Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:20

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۵۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

YENİLGİ VE KAÇIŞ


Yanan bir ocak vardı orada, söndü.

Burada kandil sarardı.

Artık hangi serdengeçti bu kan sağanağının altında

Her an yoğunluğunu artıran

Satranç oynayacak

Evin çatısındaki karanlık kilimde?

                                               Mehdî-yi Ahavân-i Sâlis


Yazık ki

Gücümüz ve  zamanımız

Böylesi zillet verici bir savaşla

Sona erdi.

                                           Ahmed-i Şâmlû

 

28 Mordâd ihtilali İran tarihinde ve kültüründe yeni baştan bir gev­şeklik ortaya çıkarır. İhtilal rejimi her türlü toplumsal ilişkiyi ortadan kal­dırmaya çalışır. Radyo ve çeşitli yayınlar aracılığıyla düşünce terörünün yanı sıra baskı kurumlarının oluşturulması, yönetimin her türlü düşünce birliği ve toplumsal bağlılığa karşı savaşmak için verdiği uğraşın gösterge­sidir. Muhammed Rıza Pehlevî’nin saltanata geri dönüşüyle birlikte, İran tarihi ve edebiyatı yedi yıl sürecek olan yeni bir kara döneme girer. Bu dö­nemde bü­tün toplumsal ve kültürel merkezlerin yıkılışıyla, toplum yalnız ve korkak bir insan yığını şek­line dönüşür. Güvensizlik ve suizan ortamı toplumsal ilişki­lere egemen olur; korku ve taassup hayatın acılığını artırır. Halkı teslim ol­maya zorlamak için her an giderek artan şiddet, düşünsel dağınıklığın artmasında, bozguna uğ­ramış olan hassas insanların cin­net geçirmesinden ve intiha­r etmesinden başka bir sonuç vermez. Böyle bir sosyo-psi­kolojik ortamda gelişen edebiyat, yenilgiyi ve mevcut gerçeklik­ten kaçışın türlü cilvelerini değişik üslûplarda yansıtır.

 

1320/1940’lı yılların kavga gürültüsü sırasında aydınlar, ihtilalin gel­me­sin­den önce sarsılmaya başlayan ve ondan sonra tamamen yıkılan ha­yaller kur­muşlar, bir takım umutlara gönül bağlamışlardı. İhtilal geldi çattı, ki­milerini öldürdü, kimilerini darmadağın etti. Canlarını kurtarabi­lenler uzlete çe­kile­rek içine kapanmış hassas insanların ağzından itiraf­nameler yazmaya yö­neldi­ler. Toplumsal yaşam dayanılmaz bir hal aldı­ğında içsel yaşam önem kazandı; dönemin ıstırabı ve dünyayı değiştirmek isteyen bir neslin sonuçsuz ve takat kesici arayışı, karamsar bir roman­tizmden ilham alan eserler kalı­bında sergi­lendi. Bunalımın doruğa ulaş­masıyla, hiçlik ve boşunalık duygusu aydınlara galebe çaldı. 1320-1330/1940-1950’li yılların hoşgörüsü ve heyecanı yerini bir tür şaşkın­lığa bıraktı. (Behrâm-i Sâdıkî, öykülerinin birisinde bozuluşu ve düşüşü bu zamanın en güçlü akımı sayar.) Akıldışı güçlerin övülmesi, içgüdüsel ve cinsel şiddet, hareketin ve toplumsal eğiliminin yerini aldı. Hastalıklı de­neyimlerin vur­gulanması, 20/40’lı yılların siyasete bulanmış gerçekçiliği­nin yerine geçti. İdea­lizm terkedilmiş bir eğilim ha­line geldi; insanî duy­gular in­kâr edildi. Nefsanî istekler ve bir tür saçmacı lezzetçilik insanın değiştirici gücüne duyulan umut­suzluğun bir göstergesi olarak bu döne­min öykülerinin çoğuna karanlık ve ka­ramsar bir hava kattı.

 

1320/1940’lı yılların sorumlu ve propagandacı edebiyatının kısa süren dö­nemi sona erer. Edebiyatı, estetikçilik ve açık bir sorumsuzluk dalgası kaplar. Sem­bolik, efsanevî, lezzetçi öykülere ve romantik hiççiliğe geri dö­nüş bu yıllar­daki edebiyatın temel özelliği olur.

 

İran edebiyatı bunalımlı bir dönem geçirmektedir. Yazarlar kendi içle­rinde kaybolmuş, perişan olmuşlardır. Bu dönemin bir yazarı kendi nesli hak­kında şunları yazar: “O, dününü tanımaz, çünkü kaybetmiş, ondan ay­rılmış­tır. Yarınını göremez, çünkü silinmiş ve çalınmıştır. Şimdi ise geçmi­şin hüznünü, geleceğin umutsuzluğunu taşıyan bir dar­boğazda yal­nızlık vardır.”

 

Toplumun kültürel ortamının daha da daralmasıyla, sanatçı yetişmesi im­kânı da daha bir sınırlanır. Batının nihilist ve yabancılaşmış kültürü İranlı sanatçıyı etkiler. O, daha iyi bir toplumsal ortamı düşünmekten âciz bir şe­kilde, daha umutsuz, daha karamsar bir hale gelir. Bu hiçlik, başı dön­müşlük, ideallerin boşa çıkmasının ve egemen sertlik karşısında du­yulan âcizliğin bir sonucu olan zihinsel düzensizlik, İran edebiyatını ölü­mün ve boşunalığın koyu rengiyle boyar. İnsanî hedefler uğrunda sabırla mücadele etmenin yerini, zorluklara karşı koyma korkusu ve insanları güçsüz gösterme olgusu alır. Günden güne artan hakaretlere katlanan ay­dınlara yapılan dayanılması zor ruhsal baskılar, beraberinde irfan eksikli­ğini ve kuşkuculuğu getire­rek, kötümser fel­sefeler yaratmaya ve mitolojiye yö­nelişe dönüşür. Öyle ki işe yeni başlayan ya da son derece deneyimli olan her yazar, eserini derin göstermek için temsilî anla­tıma ve felsefe yapmaya yönelir.

 

Bu yılların yazarlarının sarsıcı umutsuzluğu, 30/50’li yılların en par­lak yazarı Behrâm-i Sâdıkî’nin yaratıcı eserlerinde sanatsal bir billurluk kazanır. Onun kısa öyküleri, dönemin acı dolu umutsuzluğunun canlı bir tasvirini or­taya koyar: Cinnete ve intihara doğru sürüklenen yenilgiye uğ­ramış aydınlar, günlük hayatın sertliği insanlıklarını yok etmiş, yüce ide­alleri bile boş ve in­sanlık dışı olan hakir insanlar; hiçbir iletişim ve an­laşma olmaksızın yan yana yaşayan mutsuz, köksüz bireyler, yoksulluk, iş­sizlik ve umutsuzluk yü­zünden birbirinden kopmuş dağılmış aileler... Ça­tıları eskimiş köhne evler, kırık masa ve sandalyeler, hepsi de kâbusa ben­zeyen verimsiz bir dönemin yıkılışını ve umutsuzluğunu toplumsal adalet arzusuyla birlikte yansıtan daha birçok ay­rıntılı tasvirlerle gösterirler. Dö­nem, düşlerin kâbusa dönüş­tüğü, aldatışın ve baş ezmelerin gerçekler üze­rine örtü çektiği bir dönemdir. Yorgun ama aynı zamanda çok iddialı bir neslin umutsuzluktan başka hiçbir şeyi yoktur. Bu ne­sil, toplumsal heye­canların söndüğü, bunalımın ortaya çıktığı yıllarda, tek yüzlü bir yalnız­lık dönemi geçirerek bütün toplumsal so­rumluluklardan yakı­nış aşama­sına ulaşır. Bencillik ve kişisel çıkarlar, her türlü toplumsal ilginin önüne set çeker. Bu karman çorman dünyada herkes birbirinin düşmanı sayı­lır; en verimli güçler kendini savunma uğrunda he­der olur gider. Kötüm­ser­lik ve mistik düşünceler, toplum hayatına ilgisizliği ve kendi gücünü çözüm­le­meyi doğurur.

 

Yazarın tek gönül avuntusu boşunalığı ve ölümü işlemektir. Üzgün ve mustarip yazar, bütün ideallerini olumsuzlar. Alda­nışla sonuçlanan umut-lar, komediye dönüşen idealler umutsuzluk ve pişmanlık doğurur. Bunca yıkılış, bunca boşa gidiş kendine güveni de yok eder; aydınlar sa­nallık, lezzet ve afyon gibi sığınak arayışlarına girerler. Öfkeden ve inanç­tan eser yoktur; yalnızca umutsuzluk ve korku vardır; bütün insanlığın halini düşünüş tek gönül avuntusudur. Araba, ev, para, kadın aydınların ana hedefi haline ge­lir. “Bir zamanlar kendilerini top­lumsal kalıpların tasa-rımcısı olarak gören ay­dınlar, çabalarının ve etkin­likle­rinin başarı­sızlığını, ideallerinin geçersizliğinin bir göstergesi saydı­lar; şimdi gözle­rine boş ve sonuçsuz görünen bir amaca gönül bağlama korkusu yüzün­den, her şeyde daha gerçek, daha duyumsanır ve ayağı yere basan şeye, yani “toprağa” sığındılar. Kısa bir dönem süren dost­luktan ve uzlaşma­dan sonra, yeniden yalnız başına, dostsuz, yardımcısız kalan ay­dın, kim­sesizliğinin ve şaşkınlığının ilacını, kendisinden kaçıp durduğu şeyde, “aile ocağında” ara­maya başladı. Hayatının tek ideali bir ev ve aile kur­mak, hayatının geri kala­nını karısının ve çocuklarının yanı başında gö­nül ra­hatlığıyla geçirmek oldu.”

Âl-i Ahmed’in yazdıkları, bu dönem aydınlarının genel eğiliminin canlı bir açıklamasıdır: “28 Mordâd’dan sonra bütün dünyayı [evin du­varlarının ar­dında] bıraktım ve evin çatısının altında gökyüzünden bile kaçtım... Aynı günlerde karım da yolculuktan döndü; ikimiz birden döne­min kötülüğünden güvende kalmanın taklidini çıkarmaya başla­dık.”

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.