Bil ki insan kapsayıcı varlıktır ve iniş ve çıkış mertebelerine göre çeşitli yurtlara, zuhurlara, âlemlere ve makamlara sahiptir. Bu yüzden sahip olduğu her yurt ve âlem hasebine göre o makama münasip bir dili vardır. Öyleyse mutlak olma makamında ve sirayet edişinde onu terbiye edicisi olan Rabbinden isteyeceği bir dili vardır. Yüce Allah’ın bu dil hasebine göre has bir nispet vardır. Öyle ki mutlaka kabul olunur. Ve bu mertebeye has olan isimden ve bu terbiye edilenin Rabbinden ibarettir. Öyleyse bu makamda onun duasını kabul eden, kötülüğü gideren ve dardan kurtaran Rahman ismidir. Öyle ki o mutlak yayılmış hüviyetin Rabbidir.
İnsan için ruhi var oluş makamında, soyut olan yurdunda ve sabık akli var oluşta bir dil vardır. O dille rabbine dua eder ve yüce Allah da âlim ismiyle soyut olma yurdunda onun duasını kabul eder. İnsan kalp makamında başka bir dille dua eder ve o âlemle münasip olan isimle onun duası kabul edilir. Âlemler arasındaki cem makamında ve âlemleri koruyan makamında o cem âlemlerine münasip olan dille dua eder ve İsmi azam olan kapsayıcı isim ve en kâmil tecelli ismi ile duası kabul edilir. Muhakkik Konavi’nin Miftah’ul Gayb ve Şuhud kitabında işaret ettiği kâmil insan işte budur. O şöyle diyor: “İnsan kâmil olunca, onun için duada ve diğer şeylerde kendisine has bir ölçüsü vardır. Sadece ona ait olan bazı işler vardır ve onda hiç kimse onunla ortak değildir.” Bu kâmil insana, Muhyiddin İbni Arabî’nin Fusus’ul Hikem kitabında şu şekilde işaret edilmiştir: “Kamil ve mükemmel olan insanlar, onların yüce Allah’a olan teveccühleri, onlar için hâsıl olan zati tecelliye tabidir. Kemallerinin makamına ulaşmak, anca bu zati tecelliye ulaşmalarıyla mümkündür. Bu zati tecellinin neticesi kâmil ve her yönden bütün isimleri, sıfatları ve mertebeleri kapsayıcı bir marifettir. Öyle bir itibarlar onlar için hâsıl olur ki kâmil bir şuhud şekilde onlar için hâsıl olan zati tecelli yönüyle doğru bir şekilde tasavvur ederler. İşte bu yüzden dualarının kabulü gecikmez.”
Böyle kapsayıcı insanın istekleri eğer söz diliyle de olsa kabul edilir. Zira o ancak takdir edilen şeyi talep eder. Çünkü varlığın makamlarına ilmi vardır ve gayıp âlemlerini ve ilim âlemlerini bilir. Bu yüzden daha çok kâmil insanların duaları kabul edilir. Ancak Mevlalarının emrini yerine getirmek için yaptıkları dualar fark eder. Zira bu tür dualarda maksatları istenilen bir şeyin yerine getirilmesi değildir. Nasıl ki İbni Arabî Fusus’ul Hikem kitabında söylemiştir. Ve yine Ehli Beyt’ten (a.s) gelen rivayetlerde ona işaret edilmiştir. Bil ki ilahi muhabbet -ki o varlığın zahir olmasının sebebidir ve rablerin rabbi ile terbiye altındakiler arasındaki has bir nispettir; öyle ki varlığı zuhura ulaştırma sebebidir; bu nispet, bir şekilde âlemlerin rabbi tarafından etkide bulunma ve feyizde bulunmadır ve terbiye altında bulunanlar ve varlıklar tarafından ise feyiz alma ve etkilenmedir- bu nispeti kabul eden elemler ve varlıkların hasebine göre farklıdır. Öyleyse bazı mertebelerde bu muhabbetin hükmü ve nispeti daha kâmildir ve zuhuru daha fazladır. İsimler ve sıfatlar âleminde, isimlerin suretleri âleminde ve ilmi âlemdeki sabit varlıklarda olduğu gibi. Bazılarında az, daha az ve sonunda en son mertebeye, iniş kemaline ve inişin sonuna ulaşır. Neticede yüce Allah’ın zati muhabbeti isimler âleminde ve gayıp ve aşikâr âlemlerinde zuhur bulan varlıklara ulaşır. Nasıl ki kudsi hadiste şöyle buyurdu: “Ben gizli bir hazine idim; tanınmayı istedim. Tanınmak için yaratıkları yarattım.”
Zati muhabbet, varlıkların zuhurunun kaynağıdır. Yüce Allah’a en mahbup olan istek, ilahi isimlerden ilmi âlemde gerçekleşen istektir. Çünkü o istek zuhurun ve marifetin anahtarı oldu. En mahbup isteklerden daha mahbup olan istek, bütün isimler, sıfatlar, şanlar ve itibarlara hâkim olan kapsayıcı kâmil insanın rabbinden olan istektir. Bu, çokluk makamına göredir. Tevhit makamına ve hiçbir vasıtanın vasıta olmadığı bütün varlıkların rableriyle olan has irtibatlarına göre, O’na yapılan her istek mahbuptur. Nasıl ki onun tahkiki daha önce geçti. Allah’ım! Senin en şerif olan şerefinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm şereflerin şeriftir. Allah’ım! Senin tüm şereflerinin hakkı için senden diliyorum!
Açıklığa kavuşmuş ve ilahiyatçılardan Hikmeti Mutailiye ve yüce felsefe ashabının ve irfan erbabından, saf kalp sahipleri ve keskin, sağlam basiret sahibi olan saliklerin yanında meşhur olan konulardan birisi de –bu konuya sahip oldukları meslek ve meşreplere göre ki bazıları ilmi yöntemle burhan ve delille ona ulaşmışılar ve bazıları da irfani seyirle, manevi, vicdani ve ayan olan keşifle halvetlerin peşine giderek, dünyadan ahirete yönelerek ve karanlık imkân yurdunun sınırlarından mukaddes elemin fezasına uçarak ulaşmışlardır- şudur: Varlık, hayırdır, şeriftir, güzelliktir ve parlayıştır; yokluk şerdir, alçaklıktır, zulmettir ve karanlıktır. Öyleyse saf hayır ve sırf şeref olan, varlıktır. Her şey ona müştaktır; her mütekebbir olan cebbar onun karşısında eğilir; bütün varlıklar onu talep ederler; bütün kâinat ona âşıktır; o her hayrın ve şerefin mihveridir; Allah’a doğru yolculuk eden her salik ona teveccüh eder; her kervan yükünü onun kapısında indirir ve kapısı her kafilenin durduğu yerdir. Eğer hayırdan bir yâd edilirse onun ilki, sonu, zahiri, batını, aslı ve hayrın madeni varlıktır. Lakin bunların hepsi mastar manasına ve alınmış itibari değildir. Dış âlemde gerçekleşmiş hakikati olan varlıktır; dışarıda var olan dış varlıkların kendisidir; gerçek hakikatlerin metnidir; tahkiklerin aslıdır; zatlara zat, cevherlere cevher ve arazlara sabit olmayı bağışlayandır.
Öyleyse hayır, şeref, hakikat ve nur olan her şeyin dönüş yeri varlıktır; sabit kök ve temiz ağaç odur ve gökleri ve yerleri, ruhları ve bedenleri dolduran onun dallarıdır. Şer, alçaklık, batıl olama ve zulmetten ne varsa dönüş yeri yokluktur; pis, karanlık ve tersine dönmüş ağaç odur ve bu ağaç için bir yerde karar kılma yoktur. Mahiyet, zatı yönünden ne hayırla ve ne de şerle sıfatlanır. Zira mahiyet, mahiyet olması yönünden mahiyet dışında bir şey değildir. Bu vasıfla zati olarak herhangi bir şeyi gerektirmediğinden dolayı ve sahip olduğu mahiyetsel mümkün olmadan dolayı, helak olan, zail olan ve batıl olandır. Yokluk yurdunun sınırlarından ve vahşet diyarından dışarıya adım atıp, varlığın kapılarından bir kapıya yükünü attığında ve onun saf çeşmesinden içtiğinde o zaman arazi ve mecazi olarak şerif ve hayır olur. Her ne kadar onda varlık daha kâmil ve mükemmel olursa hayrı ve şerefi daha çok olur. Sonunda içinde yokluk olmayan varlığa ve noksanı olmayan kemale ulaşır. İşte o zaman alçaklığı olmayan şerefe ve şerri olmayan hayra dönüşür. Bütün hayırlar ve şerefler onun feyzinden, işrakından, tecellilerinden, dönüşümlerinden ve tekâmüllerinden olur. Hakiki ve zati olan hayır ve kemal ancak onundur; ancak onun vesilesi ile olur; ancak ondan kaynaklanır; ancak onda olur ve ancak ona olur. Hayırların diğer mertebeleri onun karşısındaki nispetlerine göre ve onun için sahip oldukları mazhar olmaya göredir. Yoksa kendilerine mensup olma yönünden ne bir kemalleri vardır, ne onların varlıklarında bir hayır vardır, ne hakikatleri vardır ve ne bir şeydirler. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “O’nun veçhi dışında her şey helak olucudur.” “Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin veçhi bâki kalır.” Peygamberlerin efendisi ve seçilmişlerin senedi olan Allah Resulü (Allah’ın salâtı ve selamı ona ve pak ve temiz Ehli Beyt’ine olsun) şöyle buyuruyor: “Her kim kendisinde bir hayır bulursa Allah’a hamd etsin. Her kim de bunu dışında bir şey bulursa kendisinden başkasını kınamasın.” Neticede hayır O’ndan olduğu için O’na hamd etmek gerekir. Şer de insanın kendisinden ve yaratılmış olmasından dolayı olduğu için de melâmet kendisine yönelmelidir. Yüce Allah, kendisine Halil olarak seçtiği Hazreti İbrahim’den (a.s) naklen şöyle buyuruyor: “Hastalandığımda bana şifa veren O’dur.” Bakın, nasıl da hastalığı kendi nefsine ve kabiliyetinin eksikliğine nispet veriyor, ama şifayı rabbine nispet veriyor. Öyleyse feyiz, hayır ve şeref O’ndandır. Şer, alçaklık ve eksiklik bizdendir. Nasıl ki bu konuda yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sana gelen her iyilik Allah'tandır; sana gelen her kötülük ise nefsindendir.” Gerçi bir şekilde hepsi Allah’ın yanındandır. Bu ilmin âlimlerinin kitapları özellikle de Fars filozof, ilahiyatçı hekimlerin başı olan Molla Sadra’nın kitapları açık bir şekilde, işaret ederek ve delil getirerek bu konuyla doludur. Birçok ilahi meseleler, inançlarla ilgili usuller ve kaza ve kaderin sırları bu konuya bağlıdır. Ama şimdi onları zikretmeye mecal yoktur ve onların sırlarını açmaya da ruhsat yoktur. O yar ki yüksek dara çekildi, Suçu sırları açığa vurmaktı. Biz sözümüzü bu ilahi üstadın kelamını zikretmekle sona erdiriyoruz: Büyük kitabında (Esfar) şöyle buyuruyor: “Özetle söylemek gerekirse: Mümkün varlıklardaki eksiklikler ve kınamalar mahal ve kabul etme yönlerine dönmektedir. Varlık olma yönüyle varlıklarına değil. Bu konuyla iki inançlıların (ki onlar iki yaratıcıya inanırlar: Hayrı yaratan ve şerri yaratan) şüphesi defedilmiş olur. Ve yine iki ayetteki çelişki tevehhümü de bertaraf olmaktadır. Aziz Kuran’dan olan o iki ayet şunlardır: “Sana gelen her kötülük nefsindendir.” Ve yüce Allah’ın diğer buyruğu şudur: “De ki: Hepsi Allah’ın yanındandır.” Bu ayetin devamında ne kadar da güzel bu meselenin latif olduğuna işaret olmuştur: “Bu adamlara ne oluyor ki bir türlü lafı derinlemesine anlamıyorlar!”
Molla Sadra’nın sözünden nakletmek istediğimiz kısmın sonu. Bu konuyu daha açık bir şekilde idrak ermek isteyenler onun kitaplarına özellikle de büyük kitabına (Esfar) müracaat etsin. Allah’ım! Senin en ebedi olan saltanatının hakkı için senden diliyorum. Senin tüm saltanatın ebedidir. Allah’ım! Senin tüm saltanatının hakkı için senden diliyorum! Evet, ilahi isimlere ve sıfatlara ve isimlerin suretlerine yani sabit varlıklara olan gayıp âlemindeki mutlak saltanat en mukaddes feyiz vasıtası iledir. Genel mahiyetlere ve cüzi hüviyetlere olan aşikâr âlemindeki mutlak saltanat ise mukaddes feyiz vasıtası iledir. Ancak her şeyin O’na döndüğü zamanda kâmil saltanatın açığa çıkması, kâmil insan ve mutlak veli vasıtası ile kıyamet gününde olacaktır. Nasıl ki yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “Bugün hükümranlık kimindir? Kahhar olan tek Allah'ındır.” Mümkün olan varlıklar kendilerine mensup olmaları yönünden hiçbir saltanatları yoktur. Nasıl ki yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında hiçbir delil ve saltanat indirmemiştir.”“Senin tüm saltanatın ebedidir.”
Neticede saltanat ebedidir. Saltanat edilen ise zail olan ve yok olandır. Nasıl ki kadim olan feyiz ezelidir. Ama feyzi alan hadistir (sonradan yaratılmış) ve kadim değildir. Ama O’na mensup olduklarından dolayı saltanatın mertebelerinden sayılırlar. Bundan, duada bulunan şu cümledeki ebedi saltanatın sırrı anlaşılmaktadır: Allah’ım! Senin en iftihar edici olan mülkünün hakkı için senden diliyorum. Senin tüm mülkün iftihar edicidir. Allah’ım! Senin tüm mülkünün hakkı için senden diliyorum!
Eğer mülk, memleket manasına olursa şu ayette olduğu gibi: ‘De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü (memleketi) dilediğine verirsin’ ve eğer malik olma manasına olursa, şu ayette olduğu gibi: “Bugün malikiyet kimindir? Kahhar olan tek Allah'ındır” her surette yüce Allah’ın malikiyetinin iftihar edici olması ve malikiyette tek oluşunun azameti Hikmeti Mutealiye’de kesin delille sabit olan itibara göredir. Öyle ki var olan nizam tasavvur edilebilecek en kâmil nizam ve en güzel nizamdır. Nasıl böyle olmasın ki var olan nizam rabbani ilmi nizamın bir gölgesidir. O mutlak güzel olan cemilin cemaline tabidir. En iftihar edici olması soyut olan gaybi mertebeler, akli nizam ve soyut varlıklar yurdunun itibarına göredir. (Bu mertebelerde olan nizam, diğer mertebeler ve varlık yurtlarına göre en iftihar edici mertebedir.)
Öyleyse göklerin ve yerin mülkü ve melekûtu yüce Allah’a aittir. O’nun hükümetinden kaçmak ve O’nun memleketinden çıkmak mümkün değildir. Zira yüce Allah’ın mülkü bütün varlıklara yayılmıştır. Hatta imkânsız olan varlıklara ve yokluklara bile. Aynı şekilde O’nun hükümeti varlıkların bütün mertebelerine yayılmıştır. O’nun saltanatının ve malikiyetinin altında olmayan hiçbir varlık yoktur. Nasıl ki yüce Allah Hazreti Musa’ya (a.s) şöyle buyurmuştur: “Ey Musa! Senin her zaman yanında olan çaren benim.” Bütün varlıklar üzerindeki kâmil galebe O’na aittir. Âlemde ola he galebe ve saltanat da O’nun galebesinin ve saltanatının bir zuhurudur. Nasıl ki yüce Allah bu konuda şöyle buyuruyor: ‘‘Hareket eden hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın.’ Nasıl ki bu konu geçen bahislerde açıklığa kavuşmuş idi. Allah’ım! Senin en yüce olan yüceliğinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm yüceliğin yücedir. Allah’ım! Senin tüm yüceliğinin hakkı için senden diliyorum! O yüce olmasıyla birlikte yakındır ve yakın olmasıyla birlikte yücedir. Mutlak yücelik O’na aittir ve varlığın diğer mertebeleri O’ndan daha aşağıdaki mertebede yer almışlardır. Mutlak olarak yücelik ancak O’na aittir. Hatta yüce olan her şey O’nun yüceliğinin bir gölgesidir.
Ali ismi, bizim kâmil arif olan şeyhimiz Şahabadi’nin (yüceliği devamlı olsun) tahkikine göre zat isimlerindendir. Bu konu, Kafi kitabında hadis âlimlerinin şeyhi olan Muhammed İbni Yakub Kuleyni’nin (r.a) kendi kanalıyla İbni Sinan’dan naklettiği şu rivayetten de istifade edilmektedir: “İbni Sinan şöyle diyor: İmam Rıza’ya (a.s) şöyle sordum: Yüce Allah yaratıkları yaratmadan önce kendisini tanıyor muydu? İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: Evet. Ben şöyle dedim: Kendisinin görüyor ve işitiyor muydu? İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu: Buna ihtiyacı yoktu. Zira kendisinden ne bir şey istiyordu ve ne de kendisinden bir şey talep ediyordu. O, kendisi idi ve kendisi O idi. Kudretinin nüfuzu vardı. Kendisine bir şeyi ad koymaya ihtiyacı yoktu. Lakin kendisi dışındakilerin O’nu o isimlerle çağırmaları için kendisine isimler seçti. Zira eğer adıyla çağırılmasa tanınmaz. Neticede kendisi için seçtiği ilk isim Aliyy’ul Azim idi. Zira O bütün varlıkların en yücesi idi. Öyleyse O’nun manası Allah, adı ise Aliyy’ul Azim idi. O, O’nun ilk ismi idi. Zira her şeye karşı yüce oldu.” Bu hadisi şeriften şu zahir olmaktadır: Ali ismi, Allah’ın zat isimlerindendir. Allah yaratıkları yaratmadan önce onu kendisi için seçmiştir. Diğer bir itibara göre ise sıfat isimlerindendir. Nasıl ki bu, diğer bir rivayetten zahir olmaktadır. Çünkü o rivayette şöyle buyurmuştur: “O her şeye karşı yüce oldu.” Kamil arif olan hadis âlimi Feyz Kaşani (Allah onun ruhunu takdis etsin) bu hadisi şerifin şerhinde şöyle buyuruyor: Münezzeh olan Allah hakiki olarak yücedir. Nasıl ki nispi yücelik de O’na aittir. İlki O’nun dışında hiç kimsenin onda ortak olmadığı münezzeh olan Allah’ın özelliklerindendir. Bu yüzden şöyle buyurdu: “Kendisi için seçtiği ilk isim Aliyy’ul Azim idi.” Şöyle diyorum: Yüceliğin hakikatinde asla hiç kimse Allah ile ortak değildir. Zira varlıklar kendi nefisleri yönleriyle asla bir yüceliğe sahip değillerdir. Haklarının yönleriyle ise varlıklar O’nda fanidirler. Onların hiçbir hükümleri ve yönleri yoktur. Hatta varlıkların tamamı O’nun zatında yok olmuşlardır. Allah’ım! Senin en kadim olan minnetinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm minnetin kadimdir. Allah’ım! Senin tüm minnetinin hakkı için senden diliyorum! Duanın bu cümlesi, Hikmeti Mutealiye’nin imamlarının ve irfan ehlinden kalp sahiplerinin kabul ettikleri Allah’ın feyzinin kadim olmasına açık bir şekilde delildir. Zira yüce Allah, varlıklara minnet etti ve onlara varlık bağışladı. Hatta O’ndan olan varlık, mümkün olan varlıkların şekillerine yayılmış olan varlıktır. O varlık kadim olan varlığın gölgesi olması itibariyle o varlığın kadim oluşuyla kadimdir. Onun zatı için asla bir hüküm yoktur ve hatta onun zatı da yoktur. Gerçi yaratılış yönüyle mümkün varlıkların hadis olması hasebiyle hadistir.
Hadis olma, değişme, zail olma, çürüme ve yok olma, mahiyetin tabiatlarından, mümkün varlıkların, zalim madde yurdunun ve pis, karanlık ve heyula ağacının huylarındandır. Bunların karşısında sabit olma, kadim olma, müstakil olma, kâmil olma, muhtaç olmama ve vacip olma, ilahi kaza âleminden ve rabbani ve nurani âlemin gölgesindendir. Öyle ki hiçbir değişim, çürüme, zail olma ve yok olma ona yol bulamaz. Hiç kimse kelam ilminin istidlalleri ve felsefi delillerle bu hakikatlere iman edemez. Bunun için, nefsi tezkiye etmek için yapılan riyazetlerle ve ibadet için yapılan halvetlerle elde edilmiş olan latif bir anlayışa, parlak bir kalbe ve sefalı bir batına ihtiyaç vardır. Varlığın mertebelerinden daha kadim olma, zaten kadim olan varlığa bağlılığın güçlü oluşuna ve onun kapısına yakın oluşu itibarına göredir. Öyleyse varlık, her ne kadar kendi kaynağına yakın olursa, kadim olma hükmü daha güçlü ve zuhuru daha çok olacaktır. Yoksa bütün varlıkların rableriyle olan irtibatları itibariyle bütün varlıklar kadim olacaktır. İşte bu yüzden şöyle buyurdu: “Senin tüm minnetin kadimdir.” Allah’ım! Senin en yüce olan ayetlerinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm ayetlerin yücedir. Allah’ım! Senin tüm ayetlerinin hakkı için senden diliyorum! Geçen konuların bir kısmında şu konu senin için açıklığa kavuşmuş oldu ve kalbinin gözü duanın bazı cümlelerinin şerhinde bu konuda açılmış oldu: Varlık silsilesi, unsurlar ve felekler olsun, bedenler ve ruhlar olsun, gayıplar ve aşikârlar olsun, inişler ve çıkışlar olsun, hepsi ilahi kitaplar, rububi yüce sayfalar ve tek varlık gökyüzünden inen levhalardır. Onun mertebelerinden her mertebe ve derecelerinden her derece enlemsel ve boylamsal ayetlerin silsilesindendir. Öyle ki yakin sahiplerinin kalplerinin kulaklarına okunmuştur. Onların kalpleri heyula âleminin kirlerinden temizlenmiş, onun tozunu kalplerinin sayfasından silmişler ve o âlemin uykusundan uyanmışlardır. Bu ayetler, şu insanlar için okunmuştur: Tabiat âleminin kabirlerinden çıkmışlar; karanlık madde âleminin zindanından ve zincirlerinden kurtulmuşlar; himmetlerinin doruk noktasını alçak dünya ve onun süsleri ve ziynetleri karar vermemişler; yere yüreklerini bağlamamışlar ve orayı kendileri için vatan karar vermemişler; eğer dünyaya gelmişlerse ekmek için gelmişler, biçmek için değil ki dünya ahiretin tarlasıdır; dünyaya gelişleri duygusal hareket içindir ve insan o hareket vasıtası ile gerçek insan olur ve insan dünyadan asıl vatanı olan babamız Âdem’in (a.s) yerine geri döner.
Mevlana bu manaya işaret ederek şöyle diyor: Dinle, bu ney nasıl şikâyet ediyor, Ayrılıkları nasıl anlatıyor. Daha sora şöyle diyor: Aslından uzak düşen kişi, Yine vuslat zamanını arar. Mevlana’nın sözleri devam eder. Yürek ehlinin dünya âlemindeki hareketleri eğik olan duygusal harekettir. Öyle ki bu hareket onların kemale ulaşmalarının mukaddimesidir. Onların hareketleri dosdoğru olan hareket değildir. Bizim arif şeyhimiz Şahabadi’nin (Allah onun sayesini bozmasın) buyurduğuna göre babamız Âdem (a.s) böyle bir harekette bulunmayı istemişti. Onlar dünyada göç etmeye ve yolculuğa hazırlanan yolcular gibidirler. Onların dünyaya bakışları ancak gayıp âleminden bir örnek olduğu içindir. Nasıl ki İmam Sadık (a.s) nakledildiğine göre şöyle buyuruyor: “Ben ne gördüysem, ondan önce, onunla birlikte ve ondan sonra Allah’ı gördüm.” Öyleyse bu makama ulaşmış salik, gördüğü her şeyi gayıp âleminin bir ayeti olarak görür. Zira bütün varlıklar hatta cansız varlıklar ve bitkiler ilahi kitaptır. Allah’a doğru yolculuk eden salik onu okur ve Allah yolunda cihat eden mücahit o kitabın sayfalarından ilahi isimleri ve sıfatları kendi varlık kapasitesi miktarınca ister. Her şeyde O’nun bir ayeti vardır, Ki delalet eder; O tektir. Hatta mücahit salik, hüviyet gaybında ve ehadiyyet cem makamında kaybolduğunda, kendisi bütün isimleri ve sıfatları kapsayıcı varlık olur ve her şeyin onda olduğu tek başına bir âlem olur. İmam Rıza’dan (a.s) gelen rivayetlerde şöyle yer almıştır: “Yürek sahipleri bu konuyu anlamışlardır: Orada olan her şey ancak burada olan şeylerle anlaşılır.” Bil ki kâmil insan, kapsayıcı varlık, Allah’ın yerlerdeki halifesi ve Allah’ın âlemlerdeki ayeti olduğu için, Allah’ın en yüce ayetlerinden ve en büyük hüccetlerindendir. Nasıl ki mevlamız ve efendimiz olan Müminlerin Emiri’inden (a.s) ya da Efendimiz İmam Sadık’tan şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Şüphesiz insanın sureti, Allah’ın yaratıkları üzerindeki en büyük hüccetlerindendir. O, Allah’ın kendi elleriyle yazmış olduğu kitabıdır. O, bütün âlemlerin suretinin toplamıdır…” Bu sözü söyleyene Allah’ın salât ve selamı olsun.
Öyleyse insan, tek başına gayıp ve aşikâr âleminin tüm mertebelerini kendisinde taşımaktadır ve zatı yayılan olduğu için bütün ilahi kitapları kendisinde toplayandır. Nasıl ki Alevi (a.s) rivayetlerde manası şu şekilde olan bir şiir yer almıştır: Kendini küçük bir cisim mi sanıyorsun, Sende en büyük âlem gizlenmiştir. Büyük şeyh Muhyiddin Arabî Endulisi şöyle diyor: Kuran’ın aslı benim, hamd suresi benim, Cananın canı benim, bedenlerin canı değil. Ey hakikat yolunun kardeşi! Gaflet uykusundan uyan, kalbinin gözünü ve yüreğinin basiretini aç. Nefsinin kitabının oku. Nefsin sana şahit olarak yeter. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.” Ve yine şöyle söylenmiştir: Allah’ın sonsuz kudretinden uzak değildir, Ki toplasın bir bedende bütün âlemi. Tabiat âleminin baygınlığında ve heyula âleminin şarabının sarhoşluğunda olduğun sürece, nefsini ve nefsi oluşunu müşahede etmen ve zatının kitabını ve varlığının hakikatinin Zebur’unu okuman mümkün değildir. Öyleyse bu karanlık ve zalim olan memleketten, korkunç ve vahşet dolu evden ve kirli ve dar yurttan çık, oku ve yüksel. Seni arşın kongresine sefir olarak çağırıyorlar, Ama bu tuzağa nasıl da düştüğünü bilmiyorlar. Huy ve tabiat hicaplarını yırt. Zira sen mukaddes ve temiz âlemden ve nur ve yücelik evindensin. Nasıl ki Şirazi arif Sadi şöyle diyor: Bu riya hırkasını yırtacağım ne yapayım, Ruhun bu kötü arkadaştan elemli azabı var. Karanlık hicapları yırttığında her şeyde Hakk’ın zuhur ettiğini ve her şeyi ihata edişini göreceksin. Onların Allah’ın ayetleri olduğunu ve onların kemallerinin yaratıcılarının ve onları icat edenin kemaline delalet eden açık deliller olduğunu müşahede edeceksin. Allah’ım! Senin içinde olduğun şanının ve ceberutunun hakkı için senden diliyorum. Allah’ım! Senin tek başına sahip olduğun şanının ve tek başına sahip olduğun ceberutunun hakkı için senden diliyorum! Bil ki ey salik olan talip! Yüce Allah “Her günde O bir şandadır” gerçeği gereği zamanın her anında bir şandadır. Bütün şanlarla tecelli, ancak kâmil insan için mümkündür. Zira varlıkların âlemlerinden olan her varlık, soyut akıllar âleminde olsun, muheymin melekler olsun ya da saf saf duran meleklerden tutun da ilahi genel nefisler, işleri tedbir eden melekler, yüce melekûtun sakinleri ve yer meleklerinin diğer mertebeleri, bunların hepsi özel bir ismi izhar edenlerdir. Rableri onlar için bu isimle tecelli etmiştir. Her birisi içinde belirli bir makam vardır. Nasıl ki rivayette şöyle yer almıştır: “Onların bazıları sürekli rükû halindedirler, secde etmezler ve bazıları da sürekli secdededirler, rükuya gitmezler.” Bu, şuna işarettir ki onlar kendi makamlarından ileriye geçemezler ve kendi bulundukları bölgeden başka bir bölgeye adım atamazlar. İşte bu yüzden Cebrail (a.s) Allah Resulü (s.a.a) neden benimle birlikte gemliyorsun diye sorduğunda cevap olarak şöyle arz etti:
Eğer bir parmak ucu kadar ileri uçsam, Tecellinin nuru kanadımı yakar. Ama insaniyet Yesrib’inin ve nübüvvet Medine’sinin belirli ve sınırlı bir makamı yoktur. İşte bu yüzden bütün ilahi şanları taşıyan Alevi mutlak vilayet onu yüklendi; büyük kâmil hilafete müstahak oldu ve zalumiyet makamına sahip oldu. Nasıl ki bunun hakkında şöyle söylemişlerdir: Bu, bütün makamları geçmek, bencillik ve varlık putlarını kırmak ve cehuliyet makamına sahip olmaktır. Öyle ki o makam fenada fena olmak ve mutlak cehalet ve saf yok oluş mertebesidir. Neticede rabbi Allah’a doğru yolculuk eden salike rabbi isimleriyle tek tek tecelli edince ve isimlerin makamlarının her birisi onun için oluşunca, salikin kalbi kapsayıcı ismin tecellisi için kabiliyet kazanmış olur. Öyle bir kapsayıcı isim ki onun içinde bütün şanlar, ceberut ve saltanatın tamamı vardır. İlk önce cem vahdeti ve teklikte çokluk ile ve ikinci olarak da ayrıntılı çokluk, fenadan sonra beka ve çokluktaki vahdet ile salikin kalbinde tecelli eder. Sonra cem âleminde, vahdet yoluyla, rabbinden içinde olduğu şan ve ceberut ile ister ve vahidiyet âleminde, isimlerin, sıfatların ve fiillerin tecellisiyle, yayılma ayrıntı yoluyla rabbinden tek başına olduğu her şan ve tek başına olduğu ceberut hakkı için ister. Bu mertebeye ulaşmakla mertebeler sona erer. Bu, Allah’a doğru seyrin son mertebesi ve dördüncü yolculuktur. Dördüncü yolculuk, salikin kâmil yok oluşundan sonra, fenadan sonraki bekadan ibarettir. Zira âlemleri korumak ve cem, tafsil, vahdet ve çokluk makamlarında güç sahibi olarak kalmak, insaniyetin en yüce mertebelerinden ve Allah’a doğru yapılan seyir ve sulukun (yolculuğun) en kâmil merhalelerindendir. Suluk ehlinden ve marifet ashabından hiç kimse için hakikatiyle gerçekleşmez. Ancak bizim yüce peygamberimiz ve değerli Resul (s.a.a) için ve bir de onun ilim ve marifet kandilinden istifade eden ve onun zatının ve sıfatının meşalesi, yolculuk ve yollarını aydınlatan dostları için gerçekleşir. Allah’ım! Senden bir şeyi istediğimde onunla bana icabet ettiğin şey hakkı için senden diliyorum. Öyleyse bana icabet et. Ey Allah! Bütün ilahi isimler İsmi Azam’ın mazharları olduğundan dolayı İsmi Azam onları kuşatan ve kendisinde toplayandır. Öyle ki bu kuşatma ve kendinde toplama vahdet ve yayılma şeklindedir. İsmi Azam’ın bütün isimlere hükümeti ve onların tamamına galebesi ve saltanatı vardır. Çünkü bu konu, İsmi Azam makamına fiili olarak ulaşmış olan salikin kalbine keşfolmuştur. Allah’a doğru olan yolculuğunun başlangıcında onun duasının kabul olmasının sebebinin İsmi Azam’ın mazharlarının olduğunu ve yolculuğunun sonundan da İsmi Azam olduğunu görür. İşte bu yüzden şöyle dua eder: “Allah’ım! Senden bir şeyi istediğimde onunla bana icabet ettiğin şey hakkı için senden diliyorum.” İsmi Azam’a dönen İlahi isimlerin hepsinden istiyorum. Onun için peşine şöyle dua ediyor: “Öyleyse bana icabet et. Ey Allah!” Neticede duasının kabulünü Allah’ın İsmi Azam’ı olan “Allah” isminden istiyor. Zira İsmi Azam onun mertebelerini koruyandır; onun kendi terbiyesi altına almış ve yol kesicilerin zararından ve sinelere vesvese edenlerin vesvesesinden onun kalbini korur. ‘Allah’ isminden duanın kabulünü istemek İsmi Azam’ın “Allah” ismi olduğuna işarettir. Öyle ki onun bütün isimlere ihatası vardır; başlangıçta ve sonda duayı kabul ettiren odur ve hem zahir ve hem de batın odur. Duanın başlangıcı ‘Allahumme’ (Ya Allah manasınadır) ile oldu ve yine ‘Allah’ kelimesi ile bitirdi ve şöyle dedi: “Öyleyse bana icabet et. Ey Allah!”
Bu, duanın şerhi için irade ettiğimiz kısmın sonudur. Hamd, ilkte, sonda, zahirde ve batında Allah’a aittir. Allah’ın salâtı Muhammed’e ve onun Ehli Beyt’ine olsun. Bu şerh, fakir, günahkâr, batıla dalan, alçak dünyanın, süslerinin ve ziynetlerinin onu aldattığı asi kul olan, günahların çokluğunun onu helak ettiği, nefsi şehvetlerin onu aldattığı ve eğer yüce Allah’ın fazlı, geniş ve gazabını geçmiş rahmeti olmasa kurtuluş ve felahtan ümidini kesmiş olanın eliyle hicri bin üç yüz kırk yedi tarihinde sona erdi. |