Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:03

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۳۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

5

BİR META OLARAK ROMAN

 

Tarihî Roman

 

Bundan önce “tarihî romanın, toplum bir devrim dalgasına gebe kal­dığı sırada yaygınlaştığını” söylemiştik. Meşrutiyet dönemini ve 1320/ 1940’lı yıl­ları İran’da tarihî romanların kaleme alındığı iki ana dö­nem saymak mümkün­dür. Şems o Tuğra’dan itibaren tarihî romandaki yapısal deği­şim, her iki dö­nemde de bu romanların yazılışının en temel nedeninin hu­zur ve güvenlik ara­yışı ol­duğunu göstermektedir. Anarşi korkusu, ege-men sistemin güçsüz­lüğü ve top­lumsal hiyerarşinin sarsıl­ması, düzen, iktidar ve güvenlik düşün­cesi ilkesi­nin tarihî roman yazarı­nın görüş şab-lonu ha­line gelmesine neden olur. İlk tarihî roman yazarları kendilerini tarihçi sa­yıyorlardı, ancak 1320/1940’lı yıllara ait ro­manlarda yazarın asıl ilgisi, eğlen­dirmek amacıyla okuyu­cuyu bilinmedik olaylarla meşgul etme-ye yönel­miştir. Muderrisî okuyucu­suna “hiçbir zaman öy­küyü izlemekten sapma­yacağı ve tarihçi olmayacağı konusunda” söz ve­rir. Gerçekçi ro-man müm­kün dünyayı tasvir ederek oku­yucuyu mevcut du­rumla karşı karşıya geti­rirken, bu dönemin tarihî romanı onu, muzaffer kahramanla­rın, güzel, aşkı meslek edinmiş kadınların şaşırtıcı ve büyüle­yici dünyasına götürür. Gerçek dünyanın tekdüzeliğinden ve so­runların­dan uzak, okuyu-cu­nun kendisini roman kahramanlarıyla özdeşleşti­rerek bir kaçış yeri bulduğu bir dünyadır bu.

 

Topluma egemen olan zihniyetle bu romanların yapısı arasındaki bağı keşfetmek, romanın üst düzey örnekleri arasındaki bu türden bir bağı keş-fet­mekten daha kolaydır. Arnold Kettle’ın “romans” hakkında yazdık­ları, tarihî roman konusunda da bir dereceye kadar geçerlidir: “Bu edebi­yat aristokrattı; çünkü ortaya koyduğu ve tavsiye ettiği anlayış, tam olarak egemen sınıfın ken­disine yaslanarak seçkin konumunu ebedileş­tirmek is­tediği (hiç kuşkusuz bi­linçsizlik yüzünden) şeydi.” Tarihî roman yazarı, hü­küm sürenlerin konu­munu muhafaza etmek amacıyla kamu desteğini talep eder. Bu döne­min en iyi tarihî romanı olan Deh Nefer-i Kı­zıl­baş’ın iç yapısı ile yazarın ait olduğu top­lumsal sınıfın dünya görüşü ara­sındaki bağı inceleyince, Huseyn-i Mesrûr’un büyük bir ustalıkla kendi döne-mindeki egemenlerin emellerini edebî bir şe­kilde kristalize ettiğini anla-maktayız. Mesrûr, bağnaz bir yurtse­verdi, ömrü boyunca saltanat yöneti-minden yana olmuştu. O, 1320/1940’lı yıllar­daki dal­ga­lanma sıra­sında Deh Nefer-i Kızılbaş’ı yazmaktan amacının, “tehlike günle­rinde varlığını ve bekasını korumak için vatanının geçmiş kahramanların­dan ilham alarak, olaylar karşısında sebat etmek ve şey­tanlara ve kötülere karşı savaşmak demek olan antik çizgisini olayların rüzgarına bırak­maması için” İran milletine ibret vermek olduğuna inanır. Bu konuda şöyle der: “Biz Deh Nefer-i Kızılbaş’ı yayımlamaya başladığı­mızda, 1320/1941 Şehrîver’i sonra­sıydı. İran halkı çeşitli başarısızlıklar ve yok­sunluklar neticesinde umutsuz­luğa kapılmış; düşmanlar, manevî eserleri­mizi ve ırkî mezi­yetlerimizi yok etmek için, yeni kurulmuş ör­gütler ve ge­niş tahrip plan­larıyla çalışmaya başlamışlardı.” Mesrûr’un romanı, yöne­tenleri ve yöne­tilenleri uyarmak yo­luyla statükoyu koruma temeline otur­tulmuş bir tür siyasî romandır.

 

Huseyn-i Sohenyâr (Mesrûr), 1267/1888’de İsfahân’a bağlı Kûpâ’da doğdu. Ba­bası toprak sahibi bir tüccar olup annesi ruhanî bir ailedendi. 1293/1914’te tıp oku­mak üzere Tahran’a gitti. Ancak babasının ölümü üze­rine öğret­menliğe baş­ladı. Uzun yıllar, Rıza Şah döneminin gelenekçi ede­biyat der­neklerinin en önemlilerinden olan “İran Edebî Encümen”i baş­kanlar ku­rulu üyeliği yaptı. Radyo için “Şehr-i Sohen” ve “İrân der Âyine-yi Zamân” adlı programları ha­zırlıyordu. Meliku’ş-şu’ârâ Bahâr’ın dostla­rındandı ve eski tarzda şiirler söylü­yordu. 80 yıl yaşadıktan sonra, 1348/ 1969’da kan­ser hastalığı yüzünden öldü. En ünlü çalışması beş cilt­lik Deh Nefer-i Kı­zılbaş adlı 1500 sayfalık ro­ma­nıdır. Yayımına 1327/1948’den itibaren İttilâ’ât gazetesinde tefrika edilmek suretiyle baş­lanmış, tam ta-kım kitap halinde ise 1335/1956’da basılmıştır. Kırân (1332/1953) adında Lutfali Han-i Zend hakkında yazdığı bir başka romanı daha vardır. (Kı­rân, Lutfali Han’ın atının adıdır.)

 

Edebî yaratıcılık bakımından Deh Nefer-i Kızılbaş’ın sadece ilk cildi de­ğerlidir ve kahramanın karakteri tarihî olaylar düzleminde şekillenmek-tedir. Sonraki ciltlerde, bireyin yaşamı tarihî olayları sıralamak için bir bahaneye dönüşür. Bu bölümler aksiyoner olmayan açıklayıcı bir mantığa sahiptir ve bunlarda birinci cildin şablonu, yani kahramanın sev­gili ve makam bulma arayışı, tekrarlanır. Yazar okuyucusunun isteğini ye­rine getirmek için birbi­rine benzer olayları tekrar etmek zorunda kalmış­tır.

 

Mesrûr, kitabın birinci bölümünde siyasî amaçla sanatsal zorunlu­luklar arasında görece bir denge kurmayı ve İran tarihî romanının en bü­yük yazarı lâkabını almayı başarmıştır. Bu bölümü İran tarihî romancılı­ğında bir sıç­rama olarak kabul etmek mümkündür. Çünkü yazar, macera­nın anlatımında, karakter geliştirmede ve Safevî dönemine özgü dili kul­lanmada, benzerleri arasında az rastlanan profesyonel bir maharet gös­termiştir. O, İbrâhîm-i Muderrisî gibi tarihî roman yazan çağdaşlarının aksine, halkın hayatını ha­yaller içine gizlenmiş bir sisin arkasında tahrif etmez, Safevî dönemindeki toplumsal ve idari hayatın durumunu ve deği­şik hayat tarzlarını dikkatli bir şekilde tasvir eder. Muderrisî’nin romanla­rının ardında, olay yaratan bir ga­zeteci görünmektedir. Ancak Mesrûr’un romanındaki maceraların arkasına, muteber tarihî belgeleri esas alarak yazan çalışkan bir araştırmacı oturmuş­tur. Kuşkusuz Mesrûr ele aldığı dönemin tipik bir tasvirini çizmekte çok fazla ba­şarılı değildir; çünkü ta­rihî olayların temel nedenlerini açığa çıkarmak ye­rine, çalışmasını yurtse­verlik, şahın emrine itaat etmenin gereği gibi kav­ramlarla sınırlar. Roma­nın esas karakterleri, saraya bağlı kimseler oldukla­rından dö­nemin halkı­nın temsilcileri olarak görünmeyi başaramazlar. Bu yüzden sa­dece, çeşitli manzaralardan ve görünümlerden geçerken toplumsal durumun değerli tasvirleriyle karşılaşırız.

 

Bu öykü, İskender’in, sevgilisine kavuşmak amacıyla baştan sona acı­ma­sızlık ve hile dolu bir toplumdan kendisini çekip çıkarma mücadelesi­nin tasvi­ridir. Onun macerası öykünün ana eksenini oluşturur. Bu olaya, bir şe­kilde İs­kender’in kaderine giren kişiler hakkındaki ikincil olaylar eklenir ve öykü Safevî dönemi sahasında devam eder. Şahın haremindeki kadınların Turbet-i Hayderî’de Özbekler tarafından kuşatıldığı haberi ge­lince, Şah Tahmâsb hızlı atlıları tarafından haremdeki kadınların ölüm emrinin karakol komutanına ulaştırılmasına karar verir. On sekiz Kızılbaş gönüllü olurlar; İs­kender bu adamların ilkidir. Onların hareketi sırasında, Mesrûr sürekli akınlarında yıl­mış olan kervanları ve köylüleri tasvir eder. Sonra hayal gü­cünü kullanarak okuyucuyu Turbet-i Hayderî kalesinin içine sokarak kuşa­tılmışlarla Özbekler arasındaki saldırıları ve geri çekil­meleri anlatır. Kızıl­başlardan on kişi, şiddetli bir savaştan sonra, muha­sara zincirini kırarak ka­leye ulaşır. Karakol komutanı şahın fermanını al­dıktan sonra kendi içinde bir kavgaya tutuşur; kızılbaşları Safevî ordusu­nun öncüleri zanneden Özbeklerin geri çekileceğini ve harem­deki kadınla­rın kurtulacağını düşünür. İskender, Hûrî ile tanışır ve aralarında büyük bir aşk doğar. İskender sevgilisinin uy­gun görmesiyle, iyi bir makam kap­mak ve şahtan evlenme izni almak için başkent Kazvin’e kadar at sürer ve kuşatmanın kaldırıldığı haberini saraya ulaştırır; bunun üzerine kendisine “Hoşhaber Bey” lakabı verilir. Burada Safevî başkentinin çekici bir tasvi­riyle karşılaşırız. Şah, zorlu bir görevden alnının akıyla çıkması şartıyla İs­kender’in isteğini kabul eder. Onu oğlu Şeh­zade İsmail Mirza’nın hapiste bulunduğu Kahkaha kalesinin dizdarı olarak gönderir.

 

Mesrûr, bir bireyi, yani İskender’i beli bir dönemin içinden çekip çı­karta­rak o döneme öyküsel bir somutluk kazandırır. Kahramanın hayalî yaşamı, ta­rihî romana dönüşür. İskender’in varlığı, geniş bir sahneye sa­hip olan ro­mana bir konu birliği katar. Asıl olaylar onunla ilgili olarak meydana gelirler ve bir dizi heyecan verici durumun ortaya çıktığı sırada kahramanın ruhsal özellik­leri de açığa çıkma imkânı bulurlar. Yazar, İs­kender’i kaleye gönder­dikten sonra, öykünün tarihî boyutunu geliştirme fırsatı bularak İsmail ile merkezi hükümete ve şahın muktedir kızı Perihan Hanım’ın oyunlarına mu­halif olan­ların ilişkilerinden söz eder. İskender ıssız Kahkaka kalesinde za­manla daya­naklarını yitirir. Onun yalnızlığının betimlenmesi Mesrûr’un ba­şarılarından­dır. Şah Tahmâsb’ın ölümüyle İs­mail kaleden kurtulur ve İsken­der gizlenir. İsmail öteki şehzadeleri kat­letmeye başlar, bu cümleden olarak Muhammed Mirza ile Abbâs Mirza’yı öldürmek üzere Şiraz’a ve Meşhed’e adamlarını gön­derir. İskender hapse düşerse de çingeneler tarafından zin­cirden kurtarılır. Peri Hanım Şah İs­mail’i zehirletir. Saltanat konseyi Muhammed Mirza’yı onun yerine seçer. İskender, yeni şahın katlini önlemek için soluk bile almadan Şiraz’a kadar at koşturur (öykünün başlangıç sahne­sinin tekrarı.) İskender bu hizmeti sayesinde Muhammed Şah’ın sarayında yüksek bir makam elde eder ve Hûrî Hanım ile evlenir. Ancak çok geçmeden Osmanlı saldırısının habe­riyle öncü birliklerin komutanı olarak savaş cep­hesine gönderilir.

 

Öykünün genel şablonu amiyane efsanelerden ve kıssalardan alınmış­tır: Kahraman, sevgilisini ararken en güç görevleri kabul eder; zor sınav­lardan başı dik olarak çıkar, muhalifleriyle çatışır, tehlikeleri hor görür, Emir’e karşı sorgusuz sualsiz bir vefakarlık gösterir, böylece sevgilisine ulaşır ve saraylılar arasına girer.

 

Mesrûr, birinci ciltteki olay kurgularını ikinci ciltte de tekrar eder. Ro­man hareketini yitirir ve İskender amacına ulaştıktan sonra tamamen çö­zü­lür. Ya­zar onu bir kenara bırakarak Emet Bey adında başka bir silah­şoru bi­rinci ciltte İskender’in başına gelenlere benzer olaylara sokar. Bu cilt Os­manlı İran sa­vaşlarının anlatımına ayrılmıştır. Mesrûr, Rus ro­manlarının et­kisi altında, İranlı tarihî roman yazarları arasında savaş sahnelerinin en güçlü tasvircisi olmuştur. Düşman tarafından kuşatılan Azerbaycan’ın, göçmenlerin ve kaçak­ların perişan durumu, Tebriz halkı­nın kendi şehirlerini koruma çabası, tutuk­lanmalar, zincirlerden beklen­medik kurtuluşlar, silahşorluk döneminin gurbet acısını dirilten candan geçmiş­likler, ikinci cil­din konularını oluştururlar.

 

İskender ve öteki yurtseverler, İran’ı kurtaracak bir kişi arayışında Abbâs Mirza’nın etrafında toplanırlar. Üçüncü cilt Şah Abbâs’ın iktidarı­nın şekillen­mesinin şerhi olup onun vatanla ilgili, eski ihtişamın yeniden yaratılması ko­nusunda heyecan verici konuşmalarıyla doludur. İskender ve Emet Bey’i yaban­cılarla savaşmak üzere Tebriz halkının gizli teşkila­tında buluruz, mağa­ralarda buluşan ve geceleri Osmanlı ordusuna saldı­ran gece baskıncılarıyla tanışırız. Üçüncü cildin kahramanı Şah Abbâs’tır. Tam da büyük bir umut­suzluğa kapıl­dığı sırada, bir kahin onu harekete geçirerek zafer vaat eder: Şah Tanrı’nın gölgesidir ve Tanrı ona yardım etmektedir. Şah Abbâs’ın imar hareketlerinin betimlenişi, yol yapımı, ma­den kazıları, ordu tanzimi, ihtilal­lere direniş, bay­ramlar, Noktaviye tari­katı dervişlerinin ör­gütlenişi, İran şehirlerindeki sanayi, Özbek saldırıla­rına karşı koyuş, Hin­distan ve Avrupa elçilerinin geliş gidişleri, kita­bın üçüncü cildine bir araş­tırma havası ve rengi katmaktadır.

 

Dördüncü ve beşinci cildin kahramanı Yusuf Şah da âşıktır ve ünlü ko­mutan Allahverdi Han gibi güçlü bir muhalifi vardır. Portekizlilere karşı ya­pı­lan deniz savaşlarının tasviri, Şah Abbâs’ın Özbeklerle savaşları, İsfa­hân’ın başkent oluşu, hilat kuşanma töreni, Tebriz şehrinin kurtarıl­ması ve genel ola­rak İran’ın yabancı tasallutundan özgürlüğüne kavuş­ması, milli birliğin ku­rulması, Mesrûr’un beş ciltlik romanına son noktayı koyar. O, 250 yıllık Safevî tarihîni, İran’ın dinî ve millî birliğe ulaştığı dö­nemi de­vam ettirme ni­yetin­deydi ama ecel ona mühlet vermedi.

 

Deh Nefer-i Kızılbaş olaylarla dolu bir romandır; ancak maceraları ve ka­rakterleri genellikle asıl macerayla bağlantılıdır. Herhangi bir sahnede yer alan herhangi bir karakter sonraları bir düğüm noktasında işe yarar. Fitne ve bağnazlık dolu bir toplumda, âşık bir süvari kan ve ateş arasından kendisine yol açar ve saraylıların entrika çemberlerinden geçer. Öykü, Dil-şâd Hâtûn gibi romanların aksine karmaşık bir plana sahip değildir ve çizgisel bir yön­temi vardır. Yazar bu yöntemden kaçmak ve öyküyü çok sesli hale getirmek için, romanının içinde kısa öykülere yer verir. Roma­nın pikaresk yapısı kah­rama­nın askerî seferleri ve görevleriyle birlikte ge­lişir. Sorunlar son anlarda –oku­yucunun soluğunu kesmek için- efsanevî bir şekilde çözülür ve ölümle ara­sında kıl ucu kadar mesafe bulunan kah­raman kurtulur. Sevgiliye duyulan aşk, Safevî yönetimine duyulan dinî iman, öyküdeki silahşörlerin davranışla­rını belirleyen etmenlerdendir. Sa­raylılar arasında geçenler, kahramanın ge­lişi­mini engeller. Emirlerin hi­leleri, siyasî cinayetler, iktidara yaklaşmak için ku­rulan ilişkiler, düzenler ve hesaplar, entrikacıların her köşe bucakta fırsat kolladığı acımasız bir dünyayı göstermektedir. Kadınlar, bağnaz Safevî sülale­sini öven bu ro­manda açık bir role sahip değildirler. Bu kadınların en çok kud­ret sahibi olanı Peri Hanım’ın geniş bir casusluk teşkilâtı vardır, şahları öl­dürmekte ya da iktidara çıkarmaktadır. Ama biz kendisini hiçbir zaman gör­memek­teyiz. Hûrî’yi pek nadir görürüz. Muhammed Şah’ın güçlü kadını da Peri Hanım’a benzer bir duruma sahiptir. Ancak Mesrûr’dan daha kalitesiz tef­rika yazarları, öykülerindeki çekiciliğin esaslı bir bölümünü sa­raylı ka­dınla­rın aşk maceraları yoluyla ortaya koyar.

 

1320/1040’lı yıllar siyasî ve sınıfsal grupların geliştiği, okuma yazması az oku­yu­cuların çoğaldığı, ideolojik ve eğlendirici basının açılım sağladığı yıllardır. Tef­rika yazarlığının gelişiminin popülist dergilerin artmasıyla doğrudan bağlan­tısı vardır. Bu dergilerin çoğunun belli bir görüşü yoktur, yönetimi eleştirdik­leri ve somut bir toplumsal değişimin gerekliliğini vur­guladıkları halde, say­falarını bir sürü gereksiz konuyla doldururlar. Par­lamenter ve par­tisel faali­yetlerin artması, siyasî gazete yazarlığı kültürü­nün canlanmasına yol açar ve deneyimli gazeteciler yetiştirir. Bunların yanı başında sadece okuyucu çekmeyi ve yazmak yoluyla maddi gelir elde etmeyi düşünen tefrika yazarları ortaya çı­karlar. Öncü gazeteciler, siyasî ve toplumsal hayata so­rumlu bir şekilde katıla­rak yeni kültürün gelişmesi yönünde çaba gösterdik­leri halde, tefrika yazarla­rının okuyucuyu eğlen­dirmekten başka bir amaçları yoktur. Çoğu basın kuru­luşu tiraj artırmak amacıyla çeşitli işlere el atarlar; gerçeği ifşa etmek yerine hürmetsizlik et­mek, küfürler savurmak ve heyecan verici arkası yarın öyküler basmak okuyucu çekmek için bir araç haline gelir. Gazeteler uygun tirajlarda 4-5 bin arası basılırlar. En ünlü tefrikaları basan Ummîd, Sabâ, Terakkî, Tah­rân-i Musavver ve İttilâ’ât-i Heftegî gibi haftalık dergiler, 5-15 bin arası tirajla basılırlar. Romanın kitap şeklinde satılması çok zor bir iş oldu­ğun­dan, basın­daki canlılık pek çok yazarı tefrika yazmaya zorlar. Pek çok ro­man da haftalık fasiküller halinde yayımlanırlar. Terry Eagleton şöyle der: “Sanatsal form, ya­zarla muhatabı arasında özel bir bağlantı­lar bütünün oluşturulması demek­tir.” Tefrika yazarı, okuyucula­rın duygu­sal tepkileri doğrultusunda, öyküsünü geliştirir; okuyucunun cez­beye kapıldığını his-settiği her yerde öyküsünü uza­tarak, aynı olayı çeşitli şe­killerde tekrar eder; okuyucunun macerayı şevkle iz­lemediğini görünce de öyküsünün yönünü değiştirir. Böylece, okuyucu, ese­rin oluşumunda etkin bir rol oy­nar. Tefrika yazarı, okuyucularını kaybetmeye­cek bir üs­lupla yazmak zo­rundadır. O, bunun gibi çalışmasını koruyabilmek ve yeni bir eser yazma siparişi almak için de derginin başyazarının ve naşirinin isteklerini göz önünde tutmak zorundadır. Bundan dolayı, yazar ücretli çalışan bir üreti­ciye dönüşür ve tefrika yazarlığı toplumsal bir edebî olgu haline gelir. “Edebî ça­lışma kelimenin tam anlamıyla metaya dönüşür.” Bir grup pro­fesyo­nel ya­zar, dergi okuyucularına sunmak için edebî meta üretmekle meşgul olurlar ve birbirleriyle rekabet içinde, çalışmalarını daha çok heye­can verici hale ge­tirmeye çalışırlar. Dergilerin çokluğu, ro­man talebi ko­nusundaki artış, pek çok eser üretilmesine yol açar. Örneğin Tahrân-i Musavver dergisi­nin tek bir sayısında iki üç tefrika eşzamanlı olarak yer alır. İbrâhîm-i Muderrisî gibi binlerce sayfalık arkası yarın  öy­küler yazar ve başarılı eserlerin kahramanla­rını öteki romanlarında yeni maceralara sokarlar. Böylece dizi ro­manlar yazmak moda olur; Muderrisî Zîbâ-yi Mehûf’u Dilşâd Hâtûn’un de­vamı ola­rak yazar. Âryennijâd Deh Merd-i Reşîd’i Nesl-i Şucâ’ân ve Nigehbânân-i Tâc o Taht ile devam ettirir. Bu dönem tarihî romanı, Deh Ne­fer-i Kızılbaş gibi eser­lerden, cinsellik ve şiddete dayanarak okuyucuyu bilin­medik olay­larla uğ­raşmaya yönlendiren ayağa düşmüş şekilsiz yazılara, tarihî ve sanat­sal dikkatsizliklerle dolu, aceleci ve bıktırıcı bir gazete diliyle ve aynı hayalle­rin tekrarıyla yazılmış eserlere kadar çeşitli örnekleri kapsar.

 

 Sa’îd-i Nefîsî orijinallik göstererek yüz küsür sayfalık romanlar yaz­mak ye­rine kısa tarihî öyküler yazar. Aylık Merdom dergisinde (sonradan Mâh-i Nahşeb adıyla 1328/1949’da kitap şeklinde) basılan bu öyküler, daha çok belgesel niteliğe sahip olma farkıyla aynen tarihî romanların edasını ve havasını taşır­lar. Bununla birlikte çeşitli yaygın hacimli ro­manlar da yayımlanır. Bunlar arasında aşağıdaki eserlerin adları sayılabi­lir: Ali-yi Celâlî’nin Şebhâ-yi Bâbil (Babil Geceleri)’i Kurûş ve Kembûciye dönemi hakkında; Huseynkuli Mirza Sâlûr’un Coft-i Pâk (Temiz Eş, 1323/ 1944)’i Firdevsî’nin hayatı hak­kında; San’atîzâde’nin Siyâh-câmegân (Siyah Elbiseliler, 1323/1944)’ı Ebû Muslim-i Horâ­sânî’nin kı­yamı hak-kında; İkbâl-i Yağmâyî’nin Işk o Pâdişâhî (Aşk ve Padişahlık, 1325/ 1946)’si Nûr Cihân ve Cihângîr hakkında; Abdurrahîm-i Humâyûn-ferruh’un Bâbek ve Afşin (1327/1948)’i; Nâsıruddîn Şâh-i Huseynî’nin Şerârehâ-yi Hâmûş Şode (Sönmüş Kıvılcımlar, 1328/1949)’si Lutfali Han-i Zend’in aşkları ve savaşları hakkında içeriksiz bir an­latı; Nasrullâh-i Lârûdî’nin Zindegânî-yi Nâdir Şâh Piser-i Şemşîr (Kılıç Oğlu Nâdir Şah’ın Hayatı, 1329/1950); Cevâd-i Fâzıl’ın Lârîcân: Işk o Hûn (Lârîcân: Aşk ve Kan, 1329/1950)’u meşrutiyet dönemi hakkında zayıf te­malı bir aşk ve tarih hika­yesi; Ali Ekber-i Kismâyî’nin Zîbâ-yi Hasûd (Kıs­kanç Güzel, 1331/1952)’u I. Şah Tahmâsb’ın ha­remi hakkında; Şîn Per­tev’in Kah­ra­mân-i İrânşehr (İrânşehr Kahramanı, 1331/1952)’i Ya’kûb-i Leys’in yiğitliği hakkında. Lutfullâh-i Te­rakkî’nin Şebhâ-yi Bağdâd (Bağ­dat Geceleri, 1331/1952) adlı iki ciltlik romanda, İranlı bir genç Hârûnu’r-Reşîd’in Fars cariyesi Sa’îde’ye aşık olur. Halife macerayı anla­yınca genç kaçar; ancak yakalanan Fars cariye ce­saretle halifeye saldırır ve adalet­siz­liklerini bir bir sayar.

 

Bermekîlere muhalif olan Araplar, bu olaydan Araplarla İranlılar ara­sın­daki ihtilafı körüklemek üzere yararlanır ve Hârûn’u Bermekîleri takip altına almaya ve öldürmeye kışkırtırlar. Şebhâ-yi Bağdâd, düzensiz, çeki­cilikten ve öykü mantığından yoksun planıyla, Bermekîlerin katledilişini ve onların yan­daşlarının korkunç intikamını anlatır.

 

Huseynkuli Muste’ân’ın 1700 sayfalık romanı Râbi’a, aşktaki ve siya­set­teki çekişmelerin ardından iki oğlunu öldürten bir emirin hayatının tasvirine ay­rılmıştır. Halef b. Ahmed-i Saffârî’nin oğlu Amr, Azudu’d-devle’nin vâris­leriyle yaptığı savaşta bozguna uğrayarak Sistân’a geri dö­ner. Azudu’d-devle’nin gü­zel kızı Râbi’a da onunla birliktedir. İkisi arasın­daki konuşmalar okuyucuyu Halef’in geçmişi ve ruh haliyle tanıştırır. O, şehvani amaçlarına ulaşmak için hiçbir kötülükten sakınmayan dışı me­leğe içi şeytana benzeyen bir emirdir. Halef görür görmez gönlünü Râbi’a’ya kaptırır. Amr’ı bir mah­zene attırarak başını kestirdikten sonra cenaze namazına katılır.

 

Râbi’a, Halef’in muradına erme çabalarını boşa çıkarır. Bundan sonra ro­man bu ikisi arasındaki takip ve kaçış etrafında şekillenir. Aşk çatışma­larının arka planında, o dönemin tarihî, halifelerin zaafları, yerel devletle­rin birbirle­riyle çatışmaları anlatılır. Talihsiz güzel Râbi’a, çeşitli belâlara uğrar. Defa­larca kaçırılıp hapse atılır, ancak her seferinde bir şekilde teh­likeden kurtulur. Şerefini muhafaza eder, emirin zorlamalarına ve kötü­lüklerine bo­yun eğmez.

 

Entrika dolu bu romandaki bütün maceralar, ahlâkî bir sonuç çıkar­mak üzere uydurulmuştur. Ancak bu eserde tebliğ edilen ahlâk anlayışı, doğrudan bir hayat tecrübesinin ürünü olmadığı ve eserin formunun için­den çıkmadığı için samimî değildir ve gönülde yer etmemektedir. Aslında, her türlü toplum­sal zıtlığa ve çatışmaya gözlerini kapamış olan yazar, ah­lâki bir mevziden oku­yucuyu irşat etmeye çalışmaktadır.

 

Râbi’a, Amr’ın vasiyeti üzerine Halef’in öteki oğlu Tahir ile görüşür ve onun yardımıyla kaçar. Bunun üzerine bir yanda Râbi’a ile Tahir öte yan-da Halef ile casusu İbrâhîm-i Fîrûz arasındaki vur kaç başlar. Halef ve yar­dım­cısı Râbi’a’yı ele geçirmek için bir plan yaparlar. Ancak Tahir ve ar­ka­daşları tam zamanında onların planlarını suya düşürürler. Böylece Râbi’a el değme­den ko­runmuş olarak kalır.

 

Yazar, olayların eskimesinden kaçmak için öyküye yeni olaylar ve ka­rak­terler sokar. Okuyucu, içinde herkesin kendisini korumak uğruna baş­kaları­nın ölmesi için gereken sebepleri hazırladığı kargaşa dolu bir dün­yaya baka­bilsin diye romanında çeşitli pencereler açar.

 

Muste’ân, romanını, “bütün tarihî ve siyasî hareketlerin sebebinin şeh­vet” olduğu şeklindeki inanç üzerine bina etmiştir. Râbi’a nereye gitse bir grup in­sanı kendisine hayran bırakmakta ve Tahir’in düşmanlarını ar­tır­maktadır. Râbi’a ele geçirilmek amacıyla sürekli olarak birileri tarafın­dan ta­kip edilir. Ona ulaşmak için pek çok siyasî entrika düzenlenir. Cina­yetler ve gizemli olaylar meydana gelir; hatta macera daha şaşırtıcı bir hal alsın diye, araya, şifa verici merhemleriyle ölmek üzere olan yaralıları ye­niden dirilten büyücüler sokuşturulur.

 

İkinci ciltte de aynı maceralar tekrarlanır. Bu kez, Halef’in Râbi’a’yı elde etmesi için İbrâhîm-i Fîrûz’un yerine Avsec, Tahir’i öldürmeye çalışır. Sistân büyükleri, Halef’in zulmünden bezdikleri için Tahir’i onun yerine seçerler. Gazneli Mahmut, Sistân’a saldırır. Halef bir kaleye kaçar. Ancak, casuslarını göndererek oradan da entrikalar çevirmeye devam eder. So­nunda kendisini hastalığa vurarak Tahir’in merhametini harekete geçirir. Onu kaleye getirte­rek öldürür. Hatta kendisini zahit  olarak göstererek Gazneli Mahmut’u da kandı­rır. Ancak Halef’ten zarar görmüş olanlar onu bularak zillet içinde öldü­rürler. Râbi’a, Tahir’den olan çocuğunu büyüt­mek için bir köşeye çekilir.

 

Tefrika basma konusunda en başarılı dergi olan Terakkî, başarısını İbrâ­hîm-i Muderrisî (1297-1368/1918-1989) adındaki çalışkan yazara borçluydu. Muderrisî edebiyatçı bir avukattı. Gazeteciliğe lise çağında Meşhed’de çı­kan Âzâdî gaze­tesiyle başlamıştı. Yazdıkları “Ervâh-i Der-yâçe-yi Bahtegân” gibi fantastik şey­ler­den, köy ve tarih konulu öykü­lere doğru bir seyir izler. Ancak en iyi eserle­rinde tarihî macera kalıbında anlatmıştır: III. Yezdigird zamanıyla ilgili olan Arûs-i Medâ’in (Medain Gelini) –Rahîmzâde-yi Safevî de bu alanda Şehrbânû adlı romanını yaz­mıştır-; Şah Safî hakkın­daki Pence-yi Hûnîn (Kanlı Pençe), V. Erdevân zamanını niteleyen Işk o İntikâm (Aşk ve İnti­kam), Mo­ğol dönemiyle ilgili Peyk-i Ecel (Ecel Ulağı) ve Dilşâd Hâtûn.

 

Peyk-i Ecel’de, Husrevî ve Rahîmzâde’nin tumturaklı nesrinin yerini açık bir gazete nesri almıştır. Ancak, derginin her sayısında basılan her bölümün sonunda heyecan verici bir karmaşa yaratma gereği, esere Sems o Tuğrâ gibi romanlarda görülmeyen bir yapı kazandırmıştır. Yazar iki ayrı öyküyü birbirine paralel olarak götüren, heyecan yaratmak ve dü­ğümü çözmeyi ertelemek için her defasında bir öyküyü diğeriyle kesen ve sonunda pek de dikkatlice olmayan bir bağla onları birbirine bağlayan her şeyi bilen bir adamdır.

 

Ancak Muderrisî’nin en ünlü romanı olan Dilşâd Hâtûn, beş riyallik yüzlerce fasikül halinde yayımlanmış ve aylarca okuyucuyu maceranın de­vamını bilme heyecanında tutmuştur. Öykünün aslı sahnesi, son Moğol il­hanı olan Ebû Sa’îd’in sarayıdır. Öykü gotik bir atmosfere sahiptir; olayla­rın çoğu gizli dehlizlerde ve odalarda geçmektedir.

Dilşâd Hâtûn, tarihî romandaki efsanevî ve eğlendirici öğelerin geli­şi­mini göstermektedir. Zamanla gerçekçi öğelerin önemi azalmış ve dö­ne­min hare­ketliliğinden kaçan yazarın hayali bir hayata duyduğu eğilimin göster­gesi olan bireyci romantizm güçlenmiştir. Şeref ve ün kazanma yo­lundaki kahra­manca rüyalarla dolu hayat, arzu uyandıran kadınlar, onlara ulaşmak için olur olmaz yerde birbirleriyle çatışan süvariler, Şehsüvâr’a amacına ulaşma konu­sunda yardımcı olan tesadüfî etmenler, akıllara dur­gunluk ve­ren davranışlar sergile­yen büyücüler, bu eserlerin şaşırtıcı yö­nünü artırırlar. Tefrika yazarı, tarihî halkın yarattığına inanmaz, mutlu­luğa ulaşamamış âşıkların öç duygula­rının tarihî olayların nedeni oldu­ğuna inanır. “Cinayet­lere, isyanlara, savaşlara ve bozgunlara sebep olan kadının varlığıdır.” Böy­lesi bakış açıları, az çok bü­tün tarihî romanlarda görülür. Bu romanlar öy­külerindeki çeşitliliğe rağmen, ben­zer öğelerden oluşmuşlardır. Bu yüzden, hangisi okunursa okunsun bildik bir konuya sahip oldukları görülür. Bir tema, çeşitli şekillerde defalarca tekrar edilir. Bu öykülerin tamamında, bir genç, sevgili ve makam elde etme uğrunda yeteneklerini sergileyip serden­geçtiler arasına katılır. Silahşor kılıcıyla aris­tokrat sınıflara giden yolu açar. Aslında, topluma eleştirel olmayan bir tür saf­lıkla bakan yazar, okuyucuları­nın eğilimini tatmin eder. Onlar her zaman, orta sınıfın üst kesimlerinin bir bölümü olarak gösterilmekten hoşlanmışlardır; ya­zar da okuyucusuyla öz­deşleştirdiği kahramanının varlığında bu imkanı onlara sunar. Emir, kahra­manı çeşitli görevlere gön­derir. Kahramanın aşkı yolunda tehlikeleri hiçe saydığı bir de güzel yüzlü kadın vardır tabii ki. Öyküdeki olum­suz çehreler de ya dış düşmanlardır ya da kahramanın içerideki muhalifleri. Huseyn-i Mesrûr Deh Nefer-i Kı­zılbaş’ta bu zihinsel tasvirleri kullanır, ancak eserini öteki tarihî roman­lardan farklı kılan şey, tarihî roman türünün emirle­rin sarayını betimleme eğiliminden koparak Safevî dönemindeki toplumsal hayatı işle­mesidir. 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.