| 3 TOPLUMSAL ROMAN İlk toplumsal roman örnekleri 1300/1920’li yıllarda ortaya çıkar. Bu romanların yazarları, fahişeleri, siyasî ve idarî yozlaşmayı, meşrutiyet sonrası yıllardaki toplumsal güvensizliğini betimleyerek devrimin sonuca ulaşamamasından doğan genel umutsuzluğu yansıtırlar. Fahişeler ve memurlar bu romanlar tarafından tanıtılmış olan en belirgin tiplerdir. İşçiler, toplumsal romanın meşrutiyet yönetimi düzenini eleştirmesiyle birlikte çağdaş İran edebiyatı sahnesine girer, Rıza Şah döneminde ülkenin merkeziyetçileşmesi ve bürokrasinin gelişmesiyle birlikte Farsça romanların en aslî karakterlerinden olurlar. Özellikle o yıllarda işçi sınıfının içinden pek çok yazar çıkar. Meşrutiyet hareketinin ve parlamenter sistemin kurulmasının ardından, ülke yönetiminde yeni idarî kurumlar meydana geldi. Devlet daireleri, başlangıçta, kimi nedenlerle toplumsal sınıflarından kaçan kimselerin sığınağı oldu. Herkesten önce, bir kenara itilmiş aristokratlarla servetsiz ve topraksız kalmış feodaller devlet dairelerinin eşiğine yüz koydular. Bu kimseler, parasızlık utancı yüzünden, devletten aldıkları belirli ve sabit bir maaşla müflislikleri üzerine perde çekebilmek için devlet dairelerine geliyorlardı. İkinci aşamada, din adamlarından (ruhanîler) bir bölüğü geleneksel kıyafetlerini çıkartıp Avrupaî giysilerle saygıdeğer aristokrat rakiplerinin yanı sıra masa başına oturdular. Bu yıllarda işçiler henüz elle tutulur bir toplumsal sınıf haline gelmemişler ve henüz daha sonraki işçilerin muhafazakârlık, donukluk, sabırsızlık ve ilgisizliğini ortaya koymamışlardı. Okur yazar ve eğitimli kentlilerden oldukları, sabit gelirleri ve boş vakitleri olduğu için yalnızca yönetsel işlere yönelmekle kalmıyor, roman ve piyes yazıyor, gazete çıkarıyor, parti kuruyorlardı ve genel olarak kültürel ve toplumsal bakımdan etkindiler. Hatta 1320/1940’lı yıllara kadar basım işleri ve kitap yayımcılığı tek başına bir iş olarak yazarların hayatını ve geçimini sağlayacak düzeyde olmadığından, İranlı yazarlar ister istemez öğretmenler, üniversite hocaları, devlet memurları ve siyaset adamları camiasının birer üyesiydiler. Orta sınıfın gelişmesi ve şehirlerin kalkınmasıyla işçilerin sayısı da günden güne artıyordu. Nitekim 1330/1950’li yıllardan sonra memur aileleri kentli toplumun en vazgeçilmez kesimlerinden birisi oldular. 1340-1350/1960-1970’li yılların yazar ve aydınlarının çoğu bu ailelerden çıktı. Ancak toplumsal roman yazarlarının fahişelere yönelmesinin nedenlerinden birisini, onların romantik Fransız yazarlarından etkilenmeleri olarak kabul etmek gerekir. Bu reformcu ve yenilikçi roman yazarları, Victor Hugo, Alexandre Dumas ve başka romantik yazarlardan etkilenerek “kötü kadınların bir insan olarak değerlerini sosyete dünyasının kalıbında yeniden onlara kazandırmaya” çalışırlar. Aşkın tabu olduğu bir toplumda, aşk öyküleri genellikle erkeklerin fahişelerle ilişkileri şeklinde ortaya çıkar ve bu ilişki, ahlâkî bir sonuca ulaşmak için uygunsuz bir sona sahiptir. Toplumsal roman yazarları aynı zamanda, öykülerinin malzemesini uzak geçmişten değil kendi zamanlarının sorunlarında alıyorlardı. Aynı zamanın insanlarını ele alış, tarihî romanın “sadece müstesna bir tarihî şahsiyet roman kahramanı olabilir” şeklindeki derin romantik savını kuşku altında bıraktı. Toplumsal romanın ortaya çıkışının kendisine özgü tarihî ve edebî nedenleri vardı. “I. Dünya savaşından sonra yayılmakta olan ekonomik kriz sonucunda, İran’ın çilekeş halkı için evlilik bir lüks haline gelir. Bu durum İran’da fuhşun en az Avrupa ülkelerinde olduğu kadar yayılmasıyla sonuçlanmıştır.” Toplumsal roman yazarlarının çoğu, toplumsal ve tarihî bakış açılarının kısıtlı oluşu yüzünden, fuhşun -yoksulluk, işsizlik, cinsel mahrumiyet- gibi siyasî nedenlerini göremediler ve genellikle duygusal ve ahlâkî çıkarımlarla yetindiler. Ancak Tahrân-i Mehûf’ta fahişeler, mahallesi, sakinleri, müşterileri, satıcıları, kendilerine özgü davranış biçimleri ve örgütlenmesi olan kentli bir olgu olarak sosyolojik bir bakışla kendilerini gösterdiler. Öncü olan Muşfik-i Kâzimî dışında bu yazarlardan hiçbirisi, sanatsal bakımdan da romanlarının konusunu bir seçime tâbi tutmadılar ve İran romancılığında herhangi bir değişime yol açamadılar. Hepsinin modeli, onun ölçüsünde bir heyecan uyandırmayı ve yeniliğe ulaşmayı başaramasalar da Tahrân-i Mehûf romanıydı. Onlar orta halli ya da müreffeh kadınların fahişeleşmesi modelini aşırı şekilde tekrar ederek düşmüş kadınların derdine ortak olmayı bahane edip ahlâkçı vaazlara yöneldiler. Kadın toplumsal bir varlık olarak, meşrutiyet devrimiyle eşzamanlı olarak edebiyata girer ve toplumsal romanların ana karakterini oluşturur. “Öyküleri yazarlık sanatı bakımından ne kadar ham ve yalın görünse de, tarihî ve sosyolojik bakımdan değerli, yeni bir değişimin göstergesi olan ikili bir edebiyattır: Kadın, bir yandan klâsik şiirin rüyasından romanın gerçekliğine düşerken bir yandan da edebiyat, genel ve türdeş bir kadın yerine, gerçeklikte kadını ve onun toplumun bir bireyi olarak konumunu kavrar ve onu tanıma peşindedir.” Toplumsal romanlarda, çaresizce kendi aşkına göz yumarak istemediği evliliklere boyun eğen, çok evlilik ve tek taraflı boşama geleneğinden kaynaklanan aşağılanmalar altında ezilen kadın, hurafeci ve geri kalmış bir toplumun kurbanı şeklinde tasvir edilir. Yazarlar, heves peşindeki zengin adamlar tarafından aldatılan genç kızların durumunu betimleyerek, kadınların kaderin konusunda duydukları kaygıyı gösterir, toplumsal adaletsizliğe ve onlar arasında cehaletin ve hurafelerin yaygınlaşmasına itiraz ederler. Aslında, insanlık dışı gelenekleri eleştirmek ve toplumdaki olumsuz yönler konusundaki hoşnutsuzluklarını ortaya koymak için, kadınların aile ve toplum içindeki kötü durumlarına eğilirler. Bu dönemde, kadının durumu, gerici geleneklerin ve toplumsal tıkanıklığın en belirgin göstergesi olarak tanıtılır. Toplumsal roman, 1300/1920’lerin oynak ve değişken yıllarında, eski değerlerin çökmesi, aristokrasinin ahlâkî ve toplumsal yok oluşu, orta sınıfın ve batılı âdetlerin ve tezahürlerin onun yerini alması gibi sınıfsal yer değiştirmelerin betimlenmesi ve yine kadınların özgürlüğü meselesini ortaya atması bakımından dikkate değer. Bu romanlarda, idarî ve duygusal ilişkiler, devlet makamlarının ve şeriat yargıçlarının davranışları, Tahran’ın coğrafyası, ulaşım araçları, halkın yiyecek ve içecekleri gibi çeşitli ilginç yaşam tarzlarıyla karşılaşırız. Toplumsal roman yazarları, aristokrasinin içinden çıkan ve genellikle Encumen-i İrân-i Cevân (Genç İran Derneği)’a üye olan aydınlar idiler. Bu derneğin tüzüğünde, “o zamanın eğitimli gençlerinin istekleri ve emelleri vardı; ama asıl konu, İran’ın modernleşme yolunda adım atmasının ve yeni bilimleri almasının kaçınılmaz olduğuydu.” Bu dernek, Avrupa’da eğitim görmüş kimseler tarafından 1301/1922 yılında Tahran’da kuruldu ve dört ay sonra üye sayısı elliye ulaştı. Dernek üyeleri “Bu ülkede batılıların ilerici ruhiyatının ve düşüncelerinin yayılmasını isterler... Aşağı yukarı çoğu Dışişleri ve Maliye Bakanlığı, belediye ya da okullarda öğretmenlik gibi devlet işlerinde çalışmaktadırlar... Derneğin etkinlikleri, makale, söylev, tiyatro yazmak ve sportif çalışmalardan ibarettir.” Ca’fer Han ez Fireng Ber-geşte adlı piyes, Genç İran’ın yayınları arasında basıldı. Derneğin kurucularından Hasan-i Mukaddem, İranlı kadınların sıkıntısı ve yoksunluğu konusunda hassastı ve aristokrat kadınların yozlaşmasını hicveden birkaç öykü yazdı. Kadın hakları da derneğin ilgilendiği konular arasındaydı. İrânşehr ve Nâme-yi Firengistân dergilerinin Berlin’deki yazı kurullarının üyesi olan hukuk mezunu Muşfik-i Kâzimî (1281-1356/1902-1977) 1305/1926’da İran’a geri dönerek bir süre Genç İran’ın müdürlük görevini üstlendi. Yazarın keskin görüşlülüğü kitabı için seçtiği isim olan Tahrân-i Mehûf (Korkunç Tahran)’tan da belli olmaktadır. Bu roman, meşrutiyet sonrası yılların karmaşasını ve kayıtsızlığının açık bir tasviridir. Ancak yazar, ilgi odağına kadınların esef verici durumunu yerleştirmiştir. “Tahrân-i Mehûf romanı, uygun bir zamanda, meşrutiyet döneminin değişim arayışında olan toplumunda kadın meselesini ortaya attı ve bu alanda bariz bir etki yarattı. Bu nedenle onun ardından tefrika edilen bir dizi roman uzun süre bu meseleyi İran basınında devam ettirdiler.” Tahrân-i Mehûf 1301/1922 yılında Sitâre-yi İrân gazetesinde tefrika edildi ve 1303/1924’te kitap olarak basıldı. Öykü, Ferruh ve Mehîn’in aşkı etrafında döner. Ancak yazar okuyucuyu öyküye çekmek için, Farsça halk hikâyeleri geleneğine ve Alexandre Dumas’nın Monte Cristo Kontu gibi romanlarına dayanarak öykünün kahramanını, kendisinin bireysel kahramancılığa dayalı görüşünün bir göstergesi olan türlü abartılı olaylara sokar. Kaçar sarayının mensuplarından, meşrutiyet devrimi sonucunda makamını ve servetini kaybetmiş bir adamın oğlu olan Ferruh, Mehîn’e aşıktır. Mehîn’in babası Fahru’s-saltana, tarihi olaylar sahnesinde Ferruh gibi soylu aristokratların yerini almak isteyen yıldızı yeni parlamış bir dalaverecidir. Nüfuzlu idarî makamlarla işbirliği yaparak Meclis’te vekil olmak istemektedir. Bu alışverişte kızını bile satışa çıkarmaktan çekinmemekte, onu Şehzade K’nın oğlu Siyâvuş Mirza’ya vermek istemektedir. Okuyucu, boş bir adam olan Siyâvuş Mirza ile birlikte Tahran’ın aşağılık mekânlarına, meyhanelerine, genelevine gitmekte, fahişelerin hayatlarıyla tanışmaktadır. Bunlar arasında İffet’in macerası hepsinden daha fazla dinlemeye değerdir: O aristokrat bir ailedendir. Kocası yönetimde yükselme basamaklarını çıkmak için onu bürokratlarla yatmaya zorlar. Kendisini genelevde bulan kadın bir olay esnasında Ferruh tarafından kurtarılır. Yazar, Ferruh’u türlü türlü maceralara sokar, ona abartılı kahramanlıklar, serdengeçtilikler yakıştırarak asilzadelerin saygıdeğer kimseler olduklarını okuyucuya âdeta tembih eder. Ferruh, Tahran-Kum yolunda Mehîn’i kaçırır ve Şimîrân’a götürür. Ancak ertesi günün sabahı Fahru’s-saltana jandarmalarla birlikte oraya gelerek Mehîn’i alır. Romanın geri kalanı, Ferruh’un Mehîn’in başına neler geldiğinden haber almaya ve hizmetçisini hapisten kurtarmaya çalışmasıyla geçer. Fahru’s-saltana kızının gebe kaldığını anlayınca Ferruh’u sürgüne gönderir. Mehîn doğum sırasında ölür. Ferruh’un mücadelesi, özgür yaratılışı aydınların aristokrasinin zulmüne, kutsal görünümlülerin rüşvetçiliğine, cehalete ve yozlaşmaya karşıtlığını göstermektedir. Ona göre “aristokrasi, bilginin, kültürün ve halk yönetiminin kurulmasında halkın en büyük düşmanıdır. Bunlar, halkın genelinin özellikle de kadınların cahil kalmasını isterler ve var güçleriyle eğitimin yayılması yolunda atılan her adımı engellerler.” Ferruh, halkın dünyasının kararmasına sebep olanlardan öç alma düşüncesindedir: “Şimdi ağlama zamanı değil. Ağlayıp sızlayarak geçmiş tamir edilemez; geleceği ve intikamı düşünmek gerek.” Tahrân-i Mehûf’un başarısı yazarı kitabın ikici cildini yazmaya özendirir. Ancak Yâdgâr-i Yek Şeb (Bir Gece Hatırası, 1305/1926) adıyla yayımlanan bu cilt, birinci ciltteki düşünsel cesarete ve sanatsal yenilikçiliğe sahip değildir. Öykü 1299/1920 ihtilali eşiğindeki Tahran’ın tasviriyle baş-lar. Ferruh, Kazak yetkililerinden birisi olmak unvanıyla düşmanlarını birbiri ardınca tutuklar: “Umarım yakın bir gelecekte sizleri adalet mahkemesinin kürsüsünün önünde görürüm.” Ancak, Mehîn’in öldüğünü anlayınca umutsuzluğa kapılır. Öykü dağınık ve sıkıcı bir şekilde birinci ciltteki kahramanların maceralarını devam ettirir. İffet ve Ferruh’un hizmetçisi gibi bütün zulme uğrayanlar bir araya gelirler; Ferruh kendi başından geçenleri anlatır: sürgün yolunda birkaç köylünün yardımıyla firar etmiş, bir süre çiftçilik yapmış, sonra ağanın kâtibi olarak Aşkâbâd ve Bakü’ye gitmiştir. Rus devriminin gerçekleşmesiyle birlikte, bir grup İranlı da eğer mümkün olursa bu devrimin ateşini İran’a yönlendirmek için örgütlenirler. Ferruh da sevgilisine kavuşmak için, onlara işbirliği yapmaya hazırlanır. Devrim komitesi Rusların da yardımıyla Reşt’i ve Enzelî’yi fetheder ve İngiliz güçlerini geri püskürtür. Ancak bazı komite liderlerinin aşırılıkları Ferruh’u endişelendirir. Devrimciler arasındaki siyasî bölünmeler ve terörler olunca Ferruh, maksadına ulaşmaktan tamamen umutsuzluğa düşer ve sonunda devrimcilerin düşmanları olan Kazaklara katılır: İçinden gelen bir ses ona kal ve Kazaklarla işbirliği yap, bu yolla dilediğine daha kolay ulaşırsın diyordu. 1299/1920 ihtilalcilerinden birisi olarak Tahran’a giren Ferruh, ihtilal rejiminin bozguncu devlet adamları ve aristokratlarla mücadeleye kalkışacağını zanneder. Ancak Seyyid Rıza’nın yüz günlük kabinesi düşer, tutuklanmış olanlar “hatt-ı hümayun” ile serbest bırakılır, özgürlükçüler ise zindanlara gönderilirler. Yurtseverler, özgürlük ve gerçek meşrutiyet yandaşlarının katlanmaktan başka çareleri yoktu; gözlerini sadece Tanrı’ya dikmeleri gerekiyordu, çünkü kullarının, ilerleme ve gelişme yolundaki dikenleri, gereksiz ve iddiacı varlıkları ortadan kaldırma çabası bir yere varmamıştır. Birinci ciltte büyük bir coşkuyla gelecekten ve intikamdan söz eden Ferruh, Rıza Şah’ın iktidara geçmesiyle, toplumsal hareketten dışlanarak ailesine sığınır ve her türlü girişimi yararsız bulur: “Ferruh, gerçek intikam sahibinin bir gün birisini göndereceğini, özgürlük ve reform düşmanlarının şerrini bu zavallı milletin başından uzaklaştıracağını” ummaktadır. Birinci ciltten ikinci cilde doğru kahramanın huyunun değişmesi, romanın toplumsal bakış açısının meşrutiyetten Rıza Han dönemine doğru nasıl değiştiğini yansıtmaktadır. Romanın meşrutiyet edebiyatı alanına giren birinci cildi, mücadeleyi ve değişimi savunur, ancak ikinci ciltte mevcut sistemle uzlaşarak sonuçta bireysel reformculuktan –inzivaya çekilme ve çocuk yetiştirme ölçüsünde- söz etmeye başlar. Genellikle bürokrat sınıftan çıkan Muşfik-i Kâzimî gibi aydınlar, yönetim sisteminin gelişmesini ve modernize olmasını istiyor, egemen düzenin sağlamlaşarak yerleşmesini, yeni dünyanın değişimlerine ayak uydurmasını ve kendileri bir gün babalarının yerine genel işlerin başına geçene dek onların bugünkü düzeni yönetmelerini diliyorlardı. Rıza Şah aslında meşrutiyet döneminin bu aydın grubunun pek çok arzusunu gerçekleştirmişti. İşte tam da bu sebeple, meşrutiyet önderlerinin artıklarından pek çoğu başlangıçta ona yardım etmişlerdi. Muşfik-i Kâzimi de devlet hizmetine girer ve önemli siyasî ve idarî görevler alır. Gol-i Pejmorde (Solgun Çiçek, 1308/1929), Eşk-i Por-behâ (Değerli Gözyaşı, 1309/1930) gibi öteki eserlerinde, Âryenpûr’un dediği gibi “bütün ilgisini ortaya düşmüş küçük aşk ve geçim konularına yönlendirir ve çağdaş ciddî toplumsal meseleleri tamamen gözden uzak tutar.” Muşfik-i Kâzimî’nin 850 sayfalık romanının fazla bir edebî değeri yoktur. İkinci ciltte açıkça telif zaafı görülmektedir. Bu dağınık roman, içsel bir bağlantıya sahip değildir. Asıl öyküyle uyumlu olmayan ikincil rivayetler, öykünün geliştirilmesinde etkili bir rolü olmayan çeşitli karakterler, gevşek ve ilkel nesri ve tiplemeleriyle, ilk toplumsal roman örneğinin aşırı zaafının göstergesidir. Aslına bakılırsa toplumsal roman Avrupai tefrikalarla Farsça uzun halk hikâyeleri arasında gidip gelmektedir. Bu edebî tür, dil, mekân, zaman, kişiler ve genel olarak eserin yapısı bakımından eski anlatımcılığın (nakkâlî) etkisi altındadır. Anlatıcı (nakkâl) kimi zaman anlatıyı uzatmak, başka gecelere aktarmak, başka bir ihtiyacını karşılama imkânı bulmak için sözü de uzatır. Bazen duraklar, bazen arkası arkasına cümleler kurar, birbiri ardına uygun sıfatlar yakıştırır, benzetmeler yapar, örnekler getirir, meseller anlatır, sözlerine şiir çeşnisi katar, bazen de tarihe sığınır ya da başka bir yerden uzun bir kıssaya başlar. Toplumsal roman yazarı da romanın hacmini büyütmek için, o dönem romanlarının belirleyici özelliklerinden birisi olarak, anlatıcılar (nakkâ-lân) gibi kelime yıkıntılarını okuyucunun başına yıkar. Zaman, mekân ve kişiler bakımından da anlatıma hakim olan kaderci görüş, anlatıcının dilediğini yapan faal bir zat’a inanması, insanın ezelî ve ebedî fıtrat ve kim-liğine olan inancı, anlatılan tipleri öznel ve nesnel şartlara, tarihî geçmişe ve hâle bağlı olmayan, hatta tamamıyla zamansız ve mekânsız kişiler kılar. Bu kişilerin tek boyutlu oluşu, değişmezlikleri, sadece kaderin elinde kah-roluşları da ilk toplumsal romanların özelliklerindendir. Öykü karakterleri ya kar kadar beyaz ya kömür kadar karadırlar. Hiçbirisi gerçek insanlar gi-bi çeşitli tabiatların bileşiminden oluşmazlar. Öykünün iyi adamı birdenbire ve tamamen tesadüfî bir şekilde ortaya çıkar ve iyilikçi rolünü oyna-maya başlar. Sevgilisine ulaşmak için türlü türlü maceralarla karşılaşır, bunlar mucizenin ve rastlantının baş rolü oynadığı müstesna macera-lardır. Roman kahramanının topluma karşı duygusal direnişi -ki sonuçta kahramanın yenilgiye uğrayıp mevcut durumu kabullenmesi ile son bulur- bütün toplumsal romanların özelliğidir. Tahrân-i Mehûf’un etkisi altında, Abbâs-i Halîlî Rûzgâr-i Siyâh (Kara Dönem, 1303/1924), İntikâm (Öç, 1304/1925) ve Esrâr-i Şeb (Gecenin Sırrı, 1305/1926); Yahyâ Devletâbâdî Şehrnâz (1304/1925) ve benzeri yazarların kaleminden çıkan romanlar 1320/1941 yılı Şehriver ayına dek İran edebiyatının tekrar ve ölü toprağıyla dolu atmosferini doldururlar. Ahmed Ali Hodâdâde-yi Teymûrî’nin Rûz-i Siyâh-i Kârger (İşçinin Kara Günü, 1305/1926) ve Rûz-i Siyâh-i Ra’îyyet (Halkın Kara Günü, 1306/1927) adlı romanları, o dönem toplumsal romanında istisnaî bir olgu olarak kabul edilirler. Hodâdâde ilk romanında önceki yazarların aksine işçi sınıfının ve emekçi halkın hayatını betimlemek ister, çiftçi kadınları belirli bir toplumsal sınıfın üyeleri olarak göz önüne alır: “Şimdiye dek bir köylünün bütün hayatını böylesine geniş açıklayan bir kitap görülmemiştir. Aksine her zengin hakkında, yalan yanlış binlerce şey uydurulmuş ve dergiler bunları yayımlamışlardır. Amacımız tarih yazmak olmamakla birlikte doğal olarak olmuş olan bazı önemli olaylar özetle yazılacaktır. Çünkü bu olaylar söz konusu emekçinin ömrünün son günlerinde meydana gelmiştir.” Yazar, halkın sade dilini kullanır; kitabı yazım ve kompozisyon hatalarından uzak değildir. Öykünün anlatıcısı Bahtiyar, okuması yazması az bir Kürt çocuğudur. Yazar öykünün nesrini ve bakış açısını onun bilgisi ve görgüsü bağlamında tutmaya çalışır; çocuğun tanık olamadığı olayları başkalarının ağzından anlatır. O dönemin romanlarının aksine, bu eserde edebî ve duygusal cümlelerden eser yoktur. Böylece, çiftçi Kürt çocuğunun hayatını ve gelişim seyrini, çocukluğundan olgunluğuna dek meşrutiyet dönemi tarihinin olayları düzleminde anlatan bir öykü ortaya çıkar. Kendisini bir yazar olarak bedavacılıkla emekçilik arasındaki berzahta yer almış olarak gören Hodâdâde, güçlü deliller ve ilkelerle uzun zaman sonra bu bahtı ters dönmüş millete bir hizmette bulunmaya çalışmaktadır. Bu yüzden kitap, biçimi, toplumsal betimlemelerdeki cesareti ve keskin görüşlülüğü, zamanın yönetiminin kokuşmuş kurumlarını sergilemesi bakımından, meşrutiyet dönemi romanlarına benzer ve bir otobiyografi, sefername ve tarih sentezidir. Bahtiyar, Kürdistan köylerinin birisinde yaşamaktadır. Kaçar yönetiminin son yıllarıdır. Kürtlerin oturduğu köyler, evlerin mimarisi, yemek çeşitleri, ağa-maraba geleneği altındaki köylülerin sıkıntılı yaşamı belgesel ve okunmaya değer bir şekilde tavsif edilir. Bahtiyar ve ailesi, o köy senin bu köy benim hükümetin, ağaların ve doğanın zulmünden kaçar, iş bulmak için çalmadık kapı bırakmazlar. Adım adım yağmalanan bu insanlar kendilerini korumak için dişleri ve tırnaklarıyla mücadele ederler, ancak başarısızlığa uğrayarak her biri bir şekilde ölürler. Öyküdeki maceraları birbirine bağlayan Bahtiyar’ın seferleri, okuyucuya köylerin durumu, egemen gelenekler, yolların durumu, vergi çeşitleri, çalışma tarzları, fiyatlar, maaş ödeme şekilleri gibi şeyleri tanıtmak için bir bahanedir aslında. Bu durum romana sosyolojik bir değer kazandırmaktadır. Bahtiyar ders çalışmak için her fırsattan yararlanır: “Dört ayda Kuran’ı okudum; Zâmin-i Âhû, Seng-terâş ve Bulbul-i Bâğbân kitaplarını yüksek sesle okurdum.” Gün boyunca bir kucak dolusu kuru çalı çırpı getirir, geceleri yavaş yavaş ateşe atıp onun ışığında bir şeyler okur ve yazardım. Buna kandil direği derler. Bahtiyar okur yazar olur, güvenilir bir tanık gibi onların sıkıntılarını anlatmak için kendisini öteki köylülerin yaşam düzeyinden kenara çeker. Babası kâhyanın zulmünden Han’a şikayetçi olunca şiddete ve dayağa maruz kalır. Serseri Derviş ile kavga ettiği için hapse düşer. Annesi onu kurtarmak için evdeki tek katırı Sunkur âlimlerinden birisine peşkeş çeker. Bahtiyar ve babası çaresiz bir şekilde amelelik yapmak üzere Kir-mânşâh’a giderler. Babası hastalanınca onu Dr. Nasîr’e götürürler: “Ocak kadın erkek doluydu, hastalığın ne olduğuna bakmaksızın habire reçete yazıyor ve gidiyordu.” Doktorun tedavisi onu neredeyse ölümle yüz yüze getirir. Sonunda Avrupalı bir adam onların hâline acıyıp kendi evinin bahçesine götürür ve gidecekleri sırada onlara sonradan başlarına dert açacak olan çok değerli bir sikke verir. Durumları hapis, işkence ve valinin huzuruna çıkmaya kadar gider. Aynı Avrupalının yardımıyla yeniden kurtulurlar. Geri dönüş yolunda, yer yer kendilerinden ayakbastı parası alırlar, hatta elbiselerini çalarlar. Bahtiyar, oymağında çoban olarak göreve başlar. (Yazar oymağın idarî yapısını ayrıntılı bir şekilde betimler.) Sonra şehzadenin ordusunda bir iş bulur ve şehzadelerin hayatındaki rezilliği ortaya döker. Bizi “Şehzâde Şehvet Mirza” ve “Şehzâde Mef’ûl Mirza” ile tanıştırır. Ketiraçin köylülerinin ordusunun kâtibi olur, onların zor işlerini, daima borçlu ve aç kalışlarını anlatır. Dönemin tarihî-toplumsal özelliği orta sınıfın gelişimi ve kentlileşme olduğundan, Bahtiyar da -okuryazar ve bilinçli bir köylü olarak- kentlileşmek için çaba gösterir. Hırdavatçı ve çerçici olur, küçük bir sermaye hazırlar. Ancak sureti haktan görünen çarşıdaki hacılar varını yoğunu tüketirler. Babasıyla birlikte Kerbelâ’yı ziyarete giderler. Geri döndüklerinde Muzafferuddîn Şah’ın öldüğünü ve meşrutiyetçilerin hakim olduğunu anlarlar: “Gizlice söylüyorum, meşrutiyet sadece laftan ibaret anlamsız bir şeydi. Çünkü yalnızca oyun perdesi yenilenmiş ve oyuncuların elbisesi değişmişti.” Yolları ve köyleri anarşi sarmıştır: “İran sahnesi öyle bir hal almıştı ki sanki bir anda yırtıcı ve sokucu yaratıklarla dolu bir hayvanat bahçesinin kafesleri açılmıştı ve bu nasıl bir dehşet ve vahşet yaratıyordu. İşte bu yüzden çiftçilerin çoğu evlerini barklarını terk etmiş dağ oyuklarına ve mağaralara sığınmışlardı.” Bahtiyar, Sûr-i İsrâfîl ve Hablu’l-Metîn okur, yeni yeni kavramlarla tanışır: “Gazetelerin, sayfalarını çiftçileri ve ameleleri tutarak doldurmalarının olağanüstü hararetiyle çok mutlu oluyordum.” O, Yar Mu-hammed Han’ın istibdatçıların Kirmânşâh’a saldırdıkları sırada gösterdiği yiğitliği büyük bir coşku ve heyecan içinde anar. Ancak, meşrutiyetçi mücahitlerin yalnız kalması ve hanlar tarafından katliama uğraması, umutsuzluğa ve ıstıraba kapılmasına neden olur. Devrimle karşı devrim arasındaki keşmekeşte Bahtiyar’ın ailesi de zarar görür. Babası katledilir, Han, kız kardeşi Şirin’i zorla nikâhına alır. Şirin’in ikinci evliliği de bir sonuca ulaşmaz. Âlimler hanedanından olan kocası vefat eder ve kocasının vârisleri mirastan ona kalan payı vermezler. Bahtiyar adliyeye şikayete gider. Avukat, onu üç kağıda getirerek Şirin’i kendisine nikahlar ve Bahtiyar’ı hapse attırır. Şirin kendisini öldürür. Bahtiyar kurtulduktan sonra bir camiye gider ve kendi acıklı haline ağlar. Yanına bir adam yaklaşır ve kendi hikayesini anlatır. Adliyenin avukatı ve savcısı karısının ismetini kirletirler, adam adalet aramak için “Şûrâ Meclisi”ne gider, ama bir sonuç elde edemez. Bahtiyar adamın başına gelenlerden ibret alır, ağanın yanına giderek ondan özür diler. Ağa: “Ahmak adliye reislerinin bir halt olmadıklarını bilmiyor musun? Vezirler bizim kendi elimizle oralara diktiğimiz kimselerdir. Şer’-i mübinin hükümleri bizim istediğimiz gibi yürür. Sen benden mal almak istiyordun öyle mi?” der. Artık Seyyid Rıza dönemine ulaşmış durumdayız. Bahtiyar çiftçilik yapmak üzere köyüne geri döner. Ama yine hükümetin adamlarının eline düşer: “Meşrutiyetin on altı on yedi yılı boyunca, rençberleri bunca koruyan olmasına rağmen bizim huzurumuz için şöyle sağlam bir kanun yazılmış ve ilan edilmiş değildir; tabii ki ağanın kudret elinin marabanın başından çekilmesinin küfür sayılmasını ve her türlü yağmayı yapan herkesin uhrevî bir sevaba ve güzel bir ecre kavuştuğunu saymazsak...” Romanın son bölümü, Bahtiyar’ın düşüncelerini ve vardığı sonuçları içerir. Emir, han, kâhya, ağa, derviş gibi bedavacıların bir listesini çıkardıktan sonra şöyle der: “Bütün güçlerin kurucusu olan çiftçiler, okuryazarlıklarının olmaması ve haklarını bilmemeleri yüzünden daima zulme ve yağmaya uğramaktadırlar.” Yazar, eylemleri ve kalemiyle emekçi işçi sınıfının esaret zincirini parçalayacak bir kurtarıcı arayışındadır. Abbâs-i Halîlî, Hodâdâde’nin aksine, kadınların kara bahtıyla ilgili romanlarını, duygusal, edebî ve Arapça sözcüklerle dolu bir nesirle yazdı. Rûzgâr-i Siyâh’ta, toplumdan ve siyasetten kaçan yazar bir dağa sığınır, orada tesadüfen hafifmeşrep bir veremli kadınla tanışır ve onu sağaltmaya çalışır. Ölüm döşeğindeki kadın hayat hikayesini ve kötü yola düşmesinin nedenlerini açıklar. İntikâm’da da bir kadın hüzünlü macerasını kendi oğluna anlatır. Esrâr-i Şeb’de kocasının ihaneti yüzünden kötü yola düşen bir kadın erkeklerden intikam alma peşindedir. Bu öykülerin tamamı, yozlaşmış çevreden şikayet ederek Dumas’nın Kamelyalı Kadın’ı gibi veremli olan fahişelerin hayatları irdelenmiştir. Ancak bunları yazanlar, hayatın düzelmesi adına yapıcı bir görüş öneremeyecek kadar umutsuzdurlar. Bu romanlardaki ana tema, yani kadınların aşağılık durumu, yıllar önce Âhundzâde ve Celîl-i Muhammedkulizâde gibi yazarların eserlerinde ortaya konmuştu. Bu cümleden olarak Muhammedkulizâde’nin Karye-yi Danabaş (1273/1894) adlı uzun öyküsünü ve Mordehâ (Ölüler, 1273/ 1894) adlı piyesini zikretmek mümkündür. Muhammedkulizâde kadına yapılan zulümleri geri kalmış toplumsal düzene bağlar ve yergisinin öldürücü mızrağını istibdadın ve hurafelerin gövdesine indirir. O kadın sorununu, yoksulların çektiği sıkıntılardan ayrı olarak ele almıyordu, ama işe zengin fahişeleri ele almakla başlayan ilk toplumsal roman yazarları, daha sonraları da yalnızca genelevleri işlediler. Bunlar, kendi zamanlarındaki düşkünlüğü, eski sistemdeki bozuluşun en somut örneği olan genelevlerde gördüler ve bunu toplumsal ve idari yozlaşmayı eleştirmek ve müreffeh ama hukuksuz kadınları derdine ortak olmak için bir platforma dönüştürdüler. Tahrân-i Mehûf’taki İffet, meşrutiyet devrimi yüzünden evde oturan Kaçar dönemi eşrafından birisinin kızıdır. Şehrnâz’ın kahramanı da saraylı bir ailedendir. Rûzgâr-i Siyâh’ta Tebriz’deki Hıyâbânî kalkışması yüzünden varlığını yitirmiş zengin bir aileden olan kız, fahişe olur. Rebî’-i Ensârî’nin eseri Cinâyât-i Beşer yâ Âdem-furûşân-i Karn-i Bîstom (İnsanlık Cinayetleri ya da 20. Yüzyılın İnsan Tacirleri, 1308/1929)’un anlatıcısı, harabe bir yerde ölmek üzere olan bir fahişe bulur. Kadın, kendi hayatının öyküsünü yazmıştır ve onu anlatıcıya vermektedir: İflas etmiş bir tacirin kızı olan Bedriye, sureti haktan görünen yaşlı bir kadın tarafından aldatılır ve onunla birlikte şehir dışına çıkar. Yaşlı kadının adamları onu Kirmânşâh’taki geneleve götürürler. Fahişelerin hayatının anlatılması öykünün asıl bölümünü oluşturur. Genelev patroniçesinin öldürülmesinden sonra veremli kadın oradan kaçar. Yazar Bedriye’nin nişanlısını bulur ve onun yanına götürür. Aşık ve maşuk yanyana can verirler. Cinâyât-i Beşer, Rıza Şah iktidarının ilk yarısındaki toplumsal durumun romantik, ince ve eğitici öğütlerle dolu parçalarla yazılmış bir tasviridir. Bu öykünün başlığı ve olayların geliştirilme biçimi, toplumsal romanın, o yıllarda pek çok çevrilen polisiye ve cinayet türü öykülerden ne ölçüde etkilendiğini göstermektedir. Bu öyküdeki aşırı biçim ve anlam bozukluğu ilk toplumsal romanların erkenden çöküşünün işaretidir. Ensârî, ahlar vahlar eder, kadere, câni insanlığa ve kokuşmuş topluma küfürler savurur ama bu duruma sebep olanlara karşı en küçük bir girişimde bulunmaya dahi inanmaz: “Tanrı bu bahtsızlığınıza sebep olanlardan intikamınızı alır, onlara yaptıklarının cezasını verir.” Öteki toplumsal romanlardaki umutsuz son bu eserde de görülmektedir. İlk toplumsal roman yazarları, köklü değişimler üzerine kafa yormayan ahlâkçı reformcular idiler. Gönül bağladıkları sistemin, en yüzeysel reformları bile yapmaya güç yetiremediğini görünce öykülerini umutsuz bir sonla bitiriyorlardı. Elbette meşrutiyet devriminin bozguna uğramasından kaynaklanan umutsuzluğu ve Avrupalı romantik yazarların etkisini de burada unutmamak gerekir. Meşrutiyet edebiyatının en temel özelliği anlatımcı gerçekçiliktir, tarihî roman geçmişe olan eğilimi belirgin hale getirmiş, toplumsal romansa umutsuz romantizmi ve natüralizmi ile tanınmıştır. Âryenpûr’un Tahrân-i Mehûf hakkında yazdıkları, küçük değişikliklerle bütün ilk romanlar için doğru kabul edilebilir: "Ferruh’un psikolojisi ve onun bireysel itirazı, tamamen ihtilal yılları öncesi aydınlarının itirazcı psikolojileridir. Müşfik-i Kâzimî, aristokrat toplumu şiddetle eleştirmekle birlikte âdil reformlar istemekten öteye bir adım atamamakta, İran toplumunun mevcut durumunu kökünden düzeltebilecek gücü kendinde ve aynı düşüncede olduğu kimselerde görememektedir. O, mevcut korkunç durumdan kurtulmak için hiçbir yol göstermez ve gördüğümüz gibi roman karamsar bir şekilde sona erer.” Hûnbehâ-yi İrân yâ Işk o Şekîbâyî (İran’ın Kan Bahası ya da Aşk ve Sabır, 1305/1926)’nin yazarı Ali Asgar Şerîf-i Râzî (d. 1280/1901), fahi-şelerin hayat şartlarının anlatılmasını genç kızlar için tehlikeli sayar ve bu tür eserleri yazanlara karşı çıkarak şöyle der: “Eline her kalem alan, İranlı hayatını ve çevresini anlatmak ve yüceltmek yerine, bütün işlerin üzerine kara bir perde çekiyor, herkesi ve her şeyi kötü gösteriyor... Çağdaş yazarlar arasında İran’daki çevreye karşı o kadar kötümser bir duygu yayılmış durumdadır ki kamuyu İran muhitinden tiksindiriyor. Bu düşüncenin içinde sayısız tehlikeler vardır; çünkü İranlıları yurdu sevmeye teşvik edecek yerde İran’dan şikayetçi yapmakta ya da inzivaya çekilmeye ve başka memleketlere göçmeye zorlamaktadır.” Şerîf-i Râzî, toplumsal modernleşmenin çığırtkanları olan Hicâzî ve Kâzimî’nin aksine, gelenekçi ve batının tezahürlerinin nüfuzuna karşı olan bir yazardır: “Gençlerin lüks Avrupaî hayatla haşır neşir oldukları ve zamanın savaşlar, cinayetler, yağmalar ve baskınlar yüzünden zorlaştığı meşrutiyetten bu yana, gençlerin kadın seçmesi ya da aynı şekilde kızların koca seçmesi kayboldu.” Ancak romanın kadın kahramanı Mih-rengîz, işi onun kadar zora koşmaz; İrec’e çocukluktan beri duyduğu aşk uğruna, toplumsal romanlardaki öteki kahramanlar gibi fahişe olmadan, anlaşamadığı kocasından boşanarak derbederliklere ve belâlara katlanır. Jandarmaya katılan ve Rus Kazaklarına karşı verilen mücadelede sürekli kahramanlıklar gösteren İrec, sonunda batıdaki milliyetçi göçmen İranlılara katılır. Ancak göçmenlerin kampının dağılmasından sonra, kılık değiştirerek Tahran’a kaçar. Ülkenin durumuna ve devrimci faaliyetlerin son bulmasına üzülerek bir köşeye çekilir ve Tahran’a hitap ederek şöyle der: “Ey Tahran! Sen İran’ın kan bahasısın. Sen huzur içinde yaşa diye, altı bin yıldır zulüm görmüş bir İran yokluk rüzgarına kapıldı.” Onun vatanı için hizmet ettiği esnada, erkek kardeşiyle bir fahişe –romanın kötü adamları olarak- onunla Mihrengîz’in kavuşmasına engel olurlar. Kuşkusuz onların muhalefetinin ve Mihrengîz’in sorunlarının çoğunun güçlü bir öyküsel mantığı yoktur. Şerîf-i Râzî’nin amacı, meşrutiyet dönemi sonrası fetret döneminden başlayarak I. dünya savaşının çıktığı yıllara kadar tarihçesini yazmaktır. Kitabın birinci cildinde, nefes kesici dinî, ahlâkî ve toplumsal vaazların yanısıra, Tahran caddelerini, ulaşım araçlarını, halkın gelenek ve göreneklerini, gezinti yerlerini, kadınların kara bahtını, memurların ailevi durumunu ve dönemin entrika dolu durumunu da anlatır. İkinci ciltte, tarih öyküye galebe çalar ve kitap bildiriler, telgraflar ve İran’ın siyasî durumu hakkında çıkan dergi makalelerinden oluşan bir koleksiyonuna dönüşür. Örneğin 265-308. sayfalar arası ceza komitesinin ayrıntılı bir açıklamasına ayrılmıştır. Rıza Şah hükümetinin ikinci döneminde bunalımın artması, toplumsal romana egemen olan karanlığı ve umutsuzluğu da artırır. Toplumsal roman türünün bu dönemdeki en önemli temsilcisi olan Muhammed-i Mes’ûd (1280-1326/1901-1947) bütün ömürleri, semeresi olmayan devlet işlerinde çalışmakla, eğlence merkezlerinin müdavimi olmakla ve yeni şehrin sokaklarında gezmekle boşa geçen gençlerin öyküsünü anlatır. Mes’ûd devlet dairelerinin sahte saygınlığını yıkmak ve küçük dereceli, mali birikimleri ve toplumsal dayanakları bulunmayan, bugünleri boş ve çirkin, yarınları karanlık ve acıyla dolu memurların sığınaksızlığını göstermek ister. Mes’ûd, romancı olmaktan çok bir gazeteciydi. Ancak toplumsal yozlaşma ve kendi zamanının genç kuşağının ıstırabı hakkında çarpıcı romanlar yazdı. Tefrîhât-i Şeb (Gece Eğlenceleri, 1311/1932), Der Telâş-i Ma’âş (Geçim Telaşında, 1312/1933) ve Eşref-i Mahlûkât (Yaratıkların En Şereflisi, 1313/1934) adlı üçlü romanlarında, eğitimli insanların hayatlarını eleştirel bir planla ve pervasız bir dille canlandırmayı başardı. Çalışmalarında duyguları ağır bassa ve laf kalabalıkları ve öğüt vermeler eserinin içsel uyumuna zarar verse de, gerçekçiliği ve güncel sorunları işlemesi, öykülerinin, Rıza Şah dönemi gençlerinin dil, psikoloji ve yaşam biçimini saptaması bakımından sosyolojik bir değer kazanmasını sağlamıştır. Tef-rîhât-i Şeb’i arkadaşlarıyla birlikte gezip tozmaya, Tahran’ın kafelerinde ve adı kötüye çıkmış semtlerinde içki içmeye giden bir öğretmen anlatır. Yoksul olduğu halde şerefli bir hayat yaşayan öğretmen, arkadaşlarının utanç verici hayatını anlatmaktadır. Dolandırıcılıkla zengin olmuş tacirleri ifşa etmekte, devlet dairelerinin ve okulların durumunu eleştirmekte, ders kitaplarının hayata ne kadar yabancı olduğunu göstermektedir. Mes’ûd öfke içinde, ömürleri boş devlet işlerinde, gece eğlencelerinde ve zulüm içinde geçen gençler hakkında yazmaktadır. Çirkinlikleri abartarak toplumun gözden ırak kalmış bataklıklarını okuyucuya göstermeye çalışır. Doğru bir eğitim ve öğretimle gençlere mutluluğun yolunu gösteremeyen bir toplumu mahkum etmektedir. Mes’ûd, gençleri ağır bir istibdat baskısı altında yalnız ve korkulu bir halde çirkefe ve intihara sürüklenen bir toplumun durumunu anlatır. Böyle bir toplumdaki çirkefi uzun uzadıya göstermeye çabalayan Mes’ûd, öykü yazımı usûllerine –eğer bilmediğini söylemezsek- pek riayet etmez. O yıllarda uzun öykü türünün yaygınlaşması ve gazete dili nesrinin etkisi dolayısıyla, öyküyü sündürdükçe sündürür. Çeşitli ve bazen birbiriyle ilgisi olmayan konularda yazar. Konular arasındaki tek ilgi, anlatıcının tek kişi olmasıdır. Mes’ûd, uyumlu ve teşekküllü bir eser ortaya koyamaz ve çok zaman öyküdeki asıl temanın ucunu kaçırır. Bu özellik öteki toplumsal romanlarda da görülür ve bu eserlerin sanatsal yaklaşımdan yoksun kalmalarına sebep olur. Yazar her olayın ardından, sayfalar boyunca kendi toplumsal ve ahlâkî savlarını açıklamaya girişir. Çünkü toplumsal roman yazarları, toplumsal yapıdaki kusurları insan doğasındaki eksikliğe yüklerler. Onlara göre insanın doğal özellikleri mantıklı bir düzenlemeye, eğitim ve öğretime muhtaçtır. Bu durumda bu kusurların eğitim yoluyla giderilmesi düşünülür ve edebiyat, toplumsal eğitime yardımcı olan temel bir etken olarak kullanılır. Muhammed-i Mes’ûd, romantik Fransız yazarlarından etkilenerek sefil insanların hayatlarını koyu bir natüralizmle ağıtsal bir tarzda tasvir eder. Ancak bu öfkeli ve âciz yazarın bunca felâket karşısında gösterdiği tek çıkar yol, uyumak ve unutmaktır. Muhammed-i Hicâzî’nin (1279-1352/1900-1973)’nin eseri Zîbâ (1312/ 1933), Kaçar yönetiminin yerine merkeziyetçi Pehlevî devletinin bürokrasisinin geçtiği dönemin toplumsal psikolojisini betimleyen en seçkin toplumsal romanlardan birisidir. Mutî’u’d-devle-yi Hicâzî, edebî çalışma-larına 1307/1328’de Humâ ile başladı. Ertesi yıl Perîçihr’i yazdı. Her iki öykü de refah içindeki kentli kadınların durumunu ele alır. Humâ, bu kadınların “iyi ve soylu”, Perîçihr ise “kötü ve hain” olanının örneğidir. Humâ’nın aşk ve toplumsal konulu maceraları 129o/1910’lu yıllarda geçer. Evlilik hayatından memnun olmayan Hasan Ali Han adındaki memur, eski bir dostunun kızı olan Humâ’ya aşık olur. Kız, Hasan Ali Han’ın hatıra defterini karıştırarak bu sırrı öğrenir, çeşitli aşk maceralarından ve toplumsal olaylardan sonra onunla evlenir. Perîçihr ve kocası Horasan seferi sırasında düşman Türkmenlere esir düşerler. Perîçihr gönlünü Türkmenlerden birisine kaptırır. Ancak kocası, kaçarken onu da beraberinde götürür. Aşık adam arkalarına düşer, kocası adamı öldürür ve kendisi de bir süre sonra can verir. Hicâzî pek çok öyküler ve edebî parçalar yazmıştır, eserleri defalarca yeniden basılmıştır. Ancak bütün eserlerinde edebî yaratıcılık bakımından zayıf ve toplumsal düşünce yönünden eski düşünceli bir yazardı. Ancak Zîbâ’da, başarısız bir devrimi ardında bırakan ve şimdi mal ve iktidar paylaşımı çatışmasına sahne olan bir toplumun ruhi ve ahlâkî krizini, Mirza Huseyn Han adında bir karakterin varlığında sergiler. O, köyden kente gelerek Zîbâ adlı fahişeyle tanıştıktan sonra idarî ve siyasî yükselme basamaklarını aşan genç bir öğrencidir. Zîbâ, yüksek dereceli makamlarla ilişkileri sayesinde memurların atanmalarında önemli bir rol oynar. İşleri, entrikacı gazetecilerin ve siyasî fahişelerin yürüttüğü ideallerini yitirmiş bir toplumda böylesi bir olgunun varlığı doğaldır. İşte bu kargaşa ve ahlaksızlık ortamında Mirza Huseyn de tarzını değiştirir. Dünyevî şeyleri unutmak için en üst derecede bir züht ve takvaya ulaşmak isterken, paraya ve makama ulaşma yolunda her türlü rezalete başvurur. Her ne kadar ara sıra vicdan azabı duyup geleneklere ve sade köylü yaşamına geri dönme isteği varlığını sarsa da her defasında Zîbâ’ya ve kent yaşamının cazibelerine yeniden kapılır. Onun ikiye bölünmüş varlığı, İran toplumunun yok olmaya yüz tutmuş bir gelenekle toplumun içinden çıkmamış bir modernleşme arasındaki sersemliğini yansıtmaktadır. Onun hayatının, özgür ama arzulu bir kadının varlığında tecelli eden sade köylü hayatından modern kentli hayatına doğru hızla değişimi, İran toplumunun 1300/1920’lerdeki sınıfsal hareketliliğinin göstergesidir. Bu yıllar, orta sınıf bireyciliğinin, aşiret ve toprak ağalığı ilişkilerinin yerini almaya başladığı ve sermayenin aristokrasinin yerine geçtiği yıllardır. Meşrutiyetin yenilgiye uğramasından kaynaklanan ahlâkî çöküş ve zenginleşme hırsı döneminin kahramanı olan Mirza Huseyn Han, kendi amaçlarına ulaşma uğrunda her yola, hatta cinayete bile başvurur. Zîbâ, böylesi bir durumu eleştirirken bazen meşrutiyet dönemi öykülerinin söylevsel tarzına bürünür. Ne var ki meşrutiyetçi yazarlar müstebitlere karşı kanun isteme silahıyla mücadele ettikleri halde, Hicâzî’nin yasal istibdatçılara karşı koyma yolunda ahlakçılıktan ve duygusallıktan başka bir aracı yoktur. Umutsuzluğun umutların yerini aldığı, sahte ve fırsatçı devrimcilerin gerçek meşrutiyetçilerin yerine geçtiği yılların yazarının eserlerinde, ölümcül düşünceler ve reformcu ahlâkçılıklar toplumsal ve siyasî bilincin yerini alır. Muşfik-i Kâzimî, Hicâzî, Celîlî ve Mes’ûd gibi yazarlar, hapisten ve öldürülmekten korkarak ve romantik Avrupa edebiyatından etkilenerek, didaktik eserlerinde toplumsal kaosun çaresini, bireyin hümanist duygular ve doğru ahlak yoluyla düzeltilmesinde görür ve yer yer okuyucuya nasihat çekerler. Bu öğütçüler arasında, mutsuz yazar Cihângîr-i Celîlî’nin yüreği hepsinden daha yanıktır. Men Hem Girye Kerdem (Ben de Ağladım, 1311/ 1933)’de öykünün iki esas karakteri (anlatıcı ve fahişe kadın), ikisi de dizgini salıverilmiş gerçekdışı duygulara sahiptir; ikisi de edip, toplumbilimci, eğitim ve öğretim uzmanı olarak sürekli ahlâk dersi verme, gençler topluluğuna kılavuzluk etme halinde, acıklı ve dokunaklı nutuklar atmaktadır. Sert mizaçlı ve kavgacı Muhammed-i Mes’ûd gibi Celîlî’ye göre de toplum sahnesi bir ahlâk atölyesidir. Celîlî, Men Hem Girye Kerdem’i Tahrân-i Mehûf’un etkisi altında kendi döneminin gençlerinin verimsiz ve semeresiz hayatı hakkında yazdı. O, 1288/1909 yılında Tahran’da dünyaya geldi, Amerikan Koleji’nde eğitim gördü ve 1320/1941 öncesinde intihar etti. “Defter-i Hâtırât” (Anı Defteri, 1314/1935) adında bir öyküsü daha vardır. İlk İran romanları, orta sınıfın emellerini ve isteklerini yansıtırlar. Kuşkusuz bu sınıfın aristokratlar karşısındaki siyasî ve kültürel zaafı ve onlarla uzlaşmaları, İranlı aydınların düzenli ve açık seçik zihniyete ve dünya görüşüne sahip olmamalarına neden olmuştur. Özellikle bir grup aristokratın, sırf toplumsal ayrıcalıklarını yitirmemek uğruna meşrutiyet devrimi hareketine katılarak o zamanın yenilikçi arayışlarıyla özdeşleşmeleri, orta sınıfın üst kesimlerinin de eski asaletlerini kazanmak için onlara benzemek amacıyla aristokratlarla işbirliği yapmaları, toplumsal sınırların belirginleştirilmesini son derece güçleştirmektedir. Bir yandan orta sınıfın güvenlik arayışını, öte yandan aristokratların geçmişe eğilimini yansıtan tarihî roman, orta sınıfın yöneticilerinin emellerini ve toplumsal psikolojisini ifade edebilecek durumdadır. Bu edebî türde, antik dünyanın üstünlüğünü kanıtlama çabası, tarihî değişimlerin temel nedenlerini aramanın yerini alır. Bu romanlar, şahların, komutanların ve onların güzel yüzlü sevgililerinden başka kimsenin giremediği sosyete salonlarına benzerler. Şu kadar var ki bu salonlar İran aristokrasisi kadar görkemden ve gösterişten yoksundurlar. Bu romantik yazarlara göre tarihî şahsiyetler, belirsiz ve aşağılık davranışlarıyla öyküye girmeye lâyık olmayan çağdaş insanlardan daha güzel ve daha sanatsaldırlar. Öte yandan, meşrutiyet devriminde göz önünde tuttukları toplumsal ve siyasî açılımı sağlayamayan orta sınıfın alt kesimleri, yoksulların itirazlarına göz ucuyla bakarken bir yandan da onların himayesini çekmeye çalışırlar. Bu grupların psikolojisini yansıtan yazarlar, tarihî efsaneler uydurmak yerine kentteki sıradan insanların hayatını ele alırlar. Toplumsal romanda modernleşme, değerlerin, demokratik olmayan geleneksel yapıların eleştirilmesi, aldatılmış kadınların kaderine yanma şeklinde ortaya çıkar. Bu romanlarda kadınlar, cehaletin, hurafelerin ve baskının egemen olduğu bir düzenin kurbanlarıdır. Böylece, tarihî romanlarla ilk toplumsal romanlar arasında uyumsuzluk olmasına rağmen, her iki tür de orta sınıfın isteklerini dile getirirler ve toplumsal ve edebî bir bakış açısının çeşitli yönleridirler. Bu iki edebî tarz birbirlerinden tamamen ayrı olmayıp içsel bir bağlantıya sahiptirler. Toplumsal roman yazarları, “saraylı aristokratlar gibi yaşamayı utanç sayarlar, ancak aynı zamanda onların seçkin toplumsal konumlarına, makamlarına ve ululuklarına kıskançlık gözüyle bakarlar. Bunlar sıradan insanlarla idari işleri yoluyla temas kurar ve sonuçta kaçınılmaz bir şekilde orta sınıfın eğilimlerine doğru sürüklenirler. Ancak bir yandan da akılcılığı bütün sonuçlarını kabullenemezler. Bu yüzden, aralarında, dünyanın bir mihnet sarayı olduğu ve insanın iki karşıt eğilimle çatıştığı şeklindeki üzüntü verici görüş yaygınlık kazanır.” Kökleri meşrutiyet döneminin sosyal ve kültürel değişimlerinde yatan ilk tarihî ve toplumsal roman yazma edebî hareketi, Rıza Şah yönetiminin ilk yarısında öncü yönünü kaybeder. Elbette ilk roman sonraki yıllarda ve şimdide, yaratıcı bir ürün ortaya koymaksızın kendi yoluna devam ederler. Bu tarzda yazılan eserler, Şems o Tuğrâ ve Tahrân-i Mehûf’un modelini ve karakterlerini tekrar ederler; biçimlerinde ve temalarında da hiçbir yenilik görülmez. İlk romanların erken gelen başarısızlığının değişik nedenleri vardır: Gerçekleri dikkate almaktan çok duygulara ve heyecanlara yönelen bu hacimli romanlar, bir geçiş dönemi edebiyatıydılar; yani kökleri Farsça halk öykülerinde ama roman anlayışları Avrupaî tarzdaydı ve Farsça romanın gelişim merdivenin ilk basamağıydılar. İlk romanları yazanlar, düşünsel ve sanatsal yetersizlikleri yüzünden kendi dönemlerinin düzenli ve sanatkârca bir betimlemesini ortaya koyamazlar. Ancak, öykü yazımı tekniklerini daha iyi bilen ve eserlerinde kurgulanan olaylar daha gerçekçi olan kısa öykü yazarları, çağdaş edebiyat sahnesinde onların yerini aldılar. Elbette, okuma yazması olmayan büyük bir köylü ve kentli nüfusun neden olduğu okuyucu azlığı, basım ve yayım zorlukları (Bu romanların çoğu Bombay, Berlin ve İstanbul’da basılmaktaydı. Çünkü İstanbul doğuyla batının kavşağıydı; Berlin, Kâve (1295/1916)’nin yayımlanışından İlm o Honer (1306/1927)’in yayımlandığı zamana dek İranlı aydınların toplanma mahalliydi), yine yabancı roman çevirisi furyasının artması da ilk tarihî ve toplumsal romanların başarısızlığında etkili bir rol oynamıştır. |