Cumartesi 4 Şubat 2012 - 20:28

السبت ١٢ ربيع الأول ١٤٣٣

شنبه ۱۵ بهمن ۱۳۹۰ - ۲۱:۵۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       

      

UYARI

      Bil ki insan kapsayıcı varlıktır ve iniş ve  çıkış mertebelerine göre çeşitli yurtlara, zuhurlara, âlemlere ve makamlara sahiptir.  Bu yüzden sahip olduğu her yurt ve âlem hasebine göre o makama münasip bir dili  vardır. Öyleyse mutlak olma makamında ve sirayet edişinde onu terbiye edicisi  olan Rabbinden isteyeceği bir dili vardır. Yüce Allah’ın bu dil hasebine göre  has bir nispet vardır. Öyle ki mutlaka kabul olunur. Ve bu mertebeye has olan isimden  ve bu terbiye edilenin Rabbinden ibarettir. Öyleyse bu makamda onun duasını  kabul eden, kötülüğü gideren ve dardan kurtaran Rahman ismidir. Öyle ki o  mutlak yayılmış hüviyetin Rabbidir.

        İnsan için ruhi var oluş makamında, soyut olan  yurdunda ve sabık akli var oluşta bir dil vardır. O dille rabbine dua eder ve  yüce Allah da âlim ismiyle soyut olma yurdunda onun duasını kabul eder.
        İnsan kalp makamında başka bir dille dua eder  ve o âlemle münasip olan isimle onun duası kabul edilir. Âlemler arasındaki cem  makamında ve âlemleri koruyan makamında o cem âlemlerine münasip olan dille dua  eder ve İsmi azam olan kapsayıcı isim ve en kâmil tecelli ismi ile duası kabul  edilir.
        Muhakkik Konavi’nin Miftah’ul Gayb ve Şuhud  kitabında işaret ettiği kâmil insan işte budur. O şöyle diyor: “İnsan kâmil  olunca, onun için duada ve diğer şeylerde kendisine has bir ölçüsü vardır.  Sadece ona ait olan bazı işler vardır ve onda hiç kimse onunla ortak değildir.”
        Bu kâmil insana, Muhyiddin İbni Arabî’nin  Fusus’ul Hikem kitabında şu şekilde işaret edilmiştir: “Kamil ve mükemmel olan  insanlar, onların yüce Allah’a olan teveccühleri, onlar için hâsıl olan zati  tecelliye tabidir. Kemallerinin makamına ulaşmak, anca bu zati tecelliye  ulaşmalarıyla mümkündür. Bu zati tecellinin neticesi kâmil ve her yönden bütün  isimleri, sıfatları ve mertebeleri kapsayıcı bir marifettir. Öyle bir itibarlar  onlar için hâsıl olur ki kâmil bir şuhud şekilde onlar için hâsıl olan zati  tecelli yönüyle doğru bir şekilde tasavvur ederler. İşte bu yüzden dualarının  kabulü gecikmez.”

En Mahbup  İstek Hakkında Bir Araştırma

Böyle kapsayıcı insanın istekleri eğer söz  diliyle de olsa kabul edilir. Zira o ancak takdir edilen şeyi talep eder. Çünkü  varlığın makamlarına ilmi vardır ve gayıp âlemlerini ve ilim âlemlerini bilir.  Bu yüzden daha çok kâmil insanların duaları kabul edilir. Ancak Mevlalarının  emrini yerine getirmek için yaptıkları dualar fark eder. Zira bu tür dualarda  maksatları istenilen bir şeyin yerine getirilmesi değildir. Nasıl ki İbni Arabî  Fusus’ul Hikem kitabında söylemiştir. Ve yine Ehli Beyt’ten (a.s) gelen  rivayetlerde ona işaret edilmiştir.

      SÖZÜN  DEVAMI

      Bil ki ilahi muhabbet -ki o varlığın zahir  olmasının sebebidir ve rablerin rabbi ile terbiye altındakiler arasındaki has  bir nispettir; öyle ki varlığı zuhura ulaştırma sebebidir; bu nispet, bir  şekilde âlemlerin rabbi tarafından etkide bulunma ve feyizde bulunmadır ve  terbiye altında bulunanlar ve varlıklar tarafından ise feyiz alma ve  etkilenmedir- bu nispeti kabul eden elemler ve varlıkların hasebine göre  farklıdır. Öyleyse bazı mertebelerde bu muhabbetin hükmü ve nispeti daha kâmildir  ve zuhuru daha fazladır. İsimler ve sıfatlar âleminde, isimlerin suretleri âleminde  ve ilmi âlemdeki sabit varlıklarda olduğu gibi. Bazılarında az, daha az ve  sonunda en son mertebeye, iniş kemaline ve inişin sonuna ulaşır. Neticede yüce  Allah’ın zati muhabbeti isimler âleminde ve gayıp ve aşikâr âlemlerinde zuhur  bulan varlıklara ulaşır. Nasıl ki kudsi hadiste şöyle buyurdu: “Ben gizli bir hazine idim; tanınmayı istedim. Tanınmak  için yaratıkları yarattım.”

        Zati muhabbet, varlıkların zuhurunun  kaynağıdır. Yüce Allah’a en mahbup olan istek, ilahi isimlerden ilmi âlemde  gerçekleşen istektir. Çünkü o istek zuhurun ve marifetin anahtarı oldu. En  mahbup isteklerden daha mahbup olan istek, bütün isimler, sıfatlar, şanlar ve itibarlara  hâkim olan kapsayıcı kâmil insanın rabbinden olan istektir. Bu, çokluk makamına  göredir. Tevhit makamına ve hiçbir vasıtanın vasıta olmadığı bütün varlıkların  rableriyle olan has irtibatlarına göre, O’na yapılan her istek mahbuptur. Nasıl  ki onun tahkiki daha önce geçti.

      Allah’ım! Senin en şerif olan şerefinin  hakkı için senden diliyorum. Senin tüm şereflerin şeriftir. Allah’ım! Senin tüm  şereflerinin hakkı için senden diliyorum!

      Varlık Saf  Hayırdır, Sözünün  Anlamı
      Açıklığa kavuşmuş ve ilahiyatçılardan Hikmeti  Mutailiye ve yüce felsefe ashabının ve irfan erbabından, saf kalp sahipleri ve keskin,  sağlam basiret sahibi olan saliklerin yanında meşhur olan konulardan birisi de  –bu konuya sahip oldukları meslek ve meşreplere göre ki bazıları ilmi yöntemle  burhan ve delille ona ulaşmışılar ve bazıları da irfani seyirle, manevi,  vicdani ve ayan olan keşifle halvetlerin peşine giderek, dünyadan ahirete  yönelerek ve karanlık imkân yurdunun sınırlarından mukaddes elemin fezasına  uçarak ulaşmışlardır- şudur: Varlık, hayırdır, şeriftir, güzelliktir ve  parlayıştır; yokluk şerdir, alçaklıktır, zulmettir ve karanlıktır. Öyleyse saf  hayır ve sırf şeref olan, varlıktır. Her şey ona müştaktır; her mütekebbir olan  cebbar onun karşısında eğilir; bütün varlıklar onu talep ederler; bütün kâinat  ona âşıktır; o her hayrın ve şerefin mihveridir; Allah’a doğru yolculuk eden  her salik ona teveccüh eder; her kervan yükünü onun kapısında indirir ve kapısı  her kafilenin durduğu yerdir. Eğer hayırdan bir yâd edilirse onun ilki, sonu,  zahiri, batını, aslı ve hayrın madeni varlıktır. Lakin bunların hepsi mastar  manasına ve alınmış itibari değildir. Dış âlemde gerçekleşmiş hakikati olan  varlıktır; dışarıda var olan dış varlıkların kendisidir; gerçek hakikatlerin  metnidir; tahkiklerin aslıdır; zatlara zat, cevherlere cevher ve arazlara sabit  olmayı bağışlayandır.

        Öyleyse  hayır, şeref, hakikat ve nur olan her şeyin dönüş yeri varlıktır; sabit kök ve  temiz ağaç odur ve gökleri ve yerleri, ruhları ve bedenleri dolduran onun  dallarıdır. Şer, alçaklık, batıl olama ve zulmetten ne varsa dönüş yeri  yokluktur; pis, karanlık ve tersine dönmüş ağaç odur ve bu ağaç için bir yerde  karar kılma yoktur.
        Mahiyet, zatı yönünden ne hayırla ve ne de şerle  sıfatlanır. Zira mahiyet, mahiyet olması yönünden mahiyet dışında bir şey  değildir. Bu vasıfla zati olarak herhangi bir şeyi gerektirmediğinden dolayı ve  sahip olduğu mahiyetsel mümkün olmadan dolayı, helak olan, zail olan ve batıl  olandır. Yokluk yurdunun sınırlarından ve vahşet diyarından dışarıya adım atıp,  varlığın kapılarından bir kapıya yükünü attığında ve onun saf çeşmesinden  içtiğinde o zaman arazi ve mecazi olarak şerif ve hayır olur. Her ne kadar onda  varlık daha kâmil ve mükemmel olursa hayrı ve şerefi daha çok olur. Sonunda  içinde yokluk olmayan varlığa ve noksanı olmayan kemale ulaşır. İşte o zaman  alçaklığı olmayan şerefe ve şerri olmayan hayra dönüşür. Bütün hayırlar ve  şerefler onun feyzinden, işrakından, tecellilerinden, dönüşümlerinden ve  tekâmüllerinden olur. Hakiki ve zati olan hayır ve kemal ancak onundur; ancak  onun vesilesi ile olur; ancak ondan kaynaklanır; ancak onda olur ve ancak ona  olur. Hayırların diğer mertebeleri onun karşısındaki nispetlerine göre ve onun  için sahip oldukları mazhar olmaya göredir. Yoksa kendilerine mensup olma  yönünden ne bir kemalleri vardır, ne onların varlıklarında bir hayır vardır, ne  hakikatleri vardır ve ne bir şeydirler. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun veçhi dışında her şey helak olucudur.”Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir.  Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin veçhi bâki kalır.” Peygamberlerin efendisi ve seçilmişlerin senedi olan Allah Resulü (Allah’ın  salâtı ve selamı ona ve pak ve temiz Ehli Beyt’ine olsun) şöyle buyuruyor: “Her  kim kendisinde bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Her kim de bunu dışında  bir şey bulursa kendisinden başkasını kınamasın.”
        Neticede  hayır O’ndan olduğu için O’na hamd etmek gerekir. Şer de insanın kendisinden ve  yaratılmış olmasından dolayı olduğu için de melâmet kendisine yönelmelidir.  Yüce Allah, kendisine Halil olarak seçtiği Hazreti İbrahim’den (a.s) naklen  şöyle buyuruyor: “Hastalandığımda bana şifa veren  O’dur.” Bakın,  nasıl da hastalığı kendi nefsine ve kabiliyetinin eksikliğine nispet veriyor,  ama şifayı rabbine nispet veriyor. Öyleyse feyiz, hayır ve şeref O’ndandır.  Şer, alçaklık ve eksiklik bizdendir. Nasıl ki bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sana  gelen her iyilik Allah'tandır; sana gelen her kötülük ise nefsindendir.”  Gerçi bir şekilde hepsi Allah’ın yanındandır.  
        Bu ilmin âlimlerinin kitapları özellikle de  Fars filozof, ilahiyatçı hekimlerin başı olan Molla Sadra’nın kitapları açık  bir şekilde, işaret ederek ve delil getirerek bu konuyla doludur. Birçok ilahi  meseleler, inançlarla ilgili usuller ve kaza ve kaderin sırları bu konuya  bağlıdır. Ama şimdi onları zikretmeye mecal yoktur ve onların sırlarını açmaya  da ruhsat yoktur.
        O yar ki yüksek dara çekildi,
        Suçu sırları açığa vurmaktı.
      Biz sözümüzü bu ilahi üstadın kelamını zikretmekle  sona erdiriyoruz:

      Büyük kitabında (Esfar) şöyle buyuruyor: “Özetle  söylemek gerekirse: Mümkün varlıklardaki eksiklikler ve kınamalar mahal ve  kabul etme yönlerine dönmektedir. Varlık olma yönüyle varlıklarına değil. Bu  konuyla iki inançlıların (ki onlar iki yaratıcıya inanırlar: Hayrı yaratan ve  şerri yaratan) şüphesi defedilmiş olur. Ve yine iki ayetteki çelişki tevehhümü  de bertaraf olmaktadır. Aziz Kuran’dan olan o iki ayet şunlardır: Sana gelen her kötülük nefsindendir.” Ve yüce  Allah’ın diğer buyruğu şudur: “De ki: Hepsi Allah’ın yanındandır.” Bu ayetin  devamında ne kadar da güzel bu meselenin latif olduğuna işaret olmuştur: “Bu  adamlara ne oluyor ki bir türlü lafı derinlemesine anlamıyorlar!”

      Molla Sadra’nın sözünden nakletmek istediğimiz kısmın sonu. Bu konuyu  daha açık bir şekilde idrak ermek isteyenler onun kitaplarına özellikle de  büyük kitabına (Esfar) müracaat etsin. 

      Allah’ım! Senin en ebedi olan  saltanatının hakkı için senden diliyorum. Senin tüm saltanatın ebedidir.  Allah’ım! Senin tüm saltanatının hakkı için senden diliyorum!

      Evet, ilahi isimlere ve sıfatlara ve isimlerin suretlerine yani sabit  varlıklara olan gayıp âlemindeki mutlak saltanat en mukaddes feyiz vasıtası  iledir. Genel mahiyetlere ve cüzi hüviyetlere olan aşikâr âlemindeki mutlak  saltanat ise mukaddes feyiz vasıtası iledir. Ancak her şeyin O’na döndüğü  zamanda kâmil saltanatın açığa çıkması, kâmil insan ve mutlak veli vasıtası ile  kıyamet gününde olacaktır. Nasıl ki yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “Bugün  hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah'ındır.” Mümkün olan  varlıklar kendilerine mensup olmaları yönünden hiçbir saltanatları yoktur.  Nasıl ki yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “Bunlar (putlar), sizin  ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında  hiçbir delil ve saltanat indirmemiştir.”“Senin  tüm saltanatın ebedidir.”

      Neticede saltanat ebedidir. Saltanat edilen  ise zail olan ve yok olandır. Nasıl ki kadim olan feyiz ezelidir. Ama feyzi  alan hadistir (sonradan yaratılmış) ve kadim değildir. Ama O’na  mensup olduklarından dolayı saltanatın mertebelerinden sayılırlar. Bundan, duada  bulunan şu cümledeki ebedi saltanatın sırrı anlaşılmaktadır:

      Allah’ım! Senin en iftihar edici olan  mülkünün hakkı için senden diliyorum. Senin tüm mülkün iftihar edicidir.  Allah’ım! Senin tüm mülkünün hakkı için senden diliyorum!

     Eğer mülk, memleket manasına olursa şu ayette  olduğu gibi: De  ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü (memleketi) dilediğine  verirsin’ ve eğer malik olma manasına olursa, şu ayette olduğu gibi: “Bugün  malikiyet kimindir? Kahhar olan tek Allah'ındır” her surette  yüce Allah’ın malikiyetinin iftihar edici olması ve malikiyette tek oluşunun  azameti Hikmeti Mutealiye’de kesin delille sabit olan itibara göredir. Öyle ki var olan nizam tasavvur  edilebilecek en kâmil nizam ve en güzel nizamdır. Nasıl böyle olmasın ki var  olan nizam rabbani ilmi nizamın bir gölgesidir. O mutlak güzel olan cemilin  cemaline tabidir. En iftihar edici olması soyut olan gaybi mertebeler, akli  nizam ve soyut varlıklar yurdunun itibarına göredir. (Bu mertebelerde olan  nizam, diğer mertebeler ve varlık yurtlarına göre en iftihar edici mertebedir.)

        Öyleyse göklerin ve yerin mülkü ve melekûtu yüce Allah’a aittir. O’nun  hükümetinden kaçmak ve O’nun memleketinden çıkmak mümkün değildir. Zira yüce Allah’ın  mülkü bütün varlıklara yayılmıştır. Hatta imkânsız olan varlıklara ve  yokluklara bile. Aynı şekilde O’nun hükümeti varlıkların bütün mertebelerine  yayılmıştır. O’nun saltanatının ve malikiyetinin altında olmayan hiçbir varlık  yoktur. Nasıl ki yüce Allah Hazreti Musa’ya (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey  Musa! Senin her zaman yanında olan çaren benim.” Bütün  varlıklar üzerindeki kâmil galebe O’na aittir. Âlemde ola he galebe ve saltanat  da O’nun galebesinin ve saltanatının bir zuhurudur. Nasıl ki yüce Allah bu  konuda şöyle buyuruyor: ‘‘Hareket eden hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden  tutmuş olmasın.’ Nasıl ki bu  konu geçen bahislerde açıklığa kavuşmuş idi.

      Allah’ım! Senin en yüce olan  yüceliğinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm yüceliğin yücedir. Allah’ım!  Senin tüm yüceliğinin hakkı için senden diliyorum!

      O yüce olmasıyla birlikte yakındır ve yakın  olmasıyla birlikte yücedir. Mutlak yücelik O’na aittir ve varlığın diğer  mertebeleri O’ndan daha aşağıdaki mertebede yer almışlardır. Mutlak olarak  yücelik ancak O’na aittir. Hatta yüce olan her şey O’nun yüceliğinin bir  gölgesidir.

        Ali ismi, bizim kâmil arif olan şeyhimiz  Şahabadi’nin (yüceliği devamlı olsun) tahkikine göre zat isimlerindendir. Bu  konu, Kafi kitabında hadis âlimlerinin şeyhi olan Muhammed İbni Yakub  Kuleyni’nin (r.a) kendi kanalıyla İbni Sinan’dan naklettiği şu rivayetten de  istifade edilmektedir: “İbni Sinan  şöyle diyor: İmam Rıza’ya (a.s) şöyle sordum: Yüce Allah yaratıkları yaratmadan önce kendisini  tanıyor muydu? İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: Evet. Ben  şöyle dedim: Kendisinin görüyor ve işitiyor muydu? İmam Rıza (a.s) şöyle  buyurdu: Buna ihtiyacı yoktu. Zira kendisinden ne bir şey istiyordu ve ne de  kendisinden bir şey talep ediyordu. O, kendisi idi ve kendisi O idi. Kudretinin  nüfuzu vardı. Kendisine bir şeyi ad koymaya ihtiyacı yoktu. Lakin kendisi  dışındakilerin O’nu o isimlerle çağırmaları için kendisine isimler seçti. Zira  eğer adıyla çağırılmasa tanınmaz. Neticede kendisi için seçtiği ilk isim  Aliyy’ul Azim idi. Zira O bütün varlıkların en yücesi idi. Öyleyse O’nun manası  Allah, adı ise Aliyy’ul Azim idi. O, O’nun ilk ismi idi. Zira her şeye karşı  yüce oldu.”   
        Bu hadisi şeriften şu zahir olmaktadır: Ali  ismi, Allah’ın zat isimlerindendir. Allah yaratıkları yaratmadan önce onu  kendisi için seçmiştir. Diğer bir itibara göre ise sıfat isimlerindendir. Nasıl  ki bu, diğer bir rivayetten zahir olmaktadır. Çünkü o rivayette şöyle  buyurmuştur: “O her şeye  karşı yüce oldu.”
        Kamil arif olan hadis âlimi Feyz Kaşani (Allah  onun ruhunu takdis etsin)  bu hadisi  şerifin şerhinde şöyle buyuruyor: Münezzeh olan Allah hakiki olarak yücedir.  Nasıl ki nispi yücelik de O’na aittir. İlki O’nun dışında hiç kimsenin onda  ortak olmadığı münezzeh olan Allah’ın özelliklerindendir. Bu yüzden şöyle  buyurdu: “Kendisi için seçtiği ilk isim  Aliyy’ul Azim idi.”
  Şöyle  diyorum: Yüceliğin hakikatinde asla hiç kimse Allah  ile ortak değildir. Zira varlıklar kendi nefisleri yönleriyle asla bir yüceliğe  sahip değillerdir. Haklarının yönleriyle ise varlıklar O’nda fanidirler.  Onların hiçbir hükümleri ve yönleri yoktur. Hatta varlıkların tamamı O’nun  zatında yok olmuşlardır.

      Allah’ım! Senin en kadim olan minnetinin  hakkı için senden diliyorum. Senin tüm minnetin kadimdir. Allah’ım! Senin tüm  minnetinin hakkı için senden diliyorum!

      Duanın bu cümlesi, Hikmeti Mutealiye’nin  imamlarının ve irfan ehlinden kalp sahiplerinin kabul ettikleri Allah’ın  feyzinin kadim olmasına açık bir şekilde delildir. Zira yüce Allah, varlıklara  minnet etti ve onlara varlık bağışladı. Hatta O’ndan olan varlık, mümkün olan varlıkların  şekillerine yayılmış olan varlıktır. O varlık kadim olan varlığın gölgesi  olması itibariyle o varlığın kadim oluşuyla kadimdir. Onun zatı için asla bir  hüküm yoktur ve hatta onun zatı da yoktur. Gerçi yaratılış yönüyle mümkün  varlıkların hadis olması hasebiyle hadistir.

        Hadis olma, değişme, zail olma, çürüme ve yok  olma, mahiyetin tabiatlarından, mümkün varlıkların, zalim madde yurdunun ve  pis, karanlık ve heyula ağacının huylarındandır. Bunların karşısında sabit  olma, kadim olma, müstakil olma, kâmil olma, muhtaç olmama ve vacip olma, ilahi  kaza âleminden ve rabbani ve nurani âlemin gölgesindendir. Öyle ki hiçbir  değişim, çürüme, zail olma ve yok olma ona yol bulamaz. Hiç kimse kelam ilminin  istidlalleri ve felsefi delillerle bu hakikatlere iman edemez. Bunun için,  nefsi tezkiye etmek için yapılan riyazetlerle ve ibadet için yapılan  halvetlerle elde edilmiş olan latif bir anlayışa, parlak bir kalbe ve sefalı  bir batına ihtiyaç vardır.
        Varlığın mertebelerinden daha kadim olma,  zaten kadim olan varlığa bağlılığın güçlü oluşuna ve onun kapısına yakın oluşu  itibarına göredir. Öyleyse varlık, her ne kadar kendi kaynağına yakın olursa,  kadim olma hükmü daha güçlü ve zuhuru daha çok olacaktır. Yoksa bütün  varlıkların rableriyle olan irtibatları itibariyle bütün varlıklar kadim  olacaktır. İşte bu yüzden şöyle buyurdu: Senin tüm minnetin kadimdir.”

      Allah’ım! Senin en yüce olan  ayetlerinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm ayetlerin yücedir. Allah’ım!  Senin tüm ayetlerinin hakkı için senden diliyorum!

      Geçen konuların bir kısmında şu konu senin  için açıklığa kavuşmuş oldu ve kalbinin gözü duanın bazı cümlelerinin şerhinde  bu konuda açılmış oldu: Varlık silsilesi, unsurlar ve felekler olsun, bedenler  ve ruhlar olsun, gayıplar ve aşikârlar olsun, inişler ve çıkışlar olsun, hepsi  ilahi kitaplar, rububi yüce sayfalar ve tek varlık gökyüzünden inen  levhalardır. Onun mertebelerinden her mertebe ve derecelerinden her derece  enlemsel ve boylamsal ayetlerin silsilesindendir. Öyle ki yakin sahiplerinin  kalplerinin kulaklarına okunmuştur. Onların kalpleri heyula âleminin  kirlerinden temizlenmiş, onun tozunu kalplerinin sayfasından silmişler ve o âlemin  uykusundan uyanmışlardır. Bu ayetler, şu insanlar için okunmuştur: Tabiat âleminin  kabirlerinden çıkmışlar; karanlık madde âleminin zindanından ve zincirlerinden  kurtulmuşlar; himmetlerinin doruk noktasını alçak dünya ve onun süsleri ve  ziynetleri karar vermemişler; yere yüreklerini bağlamamışlar ve orayı kendileri  için vatan karar vermemişler; eğer dünyaya gelmişlerse ekmek için gelmişler,  biçmek için değil ki dünya ahiretin tarlasıdır; dünyaya gelişleri duygusal  hareket içindir ve insan o hareket vasıtası ile gerçek insan olur ve insan  dünyadan asıl vatanı olan babamız Âdem’in (a.s) yerine geri döner.

        Mevlana bu manaya işaret ederek şöyle diyor:
        Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor,
        Ayrılıkları nasıl anlatıyor.
        Daha sora şöyle diyor:
        Aslından uzak düşen kişi,
        Yine vuslat zamanını arar.
        Mevlana’nın sözleri devam eder. Yürek ehlinin  dünya âlemindeki hareketleri eğik olan duygusal harekettir. Öyle ki bu hareket  onların kemale ulaşmalarının mukaddimesidir. Onların hareketleri dosdoğru olan  hareket değildir. Bizim arif şeyhimiz Şahabadi’nin (Allah onun sayesini  bozmasın) buyurduğuna göre babamız Âdem (a.s) böyle bir harekette bulunmayı  istemişti. Onlar dünyada göç etmeye ve yolculuğa hazırlanan yolcular  gibidirler. Onların dünyaya bakışları ancak gayıp âleminden bir örnek olduğu  içindir. Nasıl ki İmam Sadık (a.s) nakledildiğine göre şöyle buyuruyor: “Ben ne gördüysem, ondan önce, onunla birlikte ve  ondan sonra Allah’ı gördüm.”
        Öyleyse bu makama ulaşmış salik, gördüğü her  şeyi gayıp âleminin bir ayeti olarak görür. Zira bütün varlıklar hatta cansız  varlıklar ve bitkiler ilahi kitaptır. Allah’a doğru yolculuk eden salik onu  okur ve Allah yolunda cihat eden mücahit o kitabın sayfalarından ilahi isimleri  ve sıfatları kendi varlık kapasitesi miktarınca ister.
        Her şeyde O’nun bir ayeti vardır,
        Ki delalet eder; O tektir.
        Hatta mücahit salik, hüviyet gaybında ve  ehadiyyet cem makamında kaybolduğunda, kendisi bütün isimleri ve sıfatları  kapsayıcı varlık olur ve her şeyin onda olduğu tek başına bir âlem olur. İmam  Rıza’dan (a.s) gelen rivayetlerde şöyle yer almıştır: “Yürek sahipleri bu konuyu anlamışlardır: Orada  olan her şey ancak burada olan şeylerle anlaşılır.”

      Bil ki kâmil insan, kapsayıcı varlık, Allah’ın  yerlerdeki halifesi ve Allah’ın âlemlerdeki ayeti olduğu için, Allah’ın en yüce  ayetlerinden ve en büyük hüccetlerindendir. Nasıl ki mevlamız ve efendimiz olan  Müminlerin Emiri’inden (a.s) ya da Efendimiz İmam Sadık’tan şöyle buyurduğu  nakledilmiştir: “Şüphesiz  insanın sureti, Allah’ın yaratıkları üzerindeki en büyük hüccetlerindendir. O,  Allah’ın kendi elleriyle yazmış olduğu kitabıdır. O, bütün âlemlerin suretinin  toplamıdır…” Bu sözü söyleyene  Allah’ın salât ve selamı olsun.

        Öyleyse insan, tek başına gayıp ve aşikâr âleminin  tüm mertebelerini kendisinde taşımaktadır ve zatı yayılan olduğu için bütün  ilahi kitapları kendisinde toplayandır. Nasıl ki Alevi (a.s) rivayetlerde  manası şu şekilde olan bir şiir yer almıştır: 
        Kendini küçük bir cisim mi sanıyorsun,
        Sende en büyük âlem gizlenmiştir.
        Büyük şeyh Muhyiddin Arabî Endulisi şöyle diyor:
        Kuran’ın aslı benim, hamd suresi benim,
        Cananın canı benim, bedenlerin canı değil.
        Ey hakikat yolunun kardeşi! Gaflet uykusundan uyan,  kalbinin gözünü ve yüreğinin basiretini aç. Nefsinin kitabının oku. Nefsin sana  şahit olarak yeter. Yüce Allah şöyle buyuruyor: İnsanlara  ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek  olduğu, onlara iyice belli olsun.” Ve yine  şöyle söylenmiştir:
        Allah’ın sonsuz kudretinden uzak değildir,
        Ki toplasın bir bedende bütün âlemi.
        Tabiat âleminin baygınlığında ve heyula âleminin  şarabının sarhoşluğunda olduğun sürece, nefsini ve nefsi oluşunu müşahede etmen  ve zatının kitabını ve varlığının hakikatinin Zebur’unu okuman mümkün değildir.  Öyleyse bu karanlık ve zalim olan memleketten, korkunç ve vahşet dolu evden ve  kirli ve dar yurttan çık, oku ve yüksel.
        Seni arşın kongresine sefir olarak  çağırıyorlar,
        Ama bu tuzağa nasıl da düştüğünü bilmiyorlar.
        Huy ve tabiat hicaplarını yırt. Zira sen  mukaddes ve temiz âlemden ve nur ve yücelik evindensin. Nasıl ki Şirazi arif  Sadi şöyle diyor:
        Bu riya hırkasını yırtacağım ne yapayım,
        Ruhun bu kötü arkadaştan elemli azabı var.
        Karanlık hicapları yırttığında her şeyde  Hakk’ın zuhur ettiğini ve her şeyi ihata edişini göreceksin. Onların Allah’ın  ayetleri olduğunu ve onların kemallerinin yaratıcılarının ve onları icat edenin  kemaline delalet eden açık deliller olduğunu müşahede edeceksin.

      Allah’ım! Senin içinde olduğun şanının  ve ceberutunun hakkı için senden diliyorum.   Allah’ım! Senin tek başına sahip olduğun şanının ve tek başına sahip  olduğun ceberutunun hakkı için senden diliyorum!

      Bil ki ey salik olan talip! Yüce Allah “Her günde O bir şandadır” gerçeği gereği zamanın her anında bir şandadır. Bütün şanlarla  tecelli, ancak kâmil insan için mümkündür. Zira varlıkların âlemlerinden olan  her varlık, soyut akıllar âleminde olsun, muheymin melekler olsun ya da saf saf  duran meleklerden tutun da ilahi genel nefisler, işleri tedbir eden melekler,  yüce melekûtun sakinleri ve yer meleklerinin diğer mertebeleri, bunların hepsi  özel bir ismi izhar edenlerdir. Rableri onlar için bu isimle tecelli etmiştir.  Her birisi içinde belirli bir makam vardır. Nasıl ki rivayette şöyle yer  almıştır: “Onların bazıları sürekli rükû  halindedirler, secde etmezler ve bazıları da sürekli secdededirler, rükuya  gitmezler.” Bu, şuna işarettir ki onlar kendi  makamlarından ileriye geçemezler ve kendi bulundukları bölgeden başka bir  bölgeye adım atamazlar. İşte bu yüzden Cebrail (a.s) Allah Resulü (s.a.a) neden  benimle birlikte gemliyorsun diye sorduğunda cevap olarak şöyle arz etti:

        Eğer bir parmak ucu kadar ileri uçsam,
        Tecellinin nuru kanadımı yakar.
        Ama insaniyet Yesrib’inin ve nübüvvet Medine’sinin  belirli ve sınırlı bir makamı yoktur. İşte bu yüzden bütün ilahi şanları  taşıyan Alevi mutlak vilayet onu yüklendi; büyük kâmil hilafete müstahak oldu  ve zalumiyet makamına sahip oldu. Nasıl ki bunun hakkında şöyle söylemişlerdir: Bu, bütün  makamları geçmek, bencillik ve varlık putlarını kırmak ve cehuliyet makamına sahip olmaktır. Öyle ki o makam fenada fena olmak ve mutlak cehalet ve  saf yok oluş mertebesidir. 
        Neticede rabbi Allah’a doğru yolculuk eden  salike rabbi isimleriyle tek tek tecelli edince ve isimlerin makamlarının her birisi  onun için oluşunca, salikin kalbi kapsayıcı ismin tecellisi için kabiliyet  kazanmış olur. Öyle bir kapsayıcı isim ki onun içinde bütün şanlar, ceberut ve  saltanatın tamamı vardır. İlk önce cem vahdeti ve teklikte çokluk ile ve ikinci  olarak da ayrıntılı çokluk, fenadan sonra beka ve çokluktaki vahdet ile salikin  kalbinde tecelli eder. Sonra cem âleminde, vahdet yoluyla, rabbinden içinde  olduğu şan ve ceberut ile ister ve vahidiyet âleminde, isimlerin, sıfatların ve  fiillerin tecellisiyle, yayılma ayrıntı yoluyla rabbinden tek başına olduğu her  şan ve tek başına olduğu ceberut hakkı için ister.
        Bu mertebeye ulaşmakla mertebeler sona erer.  Bu, Allah’a doğru seyrin son mertebesi ve dördüncü yolculuktur. Dördüncü yolculuk,  salikin kâmil yok oluşundan sonra, fenadan sonraki bekadan ibarettir. Zira âlemleri  korumak ve cem, tafsil, vahdet ve çokluk makamlarında güç sahibi olarak kalmak,  insaniyetin en yüce mertebelerinden ve Allah’a doğru yapılan seyir ve sulukun  (yolculuğun) en kâmil merhalelerindendir. Suluk ehlinden ve marifet ashabından  hiç kimse için hakikatiyle gerçekleşmez. Ancak bizim yüce peygamberimiz ve  değerli Resul (s.a.a) için ve bir de onun ilim ve marifet kandilinden istifade  eden ve onun zatının ve sıfatının meşalesi, yolculuk ve yollarını aydınlatan  dostları için gerçekleşir.

      Allah’ım! Senden bir şeyi istediğimde  onunla bana icabet ettiğin şey hakkı için senden diliyorum. Öyleyse bana icabet  et. Ey Allah!
     

Salikin  Duasının Kabul Olması Seyrinin Başlangıcında ve Sonunda İsmi Azam Vesilesi  İledir

      Bütün ilahi isimler İsmi Azam’ın mazharları  olduğundan dolayı İsmi Azam onları kuşatan ve kendisinde toplayandır. Öyle ki  bu kuşatma ve kendinde toplama vahdet ve yayılma şeklindedir. İsmi Azam’ın  bütün isimlere hükümeti ve onların tamamına galebesi ve saltanatı vardır. Çünkü  bu konu, İsmi Azam makamına fiili olarak ulaşmış olan salikin kalbine  keşfolmuştur. Allah’a doğru olan yolculuğunun başlangıcında onun duasının kabul  olmasının sebebinin İsmi Azam’ın mazharlarının olduğunu ve yolculuğunun  sonundan da İsmi Azam olduğunu görür. İşte bu yüzden şöyle dua eder: “Allah’ım!  Senden bir şeyi istediğimde onunla bana icabet ettiğin şey hakkı için senden  diliyorum.” İsmi Azam’a dönen İlahi isimlerin hepsinden istiyorum.  Onun için peşine şöyle dua ediyor: “Öyleyse bana icabet et. Ey Allah!” Neticede  duasının kabulünü Allah’ın İsmi Azam’ı olan “Allah” isminden istiyor. Zira İsmi  Azam onun mertebelerini koruyandır; onun kendi terbiyesi altına almış ve yol kesicilerin  zararından ve sinelere vesvese edenlerin vesvesesinden onun kalbini korur.  ‘Allah’ isminden duanın kabulünü istemek İsmi Azam’ın “Allah” ismi olduğuna  işarettir. Öyle ki onun bütün isimlere ihatası vardır; başlangıçta ve sonda  duayı kabul ettiren odur ve hem zahir ve hem de batın odur. Duanın başlangıcı  ‘Allahumme’ (Ya Allah manasınadır) ile oldu ve yine ‘Allah’ kelimesi ile  bitirdi ve şöyle dedi: “Öyleyse bana icabet et. Ey Allah!”

        Bu, duanın şerhi için irade ettiğimiz kısmın  sonudur. Hamd, ilkte, sonda, zahirde ve batında Allah’a aittir. Allah’ın salâtı  Muhammed’e ve onun Ehli Beyt’ine olsun.
        Bu şerh, fakir, günahkâr, batıla dalan, alçak  dünyanın, süslerinin ve ziynetlerinin onu aldattığı asi kul olan, günahların  çokluğunun onu helak ettiği, nefsi şehvetlerin onu aldattığı ve eğer yüce  Allah’ın fazlı, geniş ve gazabını geçmiş rahmeti olmasa kurtuluş ve felahtan  ümidini kesmiş olanın eliyle hicri bin üç yüz kırk yedi tarihinde sona erdi.

   
Total Visit: 298
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.