Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:13

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
     


Ümmetin Yitik Hazineleri EHL-İ BEYT

     
salavat
    
       
Bismillahirrahmanirrrahim
     
     

        Bazı kardeşlerimiz soruyorlar, neden bazıları tarafından Ehl-i Beyt olgusu bu kadar önemseniyor, üzerinde duruluyor, sürekli gündemde  tutulmaya ve ön plana çıkarılmaya çalışılıyor? Hatta bazıları bunu  Müslümanların vahdetine helal getirecek bir durum alarak değerlendirip  karşı çıkıyorlar.

     

      Aziz kardeşim, Ehl-i Beyt'i biz değil  Allah-u Teâlâ ve Allah'ın Yüce Resulü ön plana çıkarmıştır. Bizim  yaptığımız ise onlara lebbeyk demekten başka bir şey değildir. Biz  aşağıda Kur'ân ve Sünnet'ten bunun en önemli ve en çarpıcı delil ve  şahitlerine kısaca değinmeye çalışacağız. Ancak önce önemli bir hususun  altını çizerek geçmek istiyoruz:

     

      Maalesef birçoğumuz çoğu  zaman neyin doğru, neyin yanlış, neyin önemli, neyin önemsiz olduğunu  Kur'ân ve Sünnet ölçülerine göre değil, kendi kafamıza göre ve bir  takım ön yargılara dayanarak değerlendirmeğe çalışıyoruz. Oysa Kur'ân  ve sahih Sünnet'e müracaat ettiğimizde durumun hiç de öyle olmadığını  pekâlâ görürüz. İşte üzerinde durmak istediğimiz mevzuda da maalesef  aynı durum söz konusudur.

     

      Biz inanıyoruz ki Kur'ân ve  Sünnet'i, ciddi, tarafsız, ön yargılardan uzak bir şekilde ve değişik  kanal ve kaynakları dikkate alarak tetkik  eden bir kimse, bize hak  vererek söz konusu eleştirilerden vazgeçip, aslında asırlardır ümmet  arasında tam tersi bir durum yaşandığını  ve sürekli Ehl-i Beyt'in  birileri tarafında arka plana itildiğini, müslümanların fikri ve  içtimai sahalarından uzaklaştırıldığını ve alternatif olarak hep  başkalarının ileri sürüldüğünü, kısaca Ehl-i Beyt'i ümmete tam  anlamıyla unutturmak istediklerini ve maalesef büyük ölçüde de bunu  başardıklarını büyük bir hayret ve şaşkınlık içerisinde görecek ve  neden böyle olduğuna teessüf edecektir.

     

      Evet, kardeşim,  şimdi sizi Rabb'imizin Kitabı ve Resül'ünün vahye dayanan nurlu sözleri  ve kendi akıl ve vicdanınızla baş başa bırakıyorum:

     

Allah-u Teâlâ'nın "Tathir ayetinde"Ehl-i Beyt'in her türlü kötülük ve fenalıktan uzak tutulduğunu ilan  etmesi, onlara ayrıcalık kazandırmak, onlar hakkında kesin bir ilahi  garanti vermek için değil de nedir? Başka herhangi bir gurup veya şahıs  hakkında böyle açık ve kesin bir ilahi referans gösterilebilir mi?

     

"Meveddet ayetinde"Resulullah'ın 23 yıllık risaletinin karşılığı olarak Ehl-i Beyt'inin  sevgi ve muhabbetinin ümmete farz kılınışı, Ehl-i Beyt'in ön plana  çıkarılması, o ilahi insanların daima ümmetin gündeminde tutulması,  unutulması ve takip edilmesini sağlamak için değil de nedir?

     

     Hak Teâla'nın "Mübâhele ayetini"  indirerek, Necran Hıristiyanlarıyla  lanetleşmek ve Resul'ün dualarına  âmin diyebilmek için o kadar sahabenin ve mu'minlerin arasından, sadece  Hz. Ali'yi, o kadar sahabenin ve mumine kadının (Resullah'ın muhterem  zevceleri de dahil) arasından, sadece Hz. Fatıma'yı, o kadar sahabi  çocuklarının arasından sadece Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i kendisiyle o  hassas ve ilahi sahneye çıkarılmasını Resulü'ne emretmesi ve en  önemlisi, bu ayette Hz. Ali'yi Resullah'ın canı ve özü gibi tanıtması,  Ehl-i Beyt'i ön plana çıkarmak, bütün ümmetin arasında onlara ayrıcalık  kazandırmak ve kimsenin ulaşamadığı bir üstünlük ve fazileti onlara  atfetmek için değil de nedir?

     

      "Salavât ayetini" tefsir ederken Allah Resulü'nün, ebter (sonu kesik) salavat  getirilmemesi ve kendisiyle birlikte Ehl-i Beyti'ne de salat ve selam  edilmesi gerektiğini önemle vurgulayarak ümmetine emretmesi, öte yandan  namazlarda yine Resulullah ile birlikte Ehl-i Beyti'ne de salat ve  tahiyyat okunmasının farz kılınışı, Ehl-i Beyt'i ilelebet yaşatma,  onlara örneklik ve önderlik konumu kazandırma maksadıyla değil de  nedir? Buna, bunun dışında bir yorum getirmek, Hekim olan Allah'a ve  Resulü'ne abesi isnâd olmaz mı?

     

      Resulullah'tan mütevatiren  nakledilen "Sekaleyn" hadisinde Allah Resul'ü Ehl-i Beyti'ni  Kur'ân'la eşleştirip kıyamete kadar ümmetine emanet olarak bırakırken  neyi amaçlıyordu? Aynı hadiste ümmeti, Kur'ân ve Ehl-i Beyt'e birlikte  sarılarak dalaletten korunmalarını emrederken neyi kastediyordu acaba?

     

        Ehl-i Beyti'ni "Nuh'un Gemisine" benzetip ona binenlerin  kurtulacağını, binmeyenlerin helak olacağını buyururken, ümmetine hangi  mesajı vermek istiyordu acaba?

     

       "İslam'ın temeli, beni ve  Ehl-i Beyt'i mi sevmektir" buyurduğunda, insanın hayatında hiçbir  rol oynamayan ve başka sevgilerden hiçbir farkı olmayan, hatta Ehl-i  Beyt'in dışında, hatta bazan karşısında olan kimselere beslenen  muhabbetin aynısı veya daha aşağısı, kupkuru bir sevgiyi mi İslam'ın  temeli olarak nitelemek istiyordu?! Peygamber'i sevip de onun yolunu  takip etmeyenin, onu kendisine örnek ve önder edinmeyenin sevgisi  gerçek bir sevgi olabilir mi? Dinin temeli olarak nitelendirilebilir  mi?  Buna paralel olarak zikrettiği Ehl-i Beyti'nin sevgisi nasıl?!

     

"Benim  Ehl-i Beyt'i mi kendi aranızda bedenden bir baş ve baştan iki göz  yerine koyun" buyruğunu düşünelim. Acaba başsız bir bedenin  yaşadığını ve gözsüz bir başın aydınlık ve nuru gördüğünü gören, iddia  eden var mı?

     

      "Hiçbir kimse biz Ehl-i Beyt'le  kıyaslanamaz" buyurduğunda, başka birileriyle farkı olmayan, hatta  amelen onlardan daha aşağı görülen, tutulan bir Ehl-i Beyt'ten mi söz  ediyordu, Allah'ın hikmet sahibi Resulü?

     

      Fahri Kainat  Efendimizin şu hadislerini hiç okuduk  mu? Okuduysak üzerinde hiç  düşündük mü? Düşünüp de hayatımıza yansıttık mı?:

     

"Yıldızlar  yer ehlinin boğulmaktan kurtulma güvencesi olduğu gibi, benim Ehl-i  Beyt'im de ümmetimin ihtilaftan korunma güvencesidir. Şu halde Arap'tan  herhangi bir topluluk onlara karşı gelirse, ihtilafa düşüp İblis'in  hizbinden olurlar."

  

"Kim benim gibi yaşamayı, benim  gibi ölmeyi ve Adn cennetinde yerleşmeyi seviyorsa, benden sonra  Ali'nin velayetine girsin ve onun veli kıldığı kimseyi veli kabul etsin  ve benden sonra imamlara uysun; zira onlar benim Ehl-i Beyt'imdirler;  benim tıynetimden yaratılmış, (ilahi bir) ilim ve idrak  nasiplenmişlerdir. Ümmetimden onların üstünlüğünü inkar eden, onlarla  benim aramdaki yakınlık bağını koparanlara yazıklar olsun; Allah onları  benim şefaatime nail etmesin."

       

       Evet  okyanustan damla misali verdiğimiz bu ayet ve hadisler üzerinde Allah  rızası için biraz düşünelim. Sonra ümmetin geçmişten günümüze dek sürüp  gelen durumunu bir gözden geçirelim. Acaba ümmet Ehl-i Beyt'i bu ayet  ve hadislerin istediği yere koydu mu? İlim ve irfanı mı onlardan aldı,  fıkhını mı, tefsirini mi, hadisini mi, hangisini?!

     

Ebu  Hureyre'den altı bine yakın hadis nakledenler, Hz. Hasan'dan altmış  tanesini nakletmiş midir? İbn-i Ömer'den iki binden fazla hadis  nakleden kaynaklar Hz. Hüseyin'den yirmi tanesini nakletmiş midir?  Ümm-ül mu'minin Aişe'den iki bini aşkın hadis nakleden hadisçilerimiz  Hz. Fatıma'dan nakledecek kırk hadis bile bulamamışlardır herhalde?  Diyelim ki bunlar kendi babalarının ilim ve irfanından gereği gibi  istifade edememişlerdir (haşa); ama Resulullah'ın ilim şehrinin kapısı  olan,[12] küçük yaştan risalet elinde yetişen, gece gündüz onun  yanından ayrılmayan Hz. Ali'den kaç hadis nakletmişlerdir acaba? İlim  hikmetin dokuz payına sahip olan ve iki yıl (naklettiklerine göre)  Resulullah'tan istifade edebilen Ebu Hureyre'ye nazaran  kıyaslanamayacak kadar azdır.

     

      İbn-i Mülcem'in Hz. Ali'ye  vurduğu darbeyi insin ve cinsin ibadetine bedel bilen harici İmran bin  Hattan'dan, valiliği zamanında işlediği cinayetlerle tanınan ve  Ümeyyeoğulları'ndan aldığı altın keselerine karşılık fabrika gibi hadis  üreten Semure bin Cündeb'ten Kerbela'da Emevi ordusun başında Peygamber  evlatlarını hunharca katlettiren Ömer bin Sa'd'dan hadis nakleden  hadisçilerimiz, neden Ehl-i Beyt imamlarına gelince ihtiyatlı  davranmayı yeğliyorlar?

     

       Neden bugün diğer mezhep  imamlarının yanı sıra, Ehl-i Beyt imamlarının, özellikle dört mezhep  imamının direk veya dolaylı olarak üstadı sayılan İmam Cafer'i Sadık  (a.s)'ın görüşleri de ilmihaller de, fıkıh kitaplarında zikredilmiyor?  Bu mu Ehl-i Beyt'in gemisine binmek? Onları bedendeki baş ve baştaki  göz mesabesinde görmek?

     

      Belki bazıları, bunlar geçmişte  yapılan ve geçmişte kalan bazı hatalardır; bu yüzden bunları tekrar  gündeme getirmenin ne anlamı var diyebilirler. Fakat aynı hatalar yine  yapılıyorsa ne yapmalı? Bu gün sözleri itibar gören bazı sözde  araştırmacı yazarların bunca ayet ve hadislere rağmen: "Bir milleti  Ali'ye, Fatıma'ya, Hasan ve Hüseyin'ne endekslerseniz, o millete yazık  etmiş olursunuz" buyruğuna ne demeli? Acaba kim kendine ve ümmete yazık  etmiştir? Kur'ân ve sünnete lebbeyk diyerek, Ehl-i Beyt'i kendilerine  rehber ve mihver edinenler mi, yoksa başkaları mı? Geçmiş tarihimizi  basiret gözüyle irdeleyen kimseye sorunun cevabını bulmak zor olmasa  gerek.

     

     Evet bizler, müslümanlar olarak artık bir an evvel bu  büyük gafletten uyanıp, Resulullah'ın ümmetine emanet olarak bıraktığı,  ama tarih boyunca ümmet arasında hep garip ve meçhul kalan veya  bırakılan ve hiçbir zaman hakkıyla tanınmayan bu gizli hazineyi, bu  tertemiz ilim ve marifet pınarını ve bizi kesintisiz, katıksız ve  mutmain bir kanalla Resulullah'ın ilim ve marifet deryasına bağlayan bu  altın silsileyi, imkanlar ve kaynaklar elverdiği ölçüde tanımaya ve  keşfetmeye ve insanımıza tanıtmaya çalışmalıyız ki böyle bir şey  gerçekleşirse, o zaman bir yandan müslümanlar, asırlardır ne kadar  büyük ve önemli bir hazineden mahrum kaldıklarını fark edip geçmişi  telafiye çalışırlar; diğer yandan bir grup garez sahibi veya cahil  kimseler de bir takım uydurma rivayete dayanarak işi tâ sünneti inkara  kadar götüremezler.

     

       Burada yeri gelmişken bazıları  tarafından ortaya atılan bir diğer soruyu da cevaplandırmak istiyoruz.  Deniliyor ki: "Evet bu anlattıklarınızda haklı olabilirsiniz;  verdiğiniz Kur'ânî ve nebevi referanslara da diyeceğimiz yok. Ancak  sorun bununla bitmiyor; zira bugün Ehl-i Beyt'e isnad edilen şeylerin  doğru olup olmadığı bizlere meçhuldür. Eğer bunların gerçekten Hz. Ali,  Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, İmam Cafer-i Sadık veya Ehl-i Beyt imamlarından  herhangi birisine ait olduğuna kanaât getirirsek, ona uymakta tereddüt  etmeyiz. Ancak gerçekten onlara ait olup olamadığında şüpheliyiz;  onların dillerine de uydurulmuş olabilir.

     

      Evet bu, ilk  etapta haklı ve yerinde bir itiraz olarak görülebilir, ancak biraz  dikkat edilirse göreceğiz ki evvela aynı sorun diğer şahsiyetler  hakkında da söz konusudur; örneğin bir İmam Eş'ari'ye, İmam  Maturidi'ye, Ebu Hanife'ye vb. şahsiyetlere isnad edilen görüşlerin  gerçekten onlara ait olup olmadığını nereden ve nasıl anlıyorsunuz?  Onların doğru olduğuna dair birisine vahiy mi inmiştir yoksa? Bunlara  karşı ne yapıyorsak, onlara karşı da aynısını yapmalıyız; zira bugün  elde bulunan kaynaklara müracaat etmekten başka bir çaremiz ve  alternatifimiz bulunmamaktadır. Elbette kimse, "Önüne çıkana körü  körüne sarıl" demiyor. Mutlaka bir takım aklî ve naklî ölçülere,  kıstaslara dayanıp hangisinin doğru, hangisinin yanlış, hangisinin  güçlü, hangisinin zayıf olduğunu tespit etmeye çalışmalıdır.

     

        Bugün artık Ehl-i Sünnet arasında en muteber kaynaklar olarak bilinen  ve hatta sahih adı verilen kaynaklarda dahi (Buhari, Müslim, vb. gibi),  bir çok zayıf, yanlış, akıl ve mantık dışı rivayetler, bir çok âlim  tarafından tespit edilerek apaçık bir şekilde ortaya konmuştur. Kısaca  bu tür sudan bahanelerle Ehl-i Beyt'e isnad edilen kaynaklardan ve  görüşlerden uzak durmaya çalışan kimse, ancak kendisine yazık eder ve  eşi emsali bulunmayan bir ilim, irfan ve nur kaynağına açılan kapıyı  yüzüne kapatmış olur. Sonra böyle bir tavır içerisine giren kimse bir  anlamda kendisine güvenmiyor demektir.

     

      Ayriyeten şunu da  açık bir şekilde söylemeliyiz ki Ehl-i Beyt yolunda olduğunu, onları  imam ve önder olarak kabul ettiğini dilde söylemekle iş bitmiyor;  gerçek anlamda ve her konuda, hayatın bütün sahalarında Ehl-i Beyt'i  örnek alan ve gerçekten Ehl-i Beyt'ce yaşayan bir kimse ancak  iddiasında sadık olabilir. Bu yüzden bizim Ehl-i Beyt yolunu takip  ettiklerini ileri süren Alevi, Bektaşi, Caferi, vb. isimleri kullanan  kardeşlerimize de acizane çağrımız, herkesin kendisini ciddi bir öz  eleştiriye tabi tutması ve ister fikri, isterse ameli olarak Ehl-i  Beyt'i ne kadar tanıdıklarını, anladıklarını ve yaşadıklarını gözden  geçirmeleridir. Evet, önce Ehl-i Beyt'in nasıl düşündüklerini ve nasıl  yaşadıklarını sahih, senetli ve birinci el kaynaklardan tanımaya  çalışmalı, sonra da bizim onlara ne kadar benzeyip benzemediğimizi  değerlendirmeğe tabi tutmalıyız.

     

      Kısacası bugün ister  Sünni, isterse Alevi veya diğer müslüman grupların hepsinin birleşme  noktası olan ve bir anlamda ümmetin yitik ve gizli hazineleri konumunu  taşıyan Ehl-i Beyt'i hep birlikte yeniden keşfetmeye, tanımaya  çalışmalı ve tarih boyunca yaşayan bu yanlışa son vermeli ve  Resulullah'ın emanetine sahip çıkmalıyız.

     

     Allah-ü Teâlâ  cümlemizi kendisini, Resul'ünü ve onun Ehl-i Beyt'ini gerçek anlamda  seven ve itaat eden, onların dostlarıyla dost, düşmanlarıyla düşman  olan salih ve saâdetli kullarından eylesin. Amin!

 Musa Aydın


 

Total Visit: 441
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.