| Toplumsal Efsaneler Ülkedeki toplumsal meseleleri yüzeysel olarak tanıyış ve estetik zaafı, propagandacı yazarların, çalışmalarına sembolik efsanelerle başlamalarına neden olur. “Efsane” ideolojik edebiyatta ideolojinin kullanımının ilk şeklidir. Taberî gibi yazarlar, parti sloganlarını sembolik efsaneler kalıbında anlatarak gündelik çıkarları göz önünde tutan ve sanatsal görüşleri siyasî görüşlere feda eden propagandist bir sanat yaratırlar. Bu tür eserlerde “sanatçının yaratıcılığının bağımsızlığı, bir dizi toplumsal, ekonomik ve ideolojik özelliğe indirgenir.” Öykücülüğün ilk kıvılcımının, top-lumsal gerçekçilikten etkilenerek toplumsal efsaneler şeklinde ortaya çıktığı söylenebilir. Bu şu anlama gelir, idealist öykücüler, toplumdaki coşkunun ve heyecanın etkisi altında, yaygın temaları bırakıp yeni konuları işleme amacına yönelirler. Ancak sanatsal yetersizlik, gerçeği algılamadaki başıboşluk ve önceden belirlenmiş sloganlar çevresinde adım atış, bu kimselerin, eserlerindeki temaları gerçek hayattan seçmelerine, sloganların ötesine geçip gerçeğin –varsayımların değil- çeşitli görünümlerini aramalarına izin vermez. Günün modası olan siyasî kavramların propagandası amacıyla mücadeleci heyecanlardan etkilenerek yazılmış olan bu aceleye getirilmiş eserler edebî değerden yoksun olsalar da, bir dönemin yazarlarının önemli bir bölümüne egemen olan zihniyeti göstermek bakımından değer taşırlar. Bu yazarlar, insanlığın ve toplumun tarihî seyrinin kaderi hakkındaki düşüncelerini canlı ve sanatsal bir şekilde ortaya koyamadıklarından, yüzlerini efsaneye çevirirler. Pelehanov şöyle der: “Farazî bir toplumun sanatı, sembolizme doğru eğilim gösterdiği zaman bu, o toplumdaki düşünüşün -ya da sanata damgasını vurmuş olan toplumsal sınıfın düşünüşünün- gözünün önünde cereyan eden toplumsal gelişimin derin anlamını kavrayamayacağının delilidir.” Cassirer “soyutlamanın gerçekliğin yoksullaşmasına neden oluğuna” inanır. Toplumsal efsaneleri yazanlar, somut gerçekliği sanatsal bir şekilde canlandırmak yerine, kendi siyasî görüşlerini, soyut semboller kalıbında yaymaya çalışırlar. Bu soyutlamalar, özel bir sembolik durumu ortaya koyarak, var olan gerçeklik hakkında genel bir sonuca ulaşma amacı taşırlar. Bu bakımdan, söz konusu öykülerin öğretici-propagandacı özelliği dolayısıyla, bunlarda tarihi ve toplumsal olayların gerçek sürecine riayet edilmesi ve her türlü sembolün somut bir dayanağının olması gerekir. Aksi taktirde, yazar gerçeklikten uzaklaşır, gerçekliği sadeleştirmeye, karmaşıklığını ve zenginliğini ondan almaya, hakkında genellemelere gitmeye ve onu karikatürize etmeye yönelir. Hidâyet, “Vilingârî” (1323/1944)’deki meselelerde ve “Âb-i Zindegî” (Hayat Suyu, Merdom gazetesi, 1323) adlı efsanesinde siyasî temsiller yazmaya yönelir. “Kaziye-yi Zîr-be-teh”de ilk insanlar hakkındaki bir öykünün perde ardından, sömürgeciliği ve ırkçılığı mahkûm eder. “Kaziye-yi Her-i Deccâl”de çağdaş İran tarihini çarpıcı bir mizahî konu olarak ortaya koyar. Sömürgeciler “Her der-Çemen” ülkesinin mücevherini (petrol) elde etmek için, kendi adamlarını kuyruğu kesik bir tilki şeklinde oraya gönderirler ve o, “Devâlpâ-yi Lendehûr”u (Rıza Şah) oradaki koyunların üzerine salar. Devâlpâ’ya, başlar arasında baş olmak isteyen bir sırtlanın (Seyyid Ziya) yardımıyla “Fâtih-i Her der-Çemen” lakabı verilir. Hidâyet, Rıza Şah’ın iktidardan düşüşünden sonra, sırtlanın nasıl bir kez daha siyaset alanında saldırıya geçtiğini, korkuya kapılan cahil halkın onun fermanına boyun eğdiğini gösterir. Bu efsanede halk, “otlanmaktan” mahrum kalmamak için her zalimin sultasını kabul eden koyunlardır. “Kaziye-yi Nemek-i Turkî”de, “insan-maymun” kabileleri hakkında bir öykü yoluyla, insanlık uygarlığının tarihine değinir. Bu efsanede, hurafecilikten “Türk tuzu gözlüğü” adıyla söz edilir, o gözlüğü gözüne takan herkes itaatkâr olmaktadır. Ancak buna mukabil, bir de “mikroskobik gözlük” -yeni ideler- yapılır, “bunu gözüne takan herkes bir daha zorbalığa boyun eğmez.” Bu durum savaşların çıkmasına neden olur. Ancak Hidâyet, insanların bilince ulaşmasına ve değişmesine doğaötesi bir çehre kazandırır. Bilinç yağmur şeklinde gökten yağarak Türk tuzu gözlüklerini yok eder. “Âb-i Zindegî”de de bilinçlendirici unsurların cehalet perdelerini yırtma çabaları, sağır ve kör halkı isyana zorlamaları, sermayedarların ve hurafecilerin “Hemîşe Bahâr” ülkesine saldırmalarına yol açar. Hidâyet, işgüzar yazarların aksine dar partici bakışlardan öteye giderek kültürel yoksulluğun köklerini ortaya koyar. İhsân-i Taberî’nin (1295-1367/1916-1988) eserlerinde, efsaneler yoluyla gerçek ilişkileri anlatma yetersizliği daha çok göze çarpar. O, Hidâyet’in aksine, partinin tüzüklerini izleyerek sipariş öyküler yazar ve bunlarda temsil yoluyla meramını anlatır. Onun Hodâyân-i Ez Bend Reste (Zincirden Kopmuş Tanrılar, 1321/1942) adlı ilk sembolik romanı, Mer-dom-i Zıdd-i Faşist gazetesinde tefrika olarak basıldı ve 1330/1951’de kitaplaştı. Taberî bu öyküde, sınıfların ortaya çıkışı ve paranın toplumsal ilişkilerdeki rolü meselesini mitolojik bir efsane şeklinde anlatır: Cennetten kovulan iblis Yunanistan’a iner. Yazar, antik Yunan’daki toplumsal ilişkilerin ütopik tasvirini çizer. İblis, insan kılığına girerek kendisine Burges (burjuva: şehirli) adını verir. Bir süre sonra insanların alışverişine parayı sokar. Bunun ardından sınıflar meydana gelirler ve antik tanrılar zincire vurulurlar. Cehalet ve hurafeler yayılır; aşk cinsel bir alışverişe dönüşür. Ancak zaman geçtikçe köleler arasında hoşnutsuzluk homurtuları baş gösterir. Bunlar arasında, hayatın acı gerçeği kendisini başkaldırmaya çağıran Proletarus (proleterya: işçi) adında birisi vardır. Sonunda Pro-letarus mitolojik tanrıların yardımıyla, Burges’in ve paranın olmadığı bir hükümet kurmaları için halkı ayaklanmaya çağırır. Yazar, tarihî güçleri mistik bir yapıya büründürerek temel sebeplere gerçekçi bir şekilde yönelmek yerine romantik bir öykü ortaya çıkarır. İlk toplumların dağılması, üretken güçlerin aşama aşama gelişiminin, iş paylaşımı ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasının bir sonucuydu. Ne var ki Taberî, bu iç etkenleri doğaötesi bir dış etkene dayandırır. O öteki efsanelerinde de insanı, tarihi zaman ve mekandan soyutlamak ve olaylara “ezeli-edebî” bir yön vermek suretiyle, değişken gerçeği betimlemekten uzaklaşarak efsanelerin dingin dünyasının esiri olur. Taberî’nin Merdom-i Zıdd-i Faşist gazetesinde yayımlanan bir diğer tefrikası Musâbaka der Cehennem (Cehennemde Yarışma, 1321/1942) a-dını taşır. Der Dûzeh (Cehennemde, 1327/1948) adıyla kitap olarak da yayımlanan bu öyküde, tarihin en cani liderlerini seçmek için düzenlenen bir yarışma anlatılır ve yarışmada Hitler birinci gelir. Taberî, “Şugâl-şâh” (Çakal Şah, Nâme-yi Merdom, 1325/1946) adlı öyküde, hayvanların diliyle Rıza Şah dönemi İran’ına egemen olan bunalımı anlatır. Öykünün zamanı tarih öncesi, mekânı ise “tavukların” farazî ülkesidir. Tavuklar, bir gün komşu ülkeden kendi ülkelerine yaralı halde gelen karganın cesur horozun evine yerleşmesine dek Çakal Şah’a yem olurlar. Karga sağlığına kavuştuktan sonra tavukları bilinçlendirmeye başlar. Cesur horoz, karganın yolunu devam ettirerek bu uğurda canından olur. Tavukların ülkesinde değişimler meydana geldiği sırada, Çakal Şah ortadan kalkar ve mutlu bir hayat başlar. Taberî, sade bir bakışla, 1320 Şehrîver’ini sıkıntıların sona erişi sayarak bu dönemden sonraki keskin toplumsal çatışmalara ilgisiz kalır. Taberî’nin egemen kurumlar konusundaki eleştirisi, Hidâyet’in “Vilingârî”deki ironik eleştirisinden daha tutucudur. Çünkü, “sanat eseri ne kadar aracısız ve dolaysız bir şekilde siyasîleşirse, sınır koymanın ve yabancı göstermenin etkisi o ölçüde azalır ve sanat, daha çok değişim gerçekleştirme yönündeki temel ve aşkın hedeflerini yitirir.” Taberî’nin öykülerinde, yeni bir toplum meydana getirmeye muktedir olan toplumsal güç somutlaşamaz, bunun yerine eşitlikçi idealleri, tesadüfi olaylar ve bireysel kahramanlar yerleştirirler. “Râhî be-Bîrûn ez-Diyâr-i Şeb” (Gece Diyarının Ötesine Bir Yol, Nâme-yi Merdom, 1326/1947) adlı efsane bu türden bir görüşü çok güzel sergiler. Maksim Gorki’nin Kalb-i Furâzân-i Danko (Danko’nun Aydınlık Yüreği) adlı eserinden bir alıntı olan bu öyküde Taberî, kendi ideolojisine antik İran efsanelerini giydirir. Öyküdeki karakterler de Dârâb-nâme benzeri kıssalardaki Hâce Tayfûr ve Hâce Kuddûs gibi karakterlerle aynı adları taşırlar. Ancak o kıssalardaki öğütler ve tavsiyeler yerine, bunlara “ilerici ve öğretici” kavramlar sokuşturularak imgelem gücü siyasî bir renge boyanır. Bu efsanenin de belli bir zamanı ve mekânı yoktur. Zaman, bütün tarihi kapsar, mekânsa “Gamsızlık Ülkesi” adında bilinmeyen bir yerdir. Zamansızlık ve mekânsızlık, karmaşık gerçeği sadeleştirirken, toplumsal şartlara gerçekdışı ve değişmez bir yön de katar. Çağdaş sorunlar, yazarın ilk olgunluğa romantik biçimde geri dönüş arzusunun yansıtılması için bir tür ilk dünyaya yerleştirilir. Karakterler de kendi dönemlerinin ve çevrelerinin ürünü olmaktan çok, yazarın hayal gücünün ürünleridir. Genellikle bu efsanelerde canlı ve hatırda kalana bir karakter göze çarpmaz; bunun yerine sadece kişilik kazanmış inançlar vardır. Gerçekçi edebiyatta öykü kahramanı, sınıfsal özelliklere sahip olması dolayısıyla tipik bir yön kazanan bireydir. Ancak gerçek karakterler yaratmaktan âciz olan efsane yazarları, soyut tipler ortaya koymakla yetinirler. Örneğin, Hidâyet’in “Âb-i Zin-degî”sindeki devrimci Ahmedek tiplemesi ve Taberî’nin “Şugâl-şâh”ındaki karga tiplemesi, ruhsal özelliklerine bakılmaksızın, öykülerin yazıldığı yıl-lardaki mücadelecilerin işlevleri bu kişiler aracılığıyla gösterilmeksizin tebarüz ederler. “Râhî be-Bîrun ez-Diyâr-i Şeb” de ilk toplumlarda sınıfların ortaya çıkışı hakkında yazılmıştır. Bu öyküde devlet, toplumun kendi içinden ve özel toplumsal konum temelinde ortaya çıkmaz; aksine devleti, “hileci” bir dış etken meydana getirir. Sonunda, ölümsüzlük peşinde yola koyulan ve yolda toplumsal hiyerarşi zincirine tutsak düşen “Gamsızlık Şehri”nin halkı, yeniden o şehre geri döner. Yazar yeni bir içeriği eski bir kalıpta anlatmayı beceremez. O, ilk sistemi, halkın hiçbir tasasının olmadığı, ileri ve gelişmiş bir sistem olarak sunar. Oysa ilkel toplumdaki iş ve adil dağıtım sisteminin toplumsal özelliği, üretim güçlerindeki ilerleme düzeyinin aşağıda kalmasından kaynaklanıyordu. Tabreri, “Gamsızlık Şehri” halkının ideal toplumunu, bu geri kalmış ilkel toplum zanneder. Bu da geçmişe geri dönüş demektir. Taberî 1326/1947’dd, Şikence ve Ummîd (İşkence ve Umut) adlı kitabını yayımladı. Bu kitaptaki sembolik felsefî parçalarda klâsik nesri andıran bir nesirle hayatı ve çalışmayı övdü ve insanlığın tarih boyunca çektiği acıları anlatmaya çalıştı. G. Seyyâr’ın bu dönemin propagandacı öyküleri hakkında yazdıklarını Taberî’nin eserleri konusunda da doğru saymak mümkündür: “Bu tür öykülerin temelini, bir avuç siyasî formül oluşturur; okuyucu, yazarın kendisine sosyal bilimlerin ve sınıfsal çatışmanın ilkelerini öğretmek istediğini hisseder. Bunun hissedilmesi ise kitaba yapmacık ve bayağı bir yön katar.” Nîmâ Yûşîc de birkaç toplumsal efsane yazdı: “Gûl o Zeneş o Errâbe-eş” (Dev, Karısı ve Arabası, 1330/1951)’de faşizmin saldırısını kınadı; “Neft-hâre”de (Petrol İçici, 1330/1951) de petrolün ulusallaştırılması hareketinin etkisiyle, bir nöbet kulesinde -süngüye dayalı yönetimin sembolü- petrol içmekte olan şah gibi bir kuklayı tasvir etti. Ne var ki Nîmâ efsanelerinde sorunları ve ilişkileri o denli basite indirger ki -savaşı ve yiyeceği iki tür kişiliğin görünümünde ortaya koymak gibi- eseri gerçeğin bir karikatürüne dönüşür. Bu efsanelerin dış kalıpları, devamlı ve gerçek bir kavramın okuyucunun zihninden güçlükle geçmesine sebep olduğundan, yazarın mesajını ulaştırmada gerekli açıklığı sağlayamazlar. Nîmâ, “Âhû ve Perendehâ” (Ahu ve Kuşlar, 1324/1945) ve “Tokâyî der-Kafes” (Kafeste Bir Toka Kuşu, 1325/1946)’te hayvan öyküleri aracılığıyla sembolik mesajını ortaya koyar. İlk öykü “Râhî be-Bîrûn ez-Diyâr-i Şeb”e benzer: Su arayan birkaç hayvan, kendilerine kılavuz olarak bir kaz seçerler. Ancak kaz zamanla liderlik makamına ulaşır ve herkesin emeğinin ürününe sahip çıkar. Sonunda beyaz bir kaz çıkagelir ve müjdeleriyle hayvanları düşünmeye sevk eder. Bir dert ortağının ve arkadaşın yokluğu ikinci öyküde de göze çarpar. Tutsak Toka kuşu, ötekilerin yardımı konusundaki umudu umutsuzluğa dönüştüğünde, kendisi işe el atar ve kafesten kurtulur. Sembolik yazanların aksine, doğrudan doğruya propagandacı öyküler yazan başka yazarlar da vardır. Bu yazarlar, çok zaman halkın aldatılmasıyla sonuçlanan bir yalınlığa yönelirler. Çünkü, estetik değerler görmezden gelinince sanat siyasî bir kuram derekesine indirgenir. Bu tür eserlerin en güzel örneği Muhammed Ali-yi Efrâşte (1278-1338/1889-1959)’nin ironik öyküleridir. İsfend 1329- Mordad 1332/Şubat 1951-Temmuz 1953 arasında ideolojik Çilinger gazetesinde yayımlanan bu öyküler aceleye getirilmiş, rapor edici bir nesre ve yapıya sahiptir. Bununla birlikte Efrâşte ayak takımından insanları iyi tanıması sayesinde, çeşitli idarî ve ticari tipleri başarılı bir şekilde tasvir etmiştir. Gazetede okur yazarlığı kıt olan halk için yazan Efrâşte, hedefine en basit yoldan ulaşmak ve eserini okuyanları toplumun durumu üzerinde düşünmeye zorlamak ister. Eser-lerinin çoğu, yönetimdeki bozuluşun çeşitli boyutlarını göstermeye has-redilmiş ve bu bakımdan Pâyende gibi yazarların yanı başında yer al-mıştır. Kuşkusuz görüş ayrılığı dışında, toplumu, iktidar sahiplerinin türlü hile araçları ve dayanaklarıyla yoksun halkı yağmalamakla meşgul olduk-ları, çeşitli toplumsal çıkarların çatıştığı bir sahne olarak tasvir etmeye çalışır. Efrâşte “Redd-i Mezâlim” (Zulümlerin Reddi) ve “Heft tâ Kefen” (Yedi Tane Kefen) adlı öykülerinde, sanatsal ve düşünsel eksikliklerine rağmen, İranlı bir tacirin ikiyüzlü kişiliğini dikkatli bir şekilde gözlem-leyerek tacirlerin ve faizcilerin ilginç bir karikatürünü çizer. Ama o, za-limlerle alay etmekle yetinmez, protestocu mazlumları da ele alır. “Teb’idî” (Sürgün) adlı öykü, toplumsal etkinlikleri yüzünden sürgün edilmiş işçilerin ve köylülerin öyküsüdür. “Kahr o Âştî” (Küskünlük ve Barış) adlı öyküde de köylülerin toprak sahiplerine karşı birleşmesi ko-nusunu işler. Efrâşte, parti sloganlarına uygun öyküler de yazdı ve bu öykülerde, siyasî görüşleri sanatsal özden öncelikli tuttu. Efrâşte’nin en başarısız öyküleri bunlardır. Çünkü açıkça propagandacı bir çehreye bürünürler; sağlam bir plandan ve tiplemeden de yoksun bulunduk-larından yorucu, bıktırıcı bir makaleye dönüşürler. Efrâşte, gerçekten iyi bir partili olmaya özen gösterdiği yerlerde kötü bir sanatçıdır. Genel olarak sanatsal yaratıcılık eksikliği ve toplumu tahlilî bir şekilde canlandırmadaki yetersizliği, Efrâşte’nin çalışmalarının, gazetecilik sınırında kalmasına ve sanat aşamasına ulaşamamasına sebep olur. Ferîdûn-i Tevellulî de nazım ve nesir kalıbındaki Et-Tefâsîl (Ayrıntılar, 1325/1946) adlı mizahî öykü mecmuasında en keskin siyasî ve toplumsal meseleleri ortaya koyar. Bu dönemde, S. A. Âzînîfer, İnsan-i Tarâz-i Nov Pîrûz Mîşeved (Yeni Tarz İnsan Kazanır, 1332/1953) adlı romanını, partinin çizgisini yaymak için yazar. Öykü aşkla siyasî görevin karşı karşıya gelmesi üzerine bina edilir. Partiye üye genç bir kızın aşk macerası, siyasî mücadelesi, hapse girmesi ve kahramanca yaşaması gibi konular, sosyalist gerçekçi romanlardan taklit edilerek işlenir. Genç kız sıkıntılar çekerek katılaşır ve yeni tarz bir insana dönüşür. Bu romanda, yazarın parti tüzüklerine sıkı sıkıya bağlılığı, bir sanatçı olarak yaratıcı bireyselliğinin yok olmasına neden olur. Kâsim-i Lârbon (d. 1293/1914) vaaz etme coşkusu şevki sanatsal heyecanlarına galip gelen ve kâr elde etme kaygısı eserlerine öğütlerle dolduran yazarlardandır. O, toplumsal yozlaşmayı eleştiren ve milletin önde gelen siyasetçilerinin kötü işlerini ifşa eden propagandacı öyküler yazar. Bunu yapmaktan amacı, İran siyaset alanını korkunç bir balo maskesine döndüren siyasetçilerin aldatıcı dış maskelerini kaldırmak; bu saf ve her şeye çabucak inanan halka ülkelerinin kaderiyle oynayan şahsiyetleri ve mevcut gerçeği göstermektir. Lârbon’un eserleri arasında Lât (Serseri, 1326/1947), Zen-i Mest (Sarhoş Kadın, 1326/1947), Işk o Siyâset yâ Sukût-i Yek Ostâd (Aşk ve Siyaset ya da bir Üstadın Düşüşü, 1328/1949)’ın isimleri sayılabilir. Lât adlı iki ciltlik romanın kahramanı Pervîz, hapiste bulunduğu sırada siyasî suçlularla karşılaşarak siyasetçilerin deyimleri ve tartışma şekilleriyle tanışan serseri bir haramzade gençtir. Hapishane, hayatı boyunca bir lokma ekmek peşinde koşmuş olan onun için bir cennettir; kız kardeşi Pervane de genelev ortamında aynı ölçüde huzur duymaktadır! Pervîz, hapishanede ünlü siyasetçi D.C. ile tanışır; o, yasak aşkıyla Pervîz’in annesini en lüks mahfillerden ve meclislerden hayatın en karanlık sahillerinin dibine ve toplumun en korkunç çukurlarına fırlatan kişidir. Pervîz serbest kaldıktan sonra Pervâne’nin yanına gider ve zamanla şirret bir serseri olur. Pervâne ile tesadüfen içinde annelerinin de fahişelik yaptığı yeni bir eve giderler. Anne onları tanır ve Tahran’ın yüksek sosyetesine girmeleri için kendilerine yardım eder. (Bu olay Hicâzî’nin Zîbâ’sını hatıra getirir). Pervîz, hırsızlık ve dolandırıcılıkla çılgınca şöhret ve makam sahibi olma yolunda koşar. 1320 Şehrîver’inden sonraki anarşi ortamında partilerden birisine girer ve başkalarından daha çok “özgürlük” için kendisini parçaladığından özel bir makama ulaşır. Birkaç yıl sonra, durumunu tehlikede görünce, bir gün “ulusal” bir şahsiyet olarak vatanına geri dönmek üzere Pervane ile birlikte Amerika’ya gider. Bu romanda, öyküsel olaylar siyasî ve ahlâkî görüşler ileri sürmek için bir bahanedir. Lârbon, serseriyi, toplumsal yozlaşmanın ve ruhsal çöküşün bir ürünü olarak ortaya koymaya ve bu sosyal tipin 1320/1940’lı yıllardaki siyasî rolünü göstermeye çalışır. Bağımsız sol kanattan bir gazeteci olan Mahmûd-i Dejkâm (d. 1296/1917) “Gomrâh” (Sapkın) ve “Sî-sad Zarbe-yi Şellâk” (Üç Yüz Kırbaç Darbesi, 1331/1952) adlı öykülerini Regbâr-i İmrûz adlı haftalık dergide tefrika eder. Dejkâm bu satırların yazarına yazdığı bir mektupta şöyle der: “Sî Sad Zarbe-yi Şellâk”ı yazarken Julius Fucik’in “Zîr-i Çûbe-yi Dâr” adlı eserinin etkisindeydim. Öykünün karakterleri hapse düşmüş mücadeleci işçilerdi. Okuduğunuz her şey gerçektir. Bu bakımdan yayımlandığı sırada, devrimcilerin ve özgürlükçülerin ilgisini çekti...” Öykü 1328/1949 yılında geçer ve egemenlerin, petrolün ulusallaştırılması yo-lundaki halk hareketini susturmak için gösterdiği çabayı yansıtır. Öykü edebî bakımdan fazla bir değere sahip olmamakla birlikte; işçi mahfilleri, petrol, hakkındaki siyasî tartışmalar, hapishanelerin durumu ve askerî mahkemeler konusunda belgesel bir rapor niteliği taşır. Yazar, olur olmaz yerde öykünün bağlantısını koparır, direnişe teşvik eden, gevşeklik gösterilmesini ve uzlaşmayı olumsuzlayan sloganlar atar. Ancak mesajını öyküdeki maceralar içinde dolaysız bir şekilde anlatmaya güç yetiremediğinden, vaaz etmeye ve akıl yürütmeye başlar. “Halbuki iyi edebiyat, yazar ona dıştan bir siyasî görüş yüklemeden, toplumsal gerçekliğin durumunu sergiler ve onu öyküsel şekilde tasvir eder.” Bununla birlikte Dejkâm, insanların iç çatışmalarını canlandırmak ve onların insanî, abartılı olmayan bir tasvirini ortaya koymak için üzerlerinde çalışmıştır. Nefîsî, Nime Râh-i Bihişt (Cennetin Yarı Yolu, 1331/1952) adlı romanını, topluma egemen olan siyasî yozlaşmayı ifşa etmek için solcu bir bakış açısıyla yazar. Nefîsî, olgun ve birbiriyle ilintili bir kurgu yaratmaya güç yetiremediğinden roman yazımı tekniklerinde bir yeniliğe yol açamaz. Onun eserinin güzelliği ifşacı tarafıdır: Romanın kahramanlarını 1330/ 1950 yıllarının tanınmış siyasî, kültürel ve askerî karakterleri oluştururlar. Nefîsî öyküdeki her karakterin gerçek kişiliğini onların isimleri üzerinde yaptığı küçük değişikliklerle okuyucuya tanıtır. (Örneğin Ali Ekber-i Siyâsî, maceralarda “Ali Ekber-i Diplomasi” adıyla görünür; Halîl-i Melikî “Heyl-i Elekî” adıyla ve Cihânşâh-i Sâlih “Revânkâh-i Fâsid” adıyla ortaya çıkar.) Roman karakterleri kendiliklerinden bir varlığa sahip değillerdir. Çeşitli kokteyllerde bir araya gelen ve kendi rezaletlerini sergileyen konuş-malar yapan “şekillenmiş inançlar”dan ibarettirler. Nefîsî, kendi edebî ve toplumsal deneyimlerinden yardım alarak ateşi yükselmiş bir dönemin toplumsal durumunun mükemmel bir tasvirini çizer. Ardından savaş sonrası durumun karmaşasından ve egemen sınıfın desteğinden fayda-lanarak bir takım dolandırıcılıklarla siyasî ve ekonomik güç elde eden bazı erkek ve kadınlara yönelir. O, Amerika’yı kendilerine vaat edilen cennet olarak gören sahte vatanseverlerin oyun ve eğlenceyle dolu toplantılarını tasvir eder. Ancak onların çocuklarını Amerika’ya götüren uçak düşer ve yolcular cennetin yarı yolunda ölüler. Yoksun kişilerin el emeklerini yağmalamak için birbirleriyle yarışan yeni devlet sahiplerinin hile ve ikiyüzlülükle dolu dünyası, farmasonluk -kitap bu konuda tarihî bir makale içermektedir- politikacıların Amerikalı ve İngilizlerle ilişkileri ve petrol sorunu, bu mufassal romanda ortaya konan meselelerdendir. Kuşkusuz yazar bu konuları düzenli ve sanatlı bir biçimde ortaya koymaya güç yetiremediğinden, bunları sadece bir fihrist gibi sıralayarak göstermekle yetinir. Nefîsî, gerçeğin derinliğini ve bütünlüğünü toplumsal hayatın temel yönlerine dayandırarak göstermeksizin, romanının içeriğini genişletir. Her ne kadar İran’ın siyasî sistemindeki içten içe kokuşmuşluğun tasvirini ortaya koyarsa da, Nefîsî de o dönemdeki pek çok yayın organı gibi, meclis vekilleriyle zamanın devletine karşıttır; yoksa şah ile ve irticaın merkezi olan sarayla hiçbir alıp veremediğin yoktur. Yine Nefîsî, egemenlerin yalnızca bir bölümünü mizah ve eleştiri oklarına hedef alır, oysa eserinde egemen sınıfın önemli bir bölümü olan mülk sahiplerinden hiçbir haber yoktur. Bu serde mülk sahiplerinin yer almayışı anlamsız değildir. Nefîsî, romanını solculuk propagandası yapmak üzer yazar, ama kendisinin temel ideolojik görüşleri toprak sahibi aristokratları savunurken ortaya çıkar. O meşrutiyet devriminin yabancılar eliyle yapıldığını ve onun sonucunda soyu sopu belli olmayan adamlara iktidar yolunun açıldığını düşünür. Böylece, bu romanda, asaletini yitirmiş olan ve yeni yetme yöneticilerle çatışan gizli bir aristokrasi muhafazakarlığı hissedilmektedir. Geçmişe ağıt yakmak, ileriye dönük olmamak, mülk sahiplerinin bağlantılı sermayedarlarla elbirliği etmedeki rollerini ortaya koymamak, bozuluşun kökünü aristokrat olmayan burjuvaların soyunda aramak ve halka saygısızlık, yazarın geri kafalılığının göstermektedir. Bununla birlikte, Nîme Râh-i Bihişt bağlantılı sermayedarlığın düzenli yöntemini, Amerikan emperyalizminin İran’ın siyasî-toplumsal hayatına egemen oluşunu betimleyen siyasî bir tefrika olmak bakımından okumaya değer bir eserdir. Yıllar sonra Muhammed Ali-yi İslâmî (M. Dîdever, d. 1304/1925) bu romanı taklit ederek, Efsâne ve Efsûn (Efsane ve Büyü, 1345/1966)’u yazar ve eserinde, nohut falı bakarak başkentin ileri gelenlerinin meclislerine yol bulan, toplumun alt tabakasından bir kadının macerasını işler. Dîdever, Nefîsî gibi, ama onun engin deneyimine sahip olmaksızın, toplumdaki müreffeh sınıfların hayat tarzını yetersiz ve cansız bir şekilde hicvetmeye yönelir. Bir eleştirmen bu eseri incelerken şunları yazar: “Her iki yazar da, her toplantının, her derneğin, her komitenin kandili idiler; yazıları ve röportajları her gazeteyi ve dergiyi süslüyordu. Bunlar doğrudan olması bile dolaylı olarak, özelliklerini Nîme Râh-i Bihişt ve Efsâne ve Efsûn gibi eserlerde yazarak açıkladıkları bir takım mecnunların düşünce ve sanatlarının takipçisi, yayıcısı, hatta yaratıcısı idiler.” Nefîsî ve Dîdever gibi yazarlar, değişmez, kişiliksiz ve özsüz tipler yaratarak bireyin ve toplumun karmaşıklığına karşı ilgisizliklerini sergilerler. Bunlar zaman zaman bu tipleri canlandırmada o kadar âciz kalırlar ki insanların isimlerini toplumsal konumlarına göre belirleyerek (Nîme Râh-i Bi-hişt’teki Mihrî-yi Bîrîn-perver ve Menûçihr-i Devlet-dûst ya da Efsâne ve Efsûn’daki Muçul-i Settâru’l-uyûbî ve Bita Terraks gibi isimler) yakalarını kurtarmaya ve gerçek ve hatırda kalıcı bir karakter yaratamayan acemi bir yazarın zihinsel buluşlarını sergilemeye çalışırlar. İdeolojik inançları doğrultusunda hayat hakkında aceleci söylemler ortaya koyan başka yazarlar da vardı. Öyküleri Merdom, Kebûter-i Sulh ve Peyâm-i Nov gibi dergilerde basılan bu yazarlar, kadın özgürlüğü ve köy-lerin durumunun incelenmesi konularına özel bir ilgi duyan Abdulhuseyn-i Nûşîn (A. Firdevs) ve Ali-yi Mustevfî (Ahmed-i Sâdık, 1305-1364/1926-1985), Abdurrahîm-i Ahmedî (A. Ommîd, d. 1304/1925), Muhammed Ali-yi İslâmî, Rahmet-i İlâhî, İrec-i Aliâbâdî ve Kerîm-i Kişâverz gibi kişi-lerden ibaretti. Ali-yi Mustevfî Halk Partili basının faal gazetecilerindendi, 28 Mordâd 1332 (19 Ağustos 1953) ihtilalinden sonra Cenevre’ye yerleşti. 1340-1350/1961-1971 yılları arasında Münih’te basılan Kâve dergisiyle çalıştı. Horşîd Mîdemed (Güneş Doğuyor) ve Serâb o Ummîd (Serap ve Ümut, 1349/1960) adlı iki öykü mecmuası bu derginin yayınları arasında bastı. “Yek Rûz” (Bir gün, Kebûter-i Sulh, 1330/1951) adlı öyküde, Paris’te otu-ran İranlı anlatıcı, ressam arkadaşı Hurmuz’un İran’a geri döndüğü günü hatırlar. Hurmuz, “başlayan yeni dünyayı” görmek için İran’a doğru yola çıkmıştır. Bir işçiyi kendi muhitinde, kendi dünyasında göstermek ister. O, bir parça ekmek için değil, kıvanç ve övünç için çalışılan bir yer görmek ister. Anlatıcı Hurmuz’un Abadan’da tutuklandığını işittiğinde “O asla batmayacak bir güneşe ulaştı” der. Mustevfî ve Kebûter-i Sulh’taki çalışma arkadaşları, sanatı, kendisini sermayenin boyunduruğundan kurtarmak için savaş veren emekçi insanlığın hizmetine sokma düşüncesindeydiler. Ancak öykülerinde hem siyasî analizi gereğinden fazla basitleştiriyor hem de edebî şekli bir propaganda aracı derekesine düşürüyorlardı. Mustevfî, “Çehârdehom-i Âzermâh” (Azer Ayının On Dördü, Kebûter-i Sulh, Dey 1330/Aralık 1951) adlı öyküsünde, bir sokak gösterisi sırasındaki olayları yazar; olaylar sırasında çolak ve hiçbir iş yapamayan bir memur polis copu darbesiyle ölür. Ancak “güneşin battığı” ve Mustevfî’nin batı gurbetinde bir avare haline düştüğü 50/70’li yıllarda, “Dîr Mânde” (Gecikmiş, Kâve, Novruz 1350/1971) adlı öyküde asaletini yitirmiş ve yere düşmüş bir hanın bekleyişini ve ölümün eşiğine gelişini betimler. Öykü kuzeyin ortamında geçer; 30/50’li yılların siyasetçilerinin derbederliklerden ve onlardan geri kalanların sıkıntılarından söz eder. Aktif bir partili olan Sohrâb -Esed Han’ın oğlu- ihtilalden sonra gizlenmiş ve başını Avrupa’dan çıkarmıştır. Ara sıra babasına birkaç mektup yazmışsa da şimdi birkaç aydır kendisinden hiçbir haber yoktur. İdeolojik-partisel temaya sahip öyküler arasında, Halk Partisi liderlerinden Ahmed-i Kâsım’ın altı öyküden oluşan Anket adlı öykü mecmuasının adını anmak mümkündür. Bu eser, sanatsal yönden sorunlu olsa da parti sorumlularının davranışlarını ve inançlarını göstermesi bakımından dikkate değer. Örneğin, öykülerden birisinin konusu, hapisteki parti liderlerinin Albay Kubâdî tarafından kurtarılmasıdır. Anket’i, akıcı bir nesirle yazılmış biyografik bir eser saymak mümkündür. 1311/1932’den 1320/1941’e dek Yezd’de sürgün olarak yasayan Kerîm-i Kişâverz, Peyâm-i Nov dergisinde bu şehir halkının hayatı hakkında “Fî Muddeti’l-Ma’lûm” (Malum Müddet İçinde) adı altında, Yezd lehçesini sa-natkârca kullanması bakımından etnolojik bir değer de taşıyan öyküler yazıyordu. “Hazret-i Eşref” ve “Cenâb-i Daruga Fermûde-end Sohrâb-râ Nekoşîd” (Sayın Emniyet Müdür Sohrab’ın Öldürülmemesini Buyurmuşlar) adlı zayıf öyküler, Kaçar dönemi valilerinin rüşvetçilikleri ve emniyet müdürlerinin üçkağıtçılıkları hakkındadır. “Sadr-i A’zam-i Hıyâbânhâ” (Caddelerin Başbakanı), içindeki her türlü değişimin halkın refahı uğruna değil, sadece görüntüyü kurtarmak ve devlet makamlarının çıkarlarını korumak için gerçekleştiği koşullar hakkında yazılmış ironik bir öyküdür. “Dâstâni ki Pâyân Neyâft” (Sonu Olmayan Öykü), romantik bir bakış açısıyla başı dönmüş bir öğretmenin macerasıdır. “Suğrâ” adlı öyküde, uzun zaman sonra kendi şehrine geri dönen bir fahişenin ruhsal sarsıntıları tasvir edilir. Genellikle bu eserleri Aleksi Tolstoy’un şu sözünden daha iyi niteleyen bir tanım bulunamaz: “Şu kadar var ki (bu öyküler) şaşkın ve sersemlemiş bir insan severliğe ve temelsiz toplumsal sıkıntıların çeşnisine bürünmüş olan hayatın natüralist kesitleridir.” Hayatın temel yönlerini öne çıkarmadan, yoksun insanların günlük hayatlarının tasvir edilmesi, aceleye gelmiş, yüzeysel araştırmalarla sonuçlanır; bunlar çoğu zaman yoksulluğu övmeye dek giderler ve yoksulluğun doğurduğu hafifliği izah ederler. Realizm, natüralizm ve romantizm gibi farklı üslûpların tek bir eserde bir arada yaşaması ve bayağı edebiyatın etkisi, bu dönemin pek çok ilerici eserinde görülür. Çünkü bu yazarların çoğu keskin ve sistemli bir sanatsal ve toplumsal görüşten yoksundur. Bu durum, çoğu yazarın şaşkınlığa uğramasında etkili bir rol oynar. Ne olursa olsun, ortaya çıkan edebî eserlerin çoğu, modası çabuk geçen parti sloganlarını izlemeleri ve jurnalci edebiyattan etkilenmeleri yüzünden, sonraki yıllara kadar kalabilme gücüne sahip değildiler. Bu yüzden kısa sürede zamana karşı başarısızlığa uğrayarak unutuldular. Bununla birlikte en iyi Farsça öykülerin bir kısmı bu yıllarda yaratılmıştır. İhtilal sonrası bunalımın sonunda, o zamanın şimdi bulunmayan dergileri içinde yok olup giden ve yeniden keşfedilmeyi bekleyen öyküler de vardır. Toplumcu edebiyatın en iyi örnekleri, toplumsal olaylarla bağlantılı kahramanlar sunarlar: Hidâyet, “Hâci Âkâ”da tipik bir İranlı tacirin canlı ve hatırda kalıcı bir tasvirini çizer ve “Ferdâ”da işçilerin sıkıntılarını ele alır. Alevî’nin eserlerindeki müreffeh aydınlar, rejim karşıtı mücadelecilere katılırlar. “Hâin” ve “Gîle Merd”de o dönemin işçi ve köylülerin meselelerini yansıtır. “Nâmehâ” adlı öyküdeki gençler, romantik bir heyecanla özgürlük yoluna adım atarlar. Egemen ataerkil güçlerin simgesi olan müs-tebit Kadı’nın ölümü Fars edebiyatındaki yeni eğilimleri göz önüne serer. Âl-i Ahmed’in “Ez Rencî ki Mîberîm” adlı öyküsündeki işçilerin ve aydın-ların gözlerinin önünde yeni bir ufuk açılır. Bih Âzîn’in Dohter-i Ra’iy-yet’inde orman savaşçılarına katılan çiftçiler yüksek bir bilince erişirler. Gulistân “Âzer, Mâh-i Âhir-i Pâyiz”de partici aydınların umutsuzluklarını ve ıstıraplarını canlı sahnelerle yeniden yaratır. Çûbek “Tûp-i Lâstikî”de yüksek devlet makamlarının içindeki korkuyu ve gevşekliği sergiler. So-nunda, edebiyatta toplumsal eğilim öylesine artar ki içinde siyasî bir gönül bağı bulunmayan pek az eser yaratılır. Hatta gösterişli romanlar yazan yazarlar bile, toplumu düzeltmek iddiası taşıyan planlar ortaya koymak ve egemen sınıfı ifşa etmek için kaleme sarılırlar. Ancak, sanatı siyasî çıkarların hizmetine sokanlar sadece solcu yazarlar değildir. Sağcı Sumeka Partisinin lideri Dr. Dâvûd-i Munşîzâde, Derbeder der Pey-i Bihişt (Cennet Peşinde Derbeder, 1332/1953) adlı kısa öy-kü mecmuasını, toprağa ve kana tapan düşüncelerini yaymak için kaleme alır. Öykülerin bir bölümü, hayalperest bir çocuğun hatıralardır; çocuk “Ceza Komitesi” üyelerinden olan babasının güvenlik güçleri tarafından tutuklanışını hatırlayarak kendisinin ırksal bir sorumluluğu ve görevi ol-duğuna inanır. Öykülerin tamamında, insanlar uzak yerlere yolculuk yaparlar, ancak baba ocağına duyulan özlem onları vatana geri döndürür. “Sefer-i Buhârâ” (Buhara Gezisi) adlı öyküde, bir çocuk yabancı ülkelere yolculuk yapmak için yola koyulur, ama geceleyin kaybolur; evine geri döndüğünde huzurun anlamını kavrar. Öykülerin bazı bölümleri yazarın Almanya’da yaşadığı ve eğitim gördüğü zamanların etkisini yansıtır. Bu öyküler, halkı savunma ve teknolojik kazanımlar başlığı altında Nazizmi ve yayılmacı Alman savaşını destekler mahiyette yazılmışlardır ve yazarın ırkçı görüşlerini yansıtırlar. “Kanârîhâ Firâr Kerde-end” (Kanaryalar Kaçmışlar) adlı öyküde, ciddiyetle savaşan iki Alman askeri, Almanya’nın yenilmesinden sonra, yaralı ve bunalımlı bir halde, yıkılmış olan Münih’e geri dönerler. Askerler, kendileri savaşırken burjuvaların rahat içinde yaşadığını anlarlar. Ancak “saçma bir düşünce uğruna savaştıkları” düşüncesini “savaşlarının kan ve ırk için olduğu ve sonraki nesillerin bunu devam ettirmesi gerektiği” inancıyla yatıştırırlar. “Hain” ve “Derbeder der Pey-i Bihişt” adlı öykülerde, “üstün ırk”a dayalı düşünceler açıkça görülür. Son öykünün anlatıcısı, kendisini, kabilesini vaat edilmiş cennete ulaştırmak isteyen bir lider olarak görür. Munşîzâde’nin öyküleri, edebî bakımdan fazla değerli değildir, ancak çocukluğu hakkındaki hatıralarının imgesel bir rengi ve kokusu vardır. |