Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:13

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۴۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
     


Ümit Ufku  

     
çiçek
     

        İmanlarımız ve ümitlerimizle dopdolu, irade ve azimlerimizle yay gibi  gergin, hülyalarımızla yarınların yemyeşil yamaçlarına sarkmış, tatlı  bir rûhî temâşânın çağrıştırdıklarını şuurlarımızın lisanına dökerek  bir kere daha "gelecek" diyoruz. Mânâ ve ruhla mamur bir kökün; fil  dişinden, sadeften, inciden, mercandan, billurdan inşa edilmiş bir  geçmişin; sırmadan, şaldan, ipekten, atlastan, canfesten örülmüş bir  kültürün üzerindeki sis bulutlarının aralandığını, sihirli bir dünyanın  uzaktan gözlerimize, gönüllerimize büyüler çalıp geçtiğini âdeta  müşahede ediyor ve insiyaklarımız itibarıyla, tıpkı mızrabını yemiş bir  "bam teli" gibi ruhlarımızda ürpertiler hâsıl edecek olan heyecanlı  günlerin arefesinde bulunduğumuz velvelesini duyar gibi oluyoruz.
                Biraz realite biraz da hayal, yürüyoruz yarı tekye yarı mektep  koridorlarında, yarı medrese yarı kışla komplekslerinde, yarı his yarı  mantık yamaçlarında, yürüyoruz ve gönlümüze göre geçmiş-gelecek  zamanların şiirini, mûsıkîsini ve âhengini yaşıyoruz. Kalblerin  yumuşayıp tamamen iyilik kesileceği, hislerin tıpkı deryalar gibi buhar  buhar yükselip "çiy" noktasına ulaşacağı, gözlerin bulutlardan daha  cömert hale geleceği, toprağın hayatla köpürüp renkleneceği, yeryüzünün  kuş yuvaları gibi huzur ve sevgiyle tüteceği, duyguların melekleşeceği  ve insanların ruhanilerle at başı hale geleceği ümidiyle, yolda olmanın  bütün icaplarına riayet ederek, inançlı ve pürneş"e yürüyoruz hayatı  bir kere daha duyabileceğimiz ufuklara.
              Zaten şimdilerde,  geçmiş ve geleceğin birbiriyle kucaklaşacağı; hâlin, bu iki mübarek  zaman dilimine dert dökeceği ve ütopyalara ilham kaynağı olacak mekânın  o mutlu koyunda, bir zamanlar yitirdiğimiz cennetlere ermenin sevinç  neşîdeleri besteleniyor.. eşya, var oluş gayesinin hikmetlerini  mırıldanıyor.. ay, güneş ve yıldızlar eski hatıraları hikâye ediyor..  öteler o mutlu günlere tebessümler yağdırıyor.. ve her yanda  tasavvurlarımızı aşan "şehrayin" hazırlıkları yaşanıyor. Görünüş ve ruh  enginlikleri davranışlarından, sükût ve imanları beyanlarından daha  üstün, zaman üstü tasavvurlarıyla sonsuza açılmış ruhların konup  kalktığı bu iklim, bir muhalif rüzgâr esmez ve her şeyi harman gibi  savurmazsa -Allah"a sığınalım esmesin ve savurmasın!- bu zamanî ada,  var olduğu günden beri insanoğlunun aradığı ada olacaktır; çevresindeki  rıhtımları, limanları ve rampalarıyla insanları ebediyete taşıyan ada.
               Evet, şu anda bile çevremizdeki eşyayı, içinde var olup geliştiği  tarihin bir parçası olarak kurcalayıversek, her şey nutka gelip  konuşacak ve bize gelecek adına neler ve neler anlatacaklar. Evet biz,  bize ait zamanı, üzerinde anahtarı kurulma bekleyen bir saate veya  hareketsiz bir sarkaca benzetebiliriz. Durgun fakat potansiyel bir  hareket kaynağı olan bu zaman üstü zaman, zembereğinin azıcık sıkışması  veya sarkacın hareket ettirilmesiyle "balans" sağa-sola gelip gitmeye  başlayacak ve akrep-yelkovan start almış maratoncular gibi hemen  harekete geçerek bize tali"lerimizin takvimini söyleyecektir. Hatta  denebilir ki, bize ait zaman, şu anda dahi, geçmişe doğru köküyle  bütünleşme, geleceğe doğru kendine yeni ufuklar arama hareketine geçti  bile. Hikmet buutlu, âheste, ritmik ve peşi peşine baharlar vaadeden  harekete.. tıpkı mûsıkîden derin bir eda, engin bir söyleyiş ve iç  çekişlere benzeyen nağmeler gibi ses çıkaran bir harekete.
                 Bu hareketin temel dinamiği iman ve ümit, devamının teminatı da onun  aklî, mantıkî ve hissî boşluklara meydan verilmeden peygamberâne bir  hususiyet ve peygamberâne bir azimle sürdürülmesidir. Gerisi bizi  alâkadar etmez; alâkadar ediyor gibi tavırlara girmek, Rabbimize karşı  sû-i edeptir. Zaten hâlihazırda olanları ve dünden bugüne  hayatiyetlerini sürdüren dinamiklerin tasavvurlar üstü  müessiriyetlerini düşünecek olursak, en küçük sebeplerin nelere vesile  olduğunu ve en küçük gayretlerin ne büyük bedellerle  mükâfatlandırıldığını görür ve hayrete düşeriz. Düşünün ki, bize ait  değerler, zamanın insafsız dişleri arasında onca çiğnenmesine ve  zamânelerin kahr u tedmîrine rağmen selâmetle gelip asrımızın sahiline  ulaşabiliyor ve biz de kendi medeniyet unsurlarımız, kendi kültür  elemanlarımız diye onları hemen alıp değerlendirebiliyoruz, hem de  milletin duygu ve düşünce yamaçlarında serpilip geliştikleri çağlardaki  tazelikleriyle alıp değerlendiriyoruz: Kimi, neyle semâa kalkmaya  hazırlanan bir Mevlevî gibi; kimi, halka-i zikirde konsantrasyonunu  tamamlamış bir serzâkir gibi; kimi, cihanın kapılarını açmaya zorlayan  bir cihangir gibi; kimi de dünyaları aydınlatmaya namzet bir ilim,  irfan meşalesi gibi... Evet, bir kere hayallerimizde o sihirli dünyaya  fazla değil yarım adım atıversek, tarihî tevârüslerimiz, bir bölümüyle  bize İbn Haldun gibi konuşacak; diğer bir bölümüyle Evliya Çelebi gibi  hikâyeler anlatacak; Bâki gibi bizleri söz zirvelerinde dolaştıracak;  Şeyh Galip gibi şiirleştirilen ruh ve mânâ ikliminden bizlere demet  demet güller sunacak; Fuzûlî gibi gönüllerimizi şiirin girdaplarında  seyahat ettirecek; Nedim gibi duygularımızı nazmın fevvârelerine  bindirerek nefislerimize havâîlikler yaşatacak; Mevlânâ gibi derinlik,  Yunus gibi sadelik, Akif gibi samimiyet, Yahya Kemal gibi şiir  soluklayacak.. Osman, Orhan ve Hudâvendigâr gibi cihad ve gaza ruhundan  nağmeler mırıldanacak; Fatih ve Yavuz gibi devletler muvâzenesinde  yerimizi almaya yürümenin âdâp ve erkânını öğretecek... hâsılı, çok  sesli bir koro gibi bin senelik tarihimizin usârelerini getirip  gönüllerimize boşaltacaktır.
              Bu ruh ve mânâ atmosferinde  tabiatı düzene sokulmuş; şehirlerinin, kasabalarının, köylerinin mimarî  durumu bir kere daha gözden geçirilmiş; fertleri, iman, aşk, vefa,  ilim, sanat ve ahlâk gibi insanî değerlerle donatılmış bu dünyanın,  yakın bir gelecek itibarıyla; samimiyetle çarpan şen gönüllerin durağı,  gerçekleşmiş millî emellerin meşheri, en engin muhabbet ve aşkların  ırmağı, sanat ve sanatseverliğin otağı, iltifatlarla göğeren  marifetlerin ummanı, çiçeğinin sözünü yerine getiren meyvelerin  bahçesi-bağı, beklentilerinde çevrelerini yanıltmayan hasbîlerin son  durağı, yürekleri birbirine karşı sımsıcak atan eşlerin, babalarına  karşı saygıyla iki büklüm evlatların, evlatlarına karşı şefkatle tir  tir titreyen ebeveynin vatan-ı aslîsi, ikametgâhı, hiç olmazsa uğrağı  haline geleceğinde şüphe yok.
             Evet, burası bir gün, herkesin  birbirini kendi gönlüne göre tartıp, tanıyıp, davrandığı, rûhî-bedenî,  dünyevî-uhrevî görüp gözettiği, nasihat ve morale ihtiyaç hissettiğinde  birbirini hayırhahlıkla kucakladığı, yararlı sükûtları ve faydalı  konuşmalarıyla birbirinin hissiyatına saygılı olduğu, şuurlu  alâkaların, sımsıcak hüsn-ü niyetlerin ruhları coşturduğu üfül üfül  insanlık esen öyle bir koy haline gelecektir ki, orada yaşama  bahtiyarlığına erenler, orayı; dünya ve cennet ortası, her yanıyla  bütün kirlerden arınmış, bütün sefaletlerden temizlenmiş; maddiyâtı,  mânevî ve ruhânî şeylerden; malzemesi, gözlerin görmediği, kulakların  işitmediği ve tasavvurların ulaşamadığı madde ötesinden sürekli  ruhların uçuştuğu bir âlem olarak duyacak ve tali"lerine tebessümler  yağdıracaklardır.
               Hiç şüphesiz böyle bir dünyada, tabiat  daha ruhânî.. ovalar-obalar daha bir uhrevî âsûdelik içinde.. yalnızlık  aynı vuslat.. her şey birbirine karşı sımsıcak ve cana daha yakın..  hisler daha derin ve duyuşlar daha bir beka buutlu olacaktır; atkıları  ve kanaviçesi ruh ve mânâdan alınan böyle bir dünyada ömürler daha  rantabl yaşanır; aşk u şevk, gönüllerde birer humma gibi duyulur; her  şey inanmış insanların simaları gibi parıldar ve yer yer çevreyi saran  karanlıklar, gözlerin karası gibi ışığın en önemli rüknü hâline gelir.
              Böylesine içli, hülyalı ve şevkle tüten bir dünyayı, onun ruhundaki bir  büyüyle, sanki içinde bulunduğumuz bu âlemde herhangi bir yere değil  de, inançlarımızın enginliğinde duyduğumuz bir ülkeye, bir saadet  ülkesine seyahat ediyor gibi yürürüz şevk ü tarâbla bütün bir yol  boyu.. yürürüz gönül bağladığımıza, O"nun gösterdiği çizgide ve O"na  ulaşma gayreti içinde.. ümitlerimizle O"na dayanarak; beklentilerimizi  O"nun lütuf bahçelerinden dererek. Her şeyi olduracak, her şeye  erdirecek O ise, ümitsizlik de ne demek? Gül bahçesinde dikenden  bahsetmek ayıp olmaz mı? Tavusun tüyleri arasına saksağan kuyruğu  sokuşturmak da niye?
          Bizler O"nun kapısında boynu tasmalı  kapıkullarıyız -O bizleri bu duygudan ayırmasın- gayemiz de kendisini  bize tanıtmasının vefa borcunu eda etmektir. Sığındığımız kapı, O"nun  her zaman herkese açık olan kapısıdır. Kapının önündekilere el uzatıp  onları içeri alacak ve gönülden-sırdan geçen bir uzun yolculuktan sonra  her şeyi farklı görüp farklı duyacağımız vuslat koyuna ulaştıracak da  yine O"dur.    
      *Bu yazı, Sızıntı dergisinin Eylül 1995 tarihli 200. sayısından alınmıştır. 



Total Visit: 464
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.