Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 15:03

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۳۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Tamamlama

Kevni hakikatler, Hakk’ın tecellisi, zuhuru ve sereyanından varlık elbisesine bürünmüştür. Hakk mutlak vahdetin hıfzıyla mümkünlerin tekavvüm mebdeidir. Vücudun tenezzül mertebelerinde sabit ve vücudî yükseliş mertebelerinde koruyucu olan asıl hakikat, zati ezeliyet ve vücub ile muttasıf olan vahit bir vücudtur. Bu hakikati bir daire şeklinde farz et ki vehmi bir çizgi onu ikiye ayırmıştır. Mümkün hakikatler yükseliş ve iniş mertebelerinde sirayet eden vahit bir feyizle tahakkuk etmiştir. Bu sirayet eden feyiz, Hakk’ın sereyan eden nefsinden başka bir şey değildir. Daha açık bir ifadeyle ortada iki sereyan yoktur. Vücud-i münbesitin sereyanı Hakk’ın sereyanıdır ve mutlak kayyum vücut ile tekavvüm etmenin aynısıdır.

 

Molla Sadra, eş-Şevahid’ur-Rububiyye ve’l-Meşair ve Esfar’ın ilahiyatında ve bu kitabın irfani fasıllarında irfan erbabına uyarak şöyle demiştir: “Itlak ve takyit kaydına oranla şartsız olan vücut hakikati Hak’tır. Gayb’ul-Mugib makamı ıtlak ile mukayyed olsaydı vücudî hakikatlerden başka bir hakikate sahip olmazdı. Dolayısıyla her taayyün ile veya her müteaayyinde zahir olmazdı. Zira hakikatlerin hakikati, gaybı makamı zuhur ve tecelliden tahakkuk eden kayıtlara oranla gayr-i müteayyindir. Salt vücutta taayyün etmemek vücut hakikatinin gayr-i mütenahi oluşuyla eşittir. Hatta o hakikatin gayr-i mütenahi oluşu o hakikatin tükenmezliği cihetinden ve o mutlak vücudun gayr-i mütenahi oluşu ise vücudunun şiddeti hasebiyledir. Gayb’ul-guyub makamı, hiçbir hakikatin malumu, meşhudu ve derk ettiği bir şey değildir ve hiçbir salikin teveccüh ettiği bir kıble olmamıştır. Daha kısa bir ifadeyle o yüce makamda sadece O vardır. O’ndan başka bir şey yoktur. Vücudun enlem ve boylamında tahakkuk eden her şey, O’nun cilvelerinden biridir. Buna rağmen yüce Allah her şeyi ihata etmiştir ve her şeyi görmektedir.

 

Vücudun ikinci mertebesi ıtlak ile mukayyed olan varlıktır ki O’nun baki yüzü ve fiilidir. Vücudun üçüncü mertebesi mukayyed varlıktır ki bazı arifler onu “rekaik’ul-irtibatiye” olarak adlandırmıştır.

 

Molla Sadra Esfar’ın bazı yerlerinde ve diğer bazı eserlerinde arif ve filozofların görüşlerini cem etmiştir. Şöyle ki akl-ı evvelin yaratıldığını söyleyenlere göre sirayet eden feyiz ve genel vücud bağlaç (harfi) anlam konumundadır. Feyiz, emir ve taayyünün kendisidir; feyizlenen ve taayyün eden değil. Özetle akl-ı evvel, feyz-i mukaddese ariz olan ilk taayyün, feyizlenen ve sudur eden şeydir. Ariz olmadan maksat ise bilinen arazlar türünden değildir. Şeyh Şebesteri, “Ben ve sen vücud zatına ariz olanlarız” demiştir.”

 

İmam’ın (r.a) sözlerinden de anlaşıldığı üzere kendisi de Molla Sadra’nın bu ortak görüşünü beğenmiş ve bir itirazda bulunmamıştır.

 

Ali Müderris Bedayi’ul-Hikem’de yüce ariflerin görüşünü tercih makamında şöyle demiştir: “Genel vücud, ilk mebde’nin bütün eseri, isim ve sıfatlarının tüm zuhurudur. Hakikatte ilk hakkın haletlerinin haletleridir; lakin zat ve künhü hasebiyle değil, fiil, zuhur ve vechi hasebiyle.

 

“Baktığım her şeyde sen göründün,

 

Ey yüz göstermeyen, ne de çok göründün.”

 

Bizzat yaratılan has hüviyet bizzat yaratanın iktizası mertebesinde –ki onun zatının aynısıdır- bizzat yaratıcının bizzat yaratılanla zati münasebet hükmüyle –iktiza ettiği genel imkan yokluğuna veya bizzat yaratılana veya gayrisine oranla iktizasının eşitliğine nazar edilmektedir, aksi takdirde tahsis edici olmaksızın bir tahsis gerektirir- vicdan (varlık) hasebiyle sahip olduğu bir taayyünle müteayyin olmaktadır; fıkdan (yokluk) hasebiyle değil. Zira yokluksal had, yani bizzat yaratılan şey, varlık âlemindeki makamı hasebiyle zat ve zati iktiza mertebesinde bizzat yaratıcı değildir. Aksi takdirde bizzat yaratıcı zat mertebesinde, bizzat yaratılanın sahip olduğu had ile mahdud olur. Hatta zatında terkib olması gerekir. Oysa bilindiği gibi tüm zatıyla bizzat yaratıcı olan böyle (mürekkeb) değildir. Hatta özel bir had ile vücudî ayn’ın ve özel taayyünün tekrarı lazım gelir. Hem bir şey kendi zatının feyizlendiricisi ve hem de bizzat yaratıcı farzedilen kendi makamından mahrum kalmış olur. Bizzat yaratılan ile denkleşmiş olur.”

 

Özetle Ali Müderris’e göre bizzat yaratıcı ve bizzat yaratılan arasında türdeşlik Hakk’ın failiyet cihetinin, feyz-i mukaddesin zatının aynısı olmasını gerektirir. Ama bu feyiz vacib makamından inmiş ve doğmuş olur. Yaratılmış olmanın gereği ise vücudî rütbede eşitsizliği ve harici ayn’da denksizliği gerektirir. Bizzat yaratıcı tüm hüviyetiyle bizzat yaratılanın mebdei olduğu için de yaratılanın harici vücudta o hakikatle eşitlenmesi gerekmez. “Bizzat yaratılan, yokluksal ve mahiyetsel hadlerden önceki mertebede zat ve vücudî tahakkuk hasebiyle bizzat yaratıcının zati kemallerin ve zatının mazharı, aynası ve sergi sahnesidir. Lakin yüzün yüzü hasebiyle; künhü itibariyle değil. Bu yüzden onun zatını ve zati kemallerini yokluksal ve mahiyetsel hadlerden mutlak kılar.”

 

Rahmanî nefes hakikati vücudî derecelerin tümünde cereyan ettiğinden ve mutlak olduğundan dolayı –ister ceberuti âlemlerin mertebelerinde, ister misali âlemlerde, ister şehadet âleminde ve isterse de aslına vasıl oluncaya kadar yükseliş yayında olsun- zat makamında ıtlak dışında herhangi bir had ile müteayyin değildir. Feyizlenen, feyzin aynısı olduğu için feyizlendirenden sonraki aşamada yer alır. Feyiz feyizlendiren mertebesinde vaki olmaz. Bu feyiz, hakiki vücudun zuhurunun kendisi olduğundan dolayı Hakk’a bağlılığın aynısıdır. Bildirim ciheti dışında bir ciheti yoktur. Bildiren, kendisinden bildirilenin mertebesinde vaki olamaz. Eşyada sirayet ve kesretler mertebesinde zuhurun da bir hükmü vardır. Zira bu sirayet eden hakikat eşyada Hakk’ın zuhurunun kendisiyle zahirdir. Vücud, hakikati mutlak hakikatlerdendir ve eşyada sereyan etmektedir. Rahmanî nefes vücud gaybından indiği için Hakk’ın irade, meşiyet ve fiili ilmine aittir. Bu ilahi geniş rahmet ve cari hakikat, fiil mertebesinde fiili meşiyet irade ve ilmin kendisidir. İlim, irade, kudret ve vücudun diğer genel sıfatlarından öncelikli vücuda sahiptir. Hakk’ın gölgesi olan bu mutlak hakikat bir açıdan ıtlak kaydından münezzeh mutlak vücudun aynısıdır. Mukayyed mazharlarda zuhur ve sereyan cihetinden ise “eser” olarak tabir edilen mukayyetlerin aynısıdır. Hakk’ın zuhurunun kendisi olduğundan ve ıtlak cihetiyle bir şeyin zuhuru o şeyin aynısı sayıldığından gayriyet hükümleri vahdet hükümlerine mağlubdur. Bütün kesretlerde sereyan ettiğinden, yani ıtlaki sereyan cihetinden iniş ve yükseliş mertebelerinde kayıtları kabullenir ve serabi mahiyetsel manaların maruzu sayılır. Akılda akıl ve nefiste nefistir. Zahir olduğu her şeyde hudutları kabul cihetinden o şeyin aynısıdır ve ıtlak cihetinden ise o şeyin gayrisidir. “Allah onları çepeçevre kuşatmıştır.” Şeriat lisanında vücud-i münbesit, fiili irade ve meşiyet, ilahi geniş rahmet, Hakk-i mahlukun bih, kayyumiyet-i zilliye, Muhammedi ve Alevi hakikat, “heba” olarak ifade edilmiştir. Mahlukatın ham maddesi olan bu hakikate “maddelerin maddesi” ve “hakikatlerin hakikati” de denmiştir. Fiil mertebesinde aşk ve hubbun sereyanı bu hakikatin gerekli zuhurudur. İlahi kelamda da bu hakikate işaret edilmiştir. “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi, onu elbet hareketsiz kılardı. Sonra biz güneşi, ona delil kıldık.” Allah-u Teala bu ayette Allah Resulü’ne hitab etmektedir. Rabbi (terbiye edicisi ise) ilk taayyündür. Hakk’ı ıtlak sıfatıyla mevcudatta müşahede eden O’dur (s.a.a). Kendisi ile gayb ve şuhud âlemlerinin Şems’uş-Şumusu arasında hiçbir fasıla olmayan kimse bu hitaba muhatab olabilir. “Dikkatli olun; gerçekten onlar, Rablerine kavuşmaktan yana derin bir kuşku içindedirler. Dikkatli olun; gerçekten O, her şeyi sarıp-kuşatandır.

Bu genel vücud, gölgelik türünden zuhur makamında bütün ilahi isim ve sıfatlara sahiptir. İlahi isimlerin tafsillerinin mazharı; genel vücud, feyz-i mukaddes ve vücud-i münbesittir. Bütün ilahi sıfatlar bu mutlak hakikatte zahir olduğundan ve bu hakikat; yani bütün cihetlerden vahid uluhi taayyün ile vücud hakikatinin tam mazharı olan Hakk’ın hakikati, bütün mazharların camii bir mazhar ve bütün a’yana egemen bir ayn-i sabit olduğundan dolayı da Muhammedi hakikat olarak adlandırılmaktadır. Bu genel sirayet edici feyiz, zuhur makamındaki hakikattir. Bu açıdan “feyz-i münbesit”e, Muhammedi hakikat de denmektedir. Aynı şekilde o hakikatin bütün tikel/tümel, isimlere oranla mazhariyeti cihetinden, sıfat hakikatlerinin, Hakk ve Hakk’ın tam mazharı arasında ortak olduğunu söylemişlerdir. Bu hakikate, yani sereyan eden vücuda neden “imkan ve vücub arasındaki berzah” dendiğini, oysa mevcudun ya vacib ya da mümkün olduğunu ancak melekuti tapınağın dahisi kimse derkedebilir. Hakk’ın tikel/tümel isimleriyle tecellisinden zahir olan hakikate vacib denmemektedir. İlahi sıfatlar bu mazharda gölgelik ve fer’iyet şeklinde mevcuttur veya fiil makamında zatın zuhuruyla zahirdir; vahidiyet ve ahadiyet makamında değil. İmam (r.a), altıncı matla’da bu hakikate işaret etmiştir. Bizim zikrettiklerimiz ise İmam’ın özetle beyan ettiği gerçeği detaylıca açıklamaktadır. Zira bu kitap kısa olma hedefini gütmektedir. Allah’tan bu kitabı karışık bir şekilde şerhetme başarısını diliyorum. İmam’ın (r.a) sözlerini bu kitabı okuduğum ve zorluklarını müzakere ettiğim günlerde detaylıca açıkladım. Allah-u Teala İmam’ın “Şerh-i Dua-i Seher” adlı kitabını okutma başarısını verdi bana. Allah’tan bu kitabı şerhetme başarısını diliyorum. İmam (r.a) bu kitapta, nübüvvet ve velayet meselesini marifet erbabının diliyle kamil bir şekilde dile getirmiştir. Bu kitap çok değerli ve yüce incelemeleri içermektedir. Bu yüce konuları sadece velayet nuruyla aydınlanmış kimseler derk edebilir. Yazar, aşkın hikmet hakkındaki derin tecrübesi ve gerçek marifetlerin şifrelerini çözmüş olması hasebiyle en önemli konuları bile öz ve muhtevası derin bir dille kaleme almıştır. Yüzeysel konuları tekrar ve zikretmekten sakınmıştır. Araştırmalarında söz konusu iki alanda da fikri güç ve ilmi zevkten eşsiz bir şekilde nasiplendiğini göstermiştir. Merhum İmam (r.a), ameli irfan alanında da en güzel eserler kaleme almıştır. Teorik ve pratik irfan alanındaki bilgi ve tecrübesinin seviyesi hakkında rahatça söylenebilir ki hiç kimse o zamane üstadının yerini alamamıştır. Güzel dili olanın yanında, cezbolmak, duymaktan ibarettir.
 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.