Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:07

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۳۷

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Toplumsal Roman

 

Ortaya çıktığı ilk yıllarda, orta sınıfın huzursuz vicdanı gibi, toplumsal dü­zensizliğin çeşitli kesitlerini ortaya döken ilk toplumsal roman, ege­menli­ğin zaafa uğradığı bu dönemde, sahip olduğu gücü mevcut durumu normal gös­termek için kullanır. İlk toplumsal roman artık İran edebiya­tında yaygın bir tür sayılmaz ve dergilerdeki tefrikaların ve onların ciddî makalelerinin artığı haline dönüşür. 20/40’lı yıllar kısa öykünün geliştiği yıl­lardır. Hidâyet, Alevî, Çûbek, Âl-i Ahmed ve Gulistân’ın eserleriyle kar­şı­laştırıldığında, bu yıllarda ortaya konan romanların hemen tamamına ya­kınını edebî ve düşün­sel yaratı­cılıktan yoksun buluruz. Gerçeğin sap-tırıl­ması, okuyucunun hayatın gerçek sorunlarını ve tehlikelerini kav­ramak­tan âciz bırakılması, öykü kur­gulamadaki yetersizlik, eskimiş ve bıktırıcı nesir, bu romanları öncü çağdaş edebiyat akı­mına ayak uydur­maktan alıkoyar. Bir eleştirmen ilk toplumsal romanın yok oluşu hak­kında şunları yazar: “Günümüz romanlarında, genel­likle cinsel mahru­miyetten kay­naklanan aşk ve şehvetle ilgili temalar, çe­şitli sığ ve ba­yağı şekilde tek­rar edilir... Bunların anlattıkları aşklar ve iliş­kiler, kadının toplumsal ve duygusal hayata çok fazla katılamadığı İran gibi doğulu bir ül­kede, yapmacık ve gayrı tabii görünürler ve batılı ro­manların eksik birer tak­lidinden başka bir şey değildirler... Bu bakımdan Rıza Şah dö­neminin ilk yıllarındaki romanlar daha doğal olup, gelenek ve görenek­lerimizi daha iyi yansıtmışlardır.”

 

Aynı eleştirmen bu dönemin genel edebî durumunu şöyle çizer: “Bu­gün için kitap sayısının arttığı, daha ciddi meselelerin ortaya konduğu, nispi bir özgürlük sayesinde bir takım yeni temaların ortaya çıktığı doğ­ru­dur; ancak yine de üç büyük edebî ve düşünsel hastalık, yani acemice tak­lit, günün moda­sına uyma (snobizm) ve yazarların bilgisizliği, çağ­daş ede­biyatımızın gelişim ve açılımının önünde bir engeldir... Aptalca taklitlerin ve zevksizliğin pazarı son derece canlıdır ve saygın yazarların çoğunun ha­bersiz ve bilgisiz olduğu konu yazarlıktır... Bir yazar bir iş­çiyi tasvir etti­ğinde, onun hayatını, psikoloji­sini, ahlâkını  ve ruhsal sı­kıntılarını hiçbir şekilde bilmediği bellidir. Bu yüz­den yazarın öyküsün­deki kahraman ne bizim çevremize aittir ne de genel ola­rak bir insanlık tasviridir. Üstelik bu tür öykülerde yöresel renk de, daha açık bir ifa­deyle çevrenin özellikleri­nin anlatımı ve betimlenmesi de pek azdır... Ko­nuşmalar ve tabiat tasvir­leri zayıf ve acemicedir. Hepsinden önemlisi bun­larda genel ve derin bir düşünce, ince bir ruhsal tahlil de yok­tur... Son za­manlarda Fars dilinde “varoluşçu” adı verilen bir tür edebiyat moda olmuştur ki aynı adlı felsefî ekolün acemice bir taklidinden ibaret­tir.” Umutsuzluk, sahte iphamlar, tatmin edilmemiş şehvet ve cinsel arzu­lar, bu eserlerin en önemli temala­rını oluştururlar. Felsefî edebiyatın geliştiği dönem ihtilal son­rası yıllardır. 1320/1940’lı yıllarda yazılan ro­manların çoğu, ke­limenin tam anla­mıyla roman değildir. Nasrullâh-i Şîf-te’nin Kahkaha-yi İs­kelet (İskeletin Kahkahası, 1325/1946) adlı ci­nayet öyküsü, Muhammed Ali-yi Halîlî’nin Şebhâ-yi Tah­rân ya Esrâr-i Ser­vet-i A’yân (Tahran Geceleri ya da Sosyetenin Servetinin Sırları, 1325/1946)’ı, Abdullah Hakîm-i Irâkî’nin Vilgerdân-i Tahrân (Tahran Serserileri, 1323/1944)’ı, Hicâzî’nin çeşitli öyküleri, Ferîdûn-i Kâr ve Nâsır-i Naz-mî’nin bazı duygusal edebî parçaları, Rahmet-i Mustafavî (Ma’şuka ve Dûst, 1328/1949 gibi eserlerinde), Cihângîr-i Tefazzulî ve Dervîş gibi va­roluşçulu­ğun de­ğersiz tak­litçilerinin yaz­dıkları bu dönemde yaygın olan eserlerin ör­nekle­rinden bir kısmıdır. Abdul­lâh-i Behrâmî’nin Bîçâregân (Zavallılar, 1325/1946) ve Muhammed Şehîd-i Nûrâyî’nin Zîr-i Gonbed-i Kebûd (Gök Kubbenin Altında, 1325/1946)’u gibi ro­man benzeri bazı eserler de işçilerin hayatını betimlemek ve toplumsal yozlaşmayı eleştir­mek üzere ya­zılmışlardır.

 

Bu tür romanları yazanlar, tarihî, cinaî ve cinsel olaylardan, gerçek­dışı çıkarımlarda bulunarak üslup, konu ve sanat bakımından değeri ol­mayan, daha çok eğlendirici ve vakit geçirici özelliği olan öyküler meydana geti­rirler. Bu dönemin en esaslı tefrika yazarı, öncü edebiyatın yayılma ve muhatap bulma imkanına sahip olmadığı Rıza Şah döneminden beri ya­zarlık meydanı­nın benzersiz sürücüsü olan Huseynkuli Muste’ân (H. M. Hamîd)’dır. İlk İranlı tefrika yazarı olan Muste’ân, üniversitede, Hukuk ve Si­yasal Bilimler Fakülte­sinde eğitim gördü. 1298/1919’dan itibaren gaze­teciliğe yö­neldi ve yıllarca çeşitli ya­yınların başyazarlığını yaptı. Âyen-degân (1348/1969) ga­zetesiyle yaptığı bir söyle­şide şimdiye dek 90 ese-rinin yayımlan­dığını söyle­miştir. Hidâyet’in eserle­rini yüz iki yüz ti­rajla bin bir güçlük içinde bastır­dığı yıllarda Muste’ân’ın eserleri defalarca yeni-den basılı­yordu. 1320/1941’den sonra Tahrân-i Musavver der­gi­sinde çe-şitli arkası yarın öyküleri yazdı. En önemli eseri olan Âfet, bu der­ginin 300’den fazla sayı­sında yayımlandı. Muste’ân, I. dünya sa­vaşı son­rası yıl-larda geçen bu ro­mantik öyküde, Âkâ Bâlâhan adında Avrupa gör­müş bir generalini aşkla­rını, arzularını, hastalık­larını ve bahtsızlığını tas­vir eder. Bu tasvir, 1300/1920’li yılların zengin ailelerinin yaşamının ka­derci ve arzulu bir tasvi­ri­dir.

 

Muste’ân’ın bir başka ünlü eseri Şehrâşûb 1334-1336/1955-1958 yıl­ları arasında on­larca haftalık fasikül halinde yayımlandı. Aile, cinayet ve ahlâk gibi ko­nu­ları olan bu eser, kötülüklerinin sonu gelmeyen bir kadının öyküsüdür. Bu kadın rahatça insan öldürmekte, ama yaygın ahlâk kuralla­rını koru­maya da özen göstermektedir. Emniyet müdürü de bir daha kö­tülük ve ihanet peşinde do­laşmaması kaydıyla onun cinayetlerini görmez­den gel­mektedir. Öyküdeki he­yecan ilkel bir şekilde yaratılır: Şehrâşûb, kuma­sına karşı bir komplo ku­rar, ancak uyanık emniyet müdürü her defa­sında vaktinde yetişir ve planları suya düşürür; ancak sonunda Şehrâ-şûb’un yemeğine kattığı zehirle zehirle­nerek ölür.

 

Yazar, her hafta okuyucuyu şaşırtma gayreti içinde, onu maceraları iz-le­meye teşvik etmek için çeşitli cinayet ve aşk tasvirleri yapar. Bu amaçla, her biri romanın içinde özel bir hareketlilik sağlayan çeşitli öykü­sel ent-rikalar or­taya koyar. Ancak kısa sürede monotonlaşan bu hareket­lenme geçici olup, olaylar üzerinde esaslı bir değişime yol açmaz ve oku­yucunun önüne her­hangi bir soru koymaz. Çünkü roman kurallı ve iyi ça­tılmış bir yapıya sahip değildir. Entrikalar, olayların mantığından doğmuş işe yarar şeyler olmayıp, kısa süreli duraklamalar yaratarak anlatımı daha heyecanlı hale getirmeksi­zin maceranın gelişimine dayatılmış şeylerdir.

 

Cevâd-i Fâzıl (1293-1340/1914-1961) da en çalışkan İranlı tefrika ya­zarların­dandı. 1326-1340/1947-1961 yılları arasında hiçbirisi sanatsal de­ğere sahip olmayan yetmişten fazla dokunaklı aşk öyküsü yayımladı. Bu­nunla birlikte kendi zamanında ka­dınlar arasında çok sayıda okuyucusu vardı.

 

Eserlerini psikanalitik bir renge boyayarak kendilerini Cevâd-i Fâzıl’ın üstünde bir makama yerleştirmeye çalışan başka aşk yazarları da vardı. Stefan Zweig bu grubun ilgi duyduğu yazardı; bu dönemde onun çeşitli eser­leri Farsçaya çevrildi. Onun eserlerinin çevrilmesi, psikolojik üslupla yazan İranlı yazarların sanatsal ve ahlâki iflasını açığa çıkardı. Böylece bu durum gerçekçi İran nesrinin gelişiminde etkili oldu. Bu yazarlar toplulu­ğunun baş halkası Ali-yi Deştî (1276-1340/1887-1961) akıcı bir nesre sa­hiptir; eserleri aristokratla­rın haya­tını ve emellerini betimlemesi bakı­mından değerlidir. O da Hicâzî gibi –her iki yazar da Pehlevî hanedanının hizmetine girmiş­lerdi- İran top­lumunun üst ke­siminin duygularını ve ar­zularını yansıtır. Yazarın Seyyid Rıza ihtilali döne­mindeki kısa süreli tu­tuklanışına ait hatı­raları olan Eyyâm-i Mahbes (Hapis Günleri, 1301/ 1922) romantik tarzda eleştirel bir eserdir. Yazar bu uzun öyküde, ay­dınların kötü durumunu eleştirerek arazi sahiplerine ve zen­ginlere sal­dırır. Deştî, tutuklu kaldığı üç ayda, çeşitli notlar yazdı ve bu not­larda ka­rışık kötü rüyaları zindanın uğursuz atmosferinin karanlıklarıyla karış­tırdı. Bu edebî parçaların önemli bir bölümü, içine kapanma duygu­suna kapılan, güvensiz ve aşağı­lanmış bir konumda bulunduğu için de duy­gu­ları yaralanan saygın bir beyefendinin yakınışlarıdır. Bununla birlikte, bu notlar 1300/1920’li yıllarda, halkı aldatanlar ve yönetici olma arzusuyla güç pe­şinde koşanlar tarafın­dan karan­lık bir zindana döndürülen çökmüş bir top­lumdaki kargaşanın tasvirini yan­sıtmaktadır.

 

Deştî, hapis hayatının nasıl geçtiğini, hapis arkadaşlarının ruh halle­rini, siyaset ve psikoloji alanındaki görüşlerini, aşkla dolu rüyalarını ve anıla­rını, gö­rüşme günlerini, idamlıkları, hamama gidişi, işkence yöntem-lerini, zindanın atmosferini ve gardiyanların tavırlarını anlatır. Hapiste geçirdiği günler onu o kadar umutsuzlaştırmıştır ki aklı, uygarlığı, hasılı her şeyi inkar eder hale gelmiştir. Bununla birlikte egemen sistem, Seyyid Rıza, yargısız infazların çir­kinliği ve sansürün eylemleri konusunda yürek-lilik göstermiştir.

 

Şafak-i Sorh gazetesinin 1-15. sayılarında tefrika edilen Eyyâm-i Mahbes, Deştî’nin Rıza Şah yönetimiyle uzlaştığı sonraki dönem eserle­rinden tama­men farklı bir üsluba ve atmosfere sahiptir. O, Fitne, Hindû, Câdû ve Sâye gibi eserlerinde ar­zulu aristokrat kadınların hayatını psiko­lojik bir renk ve görünüm içinde an­latır. “Bu yazar sadece tek bir konuyu işle­miştir: Modern toplumun zengin sı­nıfından olan kadınların ruh hal­leri... Modern ve batılı görünme ça­bası, sosyal işlerde onlarla ortak ol­maya hazır olmaksızın erkeklerle eşitlikten dem vurma, işsizlik ve işsizlik sebebiyle Tahran’ın eğlence çevrelerinde boy gös­terme ve gününü gün etme bu ka­dının kendine özgü sıfatlarındandır. Öy­kü­lerdeki er­kekler böyle bir ka­dından temiz bir aşk beklemektedirler; roman­tizm dönemi burjuvazisinin çeşitli yazarlarının eserlerinde nitelenen ve Tah­ran eğ­lence çev­relerinin batılılaşmanın göstergesi olarak kendisinden söz et­tikleri temiz bir aşk... Yazar, bu örmek kadının hallerini nitelemede ve psiko­lojisini anlatmada büyük bir maharet sahibidir.”

 

Deştî’nin öyküleri sıkıcı ve tekdüze olmakla birlikte, o dönemin ege­men sınıfının bağlantılı aydınlarının zihinsel uğraşlarını canlı bir şekilde tasvir eder. Bunların, Şimîrân’ın güzel bahçelerinde ya da Tahran’ın kafe-lerinde dü­zenlenen arkadaş partilerinde kadın ve aşk konulu tartış­maların ardından, orada hazır bulunanlardan birisi bir aşk öyküsü anlat­maya başlar. Aslında, bu bir araya gelişler asıl öykünün hazırlanması için oluş-turulmuş bir çerçe­veden ibarettir. Üst sınıflardan eğitimli adamlar evli kadınlara âşık olur ve onları doğru yoldan saptırırlar. Eğitim gör­müş, batılı yazarların düşüncele­rini ta­nıyan kadınlar, bir şeyler saçmala­yarak toplumdaki ve ailedeki bağ­nazlıklara ve kısıtlamalara tepki göste­rirler. Kitaptaki ilk öyküde, Fitne ken­disini Hurmuz’un aşığı olarak göste­rir ve zamanla aralarında romantik bir aşk do­ğar. Hurmuz, Fitne’nin rü­yalarının namuslu kadını olduğunu düşünür. Ancak onu başka bir erkeğin kolla­rında bulunca aşktan tiksinerek kadından nefrete kapılır. “Macerâ-yi Ân Şeb” (O Gecenin Macerası) adlı öyküde de namuslu görünen kadının iha­ne­tini anlaması adamın ıstıraba düşmesine neden olur. “Defter-i Şeşom” (Altıncı Defter) adlı öyküde, bir adam bir kadının hatıra defterini bulur. Öykünün devamını oluş­turan bu anılar, bir yasak aşkın üzerindeki perdeyi kaldırırlar. Kitaptaki öy­külerin aşk mektubu şeklinde yazılmış olan yarısı (beş öykü), benzerleri o dö­ne­min popü­list eserlerinde çokça görülen duy­gusal parçalardan ibarettir.

 

Deştî’nin taklitçileri arasında, Cihângîr-i Tefazzulî, Dervîş ve Nûrî’nin ad­ları sayılabilir. Tefazzulî, Hâyide (1329/1950) ve Ber Rûy-i Şinhâ-yi Sâ­hil’i (Sahildeki Kumlar Üzerinde) ya­yım­ladı. Ca’fer-i Şerî’atmedârî (Der­vîş, d. 1302/1923) de alışılmadık cinsel ilişkileri çe­şitli eserlerine eksen aldı.: Ka’be (Kâbe, 1324/1945), Sefâret-i Uzmâ (Büyükelçilik, 1325/1946), Mekteb (Okul, 1327/1948), Kitâb (Kitap, 1329/1950) ve Bâğ (Bahçe, 1331/1952). Ka’be adlı kitaptaki öykülerin sefername benzeri bir yapısı vardır: Babasının tedavisi için Avrupa’ya gi­den bir kadın Av­rupalı bir dok-torla ateşli günler geçirir. “Ka’be” adlı öy­küde kocasıyla bir­likte hacca gi­den bir kadın genç yol arkadaşıyla yatar. Sonraki kitaplarda, aynı ko­nu­lar psi­kolojik bir renk içinde anlatılır. Dervîş sonraki onyılda, ha­yatın an­lamsızlığı konusundaki mistik düşünceleri ilk eserlerindeki şehvanî eğili­min yerine ikame geçirir. Bir eleştirmenin de­yimiyle: “Dervîş ilk eserle­rinde Ali-yi Deştî’nin ve Avrupalı psikolojik ya­zarların etkisi altındaydı; aristokrat ya da yarı aristokrat kadınların psi­kolojik tahlillerini yap­maya, aşk ve yatak sahne­leri tasvir etmeye çalışı­yordu. Levha adlı kita­bından itibaren çapkın erkekle­rin ve isterik kadın­ların ruhsal tahlillerini bırakıp –özellikle Heft-hân adlı kitapta- felsefî ve gerçeküstücü parçalar yazmaya yöneldi.”

 

Bu dönemin en çok özellik gösteren toplumsal romanlarından birisi İmâd-i Assâr’ın (İ. Rasî’, 1274-1336/1895-1957) Bâ-şerefhâ (Şerefliler, 1325/1946) adlı eseridir. Rasî’ Bâ-şerefhâ’yı kendi yayımladığı Aşofte der­gisinde tefrika etti. Bu uzun öykü­nün yazarı, hayatın yeni ve gerçekçi bir tasvirini ortaya koymaya güç yetire­mez; hatta ilk toplumsal romanlardaki ahlâkî ve toplumsal klişelerin bile bir adım gerisinde kalır. Rasî’, eğlen­dirme amacıyla çeşitli öyküler or­taya koyar. O, oku­yucu çekmek için, -der­ginin her sayısında basılan- her birkaç sayfaya bir aşk sohbeti ve yatak sahnesi sokuşturur. Bütün sahne­lerde, erkekler ka­dınları iğfal etmekle, kadınlar da kocalarına ihanet et­mekle meşguldürler. Bunlar, “Çihil Tûtî” öyküsünün kadın kahramanı gibi, ihanetle vefakârlık sını­rında dolanıp durmakta, ama sonunda ihaneti se­çerek zevk ve sefaya yönel­mektedirler. Amacının genç kızları aldatılma konusunda uyarmak olduğunu öne süren Rasî’, gerici bir bakış acısıyla, kadını yalnızca erkeğe zevk veren bir araç olarak kabul etmektedir. As­lında, önce saçma şeyler yazmakta, sonra da “kamu ahlâk ve iffetinin yok olduğu” hakkında sözler etmektedir. İlk ro­manların saçma­lama ölçüsü yükseldikçe, aldatmaca ve ikiyüzlülüğe daha çok bulaşmakta, ahlâkçı ve sakındırıcı iddiaları daha da artmaktadır.

 

Husrev –Tahrân-i Mehûf’taki İffet’in kocası gibi- idarî yükselme ba­sa­maklarını çıkmak için sevgilisi Peri’yi “Gaf” adındaki milletvekilinin ku­ca­ğına atar. Bundan sonra Peri’nin bozuk düzeni başlar ve sonunda dört dört­lük bir fahişeye dönüşür. Öykü çevresinde, asıl konuları sağlıksız cin­sel so­runlar dai­resi içinde dönen pek çok öyküler anlatılır. “Sebepsizlik” bu dağı­nık romanın yapısının temelidir. Bütün olaylar yatakta son bulur, böylece “şerefliler”in -zenginler, askerî ve yönetici devlet adamları- şeref­sizliği göste­rilmiş olur.

 

Yazar yönetimdeki çok yönlü bozuluşa değinir, ancak meseleleri köklü bir bakış açısıyla ortaya koymak yerine, uygunsuz cinsel arzuları her şeyin ekse­nine oturtur. Öykünün muhtemelen İrân-i Mâ dergisinden nakledil­miş ve okunabilir nitelikte olan tek bölümü, Şah’ın oğlu Ali Rıza’nın zam­paralık­larını ve onun arzu ateşi yüzünden yok olan aileleri anlatan bölüm­dür. Bu durum bile, pek çok yayının kör topal bir demokrasiden yararla­narak sadece tiraj ar­tırmak amacıyla Pehlevî ailesine saldırdıkları ve son­radan sus payı al­dıkları bir dönemde şaşılacak bir husus değildir.

 

Bazı eleştirmenler, bu romanı eleştirel öğeleri dolayısıyla önemli say­mış­lardır, ancak biraz dikkat edince, yazarın toplumdaki bozuluşun te­mel et­menle­rine göz yumduğunu; hurafeleri ve vehimleri dışlamaya yöne­lik dü­şün­celeri bozuluşun artmasının nedeni olarak göstermeye çalıştığını, halkın Pehlevî rejimi tarafından dayatılan “modernizasyon”a karşı olu­şundan ya­rar­lanarak, uygarlığı ve ilerlemeyi fuhşun ve sapmaların nedeni olarak tanıt­tığını, bağnazlıkların ve kuru düşüncelerin devamına yardım ettiğini, gele­neksel modernite karşıtı ilişkilere geri dönüşün çığırtkanlığını yaptığını anla­rız.

 

Muhammed-i Mes’ûd en eleştirel romanı olan Golhâyî ki der Ce­hen­nem Mîrûyed (Cehennemde Yetişen Çiçekler, 1322/1943)’de Rıza Şah saltanatının son yıllarını ele alır. Romanın esas karakteri olan “D”, Av­rupa’da eğitimini ta­mamladıktan sonra İran’a dönen, ama zorluklara karşı direnmeye güç yetire­meyip intihar eden özgür yaratılışlı bir anarşisttir. Ama kitabın asıl kahra­manı olan Celil Bey, modernizmin simgesi olarak kitabın kahramanına öz­gürlük dersi veren Avrupalaşmış bir adamdır. As­lında Muhammed-i Mes’ûd, doğuya egemen olsa geleneksel bağları batıda yaygın olan özelliklerle kıyas­lar ve ge­nellikle batıyı (modernleşmeyi) ter­cih eder. Buna benzer bir bakış, Nûrî’nin Pirisila’sında, Meymendinijâd’ın Gerdiş-i Eyyâm (Günlerin Dö­nüşü)’ında ve Sa’îd-i Nefîsî’nin Âteşhâ-yi Nihofte (Gizli Ateşler)’sinde de gö­rülür.

 

Muhammed-i Mes’ûd, mektup tarzı romanında, adı İran olan bir ce­hen­nemin tasvirini çizmekte, insanların ahlâkını ve ruhiyatını, baskıyı ve hurafe­leri ağır bir dil ve natüralist bir üslupla eleştiri yağmuruna tutmak­tadır. O, sa­hibinin -Rıza Şah- halkın kanı ve emeğiyle beslendiği bir ce­hennemde ça­bucak paramparça olan “D” gibi çiçeklere değinmektedir. Muhammed-i Mes’ûd bu onyılda Merd-i İmrûz adında sansasyonel bir ga­zete çıkarır ve gerçekleri ifşa etme yolunda canından olur.

 

Mes’ûd’un sığ bir taklidi olan Hidâyetullâh Hakîm-i İlâhî bozuluşun çe­şitli yönlerini eleştiren “Bâ Men (be Sehr—i Nov, Zindân, Medâris ve..) Biyâyid” gibi öykümsü anlatılar yazar. Bu dönemde, parti propa­gandacılı­ğının etkisi al­tında, ana hedefini zamanın yöneticilerinin yolsuz­luklarını ifşa etmek ola­rak ilân eden bir tür siyasî tefrika yazarlığı ortaya çıkar.

İlk toplumsal roman yazarı, çirkin toplumsal gerçeklikleri açığa çı­kar­mak amacıyla eline kalem alır; ama çok zaman basında sansasyon ya­rat­maktan amacı yoktur. O, eserlerinin konusunu, elle tutulur gerçeklik­ler­den seçer ve ayrıntıların nitelenmesinde bir tür geleneksel gerçekçiliği iz­ler. Ne var ki öy­külerindeki genel yaklaşım, hayalperest ve gerçeklikten uzaktır. Kişi­ler ve olaylar görünüşte gerçek olmakla birlikte, öykünün at­mosferini ger­çekdışı gösteren son derece tesadüfî ve olma ihtimali bulun­mayan konum­lara düşer­ler. Bu romanlar Tahrân-i Mehûf tarzında ya­zı­lırlar ve bunlarda yeni bir edebî biçim ve içerik bulma arayışı görülmez. İlk toplumsal roman, hesaplan­mış bir plan ve yapı üzerine oturtulmadı­ğından, içsel birlik bulun­mayışı ve öykü dışı fazlalıkların varlığı nedeniyle zarar görür. Öyle ki eserin bütününde bir eksik­lik oluşmaksızın içinden çeşitli bölümleri çıkarmak mümkündür. Ya­pının ve planın dikkate alın­mayışı, yazara, çeşitli ikincil öy­küler yardımıyla romanı, romanın göz önüne aldığı amaca ulaşmasına hiz­met etmeyen yöntem­siz bir şekilde ge­liştirme izni verir. Maceraların ana ek­senini takibi unutulunca öy­künün temeli çöker. Kuşkusuz yazar bu yöntem­siz gelişimi, gerçeği geniş bir yü­zeyde göstermesinin delili sayar ve kendisini İnsanlık Komedisi’nin ya­ratı­cısı Balzac ile kıyaslamakta bir sakınca görmez. Ancak gerçekte, “top­lum­sal olaylara Freudcu anlayış tarzıyla bakmak ve hayatın en önemli yön­lerini öne çıkarmamak” biçimindeki tek taraflı görüş yüzünden, ger­çeği tahrif et­mekte, hayatın sahte bir tasvirini yapmakta, top­lumsal du­rumu canlı öyküsel kişiler ve olaylar kalıbında yaratıcı bir biçimde canlan­dır­mak, yani Balzac’ın yaptığını yapmak yerine, genelleme yapmakta, kom-posizyon yazmakta, yüzey­sel kalmakta ve hayatın öznel bir tasvirini çi­zememektedir. Bir başka deyişle, öykü karakterlerini öyküsel eyleme sokmak yoluyla değiştiremediği ve hayatın çeşitli kesitlerini sanatkarca bir imgelemle genel olarak ortaya koyamadığı için, yoruma ve açımlamaya yönelmekte, öğüt vermekte, vaaz etmekte, hatta öyküdeki olayların ara­sına, Nefîsî'nin Nîme Râh-i Bihişt’te, Rasî’in Bâ-şerefhâ’da veya Nâ­zırzâde-yi Kirmânî’nin Be-Hâtır-i Leylî’de yaptığı gibi başlı başına bir ma­kale sokuşturmaktadır. Bununla birlikte, duygusallaşması ve öykü an­latı­mında tarafsızlığa uymama­sından dolayı, okuyucu üzerinde ger­çek an­lamda bir etki bırakamaz; onun hayal gücünün zenginleştiremez ve ha­ya­tın yeni görünümlerini onun gözleri önüne seremez. Onun karakter ya­rat­madaki zaafı da çok açıktır. Gerçekçi romanda karakter, tipik sınıfsal özellik­lere sahip olduğu gibi, kendi bireysel kişiliğine de sahiptir ve öykü­deki olay­lara katılarak şekillenir ve değişir. Ger­çekçi romanın temeli top­lumsal mese­leler üzerine kurulu olduğundan, çeşitli karakterlerin çatış­ması, ruhsal ve toplumsal çatışmaların da bir yönünü yan­sıtır. Yazar, ka­rakterlerin söz ve dav­ranışları yardımıyla, onları çeşitli karşı­lıklı çatışma hallerinde canlandırır. Öte yandan, dış görünüşlerinin tasviri, içsel ve psi­kolojik betimlemeleriyle ta­mamlanır ve hatırda kalıcı bir karakter ortaya çıkar. Yaratıcı sanat eserleri, açıklayıcı genellemeler yapmak yerine, hayatı ve karakterleri öykü olaylarının içinde sergiler ve canlandırırlar. An­cak ta­rihî ve toplumsal tefrikaların çoğun­daki karakterler, mutlak, bireylik­ten ve özden yoksun olup öykünün gelişim çizgisi içinde değişime uğramaz­lar. İki edebî tür, yani tarihî ve toplumsal tür, bu onyıldan sonra çöküş uçu­rumuna yuvarlanır. En büyük ilk toplumsal ro­manlar 1330/1950’li yılların başla­rında ortaya çıktılar. Tarihî roman yazarları 1320/1941’den sonra Mesrûr, Muderrisî ve Muste’ân’ın eserlerinin sönük taklitle­rinden başka bir şey yap­madılar. Bundan sonra ilk roman alanında ortaya ko­nan eserle­rin hiç­biri­sinde okumaya değer bir konu veya karakter bulmak mümkün değil­dir. Bu­nunla birlikte aynı yıllarda Dohter-i Ra’iyyet ve Çeşmhâyeş gibi eserlerle yeni bir romancılık dalgası varlık kazanır. Bu eser­le­rin ya­zarları, gerçeği yüzeysel bir şekilde betimlemek yerine, onun sanatsal bir tasvirini ortaya koymaya çalışırlar. Onların böyle bir hedefe ulaşmadaki güç­süz­lükleri çağdaş edebi­yattaki romancılık geleneği zaafının ve kendi sanat­sal ve düşünsel yetersiz­liklerinin bir ürünüdür. “Nesir türlerinin çağdaş ede­bi­yatta yavaş geliş­mesi, edebî klasik nesir geleneklerinin bu­lunmayışı yü­zün­dendir; küçük şe­killerin büyük şekillere üstün olmasının asıl nede­niyse, ro­man veya büyük maceralar yazımının, gerek kompo­zisyon ve konu, ge­rekse kahramanların psikoloji ve seciyelerinin nite­lenmesi ba­kımından daha fazla teknik beceri gerektirmesidir.” 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.