Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 14:58

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۲۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

3

TOPLUMSAL ROMAN

 

İlk toplumsal roman örnekleri 1300/1920’li yıllarda ortaya çıkar. Bu ro­manla­rın yazarları, fahişeleri, siyasî ve idarî yozlaşmayı, meşrutiyet son­rası yıllar­daki toplumsal güvensizliğini betimleyerek devrimin sonuca ula­şamama­sın­dan doğan genel umutsuzluğu yansıtırlar. Fahişeler ve me­murlar bu ro­man­lar tarafından tanıtılmış olan en belirgin tiplerdir.

 

İşçiler, toplumsal romanın meşrutiyet yönetimi düzenini eleştirme­siyle birlikte çağdaş İran edebiyatı sahnesine girer, Rıza Şah döneminde ülkenin merkeziyetçileşmesi ve bürokrasinin gelişmesiyle birlikte Farsça romanların en aslî karakterlerinden olurlar. Özellikle o yıllarda işçi sınıfı­nın içinden pek çok yazar çıkar.

 

Meşrutiyet hareketinin ve parlamenter sistemin kurulmasının ardın­dan, ülke yönetiminde yeni idarî kurumlar meydana geldi. Devlet dai­re­leri, başlangıçta, kimi nedenlerle toplumsal sınıflarından kaçan kimsele­rin sığı­nağı oldu. Herkesten önce, bir kenara itilmiş aristokratlarla servet­siz ve top­raksız kalmış feodaller devlet dairelerinin eşiğine yüz koydular. Bu kimseler, para­sızlık utancı yüzünden, devletten aldıkları belirli ve sabit bir maaşla müflislik­leri üzerine perde çekebilmek için devlet dairelerine geli­yorlardı. İkinci aşa­mada, din adamlarından (ruhanîler) bir bölüğü gele­neksel kıyafet­lerini çıkar­tıp Avrupaî giysilerle saygıdeğer aristokrat rakip­lerinin yanı sıra masa başına oturdular. Bu yıllarda işçiler henüz elle tutu­lur bir toplumsal sı­nıf haline gel­memişler ve henüz daha sonraki işçi­lerin muhafazakârlık, do­nukluk, sabırsız­lık ve ilgisizliğini ortaya koyma­mış­lardı. Okur yazar ve eği­timli kentlilerden oldukları, sabit gelirleri ve boş vakitleri olduğu için yal­nızca yönetsel işlere yö­nelmekle kalmıyor, roman ve piyes yazıyor, gazete çı­karıyor, parti kuruyor­lardı ve genel ola­rak kültü­rel ve toplumsal bakımdan etkindiler. Hatta 1320/1940’lı yıllara kadar ba­sım işleri ve kitap yayımcılığı tek ba­şına bir iş olarak yazarların hayatını ve geçimini sağlayacak düzeyde olmadı­ğından, İranlı yazarlar ister istemez öğretmenler, üniversite hocaları, devlet memurları ve siyaset adamları camiasının birer üyesiydiler.

 

Orta sınıfın ge­lişmesi ve şehirlerin kalkınma­sıyla işçilerin sayısı da günden güne artıyordu. Nitekim 1330/1950’li yıllardan sonra memur ai­leleri kentli toplumun en vazgeçil­mez kesimle­rinden birisi oldular. 1340-1350/1960-1970’li yılların yazar ve aydınlarının çoğu bu ailelerden çıktı.

 

Ancak toplumsal roman yazarlarının fahişelere yönelmesinin ne­denle­rinden birisini, onların romantik Fransız yazarlarından etkilenmeleri ola­rak kabul etmek gerekir. Bu reformcu ve yenilikçi roman yazarları, Victor Hugo, Alexandre Dumas ve başka romantik yazarlardan etkilenerek “kötü kadınla­rın bir insan olarak değerlerini sosyete dünyasının kalı­bında ye­niden onlara ka­zandırmaya” çalışırlar. Aşkın tabu olduğu bir toplumda, aşk öyküleri genel­likle erkeklerin fahişelerle ilişkileri şeklinde ortaya çıkar ve bu ilişki, ahlâkî bir sonuca ulaşmak için uygunsuz bir sona sahiptir. Toplumsal roman yazarları aynı zamanda, öykülerinin malzeme­sini uzak geçmişten değil kendi zamanla­rının sorunlarında alıyorlardı. Aynı zama­nın insanlarını ele alış, ta­rihî roma­nın “sadece müstesna bir tarihî şahsi­yet roman kahramanı olabilir” şeklindeki derin romantik savını kuşku altında bıraktı.

 

Toplumsal romanın ortaya çıkışının kendisine özgü tarihî ve edebî ne­denleri vardı. “I. Dünya savaşından sonra yayılmakta olan ekonomik kriz so­nucunda, İran’ın çilekeş halkı için evlilik bir lüks haline gelir. Bu durum İran’da fuhşun en az Avrupa ülkelerinde olduğu kadar yayılma­sıyla sonuçlan­mıştır.”

 

Toplumsal roman yazarlarının çoğu, toplumsal ve tarihî bakış açıları­nın kısıtlı oluşu yüzünden, fuhşun -yoksulluk, işsizlik, cinsel mahrumiyet- gibi si­yasî nedenlerini göremediler ve genellikle duygusal ve ahlâkî çıka­rımlarla yetindiler. Ancak Tahrân-i Mehûf’ta fahişeler, mahallesi, sa­kin­leri, müşteri­leri, satıcıları, kendilerine özgü davranış biçimleri ve ör­güt­lenmesi olan kentli bir olgu olarak sosyolojik bir bakışla kendilerini gös­terdiler.

 

Öncü olan Muşfik-i Kâzimî dışında bu yazarlardan hiçbirisi, sanatsal ba­kımdan da romanlarının konusunu bir seçime tâbi tutmadılar ve İran roman­cılığında herhangi bir değişime yol açamadılar. Hepsinin modeli, onun ölçü­sünde bir heyecan uyandırmayı ve yeniliğe ulaşmayı başarama­salar da Tah­rân-i Mehûf  romanıydı. Onlar orta halli ya da müreffeh ka­dınların fahi­şeleş­mesi modelini aşırı şekilde tekrar ederek düşmüş ka­dın­ların derdine ortak ol­mayı bahane edip ahlâkçı vaazlara yöneldiler.

 

Kadın toplumsal bir varlık olarak, meşrutiyet devrimiyle eşzamanlı ola­rak edebiyata girer ve toplumsal romanların ana karakterini oluşturur. “Öy­küleri yazarlık sanatı bakımından ne kadar ham ve yalın görünse de, tarihî ve sosyo­lojik bakımdan değerli, yeni bir değişimin göstergesi olan ikili bir ede­biyattır: Kadın, bir yandan klâsik şiirin rüyasından romanın gerçekliğine dü­şerken bir yandan da edebiyat, genel ve türdeş bir kadın yerine, gerçeklikte kadını ve onun toplumun bir bireyi olarak konumunu kavrar ve onu tanıma peşinde­dir.”

 

Toplumsal romanlarda, çaresizce kendi aşkına göz yumarak isteme­diği evliliklere boyun eğen, çok evlilik ve tek taraflı boşama geleneğinden kaynak­lanan aşağılanmalar altında ezilen kadın, hurafeci ve geri kalmış bir toplu­mun kurbanı şeklinde tasvir edilir. Yazarlar, heves peşindeki zen­gin adamlar tara­fından aldatılan genç kızların durumunu betimleye­rek, kadınların kade­rin ko­nusunda duydukları kaygıyı gösterir, toplumsal adaletsizliğe ve onlar arasında cehaletin ve hurafelerin yaygınlaşmasına itiraz ederler. Aslında, in­sanlık dışı gelenekleri eleştirmek ve toplumdaki olumsuz yönler konusundaki hoşnut­suzluklarını ortaya koymak için, ka­dınların aile ve toplum içindeki kötü du­rumlarına eğilirler. Bu dönemde, kadının durumu, gerici geleneklerin  ve toplumsal tıkanıklığın en belirgin göstergesi olarak tanıtılır. Toplumsal ro­man, 1300/1920’lerin oynak ve değişken yıllarında, eski değerlerin çökmesi, aristokrasinin ah­lâkî ve top­lumsal yok oluşu, orta sınıfın ve batılı âdetlerin ve tezahürlerin onun ye­rini alması gibi sınıfsal yer değiştirmelerin betimlenmesi ve yine ka­dınla­rın özgürlüğü meselesini ortaya atması bakımından dikkate değer. Bu ro­manlarda, idarî ve duygusal ilişkiler, devlet makamlarının ve şeriat yar­gıçlarının davranışları, Tahran’ın coğrafyası, ulaşım araç­ları, hal­kın yiye­cek ve içe­cekleri gibi çeşitli ilginç yaşam tarzlarıyla karşıla­şırız.

 

Toplumsal roman yazarları, aristokrasinin içinden çıkan ve genellikle Encumen-i İrân-i Cevân (Genç İran Derneği)’a üye olan aydınlar idiler. Bu derneğin tüzüğünde, “o zamanın eğitimli gençlerinin istekleri ve emelleri vardı; ama asıl konu, İran’ın modernleşme yolunda adım atma­sının ve yeni bilimleri almasının kaçınılmaz olduğuydu.”

 

Bu dernek, Avrupa’da eğitim görmüş kimseler tarafından 1301/1922 yılında Tahran’da kuruldu ve dört ay sonra üye sayısı elliye ulaştı. Dernek üyeleri “Bu ülkede batılıların ilerici ruhiyatının ve düşüncelerinin yayıl­masını ister­ler... Aşağı yukarı çoğu Dışişleri ve Maliye Bakanlığı, bele­diye ya da okullarda öğ­retmenlik gibi devlet işlerinde çalışmaktadırlar... Derneğin etkinlikleri, ma­kale, söylev, tiyatro yazmak ve sportif çalış­malardan ibarettir.” Ca’fer Han ez Fireng Ber-geşte adlı piyes, Genç İran’ın yayınları arasında basıldı. Derneğin kurucularından Hasan-i Mu­kaddem, İranlı kadınların sıkıntısı ve yoksunluğu konusunda hassastı ve aristokrat kadınların yozlaşmasını hicve­den birkaç öykü yazdı. Kadın hakları da derneğin ilgilendiği konular arasın­daydı.

 

İrânşehr ve Nâme-yi Firengistân dergilerinin Ber­lin’deki yazı kurul­larının üyesi olan hukuk mezunu Muşfik-i Kâzimî (1281-1356/1902-1977) 1305/1926’da İran’a geri dönerek bir süre Genç İran’ın müdürlük görevini üst­lendi. Yaza­rın keskin görüşlülüğü kitabı için seçtiği isim olan Tahrân-i Mehûf (Kor­kunç Tahran)’tan da belli olmaktadır. Bu ro­man, meş­rutiyet son­rası yılların kar­maşasını ve kayıtsızlığının açık bir tasviridir. Ancak ya­zar, ilgi odağına kadın­ların esef verici durumunu yer­leştirmiştir. “Tahrân-i Mehûf romanı, uygun bir zamanda, meşrutiyet döneminin de­ğişim arayışında olan toplumunda kadın meselesini ortaya attı ve bu alanda bariz bir etki yarattı. Bu nedenle onun ar­dından tefrika edilen bir dizi roman uzun süre bu mese­leyi İran basınında de­vam ettir­diler.”

 

Tahrân-i Mehûf 1301/1922 yılında Sitâre-yi İrân gazetesinde tefrika edildi ve 1303/1924’te kitap olarak basıldı. Öykü, Ferruh ve Mehîn’in aşkı etra­fında dö­ner. Ancak yazar okuyucuyu öyküye çekmek için, Farsça halk hikâyeleri gele­neğine ve Alexandre Dumas’nın Monte Cristo Kontu gibi romanlarına daya­narak öy­künün kahramanını, kendisinin bireysel kah­ramancılığa dayalı gö­rüşünün bir göstergesi olan türlü abartılı olaylara sokar. Kaçar sarayının mensuplarından, meşrutiyet devrimi sonucunda makamını ve servetini kay­betmiş bir adamın oğlu olan Ferruh, Mehîn’e aşıktır. Mehîn’in babası Fahru’s-saltana, tarihi olaylar sahnesinde Ferruh gibi soylu aristokratların yerini almak isteyen yıl­dızı yeni parlamış bir da­laverecidir. Nüfuzlu idarî makamlarla işbirliği yaparak Meclis’te vekil ol­mak istemektedir. Bu alışve­rişte kızını bile satışa çıkarmaktan çekin­me­mekte, onu Şehzade K’nın oğlu Siyâvuş Mirza’ya vermek istemektedir.

 

Okuyucu, boş bir adam olan Siyâvuş Mirza ile birlikte Tahran’ın aşa­ğılık me­kânlarına, meyhanelerine, genelevine gitmekte, fahişelerin hayat­larıyla tanış­maktadır. Bunlar arasında İffet’in ma­cerası hepsinden daha fazla dinlemeye değerdir: O aristokrat bir ailedendir. Kocası yönetimde yük­selme basamak­larını çıkmak için onu bürokratlarla yatmaya zorlar. Ken­disini genelevde bu­lan kadın bir olay esnasında Ferruh tarafından kurta­rılır. Yazar, Ferruh’u türlü türlü maceralara sokar, ona abar­tılı kah­raman­lıklar, serdengeçtilikler yakıştı­rarak asilzadelerin saygıdeğer kim­seler olduklarını okuyucuya âdeta tembih eder. Ferruh, Tahran-Kum yo­lunda Mehîn’i kaçırır ve Şimîrân’a götürür. An­cak ertesi günün sabahı Fahru’s-saltana jandarmalarla birlikte oraya gelerek Mehîn’i alır. Roma­nın geri kalanı, Ferruh’un Mehîn’in başına neler geldiğin­den haber almaya ve hizmetçisini hapisten kurtarmaya çalışmasıyla geçer. Fahru’s-saltana kızının gebe kaldığını anlayınca Ferruh’u sürgüne gönderir. Mehîn doğum sırasında ölür.

 

Ferruh’un mücadelesi, özgür yaratılışı aydınların aristokrasinin zul­müne, kutsal görünümlülerin rüşvetçiliğine, cehalete ve yozlaşmaya kar­şıtlı­ğını gös­termektedir. Ona göre “aristokrasi, bilginin, kültürün ve halk yöne­timinin ku­rulmasında halkın en büyük düşmanıdır. Bunlar, halkın genelinin özellikle de kadınların cahil kalmasını isterler ve var güçleriyle eğitimin ya­yılması yolunda atılan her adımı engellerler.” Ferruh, halkın dünyasının ka­rarmasına sebep olanlardan öç alma düşüncesindedir: “Şimdi ağlama zamanı değil. Ağlayıp sızlayarak geçmiş tamir edilemez; geleceği ve intikamı düşün­mek gerek.”

 

Tahrân-i Mehûf’un başarısı yazarı kitabın ikici cildini yazmaya özen­dirir. Ancak Yâdgâr-i Yek Şeb (Bir Gece Hatırası, 1305/1926) adıyla ya­yımlanan bu cilt, birinci ciltteki dü­şünsel cesarete ve sanatsal yenilikçiliğe sahip değildir. Öykü 1299/1920 ihtilali eşi­ğindeki Tahran’ın tasviriyle baş-lar. Ferruh, Kazak yetkililerinden birisi olmak unvanıyla düşmanlarını birbiri ardınca tutuk­lar: “Umarım yakın bir gele­cekte sizleri adalet mah­kemesinin kürsüsü­nün önünde görürüm.” Ancak, Mehîn’in öldüğünü an­layınca umutsuzluğa kapılır.

 

Öykü dağınık ve sıkıcı bir şekilde birinci ciltteki kahramanların mace­rala­rını devam ettirir. İffet ve Ferruh’un hizmetçisi gibi bütün zulme uğra­yanlar bir araya gelirler; Ferruh kendi başından geçenleri anlatır: sürgün yolunda birkaç köylünün yardımıyla firar etmiş, bir süre çiftçilik yapmış, sonra ağanın kâtibi olarak Aşkâbâd ve Bakü’ye gitmiştir. Rus devriminin ger­çekleşmesiyle birlikte, bir grup İranlı da eğer mümkün olursa bu dev­rimin ateşini İran’a yönlendirmek için örgütlenirler. Ferruh da sev­gilisine kavuş­mak için, onlara işbirliği yapmaya hazırlanır. Devrim komi­tesi Rus­ların da yardımıyla Reşt’i ve Enzelî’yi fetheder ve İngiliz güçlerini geri püskürtür. An­cak bazı komite lider­lerinin aşırılıkları Ferruh’u endi­şelen­dirir. Devrimciler arasındaki siyasî bö­lünmeler ve terörler olunca Ferruh, maksadına ulaş­maktan tamamen umut­suzluğa düşer ve so­nunda devrim­cilerin düşmanları olan Kazaklara katılır: İçinden gelen bir ses ona kal ve Kazaklarla işbirliği yap, bu yolla dilediğine daha kolay ulaşırsın diyordu. 1299/1920 ihtilalcilerinden birisi olarak Tahran’a gi­ren Ferruh, ihtilal re­jiminin bozguncu devlet adam­ları ve aristokratlarla mü­cadeleye kalkışa­cağını zanneder. Ancak Seyyid Rıza’nın yüz günlük kabi­nesi düşer, tutuk­lanmış olanlar “hatt-ı hümayun” ile serbest bırakılır, özgürlükçü­ler ise zindanlara gönderilirler. Yurtseverler, öz­gürlük ve ger­çek meşrutiyet yan­daşlarının katlanmaktan başka çareleri yoktu; gözlerini sadece Tanrı’ya dikmeleri gerekiyordu, çünkü kullarının, ilerleme ve ge­lişme yolundaki di­kenleri, gereksiz ve iddiacı varlıkları orta­dan kal­dırma çabası bir yere var­mamıştır. Birinci ciltte büyük bir coşkuyla gele­cekten ve intikamdan söz eden Ferruh, Rıza Şah’ın iktidara geçmesiyle, toplumsal hareketten dışla­narak aile­sine sığınır ve her türlü girişimi ya­rarsız bulur: “Ferruh, gerçek intikam sahi­binin bir gün birisini göndere­ceğini, öz­gürlük ve reform düşmanlarının şerrini bu zavallı milletin ba­şından uzaklaş­tıracağını” ummaktadır.

 

Birinci ciltten ikinci cilde doğru kahramanın huyunun değişmesi, ro­ma­nın toplumsal bakış açısının meşrutiyetten Rıza Han dönemine doğru nasıl değiş­tiğini yansıtmaktadır. Romanın meşrutiyet edebiyatı alanına gi­ren bi­rinci cildi, mücadeleyi ve değişimi savunur, ancak ikinci ciltte mev­cut sis­temle uzla­şarak sonuçta bireysel reformculuktan –inzivaya çekilme ve çocuk yetiştirme ölçüsünde- söz etmeye başlar. Genellikle bü­rokrat sı­nıftan çıkan Muşfik-i Kâzimî gibi aydınlar, yönetim sisteminin gelişmesini ve modernize olmasını istiyor, egemen düzenin sağlamlaşarak yerleşme­sini, yeni dünyanın değişimle­rine ayak uydurmasını ve kendileri bir gün babalarının yerine genel işlerin ba­şına geçene dek onların bu­günkü düzeni yönetmelerini diliyorlardı. Rıza Şah aslında meşrutiyet döneminin bu ay­dın grubunun pek çok arzusunu gerçek­leştirmişti. İşte tam da bu sebeple, meşrutiyet önderlerinin artıkların­dan pek çoğu baş­langıçta ona yardım etmişlerdi. Muşfik-i Kâzimi de devlet hizmetine girer ve önemli siyasî ve idarî gö­revler alır. Gol-i Pejmorde (Sol­gun Çiçek, 1308/1929), Eşk-i Por-behâ (Değerli Gözyaşı, 1309/1930) gibi öteki eserle­rinde, Âryenpûr’un dediği gibi “bütün ilgisini ortaya düşmüş küçük aşk ve ge­çim ko­nularına yönlendirir ve çağdaş ciddî toplumsal meseleleri tama­men gözden uzak tutar.” 

 

Muşfik-i Kâzimî’nin 850 sayfalık romanının fazla bir edebî değeri yoktur. İkinci ciltte açıkça telif zaafı görülmektedir. Bu dağınık roman, iç­sel bir bağ­lantıya sahip değildir. Asıl öyküyle uyumlu olmayan ikincil riva­yetler, öykü­nün geliştirilmesinde etkili bir rolü olmayan çeşitli karak­ter­ler, gevşek ve il­kel nesri ve tiplemeleriyle, ilk toplumsal roman örneği­nin aşırı zaafının gös­terge­sidir. Aslına bakılırsa toplumsal roman Avrupai tef­rikalarla Farsça uzun halk hikâyeleri arasında gidip gelmektedir. Bu edebî tür, dil, mekân, zaman, kişiler ve genel olarak eserin yapısı bakı­mından eski anlatımcılığın (nakkâlî) et­kisi altın­dadır. Anlatıcı (nakkâl) kimi za­man anlatıyı uzatmak, başka gece­lere aktar­mak, başka bir ihtiyacını kar­şılama imkânı bulmak için sözü de uzatır. Bazen duraklar, bazen arkası arkasına cümleler kurar, birbiri ardına uygun sıfatlar yakıştırır, benzet­meler yapar, örnekler getirir, meseller anlatır, sözlerine şiir çeş­nisi katar, bazen de tarihe sığınır ya da başka bir yerden uzun bir kıs­saya başlar. Toplumsal roman yazarı da romanın hacmini bü­yütmek için, o dö­nem romanlarının belirleyici özelliklerinden birisi olarak, anlatı­cılar (nakkâ-lân) gibi kelime yıkıntılarını okuyucunun başına yıkar. Za­man, me­kân ve kişiler bakımından da anlatıma hakim olan kaderci görüş, anlatıcı­nın dile­diğini ya­pan faal bir zat’a inanması, insanın ezelî ve ebedî fıt­rat ve kim-liğine olan inancı, anlatılan tipleri öznel ve nesnel şartlara, tarihî geç­mişe ve hâle bağlı olmayan, hatta tamamıyla zaman­sız ve mekânsız kişiler kılar. Bu kişile­rin tek boyutlu oluşu, değişmezlik­leri, sadece kaderin elinde kah-roluşları da ilk toplumsal romanların özel­liklerindendir. Öykü karakter­leri ya kar kadar beyaz ya kömür kadar kara­dırlar. Hiçbirisi ger­çek insanlar gi-bi çeşitli tabiatla­rın bi­leşiminden oluş­mazlar. Öykünün iyi adamı birden­bire ve tamamen tesa­düfî bir şekilde ortaya çıkar ve iyilikçi rolünü oyna-maya başlar. Sevgilisine ulaş­mak için türlü türlü macera­larla karşılaşır, bunlar mucizenin ve rastlantı­nın baş rolü oynadığı müs­tesna macera-lardır.

 

Roman kahramanının topluma karşı duygusal direnişi -ki sonuçta kahra­manın yenilgiye uğrayıp mevcut durumu kabullenmesi ile son bulur- bütün toplumsal romanların özelliğidir. Tahrân-i Mehûf’un etkisi al­tında, Abbâs-i Halîlî Rûzgâr-i Siyâh (Kara Dönem, 1303/1924), İntikâm (Öç, 1304/1925) ve Esrâr-i Şeb (Gecenin Sırrı, 1305/1926); Yahyâ Devletâbâdî Şehrnâz (1304/1925) ve benzeri yazarların kaleminden çıkan romanlar 1320/1941 yılı Şehriver ayına dek İran edebiyatının tekrar ve ölü topra­ğıyla dolu atmosferini dol­dururlar. Ahmed Ali Hodâdâde-yi Teymûrî’nin Rûz-i Siyâh-i Kârger (İşçinin Kara Günü, 1305/1926) ve Rûz-i Siyâh-i Ra’îyyet (Halkın Kara Günü, 1306/1927) adlı romanları, o dönem toplum­sal roma­nında istisnaî bir olgu ola­rak kabul edilirler. Hodâdâde ilk roma­nında önceki yazarların aksine işçi sınıfının ve emekçi halkın hayatını be­timlemek ister, çiftçi kadınları belirli bir toplumsal sınıfın üyeleri olarak göz önüne alır: “Şim­diye dek bir köylünün bütün hayatını böylesine geniş açıklayan bir kitap gö­rülme­miştir. Aksine her zengin hakkında, yalan yanlış binlerce şey uydurul­muş ve dergiler bunları yayımlamışlardır. Amacımız tarih yazmak ol­mamakla birlikte doğal olarak olmuş olan bazı önemli olaylar özetle yazıla­caktır. Çünkü bu olaylar söz konusu emekçinin ömrünün son gün­lerinde meydana gelmiş­tir.”

 

Yazar, halkın sade dilini kullanır; kitabı yazım ve kom­pozisyon hatala­rın­dan uzak değil­dir. Öykünün anlatıcısı Bahtiyar, okuması yazması az bir Kürt çocuğudur. Yazar öykünün nesrini ve bakış açısını onun bilgisi ve görgüsü bağlamında tutmaya çalışır; çocu­ğun tanık olamadığı olayları başka­larının ağzından anlatır. O dönemin romanlarının aksine, bu eserde edebî ve duygusal cümlelerden eser yok­tur.

 

Böylece, çiftçi Kürt çocuğunun hayatını ve gelişim seyrini, çocuklu­ğun­dan olgunluğuna dek meşrutiyet dönemi tarihinin olayları düzleminde anla­tan bir öykü ortaya çıkar. Kendisini bir yazar olarak bedavacılıkla emekçilik arasın­daki berzahta yer almış olarak gören Hodâdâde, güçlü deliller ve il­kelerle uzun zaman sonra bu bahtı ters dönmüş millete bir hizmette bulun­maya ça­lışmaktadır. Bu yüzden kitap, biçimi, toplumsal betimlemelerdeki cesareti ve keskin görüşlülüğü, zamanın yönetiminin kokuşmuş kurumlarını sergilemesi bakımından, meşrutiyet dönemi ro­manlarına benzer ve bir oto­biyografi, sefername ve tarih sentezidir.

 

Bahtiyar, Kürdistan köylerinin birisinde yaşamaktadır. Kaçar yöneti­mi­nin son yıllarıdır. Kürtlerin oturduğu köyler, evlerin mimarisi, yemek çeşit­leri, ağa-maraba geleneği altındaki köylülerin sıkıntılı yaşamı belgesel ve okun­maya değer bir şekilde tavsif edilir. Bahtiyar ve ailesi, o köy senin bu köy be­nim hükümetin, ağaların ve doğanın zulmünden kaçar, iş bul­mak için çalma­dık kapı bırakmazlar. Adım adım yağmalanan bu insanlar kendilerini koru­mak için dişleri ve tırnaklarıyla mücadele ederler, ancak başarısızlığa uğraya­rak her biri bir şekilde ölürler.

 

Öyküdeki maceraları birbirine bağlayan Bahtiyar’ın seferleri, okuyu­cuya köylerin durumu, egemen gelenekler, yolların durumu, vergi çeşit­leri, ça­lışma tarzları, fiyatlar, maaş ödeme şekilleri gibi şeyleri tanıtmak için bir bahanedir aslında. Bu durum romana sosyolojik bir değer kazan­dır­mak­tadır.

 

Bahtiyar ders çalışmak için her fırsattan yararlanır: “Dört ayda Ku­ran’ı okudum; Zâmin-i Âhû, Seng-terâş ve Bulbul-i Bâğbân kitap­larını yüksek sesle okurdum.” Gün boyunca bir kucak dolusu kuru çalı çırpı geti­rir, gece­leri yavaş yavaş ateşe atıp onun ışığında bir şeyler okur ve yazar­dım. Buna kandil direği derler. Bahtiyar okur yazar olur, güvenilir bir ta­nık gibi onların sıkıntılarını anlatmak için kendisini öteki köylülerin ya­şam düzeyinden ke­nara çeker.

 

Babası kâhyanın zulmünden Han’a şikayetçi olunca şiddete ve dayağa ma­ruz kalır. Serseri Derviş ile kavga ettiği için hapse düşer. Annesi onu kur­tar­mak için evdeki tek katırı Sunkur âlimlerinden birisine peşkeş çe­ker. Bahtiyar ve babası çaresiz bir şekilde amelelik yapmak üzere Kir-mânşâh’a giderler. Ba­bası hastalanınca onu Dr. Nasîr’e götürürler: “Ocak kadın er­kek doluydu, hastalığın ne olduğuna bakmaksızın habire reçete yazıyor ve gi­diyordu.” Dok­torun tedavisi onu neredeyse ölümle yüz yüze getirir. Sonunda Avrupalı bir adam onların hâline acıyıp kendi evinin bahçesine götürür ve gidecekleri sı­rada onlara sonradan başlarına dert açacak olan çok değerli bir sikke verir. Durumları hapis, işkence ve valinin huzuruna çıkmaya kadar gi­der. Aynı Av­rupalının yardımıyla yeni­den kurtulurlar. Geri dönüş yolunda, yer yer kendile­rinden ayakbastı pa­rası alırlar, hatta elbiselerini çalarlar.

 

Bahtiyar, oymağında çoban olarak göreve başlar. (Yazar oymağın idarî ya­pısını ayrıntılı bir şekilde betimler.) Sonra şehzadenin ordusunda bir iş bulur ve şehzadelerin hayatındaki rezilliği ortaya döker. Bizi “Şehzâde Şehvet Mirza” ve “Şehzâde Mef’ûl Mirza” ile tanıştırır. Ketiraçin köylüleri­nin ordu­sunun kâtibi olur, onların zor işlerini, daima borçlu ve aç kalışla­rını an­latır. Döne­min tarihî-toplumsal özelliği orta sınıfın gelişimi ve kentlileşme olduğundan, Bahtiyar da -okuryazar ve bilinçli bir köylü ola­rak- kentlileşmek için çaba gösterir. Hırdavatçı ve çerçici olur, küçük bir sermaye hazırlar. An­cak sureti haktan görünen çarşıdaki hacılar varını yo­ğunu tüketirler. Baba­sıyla birlikte Kerbelâ’yı ziyarete giderler. Geri dön­düklerinde Muzafferuddîn Şah’ın öldü­ğünü ve meşrutiyetçilerin hakim ol­duğunu anlarlar: “Gizlice söylüyorum, meşrutiyet sadece laftan ibaret anlamsız bir şeydi. Çünkü yal­nızca oyun per­desi yenilenmiş ve oyuncu­ların elbisesi değişmişti.” Yolları ve köyleri anarşi sarmıştır: “İran sahnesi öyle bir hal almıştı ki sanki bir anda yırtıcı ve sokucu yaratık­larla dolu bir hayvanat bahçesinin kafesleri açılmıştı ve bu nasıl bir dehşet ve vah­şet yaratıyordu. İşte bu yüzden çiftçilerin çoğu evlerini barklarını terk etmiş dağ oyuklarına ve mağaralara sığınmışlardı.”

 

Bahtiyar, Sûr-i İsrâfîl ve Hablu’l-Metîn okur, yeni yeni kavramlarla tanı­şır: “Gazetelerin, sayfalarını çiftçileri ve ameleleri tutarak doldur­malarının olağanüstü hararetiyle çok mutlu oluyordum.” O, Yar Mu-hammed Han’ın is­tibdatçıların Kirmânşâh’a saldırdıkları sırada gös­terdiği yiğitliği büyük bir coşku ve heyecan içinde anar. Ancak, meşruti­yetçi mücahitlerin yalnız kal­ması ve hanlar tarafından katliama uğraması, umutsuzluğa ve ıstıraba ka­pılmasına neden olur. Devrimle karşı devrim arasındaki keşmekeşte Bahti­yar’ın ailesi de zarar görür. Babası katledilir, Han, kız kardeşi Şirin’i zorla ni­kâhına alır. Şi­rin’in ikinci evliliği de bir so­nuca ulaşmaz. Âlimler hanedanın­dan olan kocası vefat eder ve kocasının vârisleri mirastan ona kalan payı vermezler. Bahtiyar adliyeye şikayete gi­der. Avukat, onu üç kağıda getirerek Şirin’i kendisine ni­kahlar ve Bahti­yar’ı hapse attırır. Şirin kendisini öldürür.

 

Bahtiyar kurtulduktan sonra bir camiye gider ve kendi acıklı haline ağlar. Yanına bir adam yaklaşır ve kendi hikayesini anlatır. Adliyenin avu­katı ve sav­cısı karısının ismetini kirletirler, adam adalet aramak için “Şûrâ Meclisi”ne gi­der, ama bir sonuç elde edemez. Bahtiyar adamın başına ge­lenlerden ibret alır, ağanın yanına giderek ondan özür diler. Ağa: “Ah­mak adliye reislerinin bir halt olmadıklarını bilmiyor musun? Vezirler bizim kendi elimizle oralara diktiğimiz kimselerdir. Şer’-i mübinin hü­kümleri bizim istediğimiz gibi yü­rür. Sen benden mal almak istiyordun öyle mi?” der.

 

Artık Seyyid Rıza dönemine ulaşmış durumdayız. Bahtiyar çiftçilik yap­mak üzere köyüne geri döner. Ama yine hükümetin adamlarının eline düşer: “Meşrutiyetin on altı on yedi yılı boyunca, rençberleri bunca ko­ruyan olma­sına rağmen bizim huzurumuz için şöyle sağlam bir kanun yazılmış ve ilan edilmiş değildir; tabii ki ağanın kudret elinin marabanın başından çekilme­sinin küfür sayılmasını ve her türlü yağmayı yapan herkesin uhrevî bir se­vaba ve güzel bir ecre kavuştuğunu saymazsak...”

 

Romanın son bölümü, Bahtiyar’ın düşüncelerini ve vardığı sonuçları içe­rir. Emir, han, kâhya, ağa, derviş gibi bedavacıların bir listesini çıkar­dıktan sonra şöyle der: “Bütün güçlerin kurucusu olan çiftçiler, okurya­zarlıklarının olmaması ve haklarını bilmemeleri yüzünden daima zulme ve yağmaya uğra­maktadırlar.” Yazar, eylemleri ve kalemiyle emekçi işçi sınıfının esaret zinci­rini parçalayacak bir kurtarıcı arayışındadır.

 

Abbâs-i Halîlî, Hodâdâde’nin aksine, kadınların kara bahtıyla ilgili ro­manlarını, duygusal, edebî ve Arapça sözcüklerle dolu bir nesirle yazdı. Rûzgâr-i Siyâh’ta, toplumdan ve siyasetten kaçan yazar bir dağa sığınır, orada tesadüfen hafifmeşrep bir veremli kadınla tanışır ve onu sağaltmaya çalışır. Ölüm döşeğindeki kadın hayat hikayesini ve kötü yola düşmesinin nedenlerini açıklar. İntikâm’da da bir kadın hüzünlü macerasını kendi oğ­luna anlatır. Es­râr-i Şeb’de kocasının ihaneti yüzünden kötü yola düşen bir kadın erkeklerden intikam alma peşindedir. Bu öykülerin ta­mamı, yozlaşmış çevreden şikayet ederek Dumas’nın Kamelyalı Kadın’ı gibi ve­remli olan fa­hişelerin hayatları irdelenmiştir. Ancak bun­ları yazanlar, ha­yatın düzelmesi adına yapıcı bir gö­rüş öneremeyecek ka­dar umutsuzdur­lar.

 

Bu romanlardaki ana tema, yani kadınların aşağılık durumu, yıllar önce Âhundzâde ve Celîl-i Muhammedkulizâde gibi yazarların eserle­rinde ortaya konmuştu. Bu cümleden olarak Muhammedkulizâde’nin Karye-yi Danabaş (1273/1894) adlı uzun öyküsünü ve Mordehâ (Ölüler, 1273/ 1894) adlı piyesini zikretmek müm­kündür. Muhammedkulizâde ka­dına yapılan zulümleri geri kalmış toplum­sal dü­zene bağlar ve yergisinin öldürücü mızrağını istibdadın ve hurafelerin göv­desine indirir. O kadın sorununu, yoksulların çektiği sıkıntılardan ayrı olarak ele almıyordu, ama işe zengin fahişeleri ele almakla başlayan ilk top­lumsal roman yazarları, daha sonraları da yalnızca genelevleri işlediler. Bunlar, kendi zamanların­daki düşkünlüğü, eski sistemdeki bozuluşun en somut örneği olan gene­levlerde gördüler ve bunu toplumsal ve idari yozlaş­mayı eleştirmek ve mü­reffeh ama hukuksuz kadınları derdine ortak olmak için bir platforma dö­nüştürdüler. Tahrân-i Mehûf’taki İffet, meş­rutiyet dev­rimi yüzünden evde oturan Kaçar dönemi eşrafından birisinin kızıdır. Şehrnâz’ın kahramanı da saraylı bir aile­dendir. Rûzgâr-i Siyâh’ta Tebriz’deki Hıyâbânî kalkış­ması yü­zünden varlığını yitirmiş zengin bir ai­leden olan kız, fahişe olur. Rebî’-i Ensârî’nin eseri Cinâyât-i Beşer yâ Âdem-furûşân-i Karn-i Bîstom (İnsanlık Cinayetleri ya da 20. Yüzyılın İnsan Tacirleri, 1308/1929)’un anlatıcısı, harabe bir yerde ölmek üzere olan bir fahişe bulur. Kadın, kendi ha­yatının öyküsünü yazmıştır ve onu anlatıcıya vermek­tedir: İflas etmiş bir taci­rin kızı olan Bedriye, sureti haktan görünen yaşlı bir kadın tarafın­dan aldatılır ve onunla birlikte şehir dışına çıkar. Yaşlı kadının adamları onu Kirmânşâh’taki geneleve götü­rürler. Fahişelerin hayatının an­latılması öykü­nün asıl bölümünü oluştu­rur. Genelev patroniçesinin öldürül­mesin­den sonra veremli kadın oradan kaçar. Yazar Bedriye’nin nişanlısını bulur ve onun ya­nına götürür. Aşık ve maşuk yanyana can verirler.

 

Cinâyât-i Beşer, Rıza Şah iktidarının ilk yarısındaki toplumsal du­ru­mun romantik, ince ve eğitici öğütlerle dolu parçalarla yazılmış bir tas­vi­ridir. Bu öykünün başlığı ve olayların geliştirilme biçimi, toplumsal ro­ma­nın, o yıl­larda pek çok çevrilen polisiye ve cinayet türü öykülerden ne öl­çüde etkilen­diğini göstermektedir. Bu öyküdeki aşırı biçim ve anlam bo­zukluğu ilk top­lumsal romanların erkenden çöküşünün işaretidir. Ensârî, ahlar vahlar eder, kadere, câni insanlığa ve kokuşmuş topluma küfürler savurur ama bu du­ruma sebep olanlara karşı en küçük bir giri­şimde bu­lunmaya dahi inanmaz: “Tanrı bu bahtsızlığınıza sebep olanlar­dan inti­kamınızı alır, onlara yaptıkla­rının cezasını verir.” Öteki toplum­sal ro­manlardaki umutsuz son bu eserde de görülmekte­dir. İlk toplumsal ro­man yazarları, köklü değişimler üzerine kafa yormayan ahlâkçı reform­cu­lar idiler. Gönül bağladıkları sistemin, en yüzeysel reformları bile yap­maya güç yetiremediğini görünce öykülerini umutsuz bir sonla bitiri­yor­lardı. Elbette meşrutiyet devriminin bozguna uğ­ramasından kaynaklanan umutsuzluğu ve Avrupalı romantik yazarların etki­sini de burada unut­mamak gerekir.

 

Meşrutiyet edebiyatının en temel özelliği anlatımcı ger­çekçi­liktir, ta­rihî roman geçmişe olan eğilimi belirgin hale getirmiş, toplum­sal romansa umutsuz romantizmi ve natüralizmi ile tanınmıştır. Âryenpûr’un Tahrân-i Mehûf hakkında yazdıkları, küçük deği­şikliklerle bü­tün ilk romanlar için doğru kabul edilebilir: "Ferruh’un psi­kolojisi ve onun birey­sel itirazı, ta­mamen ihtilal yılları öncesi aydınları­nın itirazcı psikolojile­ridir. Müşfik-i Kâzimî, aristokrat toplumu şiddetle eleştirmekle birlikte âdil re­formlar istemekten öteye bir adım atama­makta, İran toplumunun mevcut duru­munu kökünden düzeltebilecek gücü kendinde ve aynı düşüncede ol­duğu kimselerde görememektedir. O, mevcut korkunç durumdan kurtul­mak için hiçbir yol göstermez ve gördüğümüz gibi roman karamsar bir şe­kilde sona erer.”

 

Hûnbehâ-yi İrân yâ Işk o Şekîbâyî (İran’ın Kan Bahası ya da Aşk ve Sa­bır, 1305/1926)’nin yazarı Ali Asgar Şerîf-i Râzî (d. 1280/1901), fahi-şele­rin hayat şartlarının anlatılmasını genç kızlar için tehli­keli sa­yar ve bu tür eserleri yazanlara karşı çıkarak şöyle der: “Eline her ka­lem alan, İranlı hayatını ve çevresini anlatmak ve yücelt­mek yerine, bütün işlerin üze­rine kara bir perde çekiyor, herkesi ve her şeyi kötü gösteriyor... Çağdaş ya­zarlar arasında İran’daki çevreye karşı o kadar kötümser bir duygu yayılmış durumdadır ki kamuyu İran mu­hitinden tiksindiriyor. Bu dü­şünce­nin içinde sayısız tehlikeler vardır; çünkü İranlıları yurdu sevmeye teşvik edecek yerde İran’dan şikayetçi yapmakta ya da inzivaya çekil­meye ve başka memleketlere göçmeye zorlamaktadır.”

 

Şerîf-i Râzî, toplumsal modernleşmenin çığırtkanları olan Hicâzî ve Kâzimî’nin aksine, gelenekçi ve batının tezahürlerinin nüfuzuna karşı olan bir yazardır: “Gençlerin lüks Avrupaî hayatla haşır neşir oldukları ve zama­nın sa­vaşlar, cinayetler, yağmalar ve baskınlar yüzünden zorlaş­tığı meşruti­yetten bu yana, gençlerin kadın seçmesi ya da aynı şekilde kızların koca seç­mesi kay­boldu.” Ancak romanın kadın kahramanı Mih-rengîz, işi onun kadar zora koşmaz; İrec’e çocukluktan beri duyduğu aşk uğruna, toplumsal ro­manlardaki öteki kahramanlar gibi fahişe olma­dan, anlaşamadığı kocasından boşanarak derbederliklere ve belâlara kat­lanır. Jandarmaya katılan ve Rus Kazaklarına karşı verilen mücadelede sürekli kahramanlıklar gösteren İrec, sonunda batı­daki milliyetçi göçmen İranlı­lara katılır. Ancak göçmenlerin kampının dağıl­masından sonra, kılık de­ğiştirerek Tahran’a kaçar. Ülkenin durumuna ve dev­rimci faaliyetlerin son bulmasına üzülerek bir köşeye çekilir ve Tahran’a hitap ederek şöyle der: “Ey Tahran! Sen İran’ın kan bahasısın. Sen huzur içinde yaşa diye, altı bin yıldır zulüm görmüş bir İran yokluk rüz­garına kapıldı.” Onun vatanı için hizmet ettiği esnada, erkek kardeşiyle bir fahişe –romanın kötü adamları olarak- onunla Mihrengîz’in kavuşmasına engel olurlar. Kuşku­suz onların muhalefetinin ve Mihrengîz’in sorunlarının çoğunun güçlü bir öykü­sel mantığı yoktur.

 

Şerîf-i Râzî’nin amacı, meşrutiyet dönemi sonrası fetret döneminden baş­layarak I. dünya savaşının çıktığı yıllara kadar tarihçesini yazmaktır. Ki­tabın birinci cildinde, nefes kesici dinî, ahlâkî ve toplumsal vaazların yanısıra, Tah­ran caddelerini, ulaşım araçlarını, halkın gelenek ve göre­nekle­rini, gezinti yerlerini, kadınların kara bahtını, memurların ailevi du­rumunu ve dönemin entrika dolu durumunu da anlatır. İkinci ciltte, tarih öyküye ga­lebe çalar ve kitap bildiriler, telgraflar ve İran’ın siyasî durumu hakkında çı­kan dergi ma­kalelerinden oluşan bir koleksiyonuna dönüşür. Örneğin 265-308. sayfalar arası ceza komitesinin ayrıntılı bir açıklama­sına ayrılmıştır.  

 

Rıza Şah hükümetinin ikinci döneminde bunalımın artması, toplum­sal romana egemen olan karanlığı ve umutsuzluğu da artırır. Toplumsal roman türünün bu dönemdeki en önemli temsilcisi olan Muhammed-i Mes’ûd (1280-1326/1901-1947) bütün ömürleri, semeresi olmayan devlet işle­rinde çalış­makla, eğlence mer­kezlerinin müdavimi olmakla ve yeni şehrin sokakla­rında gezmekle boşa geçen gençlerin öyküsünü anlatır. Mes’ûd devlet dairelerinin sahte saygınlı­ğını yık­mak ve küçük dereceli, mali biri­kimleri ve toplumsal dayanakları bulunmayan, bugünleri boş ve çirkin, yarınları karanlık ve acıyla dolu me­murların sığınak­sızlığını gös­termek ister.

 

Mes’ûd, romancı olmaktan çok bir gazeteciydi. Ancak toplumsal yoz­laşma ve kendi zamanının genç kuşağının ıstırabı hakkında çarpıcı ro­manlar yazdı. Tefrîhât-i Şeb (Gece Eğlenceleri, 1311/1932), Der Telâş-i Ma’âş (Geçim Telaşında, 1312/1933) ve Eşref-i Mahlûkât (Yaratıkların En Şereflisi, 1313/1934) adlı üçlü romanlarında, eğitimli insanların hayatla­rını eleştirel bir planla ve perva­sız bir dille canlandırmayı başardı. Çalış­mala­rında duyguları ağır bassa ve laf kalabalıkları ve öğüt vermeler eseri­nin içsel uyumuna zarar verse de, gerçekçi­liği ve güncel sorunları işlemesi, öykülerinin, Rıza Şah dö­nemi gençlerinin dil, psikoloji ve yaşam biçimini saptaması bakımından sos­yolojik bir değer ka­zanmasını sağlamıştır. Tef-rîhât-i Şeb’i arkadaşlarıyla bir­likte gezip tozmaya, Tahran’ın kafelerinde ve adı kötüye çıkmış semtlerinde içki içmeye giden bir öğret­men anlatır. Yoksul olduğu halde şerefli bir hayat yaşayan öğretmen, ar­kadaşlarının utanç verici hayatını anlatmaktadır. Do­landırıcılıkla zengin ol­muş tacirleri ifşa etmekte, devlet dairelerinin ve okul­ların durumunu eleştir­mekte, ders kitaplarının hayata ne kadar yabancı ol­duğunu göster­mektedir.

 

Mes’ûd öfke içinde, ömürleri boş devlet işlerinde, gece eğlencelerinde ve zulüm içinde geçen gençler hakkında yazmaktadır. Çirkinlikleri abarta­rak toplumun gözden ırak kalmış bataklıklarını okuyucuya göstermeye çalışır. Doğru bir eğitim ve öğretimle gençlere mutluluğun yolunu göste­remeyen bir toplumu mahkum etmektedir.

 

Mes’ûd, gençleri ağır bir istibdat baskısı altında yalnız ve korkulu bir halde çirkefe ve intihara sürüklenen bir toplumun durumunu anlatır. Böyle bir toplumdaki çirkefi uzun uzadıya göstermeye çabalayan Mes’ûd, öykü ya­zımı usûllerine –eğer bilmediğini söylemezsek- pek riayet etmez. O yıllarda uzun öykü türünün yaygınlaşması ve gazete dili nesrinin etkisi dolayısıyla, öyküyü sündürdükçe sündürür. Çeşitli ve bazen birbiriyle ilgisi olmayan ko­nularda yazar. Konular arasındaki tek ilgi, anlatıcının tek kişi olmasıdır. Mes’ûd, uyumlu ve teşekküllü bir eser ortaya koyamaz ve çok zaman öykü­deki asıl te­manın ucunu kaçırır. Bu özellik öteki toplumsal romanlarda da görülür ve bu eserlerin sanatsal yaklaşımdan yoksun kal­malarına sebep olur. Yazar her ola­yın ardından, sayfalar boyunca kendi toplumsal ve ahlâkî savla­rını açıklamaya girişir. Çünkü toplumsal roman yazarları, toplumsal yapı­daki kusurları insan doğasındaki eksikliğe yük­lerler. Onlara göre insanın do­ğal özellikleri mantıklı bir düzenle­meye, eği­tim ve öğretime muhtaçtır. Bu durumda bu kusurların eğitim yoluyla gi­derilmesi düşünülür ve edebiyat, toplumsal eğitime yardımcı olan temel bir etken olarak kullanılır.

 

Muhammed-i Mes’ûd, romantik Fransız yazarlarından etkilenerek se­fil in­sanların hayatlarını koyu bir natüralizmle ağıtsal bir tarzda tasvir eder. Ancak bu öfkeli ve âciz yazarın bunca felâket karşısında gösterdiği tek çıkar yol, uyumak ve unutmaktır.

 

Muhammed-i Hicâzî’nin (1279-1352/1900-1973)’nin eseri Zîbâ (1312/ 1933), Kaçar yö­neti­minin yerine merkeziyetçi Pehlevî devletinin bü­rokrasisinin geçtiği dönemin toplumsal psikolojisini betimleyen en seçkin toplumsal roman­lardan birisi­dir. Mutî’u’d-devle-yi Hicâzî, edebî çalışma-la­rına 1307/1328’de Humâ ile başladı. Ertesi yıl Perîçihr’i yazdı. Her iki öykü de refah için­deki kentli kadınların du­rumunu ele alır. Humâ, bu ka­dınların “iyi ve soylu”, Perîçihr ise “kötü ve hain” olanının örneğidir. Humâ’nın aşk ve toplumsal konulu maceraları 129o/1910’lu yıllarda geçer. Evlilik hayatından memnun olmayan Hasan Ali Han adındaki memur, eski bir dostunun kızı olan Humâ’ya aşık olur. Kız, Hasan Ali Han’ın ha­tıra defterini karıştırarak bu sırrı öğrenir, çeşitli aşk ma­ceralarından ve toplumsal olaylar­dan sonra onunla evlenir.

 

Perîçihr ve kocası Horasan seferi sırasında düşman Türkmenlere esir dü­şerler. Perîçihr gönlünü Türkmenlerden birisine kaptırır. Ancak kocası, kaçar­ken onu da beraberinde götürür. Aşık adam arkalarına düşer, kocası adamı öldürür ve kendisi de bir süre sonra can verir.

 

Hicâzî pek çok öyküler ve edebî parçalar yazmıştır, eserleri defalarca yeni­den basılmıştır. Ancak bütün eserlerinde edebî yaratıcılık bakımından zayıf ve toplumsal düşünce yönünden eski düşünceli bir yazardı.

 

Ancak Zîbâ’da, başarısız bir devrimi ardında bırakan ve şimdi mal ve ikti­dar paylaşımı çatışmasına sahne olan bir toplumun ruhi ve ahlâkî kri­zini, Mirza Huseyn Han adında bir karakterin varlığında sergiler. O, köy­den kente gelerek Zîbâ adlı fahişeyle tanıştıktan sonra idarî ve siyasî yük­selme basa­maklarını aşan genç bir öğrencidir. Zîbâ, yüksek dereceli ma­kamlarla ilişki­leri sayesinde memurların atanmalarında önemli bir rol oy­nar. İşleri, entri­kacı ga­zetecilerin ve siyasî fahişelerin yürüttüğü idealle­rini yitirmiş bir top­lumda böylesi bir olgunun varlığı doğaldır. İşte bu kargaşa ve ahlaksızlık or­tamında Mirza Huseyn de tarzını değiştirir. Dünyevî şey­leri unutmak için en üst de­recede bir züht ve takvaya ulaş­mak isterken, paraya ve makama ulaşma yo­lunda her türlü rezalete başvu­rur. Her ne kadar ara sıra vicdan azabı duyup geleneklere ve sade köylü yaşamına geri dönme isteği varlığını sarsa da her defasında Zîbâ’ya ve kent yaşamının cazibelerine yeniden kapı­lır. Onun ikiye bölünmüş varlığı, İran toplumu­nun yok olmaya yüz tutmuş bir gelenekle top­lumun içinden çıkmamış bir modernleşme arasındaki ser­semliğini yansıt­maktadır.

 

Onun hayatının, özgür ama arzulu bir kadının varlığında tecelli eden sade köylü hayatından modern kentli hayatına doğru hızla değişimi, İran toplumu­nun 1300/1920’lerdeki sınıfsal hareketliliğinin göstergesidir. Bu yıllar, orta sınıf bi­reyciliğinin, aşiret ve toprak ağalığı ilişkilerinin yerini almaya başladığı ve sermayenin aristokrasinin yerine geçtiği yıllardır. Meşrutiye­tin yenilgiye uğ­ramasından kaynaklanan ahlâkî çöküş ve zen­ginleşme hırsı dö­neminin kah­ramanı olan Mirza Huseyn Han, kendi amaçlarına ulaşma uğ­runda her yola, hatta cinayete bile başvurur. Zîbâ, böylesi bir durumu eleşti­rirken bazen meş­rutiyet dönemi öykülerinin söylevsel tarzına bürü­nür. Ne var ki meşrutiyetçi yazarlar müstebitlere karşı kanun isteme silahıyla mü­cadele ettikleri halde, Hicâzî’nin yasal is­tibdatçılara karşı koyma yolunda ahlakçılıktan ve duygu­sallıktan başka bir aracı yoktur. Umutsuzluğun umut­ların yerini aldığı, sahte ve fırsatçı dev­rimcilerin ger­çek meşrutiyetçilerin ye­rine geçtiği yılların yazarı­nın eserle­rinde, ölümcül düşünceler ve reformcu ahlâkçılıklar toplumsal ve siyasî bilincin yerini alır.

 

Muşfik-i Kâzimî, Hicâzî, Celîlî ve Mes’ûd gibi yazarlar, hapisten ve öl­dü­rülmekten korkarak ve romantik Avrupa edebiyatından etkilenerek, di­daktik eserlerinde toplumsal kaosun çaresini, bireyin hümanist duygu­lar ve doğru ahlak yoluyla düzeltilmesinde görür ve yer yer okuyucuya nasihat çekerler. Bu öğütçüler arasında, mutsuz yazar Cihângîr-i Celîlî’nin yüreği hepsinden daha yanıktır. Men Hem Girye Kerdem (Ben de Ağladım, 1311/ 1933)’de öykünün iki esas karakteri (anlatıcı ve fahişe kadın), ikisi de dizgini salıverilmiş ger­çekdışı duy­gulara sahiptir; ikisi de edip, toplumbi­limci, eğitim ve öğretim uzmanı olarak sürekli ahlâk dersi verme, gençler topluluğuna kılavuzluk etme halinde, acıklı ve dokunaklı nutuklar atmak­tadır. Sert mizaçlı ve kavgacı Muhammed-i Mes’ûd gibi Celîlî’ye göre de toplum sahnesi bir ahlâk atölyesi­dir. Celîlî, Men Hem Girye Kerdem’i Tah­rân-i Mehûf’un etkisi altında kendi döneminin gençleri­nin verimsiz ve semeresiz hayatı hakkında yazdı. O, 1288/1909 yılında Tah­ran’da dün­yaya geldi, Amerikan Koleji’nde eğitim gördü ve 1320/1941 önce­sinde intihar etti. “Defter-i Hâtırât” (Anı Defteri, 1314/1935) adında bir öyküsü daha vardır.

 

İlk İran romanları, orta sınıfın emellerini ve isteklerini yansıtırlar. Kuşku­suz bu sınıfın aristokratlar karşısındaki siyasî ve kültürel zaafı ve on­larla uz­laşmaları, İranlı aydınların düzenli ve açık seçik zihniyete ve dünya görüşüne sahip olmamalarına neden olmuştur. Özellikle bir grup aristokra­tın, sırf top­lumsal ayrıcalıklarını yitirmemek uğruna meşrutiyet devrimi ha­reketine katı­larak o zamanın yenilikçi arayışlarıyla özdeşleş­meleri, orta sını­fın üst kesimle­rinin de eski asaletlerini kazanmak için on­lara benzemek amacıyla aristokrat­larla işbirliği yapmaları, toplumsal sı­nırların belirginleşti­rilmesini son derece güçleştirmektedir. Bir yandan orta sınıfın güvenlik ara­yışını, öte yandan aris­tokratların geçmişe eğili­mini yansıtan tarihî roman, orta sınıfın yöneticilerinin emellerini ve top­lumsal psikolojisini ifade edebi­lecek durumdadır. Bu edebî türde, antik dünyanın üstünlüğünü kanıtlama çabası, tarihî değişimlerin temel ne­denlerini aramanın yerini alır. Bu ro­manlar, şahların, komutanların ve on­ların güzel yüzlü sevgililerinden başka kimsenin giremediği sosyete sa­lonla­rına benzerler. Şu kadar var ki bu salon­lar İran aristokrasisi kadar görkemden ve gösterişten yoksundurlar. Bu ro­mantik yazarlara göre tarihî şahsiyetler, be­lirsiz ve aşağılık davranışlarıyla öyküye girmeye lâyık olma­yan çağdaş insan­lardan daha güzel ve daha sanat­saldırlar.

 

Öte yandan, meşrutiyet devriminde göz önünde tuttukları toplumsal ve siyasî açılımı sağlayamayan orta sınıfın alt kesimleri, yoksulların iti­razlarına göz ucuyla bakarken bir yandan da onların himayesini çekmeye çalışırlar. Bu grupların psikolojisini yansıtan yazarlar, tarihî efsaneler uy­durmak yerine kentteki sıradan insanların hayatını ele alırlar. Toplum­sal romanda modern­leşme, değerlerin, demokratik olmayan geleneksel yapı­ların eleştirilmesi, al­datılmış kadınların kaderine yanma şeklinde ortaya çıkar. Bu romanlarda ka­dınlar, cehaletin, hurafelerin ve baskının egemen olduğu bir düzenin kurban­larıdır.

 

Böylece, tarihî romanlarla ilk toplumsal romanlar arasında uyumsuz­luk olmasına rağmen, her iki tür de orta sınıfın isteklerini dile getirirler ve top­lumsal ve edebî bir bakış açısının çeşitli yönleridirler. Bu iki edebî tarz birbir­lerinden tamamen ayrı olmayıp içsel bir bağlantıya sahiptirler. Top­lumsal ro­man yazarları, “saraylı aristokratlar gibi yaşamayı utanç sa­yarlar, ancak aynı zamanda onların seçkin toplumsal konumlarına, ma­kamlarına ve ululuklarına kıskançlık gözüyle bakarlar. Bunlar sıra­dan insanlarla idari iş­leri yoluyla te­mas kurar ve sonuçta kaçınılmaz bir şe­kilde orta sınıfın eği­limlerine doğru sü­rüklenirler. Ancak bir yandan da akılcılığı bütün sonuçla­rını kabullenemezler. Bu yüzden, aralarında, dünyanın bir mihnet sarayı ol­duğu ve insanın iki karşıt eğilimle çatıştığı şeklindeki üzüntü verici görüş yaygınlık kazanır.”

 

Kökleri meşrutiyet döneminin sosyal ve kültürel değişimlerinde yatan ilk tarihî ve toplumsal roman yazma edebî hareketi, Rıza Şah yönetiminin ilk ya­rısında öncü yönünü kaybeder. Elbette ilk roman sonraki yıllarda ve şim­dide, yaratıcı bir ürün ortaya koymaksızın kendi yoluna devam ederler. Bu tarzda yazılan eserler, Şems o Tuğrâ ve Tahrân-i Mehûf’un modelini ve ka­rakterlerini tekrar ederler; biçimlerinde ve temalarında da hiçbir ye­nilik gö­rülmez. İlk romanların erken gelen başarı­sızlığının değişik neden­leri vardır: Gerçekleri dikkate almaktan çok duy­gulara ve heyecanlara yö­nelen bu ha­cimli romanlar, bir geçiş dönemi ede­biyatıydılar; yani kökleri Farsça halk öyküle­rinde ama roman anlayışları Avrupaî tarzdaydı ve Farsça romanın ge­lişim merdivenin ilk basamağıy­dılar. İlk romanları ya­zanlar, düşünsel ve sa­natsal yetersizlikleri yüzünden kendi dönemlerinin düzenli ve sanatkârca bir betim­lemesini ortaya koya­mazlar. Ancak, öykü yazımı tekniklerini daha iyi bilen ve eserlerinde kur­gulanan olaylar daha gerçekçi olan kısa öykü yazar­ları, çağdaş edebiyat sahnesinde onların ye­rini aldılar. Elbette, okuma yaz­ması olmayan büyük bir köylü ve kentli nüfusun neden olduğu okuyucu az­lığı, basım ve ya­yım zorlukları (Bu ro­manların çoğu Bombay, Berlin ve İstan­bul’da basılmak­taydı. Çünkü İs­tanbul doğuyla batının kavşağıydı; Berlin, Kâve (1295/1916)’nin ya­yımla­nışından İlm o Honer (1306/1927)’in yayımlandığı za­mana dek İranlı ay­dınla­rın toplanma mahalliydi), yine yabancı roman çevi­risi furyasının artması da ilk tarihî ve toplumsal romanların başarı­sızlığında etkili bir rol oynamıştır.

 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.