlük hayatın sertliği insanlıklarını yok etmiş, yüce idealleri bile boş ve insanlık dışı olan hakir insanlar; hiçbir iletişim ve anlaşma olmaksızın yan yana yaşayan mutsuz, köksüz bireyler, yoksulluk, işsizlik ve umutsuzluk yüzünden birbirinden kopmuş dağılmış aileler... Çatıları eskimiş köhne evler, kırık masa ve sandalyeler, hepsi de kâbusa benzeyen verimsiz bir dönemin yıkılışını ve umutsuzluğunu toplumsal adalet arzusuyla birlikte yansıtan daha birçok ayrıntılı tasvirlerle gösterirler. Dönem, düşlerin kâbusa dönüştüğü, aldatışın ve baş ezmelerin gerçekler üzerine örtü çektiği bir dönemdir. Yorgun ama aynı zamanda çok iddialı bir neslin umutsuzluktan başka hiçbir şeyi yoktur. Bu nesil, toplumsal heyecanların söndüğü, bunalımın ortaya çıktığı yıllarda, tek yüzlü bir yalnızlık dönemi geçirerek bütün toplumsal sorumluluklardan yakınış aşamasına ulaşır. Bencillik ve kişisel çıkarlar, her türlü toplumsal ilginin önüne set çeker. Bu karman çorman dünyada herkes birbirinin düşmanı sayılır; en verimli güçler kendini savunma uğrunda heder olur gider. Kötümserlik ve mistik düşünceler, toplum hayatına ilgisizliği ve kendi gücünü çözümlemeyi doğurur. Yazarın tek gönül avuntusu boşunalığı ve ölümü işlemektir. Üzgün ve mustarip yazar, bütün ideallerini olumsuzlar. Aldanışla sonuçlanan umut-lar, komediye dönüşen idealler umutsuzluk ve pişmanlık doğurur. Bunca yıkılış, bunca boşa gidiş kendine güveni de yok eder; aydınlar sanallık, lezzet ve afyon gibi sığınak arayışlarına girerler. Öfkeden ve inançtan eser yoktur; yalnızca umutsuzluk ve korku vardır; bütün insanlığın halini düşünüş tek gönül avuntusudur. Araba, ev, para, kadın aydınların ana hedefi haline gelir. “Bir zamanlar kendilerini toplumsal kalıpların tasa-rımcısı olarak gören aydınlar, çabalarının ve etkinliklerinin başarısızlığını, ideallerinin geçersizliğinin bir göstergesi saydılar; şimdi gözlerine boş ve sonuçsuz görünen bir amaca gönül bağlama korkusu yüzünden, her şeyde daha gerçek, daha duyumsanır ve ayağı yere basan şeye, yani “toprağa” sığındılar. Kısa bir dönem süren dostluktan ve uzlaşmadan sonra, yeniden yalnız başına, dostsuz, yardımcısız kalan aydın, kimsesizliğinin ve şaşkınlığının ilacını, kendisinden kaçıp durduğu şeyde, “aile ocağında” aramaya başladı. Hayatının tek ideali bir ev ve aile kurmak, hayatının geri kalanını karısının ve çocuklarının yanı başında gönül rahatlığıyla geçirmek oldu.” Âl-i Ahmed’in yazdıkları, bu dönem aydınlarının genel eğiliminin canlı bir açıklamasıdır: “28 Mordâd’dan sonra bütün dünyayı [evin duvarlarının ardında] bıraktım ve evin çatısının altında gökyüzünden bile kaçtım... Aynı günlerde karım da yolculuktan döndü; ikimiz birden dönemin kötülüğünden güvende kalmanın taklidini çıkarmaya başladık.” |