| UBEYD-İ ZAKANİ 27- ‘Ubeyd-i Zâkânî: “‘Ubeyd” mahlaslı Hâce Nizâmuddîn (veya Mecduddîn) ‘Ubeydullah-i Zâkânî-yi Kazvînî, VIII/XIV. yüzyıl İran’ının meşhur şair ve yazarlarındandır. Zâkânî diye meşhur olması, aslen Ben-i Hafâce Araplarının bir kolu olan “Zâkânîler”e bağlı olmasıydı. Bu ailenin meşhur iki kolu vardı. Bunlardan birincisi, ‘Ubeyd’in çağdaşı ve hemşerisi Hamdullah-i Mustavfî’nin ifadesine göre, aklî ve naklî bilgilere sahip olan koldu. İkincisi ise bu tarihçinin, fertlerini “Erbâb-i Sudûr” yani vezirler ve divandakiler diye nitelediği koldu. Hamdullah-i Mustavfî, ‘Ubeyd’i “Sâhib-i Muazzam Nizâmuddîn ‘Ubeydullah Zâkânî” diye tanıtır ve onu ikinci koldan olanlardan kabul eder. ‘Ubeyd’in doğumu mevcut olan işa¬retlere göre, VII/XIII. yüzyılın sonları ile VIII/XIV. yüzyılın başları olma¬lıdır. Zira Hamdullah-i Mustavfî, 730/1330 yılında yazımı tamamlanmış olan Târîh-i Güzide’sinde onu şair ve yazar, eserlerini de “güzel” ve “eş¬siz” diye tanıtır. Bununla birlikte vezirlik, sadaret (bakanlık) veya bunun dengi yüce bir makam noktasında ‘Ubeyd ile ilgili bir bilgi elimizde mev¬cut değildir. Ancak şu kadar var ki padişahların sarayında saygın bir ki¬şiydi. Hayatının ilk dönemleri konusunda da fazla bir bilgimiz yoktur. Fa¬kat “Erbâb-i Sudûr”a bağlı olmasından dolayı kesin olarak hat, edebiyat, katiplik ilimleri ve onun zamanında İslamî kültürde revaçta olan ilim ve bilgilerden haberdar olmuş ve onu şairlik ve yazarlık sanatıyla birlikte kullanmıştır. Şiir ve eserlerinden de zamanın bilgilerinden ve Arap dili ve edebiyatından haberdar olma derecesi açıkça ortaya çıkmaktadır. Astro¬nomi ilmine de vakıf olduğu açıkça görülmektedir. Şah Şeyh Ebû İshak İncû (742/1342-758/1357)’nun Şîrâz’ı istila ettiği dönemin başında ‘Ubeyd, Irak’tan Fars’a giderek oraya yerleşti. 746/1346 yılından itibaren de Şah Şeyh’in hizmetine girerek onu ve faziletli veziri Ruknuddîn ‘Amîdu’l-Mülk’ü övmekle uğraştı. Şah Şeyh Ebû İshak’ın öldü¬rülmesinden sonra ‘Ubeyd, Emir Mubârizuddîn Muhammed Muzafferî’ye bir ilgi göstermedi ve o riyakar ve kan dökücü adama övgüde bulunmadı. Aksine Bağdat ve Tebrîz’de hakimiyet kuran Sultan Uveys-i Celâyirî (757/1356-777/1375)’yi bir süre birkaç kaside ve bir terkib-i bendinde övdü. Görüldüğü kadarıyla bir süre de Bağdat’ta o padişahın hizmetinde ve Selmân-i Sâvecî’nin sohbetinde geçirdi. Emir Mubârizuddîn’i oğulları hapsettirip görevden uzaklaştırıp kör ettikten ve Şah Şuca’ (759/1358-786/1384) saltanata oturduktan sonra ‘Ubeyd, Uveys-i Celâyirî’nin sarayından ayrılıp Kirmân’a yöneldi ve şair ve edebiyatçıları seven Şah Şuca’ın sarayına bağlandı. Ondan sonra da hep Şah Şuca’ı övdü ve 767/1366 yılında onunla birlikte Şîrâz’a gitti. ‘Ubeyd, 771/1369 veya 772/1370 yılında vefat etti. ‘Ubeyd-i Zâkânî’den geriye nazım ve nesir olarak eserler kalmıştır. Mensur eserleri hakkında bundan sonra yeri geldiğinde söz edeceğiz. Şi¬irlerini ise hezel (mizah) ve ced (gerçek, mizahın zıddı) diye iki bölüme ayırmak gerekir. ‘Ubeyd’in mizah içerikli şiirleri, çağdaşlarının düşünce, hareket ve sözlerini ayıplamak amacıyla söylenmiş, zamanın fasit ve zayıf yaratılışlı insanlarına bir eleştiridir. Bu şiirlerinin yaklaşık üç yüz kadar beyti bir terci’-i bend, kısa bir mesnevi, birkaç tazmin, kıta ve rubai tür-lerden oluşur. Tazminlerde, Farsça tanınmış beyitler ve kıtalar mizah yo¬luyla, kimi zaman da geçmiştekilerin ve çağdaşlarının riyakarlıklarını gülünç duruma düşürmek, maskaralaştırmak ve yeniden göstermek yo¬luyla tazmin ve gereksizlikleri açıklamış, kimi zaman da onlara karşılık olarak yeni şiirler mizahla birlikte söylemiştir. ‘Ubeyd’in bu konuda yap¬tığının, Sûzenî’nin yaptığına çok benzediğini ortaya koymaktadır. ‘Ubeyd, bu şiirlerinde zaman zaman çirkin sözler söylemekten kaçınmamış ve güya bu konuda Sa’dî’nin Habisiyât’taki tarzı kendi üzerinde etkili ol¬muştur. Söz konusu bu sözcükleri eserlerinde kullanmayı ayıptan ve ha¬tadan uzak olarak görmüştür. Ancak aynı şiirler arasında ince şakalar ve çirkin sözcüklerden uzak kıtalar da az değildir. Bunlardan bir kısmı çok başarılı ve ustaca nazma aktarılmıştır. Mûş u Gurbe adlı manzume bu tür şiirlerden olup çirkin sözlerden uzaktır. Mizahçı kaside kalıbında şuh ta¬biatlı hikayecilerin üslubuyla hafif bahriyle yazılmış olan bu manzumeyi en iyi eleştirel manzumelerden saymak gerekir. Hikaye, Kirmân toprakla¬rından iki yüzlü bir kedinin hali ve onun fareleri tövbe ve günahtan piş¬manlık duyma yoluyla güvenlerini kazanma noktasında yaptığı riyakarlık ve zorlamasını, ondan sonra da Fars çölünde kediler ile fareler arasında büyük bir savaşa yol açmakla birlikte onları parçalayıp yemesini konu alır. Bu savaşta her ne kadar başlangıçta zafer farelerden yana görünü¬yorsa da sonunda kediler zaferle çıkar. Şairin bu mizahçı ve eleştirel man¬zumedeki amacının Şah Şeyh Ebû İshak İncû ve Kirmân hakimi Emir Mubârizuddîn Muhammed Muzafferî’nin durumunu ortaya sermek oldu¬ğunu düşünebiliriz. Şairin iki yüzlü Emir Mubârizuddîn’e duyduğu nefret, 740/1340 yılında yaptığı tövbe ve Abbâsî halifesine bağışlanamayacak biatı, hesapçılığı, kıvraklığı, görünürde ibadete yönelmiş, aynı zamanda da din hükümlerini yüceltme ve uygulama adına kan dökücülüğü, katil oluşu, gaddar oluşu gibi özellikleriyle hikayede Mubârizuddîn’in iki yüzlü ve kan dökücü bir abide benzetildiği zannını doğruluyor. Eğer bu zan, fare ve kedi hikayesi temelde ve kaynakta doğru ise onun nazma geçirilme ta¬rihi 754/1353 (Ebû İshak’ın Şîrâz’dan kaçışı) veya 758/1357 (Ebû İshak’ın öldürülmesi) yıllarından birinden sonra olması gerekirdi. Söz konusu bu kaside hızla ün kazandı ve yıllarca çocukların ders kitabı arasında yer aldı. Hala da kimi beyitleri dilden dile dolaşan atasözü şeklinde Fars dilinin tatlı hikayelerindendir. ‘Ubeyd’in nesirle yazılmış Fâl-nâme-i Burûc risalesinde mizah yoluyla yazılmış falların her birinin sonunda bir rubai yer alır. Altmış rubai¬den oluşan Fâl-nâme-i Vuhûş u Tuyûr’da da böyledir. Mesnevî-yi Mevlevi’deki Musa ve Çoban Hikayesinin bir taklidi olan Mesnevî-yi Seng-tırâş adlı eserin ‘Ubeyd’e nispet edilmesi ise şüphelidir. ‘Ubeyd’in Külliyât’ını oluşturan ciddi şiirleri ise kaside, terkib-i bend, terci’-i bend, gazel, kıta, rubai ve Işk-nâme adlı uzun bir mesneviden oluşan üç bin beyit civarında bir şiir mecmuasıdır. ‘Ubeyd’in kasideleri genellikle önceki üstatların kasidelerine cevap ve padişahların övgüsü hakkındadır. ‘Ubeyd’in gazelleri açık, çekici ve son derece güzel, çoğunlukla da Sa’dî’ye karşılıktır veya bu büyük üstadın sözünün üslubundan etkilenmiştir. Işk-nâme, hezec-i müseddes-i maksur veya mahzuf bahriyle yazılmış yedi yüz beyitlik bir mesnevi olup şair, bunu iki hafta içinde söyleyerek 751/1350 yılı Receb ayının ikisinde tamamladı. Bu mesnevi Şah Şeyh Ebû İshak adına söylenmiş ve şairin kendi hayatını ve yaşamının bir kesitinde yaşadığı can yakıcı aşkı konu alır. Mesnevi beyitlerinin arasına yer yer he¬yecan verici ve şaşırtıcı gazeller de yerleştirilmiştir. Bu gazellerden ikisi Humâm-i Tebrîzî’den, birkaç beyit Nizâmî’nin Husrev u Şîrîn’inden mes¬nevi beyitleri arasına yerleştirilmiştir. Genel olarak bu mesnevi yeni ve türünde ilk olan bir manzumedir. ‘Ubeyd, mizahçı ve eleştirici bir şair olduğu oranda ciddi şiir açısından, özellikle de gönül okşayıcı ve tatlı gazeller yazmış bir şairdir de. Kendi döneminde yaygın olan tasavvuf ve kalenderlikten uzak kalıp sufilerin ve kalenderlerin ayıplarını keskin görüşlülüğüyle eleştiri yağmuruna tutmuştur. Onun ciddi şiirleri ya övgü ve kendi döneminin olayları yada aşıkane heyecan ve zevk hakkındadır. Mizah ve hezel içerikli şiirlerinde en güçlü bir yazar ve şair olup değişik şekillerde bozulmuş toplumun ayıplarını ve kendi zamanının bozulmuşluğunu eleştirme, mizahçı şekilde dile getirme ve gözler önüne serme şeklinde açıklayabilmiştir. ‘Ubeyd’in şiirdeki üslubu tatlı ve beğenilen bir özelliktedir. Nesri çok sade ve akıcı, amacına yönelik olup eksiklik ve fazlalıktan uzaktır. Şiiri akıcı ve kolay anlaşılır, ibham ve kapalılıktan uzak, aynı zamanda da sağlam, seçkin ve yerinde kavramlar, sağlam terkiplere sahip olup üslubu daha çok VI/XII. yüzyıl sonundaki ve VII/XIII. yüzyıl başlarındaki üstatların üslubuna yakındır. Kasidede daha çok Senâî ve Enverî’ye, mesnevide Nizâmî’ye, gazelde ise Sa’dî’ye eğilim duymuştur. Genel olarak yenilikçilik ve yaratıcılık gücü ‘Ubeyd’de fazladır. Nitekim kimi eserleri Fars edebiyatında yenilikçi bir yapıya sahiptir ve bu yeniliği günümüzde de korumuş¬tur. Aşağıdakiler onun şiirlerindendir: Gönül çelen rüzgar çıktı da can kokusu getirdi, gül destesinin müjdesini gülistana getirdi. Nevruz mevsimi geldi de onun daimi bereketi her gönle doğru mutluluktan bir işaret getirdi. Açılmış tomurcuğu güldü de gülüşünün nazikliği aşıkların mahzun gönlüne mutluluk getirdi. Nesim yoruldu, güçsüzleşti ve düştü, reyhanların sayısız destelerini bostana getirmesinden düştü. Lale ve gülün vasfı üzerine yüzlerce hikaye, yüzlerce nağme ve destanı hikayeye getirdi. Çimen kenarına oturup da kendi güzeliyle el ele verip getirenin kölesiyim. Gönlü yaralanmış bülbül aşktan güle, gel gel ayrılığın beni candan bezdirdi dedi. Seher tomurcuğu rüzgara kalk ve gel zira sensiz nefes alınıp verilmez diye mesaj gönderdi. * * * Yine meykedede rintlerin halkasının başı olmuşum, yine muğların sokağında başsız ayaksız olmuşum. Ne mescide gitmeye yol buldum ne de meykedede yer, ben bu olayda başı dönmüş halde şaşmış kalmışım. Ben biçare yorguna bağışlayın ki ben inleyen dağınık gönle müptela olmuşum. Gidişim güzellere doğrudur lakin iki üç gündür birkaç maslahat yüzünden Müslüman olmuşum. Defalarca yanlışlıkla yapmış olduğum cahillikten dolayı tövbe etmişim ve gönülden pişman olmuşum. Zahitler beni meyden ve maşuktan men ederler, onları inkar etmiş olmam daha iyidir. Rahip dedi ki ey ‘Ubeyd riyakarın peşinden gitme, bu sözden dolayı rahibin dinene inanmış oldum. |