| Tamamlama İlahi kelam mertebeleri, türleri ve gaypten haber almak kapsamlı el-Mütekellim isminin boyutlarından olduğu için, kelam ilminin bahisçileri ve teorik hikmet erbabının çoğu bu manadan gaflet ettiğinden veya irfan erbabının kitaplarında zikredilen önemli konulardan biri olan bu yüce konuyu doğru eda etmediğinden ve hikmet tarihinde vahiy marifeti, semavi kitapların nüzulü, melekler arasındaki konuşma, cennet ve cehennem derecelerini kat edenlerin konuşmalarından ibaret olan bu önemli konuya çok az sayıda ilahi filozof girdiği ve bu konuda hakkı eda ettiği için bu ön sözde bir takım önemli konuları beyan etmek zorundayız. Son dönem alimlerinden Molla Sadra kendi kitabında bu yüce konuya dikkat etmiştir. Peygamber (s.a.a) nübüvvetin ve vahiy eserlerinin kendisindeki zuhurunun başlarında mutlak misal âlemine bağlanma cihetinden vahiy hakikatini algılıyordu. Bu tür keşif suri keşif olarak adlandırılmıştır. Bu keşif misal âleminde beş duyu organı vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu müşahede yoluyla gerçekleşmiştir. Nitekim Peygamber, misal âleminin ve hakikat arzının derecelerinde peygamberlerin makamını ve Hz. Adem, Nuh, Musa, İsa ve İbrahim’i misal âleminde müşahade etmiştir. Nitekim bu sırrı haber vererek şöyle buyurmuştur: “Ey Ali! Senin köşkün benim köşkümün yanındadır.” Zira şehadet ve dünya âleminin hakikati ve sureti, misal âleminde tahakkuk etmiştir. Ceberut hakikatlerinin mertebelerinden bir suret ve kaderi a’yanların mazharı, ilahi marifetlerde kökleşmiş olanların da işaret ettiği gibi misal âleminde tahakkuk etmiştir. Bu suretlerden biri ilk zuhur, cilve ve en büyük cisim suretinde tecelli eden berzahi ve cismani arştır. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Arşta Allah’ın yarattığı her şeyin timsali vardır.” Hz. Peygamber’in (s.a.a) diğer bir şuhut türü ise hisler yoluyla vahiydir. Ama hisler uhrevi hislere dönüşmekte ve basar, basirete tebdil olmaktadır. Peygamber kendisine nazil olan vahyi düzenli bir söz veya dizi zil sesleri ya da arı vızıltısı olarak işitiyordu. Peygamber bunu işitiyor ve maksadın ne olduğunu anlıyordu. Ya da koklama yoluyla derk ediyordu. Peygamber ilahi nefhayı güzel ve rububi bir koku suretinde alıyordu. Peygamber’den nakledilen bir hadiste şöyle yer almıştır: “Şüphesiz Rabbimizin bazı günlerinizde bir takım nefhaları vardır. Onu almaya çalışınız.” Allah Resulü (s.a.a) bir başka hadiste şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ben rahmanın nefesini Yemen tarafından alıyorum.” İki nur arasında birleşme cihetinden veya iki misali ceset arasında ittisal cihetinden dokunma yoluyla vahy almaya gelince… Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Rabbimi en güzel surette gördüm.” “Ey Muhammed! Mele-i A’la’nın (yüce melekler topluluğu) çekiştiği şey nedir?” diye sorunca, “Ey Rabbim! Sen daha iyi bilirsin” dedim. Bu iki defa tekrarlandı. Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurdu: “Allah elini iki omuzum arasına koydu. Soğukluğunu iki göğsümün arasında hissettim. Böylece göklerde ve yerde olan her şeyi bildim.” Peygamber (s.a.a) daha sonra da şu ayeti okudu: “Biz İbrahim'e göklerin ve yerin görkemli egemenlik mekanizmasını böylece gösteriyorduk ki, o kesin inançlılardan olsun.” Zevk yoluyla vahy algılama türü de kesindir. Bütün bu zikredilenler ışığında elli birinci ve elli ikinci misbahta yer alan konular açıklığa kavuşmuş oldu. İmam (r.a) elli beşinci misbahta şöyle buyurmuştur: “Abdurrezzak Kaşi, İbn-i Fariz’in kasidesine yazdığı şerhin mukaddemesinde şöyle diyor: “Nübüvvet haber vermek anlamındadır. Nebi ise Allah’ın zat, sıfat, isim, hüküm ve hedeflerini haber veren kimsedir.” Molla Abdurrezzak, İbn-i Fariz’in Taiye kasidesini şerh etmemiştir. Ünlü arif Abdussamed Netenzi’nin müritlerinden biri olan İzzuddin Mahmud Kaşi, Taiye’yi şerh etmiştir. Şerhinin evvelinde Taiye’yi şerh ederken hiçbir şerhe başvurmamayı taahhüt etmiştir. Bence Taiye’nin ilk şarihi Saiduddin Said Fergani’nin şerhine müracaat etmiş olsaydı, daha iyi bir şerh yazmış olurdu. Velhasıl Peygamber’in bütün hüviyeti, en büyük ruh makamı, ilk nur ve ilk akıl mertebesi değildir. “el-Mübayaa mea’l kutub” babında şöyle demişlerdir: “Ona ilk biat eden akl-ı evveldir.” Zira Peygamber’in ayn-i sabiti akl-ı evvelin ayn’ı üzerinde egemen konumdadır. Tenzihi ve teşbihi olmak üzere bütün ilahi isimlerin mahzarıdır. Akl-ı evvel “kabe kavseyn” ve “ev edna” makamında bir yere sahip değildir. Hepsinden de önemlisi en büyük akıl ve ruh hakkani vücud ile muttasıf değildir. Muhammedi külli hakikat (a.s) yükseliş yayında fena fillah ve beka billahtan sonra bütün isimlerde seyretmiş ve bütün ilahi isimlerin hususiyetiyle tahakkuk etmiştir. Zahiri ve batıni isimlerin mazhariyetini cem ile isimler ve kayıtlardan mutlak makam arasında cemiyet makamına erişmiştir. Zahir ve mazhar arasındaki ittihad babından ism-i a’zamın hakiki manası odur. Ne de güzel denilmiştir. “Hamd, habibinin yüzünü cemal tecellileriyle nurlandıran Allah’a mahsustur. Ondan da bir nur parlamıştır. Onda kemallerin nihayetlerini görmüştür. Allah onunla sevinç ve feraha ermiştir. Onun eliyle yazarken Adem henüz mezkur değildi ve kalem yazmıyordu ve yazılı bir levha bulunmuyordu. O (s.a.a) vücud hazinesinin mahzeni, vücud hazinelerinin anahtarı, var olan ve mevcudun kıblesi, hamd bayrağının ve makam-ı Mahmud’un sahibidir. Kemal erbabının seçkinleri onun dilinden şöyle demiştir: “Zuhur denizi ve batın denizi aynı düzeyde İkisini bende gör ki en büyük iki denizin toplandığı yerim.” Hamd bayrağı ve makam-i mahmud, yani “ev edna” makamının sahibi odur. “Ben öyle bir mertebeye ulaştım ki hiç kimseden ve eserden bir haber yoktu” buyurmuştur. “Rabbimden izin istedim, o da bana izin verdi. Bana güzellikler ilham etti de onunla kendisine hamdettim. Şu anda şerhi huzurumda değil. O güzelliklerle O’nun izniyle kendisine hamdettim.
“Benim aydınlığımdan bütün âlem aydınlanır. Sıfat perdemi bir kenara itecek olursam.” Akl-ı evvel, ceberut âleminde onun ilk velayet tecellisi ve tarifi nübüvveti idi. Hayır ve bereketlerin zuhur vasıtası olan bu akıl Muhammedi hakikatin güzelliklerinden biridir. Zira vücud memleketlerinin sultanının nihai seyri olan ahadiyet ve vahidiyet makamına girmek ona özgüdür. O’nun ayn-ı sabiti bütün varlıkların ayanından önceliklidir. Bütün dereceleriyle fiiller cenneti onun varlığını alma kapasitesine sahip değildir. Bu yüzden, “nerede olursa Hakk ile birliktedir ve her yerde onunla birlikte döner.” Tıpkı vücudun efendisi, mülk ve melekûtun yaratıcısı gibi. Bu yüzden Muhammedilerin cenneti, sıfat ve zat cennetidir. Bir rivayette Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Ali hak iledir ve hak Ali ile. O nerde olursa onunla döner.” Buradaki haktan maksad vücud sultanı ve varlık yaratıcısıdır. Kusurlu kimseler Hz. Ali (a.s) hakkındaki bu hadisin gerçek anlamını anlamak istememişlerdir. Bütün bu yazdıklarımızdan İmam’ın (r.a), büyük arif İzzuddin Mahmud Kaşani’nin sözleri hakkındaki açıklaması da anlaşılmış oldu. Arif Kaşani hak ve yakin ehli olduğu için, İmam kendisine özel bir saygı duymaktadır. Bu yüzden de has insanların çoğunun bile derkinden aciz olduğu anlamda –nerde kaldı ki sıradan ilimlerin erbabı anlamış olsun- özel bir lisanla kısa bir cümle de onun sözlerini beyan etmiştir. Hak, her varlık ile özel bir cihet, veridî ve tevliye yakınlığı ile irtibat halinde bulunmaktadır. Mevlana bunu “sebep yakıcılığı” olarak ifade etmiştir:
“O’nun sebep yapıcılığına aşığım. Sebep yakıcılığına sofist gibiyim. O’nun sebep yapıcılığına hayranım. Sebep yapıcılığından şaşkına döndüm.” Özel bir cihet ve veridî yakınlık yoluyla ilk sudur eden şey ve en yüce kalem, O’nun zat, sıfat ve eserlerini haber vermektedir. Hakk’ı soracak olursan şüphesiz Hak, zat, sıfat ve eserlerini haber vericidir. “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir” ayetinin ilk cüzü Hakk’ın tenzihinin, ikinci cüzü ise teşbihinin delilidir. Zira Hakk her duyanın duymasıyla duyar ve her görenin gözüyle görür. Muhammedilerde tenzih, teşbihte ve teşbih de tenzihtedir. Başka bir dille bütün idrak özneleri ve nedenler Hakk’ın failiyet mertebelerindendir. Bu gerçek, ismet erbabı nezdinde kesinlik arzetmektedir. İnsanda ve bütün neden ve sonuçlarda sebepler türeyen eserler hem Hakk’a mensubdur ve hem de bu eserlerin öznelerine. Cem diliyle, “De ki: Hepsi Allah indindendir.” Dirayet erbabı ve ceberuti/lahuti dergah sakinleri nezdinde, “Ne cebir, ne de tefviz, gerçek iş bu ikisi arasıdır” ilkesi, cebir ve tefvizin arasını cem etmek anlamında değildir. Aksine ihtiyar halinde ıstırar ve ıstırar halinde ihtiyardır. “İhtiyar halinde benim bir ihtiyarım yok” veya “kendi ihtiyarımda bana ihtiyar yok” Hakiki muhtar (ihtiyar sahibi) Hakk’tır. İcaddan gayet ve hedefi de dahil bütün faili cihetleri zatının aynısıdır. Bütün eserlerin özneleri Hakk ile mütekavimdir (ayakta). Hakk ile mütekavim olmak, fakirlik ve vücud sultanına ihtiyaç, eşyanın tahakkuk türüdür. “Bütün duyanlar onun işitmesiyle işitir ve her gören O’nun görmesiyle görür. Zira her duyan, O’nun sem’i isminin mazharıdır ve her gören, O’nun basir ismiyle görür. Allah’tan başka bir güç ve kuvvet yoktur. Önceden de dediğimiz gibi meşiyyet sıfatı O’nun zatının aynısıdır. Ama bütün ilahi sıfatlar irsali hakikatlerden sayılır. Tenezzül makamında bütün eşyada cereyan etmektedir. Ama gayb ve hakiki ıtlak makamından ayrılmaksızın. Bu hüküm ilimde de caridir ki şöyle buyurmuştur: “Allah’ım! Ben senden en etkin ilminle dilerim. Senin bütün ilmin etkindir. Allah’ım! Ben senin en keskin (kâmil) ilminle dilerim. Şüphesiz senin meşiyyetin keskin ve kâmildir.” İmam (r.a) seher duasının şerhinde bu duanın bazı sırlarını ifşa etmiştir ki Hakk’ın lisanının bu mübarek lafızlarını dile getirmekte ve ona davet etmektedir. Ama “Resim aldatmasından ressamın kalemini görmek mümkün değil.” İmam (r.a) aklî ve misali neşetler hakkında şöyle diyor: “Bu mişkat ise aynî neşetteki, emir ve yaratılış âlemindeki nübüvvet, velayet ve hilafet hakkındaki bazı sırlar hakkındadır. Bu sırlar şifreli bir şekilde gönül sahibi dostların zevk ve akıl sahibi saliklerin diliyle ifade edilmektedir.” Devamında şöyle diyor: “Onda gaybî misbahlardan doğan ilahi nurlar vardır.” İmam (r.a) ilk nur’da, birinci mişkatta yer alan konulara kâmil bir şekilde işaret buyurmuştur: Orada da söylendiği gibi ism-i a’zam bütün cüzi ve külli isimlerin camiidir. Ahadiyet makamında cemi vücud ile isimlerin taayyünleriyle aralarında hiçbir ayrıcalık olmaksızın tahakkuk etmektedir. Hikmet sahipleri bu makamı “vacibin tam hüviyeti”, “tafsili keşifte icmali ilimle hakikatleri şühud etmek” olarak adlandırmışlardır. Arifler ise bu makamı ve bu makamda gizli olan hakikatler hakikatini şuhud etmeyi “icmali bir şekilde mufassalı görmek” olarak ifade etmişlerdir. Vahidiyet mertebesinde hakikatlerin zuhurunu ve o hakikatleri bilmeyi ise “mücmel olanı tafsilli şekilde görmek” olarak ifade etmişlerdir. Söylendiği gibi kesret, akli tahlil makamındadır. Vücud vahdet ve ıtlakı ile bakidir. İmam (r.a) işaret etmiştir ki ism-i a’zam, yani Allah ismi; cemal, celal, lütuf ve kahır ile ilgili bütün isimlerin ahadiyetinden ibarettir. İsimlerin imamı olarak adlandırılan cam’i ismin, içinde isimlerin cemi vücud ile tahakkuk ettikleri vücud gaybı ve bunların zat ile farkı batın ve zahir, gizlilik ve açıklık iledir.” İmam (r.a) önemli konuların birinde çok dakik ve ince nükteler beyan etmiştir. O da şudur ki Hakk’ın hakikati gaybî hüviyetiyle her şeyle birliktedir. Hakikatlerin hakikati mümkün varlıklarda zuhur, cereyan etme ve gayb ve şuhud mazharlarına tenezzül kaydıyla salt gayb ve mutlak meçhuldür. “O gökte de ilah, yerde de ilah olandır” ayetindeki “huve” (O) kelimesi mutlak gayb makamına işarettir. Uluhiyet ile muttasıf olan mutlak gaybdır. Esmaî ve sıfati hicaplar kabillerin kabiliyetlerini tashih etmektedir. Zira zat, salt zat olduğu hasebiyle bir mazhara sahip değildir. Her imkanî ayn-i sabit zat malumiyetinin taayyünü ve suretidir. Keşif ve yakin erbabı olanların söz birliği şu ki vücud, salt vücud olduğu hasebiyle bir esere sahip değildir. Aksine gizli bir eklentide bulunmak gerekir. Böylece eser sahibi veya eserin üzerine tavakkuf ettiği şey o eklenti sayılmaktadır. Zira kevn (olmak) vücud ve mertebe arasında mahsurdur. Eser vücuda değil, mertebeye izafe olmaktadır. Söz konusu eserler uluhi mutlak vücud mertebesine izafe edilmekte ve de “eserlerin istinad ettiği isimler” olarak adlandırılmaktadır. Hak, uluhi taayyün ve Allah ismiyle tecelli makamıyla mümkün varlıklarda etkindir. Hayır ve bereketler izafe olan ve a’yanda tecelli eden isimler yoluyla açılmaktadır. İkinci mişkatın, “ikinci nur” bölümünde beyan ettiğimiz gibi her etkilinin, etkilenendeki etkisi, o etkilinin özel sıfat ve ismi cihetindendir. “Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır.” Her varlık; zat, sıfatlar ve ilineklere sahiptir. Âlemin cevherleri Hakk’ın zat mazharıdır. A’raz (ilinekler) ise Hakk’ın sıfatlarının mazharıdır. Her cevher ise ilinekler ile sarılıdır. Nitekim, “Bunun altında izhar edilmeyecek sırlar vardır ve en iyisi bu sırrı örtüleri altında gizli bırakmaktır” demişlerdir. Bu nefis eserden istifade eden bendenize göre ise zahir ve mazharın ittihadı ve her zerrede ilahi hüviyetin zuhuru babından a’yan üzerine ifazede bulunan da O’dur. Her türsel suret, O’nun isimlerinden bir isimdir. O Hakk’ın yüzünün perdelerindendir. Bundan da hak ve yakin ehli kimselerin (fıkıh ve kelamcıların değil) göz nuru olan vücudî tevhid sırrı ortaya çıkmaktadır. Zira O’nunla mazharlar arasında bir hicab yoktur. Vücuda özel yönden, sebepler ve hazırlayıcı nedenler yoluyla etkili olan da odur. İkinci mişkat, altıncı nurda şöyle denilmiştir: “O, takaddüsüyle bütün eşyada vardır. Zuhuruna rağmen ondan mukaddes ve yücedir. Âlem, Hakk’ın huzurunun meclisidir ve varlıklar meclisinde hazır bulunanlardır.” Mutlak hak, zat gaybında bütün vücudî mertebeleri müşahade etmektedir ve bütün mümkünleri bilmektedir. Bütün harici hakikatler vücudun enine ve boylamına, mertebelerinde zatları itibariyle Hakk’ın meşhududur. Mükaşefe erbabı, özellikle de telvinden sonra temkin makamına, mahvdan sonra sahv makamına, özellikle de iki fenadan fena makamına ve iki sahv makamına erişenler, Hakk’ı arşın derecelerinde müşahede etmekte ve Hakk’ı eşyayı ihata eden izzet makamında ve mümkün hakikatleri mecliste hazır olanlar ve hatta huzurun (hazır olmanın) kendisi olarak müşahede etmektedir. Vücut sultanı ve melik’ul-müluk’a yönelik edep hakkına riayet etmektedirler. İmam (r.a) yedinci nurda şöyle buyurmaktadır: “Kamil arif şeyhimiz Şahabadi (Allah gölgesini başımızdan eksik etmesin) şöyle buyurdu: Hz. Musa (a.s) Hızır’a soru sormamaya dair söz verdiği halde üç soru sordu: Bu soruları Allah’ın huzuruna riayet etmek için sormuştu. Zira günah, Hakk Teala’nın huzuruna saygısızlıktır, Peygamberler ise Allah’ın huzuruna yapılan saygısızlığı önlemekle görevledir.” Bazı şuhut erbabı Hızır (a.s) ile mülakat edince, Hızır (a.s) şöyle buyurmuştur: “Musa b. İmran için doğduğu günden görüştüğümüz güne kadar başından geçen olaylar hakkında binden fazla mesele hazırladım. Musa, onlardan sadece üçü hakkında sabredemedi.” Sahih-i Müslim’de ise Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: "Allah, Musâ'ya rahmet buyursun; keşke sabretseydi de Hızır'la onun haberinden bize anlatsaydı, ne hoş olurdu...” Allah Resulü (s.a.a) daha sonra şöyle buyurmuştur: “Bu Musa’nın ilk unutkanlığı idi.” Ubeyy b. Ka’b ise bizlere Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu belirtmiştir: “Musa (a.s) kavmine Allah’ın nimet ve bela dolu günlerini hatırlattıktan sonra şöyle buyurmuştur: “Yeryüzünde benden daha hayırlı –veya bilgili- bir kimse yoktur.” Bunun üzerine Allah ona şöyle vahyetti: ‘Ben yeryüzünde senden daha hayırlı birini biliyorum.” Musa (a.s) da bunun üzerine, Ey Rabbim! Onu bana göster!” diye arz etti.” Musa ve Hızır’ın (a.s) hikâyesini, mülakatını ve özellikle Hızır’ın Musa’ya (a.s) defalarca hatırlatmasını naklettikten sonra, başka bir rivayete göre Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah ona balığın yerini gösterince, “İşte bana da burası söylenmişti” dedi. Orada örtünmüş bir adam gördü. Üzerinde bir elbise vardı. Musa ona selâm’un aleykum” dedi. Hızır ise, “aleykum’us selam” dedi.” Musa (a.s), Hızır’a (a.s) şöyle buyurdu: “Sana öğretilenden hakkı bana öğretmek şartıyla sana tâbi olabilir miyim?” Hızır (a.s), sahip olduğu velayet kemali sebebiyle kendisini mürsel ve ul’il-azm peygamberlerinin huzurunda gördüğü halde Musa’yla kendi işinin akıbetinden haberdar olduğu için şöyle buyurdu: “Sen benimle beraber sabra takat getiremezsin, iyice bilmediğin bir şeye nasıl sabredebilirsin ki?” Musa (a.s), “ben senden marifet elde etmek üzere görevlendirildim” diye buyurdu. Allah Musa’yı, Hızır’ın huzuruna varmakla görevlendirmişti. Musa (a.s) ıstırap içinde olduğu halde Hızır’a şöyle buyurdu: “Beni İnşaallah sabırlı bulacaksın. Sana hiç bir hususda karşı gelmem” Ama, Hızır’ın zahiren kendi görüşüne göre şeriate muhalefet ettiğini görünce iradesini kaybediyordu. Musa (a.s) Hızır’ın daha bilgili olduğunu ve Allah’ın da her ikisinden daha bilgili olduğunu bildiği halde her defasında kendisini kaybetti. Hızır (a.s) ona kendi makamının hakikatini hatırlatıyor ve şöyle diyordu: “Ben sana benimle beraber sabra güç yetiremezsin demedim mi?” Musa (a.s) onun hüccetini unuttuğunu söylüyordu. “Unuttuğumdan dolayı beni kınama. Bu işte benim başıma güçlük de çıkarma.” İmtihanın üçüncü mertebesinde, yani çocuğun öldürüldüğünü müşahede edince, “büyük bir korkuya kapılarak” şöyle buyurdu: “Masum bir nefsi kısas hakkın olmaksızın öldürdün mü? Gerçekten yadırganacak bir şey yaptın!” Allah Resulü (s.a.a) buraya gelince şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmeti, bizim ve Musa’nın üzerine olsun. Acele etmemiş olsaydı, ilginç şeyler görürdü. Lakin o arkadaşını kınamaya koyuldu” Ubeyy b. Ka’b’dan şöyle nakledilmiştir: “Allah Resulü (s.a.a) peygamberlerden birini zikredince kendinden başlıyor ve şöyle buyuruyordu: “Allah’ın rahmeti bize ve kardeşimin üzerine olsun.” Mezkur kaynakta (147. hadiste) yer aldığına göre İbn-i Abbas ve Hürr b. Kays b. Hisn’il Fezari, arasında Musa’nın arkadaşı kim olduğu hususunda tartışma çıkmıştır. İbn-i Abbas, Musa’nın (a.s) arkadaşının Hz. Hızır olduğuna inanıyordu. Bu esnada Ubeyy b. Ka’b Ensari, onların yanından geçti. İbn-i Abbas ona şöyle sordu: “Sen Resulullah’ın onun hakkında ne dediğini duydun mu? Ubeyy şöyle dedi: “Ben Resulullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Musa (a.s) İsrailoğulları arasında iken bir şahıs gelerek kendisine “senden daha âlim birini biliyor musun?” diye sordu. Musa, “Hayır” dedi. Bunun üzerine Allah ona vahyetti ve “Kulumuz Hızır senden daha bilgilidir” dedi.” Peygamber’in, “keşke Musa sükût etseydi ve Hızır’a itiraz etmeseydi” sözünden maksat, Allah’ın o iki şahsın macerasını bütünüyle nakledeceği hususuydu. “Sen Allah'ın İlminden bir ilmi bilmektesin ki, Allah onu sana öğretmiştir. Onu ben bilmem. Ben de Allah'ın ilminden bir ilim üzerindeyim ki, onu bana öğretmiştir. Sen bilmezsin” böylece Hızır insaflı davranmış oldu. Ama Hz. Hızır’ın ayrılmasının hikmeti ve sırrı başka bir şeydir. Hz. Hızır’ın başlarında yer aldığı Hakk’ı bilenler ve arif kimseler, “Resul’ün size getirdiğini alın, sakındırdığı şeylerden de sakının” ayetinin hitabının semavi cihetlerine tam teveccüh etmektedirler. Hızır’ın Musa’ya bildirimi, ondaki sıkıntıyı gidermek içindi. “İyice bilmediğin bir şeye nasıl sabredebilirsin ki?” Diyerek incitmiş olduğu Musa’nın gönlünü aldı. Oysa Hızır (a.s) Musa’nın risalet mertebesinin yüceliğini ve bu rütbenin kendisi için olmadığını da çok iyi biliyordu. Hızır (a.s) risalet makamına saygı gösterdiği halde kalbiyle de Allah’ın Musa’ya, Hızır’ın özel velayet ilminde daha kâmil olduğunu hatırlattığını müşahede ediyordu. Bu rububi kaynaktan ortaya çıkan bir hitaptı. Musa (a.s) zevk ve tecrübeden ibaret olan el-Hebir isminin özel ilmi hakkında Hızır mertebesinde olmadığı ve batında velayet cihetinin nübüvvet cihetinden daha güçlü olduğu ortaya çıkınca –çünkü eğer Musa velayetten doğan keşifte Hızır’ın makamında olsaydı, itiraz etmezdi. Oysa Hakk Musevi nefsi bu işe müteveccih kıldı- artık ne Hızır ile görüşmesi gerekliydi ne de Allah onu Hızır’ın huzurunu derk etmeye teşvik etti. Hakikatte Hızır Musa’ya kusurunu hatırlattı ve hatta söylediği şeylerin haktan feyizlendiğini önemle vurguladı. Buna göre Hz. Musa (a.s) her ne sebeptense –nisyan olabilir- Hz. Hızır’ı şöyle söylemeye zorladı: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam bir daha benimle arkadaşlık etme.” Böylece onu kendisine bir şey sormaktan sakındırdı. Üçüncü defa sorunca da “Artık bu senle, benim aramızın ayrılmasıdır” dedi. Musa onun daha önce kendisini soru sormaktan sakındırdığını bildiği için bir şey demedi ve ondan bir daha arkadaşlık etmesini istemedi. Peygamber (s.a.a) Musa’nın sabırsızlığının Hızır’ın (a.s) velayeti ölçüsünce velayete ermemesinden veya ilahi dergâha yakın bu iki kimsenin velayetlerinin aynı ufukta olmasından kaynaklandığını söylemiş ve şöyle buyurmuştur: “Allah, bize ve Musa’ya rahmet etsin. Keşke sabretseydi de onların haberlerini bizlere nakletseydi.”Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer acele etmeseydi, ilginç şeyler görürdü. Lakin hemen kınamaya kalkıştı. Bu birlikteliğin bir faydası da şuydu: “Musa (a.s) birçok peygamberlerden üstündü. Yüce bir makama sahipti. Özel imtiyazları bulunuyordu (Allah melek vasıtası olmaksızın onunla konuşmuştu, ona eliyle yazdığı Tevrat’ı indirmişti, nitekim Peygamber (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Allah Tevrat’ı eliyle yazdı, Tuğba ağacını eliyle dikti, Adn cennetini eliyle yarattı ve Âdem’i eliyle yarattı.”) Aynı zamanda Musa (a.s) ez-Zahir, isminden hâsıl olan ihsanlardan büyük bir paya sahipti. Allah onun “el-Batın” isminden hâsıl olan feyizden ve hükümlerinden nasiplenmesini de istedi. Bu yolla Musa (a.s) bu iki isim arasındaki cem makamına müşerref oldu. Elbette “ez-Zahir” isminden nasibi daha çoktu. |