Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:15

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۵

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Uyarı

Sabit a’yanlar ve kaderi suretler, Hakk’ın tafsili ilim mertebesinde bağımlı vücut ile tahakkuk etmiştir. Bu a’yan, sübuti sözle konuşmakta ve sübuti bir işitmeyle işitmektedir. Onlar gören ve görülendir. Her kaderi suret, ilahi isimlerden bir ismin taayyünüdür. İsimlerin zuhur makamında ilahi isimlerin tahakkukuyla tahakkuk etmiştir. Zatla ittihat makamında isimlerin batını makamındaki isimlerde gizlidir. A’yanın isimlerle kıyamı ve zat ile zuhur makamında isimlerin kıyamı suduri bir kıyamdır. Ama akli bir tahlil hasebiyle. İlginç olanı da şudur ki vücudun kendisinde tek vücut ile tahakkuk etmişlerdir. Bu sadece temiz insanların derk edebildiği bir hikmettir. Bu ilkeyi derk etmek ve bu hakikate ulaşmak çok zordur. Bu makamda kader sırrı gizlidir. Yüce zatın kelamında izzet ve velayet kaynağından sudur eden “saadet ve şekavet yaratılmışlardır” ifadesi yer almıştır. Yani “makdur” ve “mukadder olanlar” anlamındadır. Allah’ın şaki olarak takdir ettiği saadet ehli olmaz ve bunun tam tersi de geçerlidir.

 

“Bil ki yüce Allah, takdir etmiştir.

 

Gizli olan Suhuf-i Ula’da”

 

İmam Sadık’ın (a.s) ashabından olan Mansur b. Hazin’den şöyle nakledilmiştir: “Allah-u Teala yaratıkları yaratmadan önce saadet ve şekaveti takdir etmiştir. O halde herkimi saadet ehli bildiyse ona asla buğzetmez. Eğer kötülük işleyecek olursa, ameline buğzeder ve ona buğzetmez. Eğer onu şaki olarak biliyorsa onu ebedi olarak sevmez. Salih amel yapacak olursa, amelini sever, ama yöneldiği şey sebebiyle kendisine buğzeder. Allah, bir şeyi severse, ebedi olarak ona buğzetmez ve Allah bir şeye buğzederse, onu ebedi olarak sevmez.”

 

Bu makamda Hakk’ın ilminden maksad, ilk kazadan sonra olan ilk kaderi tafsili ilimdir. Hakk Teala ilmi hasebiyle eşyayı, kaderi suretlerle tahakkuk ettiği şekilde mevcud kılmıştır. İcad hususunda, onlara sadece ilmi üzere muamele eder. Saadet ehli olduğunu veya şekavet ehli olduğunu bildiği kimseyi icad eder. Said ve şaki, harici zuhur makamında Hakk’ın tekvini emrine icabet etmiştir. Ama amel ve teşrii emre itaat makamında bazıları itaat etmiş, bazıları da isyan etmiştir. Şaki, Allah’ın emrine isyan edendir. Şakinin bu isyanı onun zat ve cevherinden kaynaklanmaktadır. Hak, şakinin şekavetini biliyordu ve onu icad etti. Dolayısıyla eğer bir hayır işleyecek olursa hüviyeti Allah’ın mahbubu değildir. Ama onun hayırlı ameli beğenilmiş bir ameldir. Tevhid-i Seduk’ta nakledilen rivayet de ilmin maluma tabi olduğuna delalet etmektedir.

 

 İbn-i Arabi Fuss-u Luti’de şöyle diyor: “Dolayısıyla, ayn’ının değişmezliğinde [sübut] ve yokluk halinde mümin olan bir kimse, varlık halinde de aynı suret üzere zahir olur. Ve Allah-u Teala, onun böyle olduğunu (yani, mümin olduğunu) ondan (yani, onun bu bilgiyi ona vermesi yoluyla) bildi. Bundandır ki, “Allah hidayet olunanları bilir” buyurdu. Ve yine Allah-u Teala şöyle buyurdu: “Benim indimde söz değişmez” çünkü benim sözüm yaratmış olduklarıma ilişkin ilmimle sınırlıdır. “..Ve Ben kullarıma asla zulmedici değilim.” Yani, Ben onları şaki kılan küfrü kendi üzerlerine takdir edip de sonradan, onların güç yetiremeyecekleri bir şeyi kendilerinden istiyor değilim.”

 

İmam Sadık’tan (a.s) nakledilen rivayet kader sırlarından bir sırrı zahir kılmaktadır. Şeyh Seduk bunu şöyle izah etmektedir: “Biz onlardan bildiklerimiz hasebiyle amel ederiz ve nefislerinden sergiledikleri şeyi de biliriz. Eğer zulüm ise onlar zalimlerdir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.

 

Velhasıl küfür ve iman, saadet ve şekavet kader suretlerinden ve yaratıkların ilk kaderdeki ilmi zuhurundan kaynaklanmaktadır. Bunun delili de İmam Sadık’ın (a.s) şu sözüdür: “Allah (azze ve celle) yaratıkları yaratmadan önce saadet ve şekaveti yaratmıştır.” İlk yaratıştan maksad takdirdir. “Haleke” kelimesi “kaddere” anlamındadır. İmam (a.s) hadisin devamında şöyle buyuruyor: “Allah bir kimseyi saadet ehli bilirse ebedi olarak ona buğzetmez” Yani o kimse artık şaki olmaz. Arada bir yaptığı hatalar da onun şekavetinden değildir. Lakin eşkıya bizzat kötülüklere doğru giden kimselerdir. Arada bir hayır işlemesi bu durumu değiştirmez. Şaki insandan zahir olsa bile hayırlı amel hayırdır. Nice şaki kimseler bir çok zorlu ibadetlere yönelmektedirler. Ama imtihan anında metodunu değiştirmekte ve nefsani isteklerine öyle bir dalmaktadırlar ki olaya vakıf olmayan kimseleri hayrete sevk etmektedir.

 

İmam Musa b. Cafer (a.s) Peygamber’in (s.a.a) şöyle buyurduğunu nakletmektedir: “Şaki annesinin karnında şaki olan ve Said de annesinin karnında said (saadet ehli) olandır.”

 

Daha sonra şöyle buyurmuştur: “Şaki henüz annesinin karnında iken eşkıyanın amellerini işleyeceğini Allah’ın bildiği kimsedir. Said ise daha annesinin karnında iken saadet ehli kimselerin amellerini işleyeceğini Allah’ın bildiği kimsedir.”

 

Çeşitli kitaplarda nakledildiği üzere Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Kalemler kurudu ve defterler dürüldü. Kıyamet gününe kadar var olacak her insanın ateşteki yeri yazılmıştır…” Ashab, “Acaba kitaba güvenip ameli terk mi edelim?” diye sorduğunda Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Amel ediniz. Herkese yaratıldığı şey müyesserdir.” İmam Seccad’ın kaderin amele nisbetinin, ruhun cesede nisbeti gibi olduğunu beyan eden sözleri de bu nebevi hadisi tefsir eder konumdadır.

 

Hakk’ın kaderi ilminde kaderi a’yan, zati isti’dad lisanıyla vücud talep etmişler ve Hakk da tekvini “ol” kelimesiyle onların isteğine icabet etmiştir. Bir çok tenezzüllerden sonra mutlak şehadet âleminde yer aldıklarında teşrii emir ve ilahi teklifleri bazıları kabul etmiş bazısı da reddetmiştir. Bu konuda kitaplarda yer alan hadislerde Allah’ın saadet ve şekaveti takdir dairesinde karar kıldığına delalet etmektedir.” Aziz ve celil olan Allah yaratıkları yaratmadan önce saadet ve şekaveti yaratmıştır. Bu anlam, ihtiyar ve irade ile de çelişmemektedir. Aksine insani nefislerin eşkıya ve suada (iyiler-kötüler) olarak ikiye ayrıldığı ve takdir edilenin asla değişmediği temel ilkesine dayalıdır. İmam Sadık (a.s) bu mezkûr rivayetten sonra şöyle buyurmuştur: “Allah her kimi said bilirse, geriye çok az bir zaman kalsa bile dünya o kimsenin saadeti ile sona erer.”

 

İnsani nefislerin çoğu saadete eğilimlidir. Mutlak said ile mutlak şaki beşeri nizam kompleksinde oldukça azdır. Tevhid kitabında yer aldığına göre Ebi Abdillah (a.s) kendisine, “Günah ehline şekavet nereden ilişmektedir ki amelleri sebebiyle ilminde azab hükmü verilmektedir?” diye sorulunca şöyle buyurmuştur: “Aziz ve celil olan Allah yaratıklarından hiç birisinin hakkını eda edemeyeceğini bilince kendine muhabbeti duyanlara marifeti hakkında bir güç verdi. Ehli olmadıkları şeyin hakikatiyle amel etmenin yükünü onlardan kaldırdı. Günah ehline de onlar hakkındaki ilmi sebebiyle günah hakkında onlara bir güç verdi. Ama onların kendisini kabul etmesine de engel olmadı. Zira ilmi, tasdik hakikatinden daha evladır. Böylece ilminde olan şeyle muvafakat etmiş oldular. Oysa bunun aksini de yapsalardı Allah da onları günahtan kurtarırdı. “O dilediğini diledi”nin anlamı da budur. Bu bir sırdır.”

 

İmtinani veya rahmanî rahmet bütün eşyada cereyan etmektedir. Vücud feyzinin ve geniş rahmetin aslı, amele bağlı değildir. “Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı isteyenlere de ahireti isteyenlere de) Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir” ayeti de bu imtinani rahmete işaret etmektedir. Rahman isminin tabilerinden olan rahimi rahmet ise itaat ehline hastır. Rahim’in rahmana bu tabi oluşunda da bir takım sırlar gizlidir.

Kaderi ilimde saadet ve şekavet varlıkların yaratılışından önce said ve şakinin ayn-ı sabitinde gizlidir. İlimden ayn’a tenezzülden sonra gizlilikten zuhura çıkmaktadır. Hazırlayıcı nedenler gizli olan şeyin zuhurunda etkin bir role dayanmaktadır. Bu iki tür vücuddan hiç biri değişim içinde değildir. Zira ilim ve ayn arasındaki denge gerçek bir emirdir. Ama bir kimse, “neden mahlûk, harici tahakkuktan ve saadet ve şekaveti gösteren fiilin zuhurundan önce said veya şaki olarak taayyün etmektedir” diye sorarak olursa cevaben deriz ki: Allah-u Teala harici zuhurdan önce, kulların fiillerini bilmektedir. Bu cevap soru soran kimsenin sapmasını ve cebir veya şaşkınlık içine düşmesini önlemek için verilen bir cevaptır. Yoksa soru henüz kendi yerinde durmaktadır. Zira kaderi ilim suretinde a’yanın farklılığı, harici filler ve zuhurdan önce tiynetlerin farklılık içinde olması ve zuhur makamında farklı ve karşıt isimler ile a’yanın taayyünü harici amellerde farklılığın nedenidir. “Takdir edilen şey, mutlaka olacaktır. Kalemler kurumuş ve defterler dürülmüştür.” Velhasıl insanlar suret ve taayyünde farklıdır. Batın ve isim ve sıfatların taayyünü ile müteaayyin olmaları itibariyle onların salt said, salt şaki ve ikisi arasında bir yerde olarak ayrılmaları kaçınılmazdır. “İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi madenlerdir” hadisi de buna işaret etmektedir. Nitekim Sa’di şöyle diyor:

 

“Güzellik güneşinin güneşi herkese doğar.

 

Ama taşlar aynı değil ki herkes cevher olsun”

İlahi ilim ve rivayetlerin zorluklarından biri de tiynet hadisidir. Bu hadis Kafi’de Ehl-i Beyt’ten nakledilmiştir. Merhum Meclisi ve benzerlerinin bu konuda yazdıkları üst üste yığılmış yoğun karanlıklar mesabesindedir. Molla Sadra her ne kadar Kafi’nin bütün babları hakkında şerh yazma başarısını gösterememişse de, yazmış olduğu kısmi şerhi bile göğüslere şifa konumundadır. İlim sahibi olmayan kimseler ise Kafi’nin şerhlerini zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Kafi’yi küfür üzere şerheden ilk kimse Sadruddin’dir…” Gerçekten de cehl-i mürekkeb tedavisi mümkün olmayan bir hastalıktır. Tiynetten maksad her mümkün mevcudun ayn-i sabitidir. Her ayn-i sabit, o mümkünle uyumlu ismin mazharıdır. Peygamber’in ayn-i sabiti ise bütün kabiliyatın usulü konumundadır. Tiynet her şeyin aslı ve her suretin taayyün menşeinin maddesi olarak adlandırılmıştır. Bu konuda daha fazla açıklama yapmak bu önsöze uygun değildir.

 

Ehl-i Beyt’in (a.s) ayn-i sabiti Muhammedi hakikatin tek hakikatinden ve vahid aslındandır. O hakikat, Hakk’ın inbisat sevincinin zatını düşünmenin taayyünü ve suretidir. Bu düşünmenin taayyünü ve zatın zat için huzuru Muhammedi ayn-i sabittir. Ehl-i Beyt rivayetlerinde, “Şiilerimiz, tiynetimizin artığından yaratılmıştır” ifadesi yer almıştır. “Bizim velayetimizin suyu ile yoğrulmuşlardır” ifadesinden maksad, fiili meşiyet ve vücud zerrelerinde cari olan genel vücuddur ki Muhammedi hakikat olarak adlandırılmaktadır.

 

Takdir ve saidlerin, eşkıyanın ve orta yerde duranların ilmî vücudu hakkında hadislerde yer alan bilgiler bir açıdan İbn-i Arabî’nin kader sırrı hakkında söyledikleriyle uyum içindedir. Özet ve işaret yoluyla zikredilen şeylerin delilini aktarmaya çalıştık. Bunun detaylarını Şerh-i Fusus-i Kayseri’nin kendisinde ve haşiyesinde yer alan bilgilerde görmek gerekir. Bu rivayetlerde kader sırrına işaret edilmiştir. Her ne kadar nazari ilimle de olsa vaki olan her şeyin ilahi kaza ve önceki ilimden kaynaklandığını ve Hakk’ın iradesine taalluk eden her şeyin salt hayır olduğunu bilen bir kimsenin kalbi, sürekli Hakk’a teveccüh eder. Herkesin kabiliyetinin gerektirdiği şeylerin Hak tarafından kendisine ulaştırıldığını bilir. Yüce Allah, hiçbir müstahakkı mahrum kılmaz. Nitekim Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ruh’ul-Kudus ruhuma üfledi. Nefis rızkını tamamlayıncaya kadar asla ölmez. O halde güzel şeyler taleb ediniz.” Hakeza şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz Rabbinizin bu dünya hayatında nefhaları vardır. O halde bu nefhaları elde etmeye çalışın.”

 

Nefisleri zatı gereği veya şüphelerin ilka yoluyla vücudî kelimeler ve varlık kitabı hakkında şek içinde olan, bütün vücudî ayetleri müteşabih sayan ve kabiliyetsizliğini Hakk’ın kendisine teveccüh etmemesinden kaynaklanmış olarak gören kabiliyetsiz nefisler, çoğu zaman vücud sistemindeki ayrımcılık sebebiyle ıstıraba bürünür, hemen inkâra koyulur ve kendisini mahrum sanır. Gittikçe daha fazla şekke yuvarlanır ve şeytani şüphelerden kurtulamaz. Vehimlere boğulanlara göre tedvini kitap olan Kur’an’da da bir çok yetmezlikler vardır! Ama tefekkür gücüne sahip kimseler Hakk’ın kelamını müteşabih görmezler. Bazı yüzeysel müfessirlere göre de Hakk’ın kelamında bir çok müteşabih vardır. Arap dilinin usul ve kaidelerine giriş de bu grubun sorunlarını halletmemektedir. Sadece akli meselelerde uzmanlık, marifet adımıyla Allah’a doğru seyr-u süluk ve Kur’anî ayetleri tekellüm eden ve Hakk ile ünsiyet kuran kimseye sürekli bir teveccüh, Kur’an’ı anlamanın asıl kilididir.

 

İmam (r.a), ikinci mişkat, birinci misbah, yirmi birinci nurda şöyle diyor: “Bütün dediklerimiz ve gözlerinden kaldırdığımız perdeler esasınca gözlerin keskin gözlere sahip olduğuna göre artık şu hakikati açıkça görmüş olmalısın ki ilahi ilimde ayan-i sabit’in sübutu, nakıs nurların tam ve kâmil nurlardaki sübutu gibidir.”

 

Söylendiği gibi vahidiyet mertebesinde zatın isimlerden ve isimlerin ayandan ayrılması akli tahlil hasebiyledir. Vücudun kendisinde ilahi isimler ve ayan-i sabit birlik içindedir. Bu yüzden, “A’yan-i sabitin ilahi ilimdeki sübutu, nakıs nurların tam nurdaki sübutu gibidir” buyurmuştur. Belki de bu yüzden Kayseri önsözde şöyle diyor: “A’yan-i sabit has vücudlardır.” Kesin bilindiği gibi Hakk’ın tafsili ve icmali ilminde hakiki tekessüre yer yoktur. Ama, fiillerin ayn-i sabite, yani (ilahi isimlere değil de) Muhammedi hakikate intisabı ve Mirza Muhammed Rıza Kumşei’nin sözlerinde görülen ayn-ı sabitin ve ilahi isimlerin mahiyet ve vücudla kıyası şu anlamdadır: “İlahi isimler esmaî tecellilerde ilim açısından zatın hicaplarıdır. Hakikatte tecelli eden zattır ve isimler zatın hicabıdır. Ama feyiz isimlerin hazineleri yoluyla a’yan’a, a’yan’dan ceberut âlemine, ceberut âleminden misal âlemine ve hüviyet gaybından üçüncü arza, misal âleminden şehadet âlemine tenezzül etmektedir. Ama ilimde mahiyetler (ayn-i sabit anlamında) ilahi isimlerin zuhur ve sureti olduğundan ayrıcalık cihetleri olmasaydı has vücut olurlardı. Vücut feyzi, zat gaybından isimlere, isimlerden a’yan’a, a’yan’dan ceberut âlemine nazil olmaktadır. Tenezzüllerden sonra şehadet âlemine ulaşmaktadır. Bazı irfan erbabı her mümkünün ayn-i sabitinin Eflatuni nursal idea mesabesinde olduğunu söylemektedir veya harici türlere oranla ruh mesabesinde olan “idealara” teşbih etmişlerdir. Bu yüzden Şeyh, Fusus’ta şöyle demiştir: “İlahi isimler, külliyet, ma’kuliyet ve vahdet cihetinde tahakkuk açısından asla dışarıda tahakkuk etmemektedir. İlahi isimlerin aynî vücudu olan şeyde eser ve hükmü vardır. Bu hüküm a’yanda da caridir. Bu yüzden şöyle denilmiştir: “A’yan-i Sabit gaypten ayn’a intikal etmez, gaybin gölgesinin zahiridir. Vücut kokusunu dahi almadığı söylenmesinden maksat harici vücuttur. A’yan Hakk’ın tafsili ilmi olduğu açısından uzaklaşma ve ayrılma kabul etmemektedir.

 

Ama Üstad’ın, isimleri mahiyet ile kıyas etmesi taayyün cihetindendir. Zira isimler zatın hicaplarıdır. A’yan nefsi gereği isimlerin yüzüne gerilen hicaptır. Zira her isim suretiyle tanınır. Onunla eserleri zahir olur. Bu cihetten ötürü mahiyet imkanî özel vücuttur. Âlemde vücut türünden başka bir şey yoktur. Bu konuyu incelemek gerekirse şöyle demek mümkündür. İlmin bir zahiri vardır ve o da farklı ve ayrıcalıklı kesretlerdir. Bu imkân makamıdır ve bir de batını vardır. O da vücut ve zati vücubtur. Vücud için de bir zahir vardır. O da zati vücub makamıdır ve bir de batın vardır, o da imkân makamıdır. Vücut, vücut sahasında aynî suretler ve harici hakikatlerle zahir olandır, ilim makamında ise ilmi makamlarla tahakkuk etmektir. Mahiyetler ilmi suretlerdir, vücut batınları ve ilim zuhuru cihetinin mazharlarıdır. Aynî hakikatler vücut zuhuru cihetinin mazharlarıdır. Eşya imtiyazları ve ihtilafları cihetinden yokluk ve butlana dönmektedir.

 

İmam (a.s) daha sonra şeyhlerinin üstadına itirazda bulunarak şöyle demektedir: “Tasdik edilmeye layık olan gerçek, ilahi nurları kat ederken bildiğin şeylerdir.”

 

İmam daha sonra şöyle buyurmuştur: “Hakiki tevhit, ismin müsemmaya vaki olmasıdır. Aksi takdirde isme ibadet etmek, küfürdür. İsim ve müsemmaya ibadet etmek ise şirktir.”

Görünüşte isimden maksat, ismin ismidir. Yazarken Allah ismi gibi. Eğer isimden maksat, ulûhiyet ile muttasıf olan zat ise o kulları için mabudtur. Ama eğer biri zat ibadeti, yani gayb’ul-muğib’i irade etmişse, bilmek gerekir ki zat mabudi taayyün ile müteaayyin değildir. Âlemin ilahı muttasıf olan veya ulûhiyet ile taayyün eden zattır. Ama fenanın en yüce mertebesine ulaşan kimsenin rabbi ve mabudu ilk taayyün veya birinci ve ikinci taayyünü kapsayan hakikat olur. 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.