Çarsamba 8 Şubat 2012 - 15:20

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۱۶:۵۰

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
 
     

TÂHÂ SURESİ


Mekkîdir, yüz otuz beş âyettir     

(Tâhâ, İbn-i Abbas'a, Cübeyr oğlu Said'de Hasen'e, Mücâhid'e ve  Kelbi'ye göre ey insan demektir. Bâzılarına göre bu kelime, habeşçe ve  nıbtçadır.)     

Rahman ve Rahîm Allah Adıyla

1- Tâhâ.  [1]     

2- Kur'ân'ı zahmet çekmen için indirmedik.[2]     

3- Ancak, korkacaklara bir öğüt olarak indirdi  [3]   [4]      

4- Yeryüzünü ve yüce gökleri yaratanın katından indirdik.     

5- Rahman, hâkim ve mutasarrıftır arşa.     

6- Onundur ne varsa göklerde ve ne varsa yeryüzünde ve ne varsa ikisinin arasında  ve ne varsa yerin altında.     

7- Sesini yükseltsen de, yükseltmesen de hiç şüphe yok ki o, gizliyi de bilir, açığa  vurulanı da.     

8- Bir Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak, onundur güzel adlar da.     

9- Mûsâ  hikâyesi ulaşmadı mı sana?203     

10- Hani  bir ateş görmüştü de âilesine durun demişti, ben bir ateş görüyorum, ya gider,  bir kor getiririm oradan size, yahut birine rastlarım da yol öğrenirim ateş  başında.     

11- Ateşe  doğru gidince ona seslenildi: Ey Mûsâ.     

12- Şüphe  yok ki benim senin Rabbin, çıkar ayakkabılarını, kutlu vâdîdesin, Tuvâ'dasın  sen.     

13- Ve  seni seçtim ben, dinle vahyedileni.     

14- Şüphe  yok ki ben öyle bir Allah'ım, yoktur benden başka tapacak, bana kulluk et ancak  ve namaz kıl beni anmak için.     

15- Kıyâmet  gelip çatmada gerçekten de; herkes, yaptığının karşılığını bulsun diye  gizlemekteyim vaktini.     

16- Ona  inanmayan ve havasına uyup giden, sakın seni inancından çevirmesin, yoksa helâk  olursun sen de.     

17- Sağ  elindeki nedir ey Mûsâ.     

18- Sopam  dedi, ona dayanırım, davarlarıma yaprak silkerim onunla, başka işler de yaparım  onunla.     

19- Dedi  ki: Elinden bırak onu ey Mûsâ.     

20- Bıraktı  onu, bir de baktı ki bir yılan olmuş, koşup durmada.     

21- Al  onu dedi, korkma, evvelce olduğu gibi sopa olarak vereceğiz onu sana.     

22- Elini  koynuna sok da bir hastalık yüzünden olmamak şartıyla bembeyaz çıksın; bu da  bir başka delil sana.     

23- Böylece  de en büyük delillerimizden bir kısmını gösterelim sana.     

24- Git  Firavun'a şüphe yok ki pek azdı o.     

25- Rabbim  dedi, kalbime genişlik ver.     

26- İşimi  kolaylaştır.     

27- Dilimin  bağını çöz de.     

28- Anlasınlar  sözümü iyice.     

29- Âilemden  birini vezîr et bana.     

30- Kardeşim  Hârûn'u.     

31- Arka  olsun bana, onunla kuvvetlendir beni.     

32- İşime  ortak et onu.     

33- Bunları  yap da şanını çok tenzîh edelim.     

34- Seni  çok analım.     

35- Şüphe  yok ki sen, görmedesin bizi.     

36- Dedi  ki: Gerçekten de verildi dileğin ey Mûsâ.     

37- Andolsun  ki bir kere daha lûtfetmiştik sana.     

38- Hani  vahyedilecek şeyi ilhâm etmiştik anana.     

39- Sandığa  koy onu da nehre bırak, nehir onu kıyıya bırakır, benim düşmanım ve senin  düşmanın, alır onu demiştim ve himâyem altında yetişmen için sana karşı bir  sevgi de vermiştim ona.     

40- Hani  kız kardeşin gitmiş de onu yetiştirecek birisini bulayım mı size demişti, gözü  aydın olsun, kederlenmesin diye tekrar anana kavuşturmuştuk seni ve birisini  öldürmüştün de seni gamdan kurtarmıştık ve seni sınayıp durmuştuk ve yıllarca  Medyen halkının içinde kalmıştın, sonra da mukadder olduğu gibi buraya geldin  ey Mûsâ.     

41- Kendim  için seçtim seni.     

42- Delillerimle  git kardeşinle ve beni anmayı ihmâl etmeyin.     

43- Firavun'a  gidin, çünkü o, gerçekten de azdı.     

44- Ona  yumuşak bir tarzda söz söyleyin, belki öğüt alır, yahut korkar.     

45- Rabbimiz  dediler, korkarız aşırı davranır hakkımızda, yahut da büsbütün azar.     

46- Korkmayın  dedi, gerçekten de benim sizinle berâber, duyarım ben ve görürüm.     

47- Hemen  gidin de biz deyin, şüphe yok ki Rabbinin iki peygamberiyiz bizimle gönder  İsrâiloğullarını ve onlara azap verme. Rabbinden delille geldik sana, esenlik  hidâyete uyana.     

48- Gerçekten  de bize vahyedildi ki azap, yalanlayanadır ve yüz çevirene.     

49- Dedi ki:  Kimdir Rabbiniz ey Mûsâ.     

50- Rabbimiz  dedi, her şeye yaratılışını veren, sonra da yolunu gösterendir.     

51- Firavun,  peki, önce gelenlerin halleri ne olacak dedi.     

52- Mûsâ,  onlara âit bilgi de dedi, Rabbimin katındadır, yazılmıştır; ne yanılır Rabbim,  ne unutur.     

53- Öyle  bir mâbuttur ki yeryüzünü size döşek etmiş, orada size yollar açmış, gökten  yağmur yağdırmış, o yağmur sebebiyle de çeşit-çeşit ve çifter-çifter nebatlar  bitirmiştir.     

54- Yiyin  ve yedirin davarlarınıza; şüphe yok ki bunda, aklı olanlara deliller var.     

55- Oradan  yarattık sizi, gene oraya iâde edeceğiz ve oradan çıkaracağız sizi bir kere  daha.     

56- Andolsun  ki ona bütün delillerimizi gösterdik, yalanladı, çekindi.     

57- Bizi  dedi, büyünle yerimizden, yurdumuzdan çıkarmaya mı geldin ey Mûsâ?     

58- O  halde biz de onun gibi bir büyü yaparak karşı geleceğiz sana, aramızda bir  buluşma yeri ve vakti tâyin et de sen ve biz, vaadimizden caymayalım, buluşalım  orada, hem de ikimize de müsâvî mesâfede, münâsip bir yer olsun orası.     

59- Mûsâ  dedi ki: Herkesin süslenip bayram ettiği ziynet gününü buluşma zamânı olarak  tâyin ediyorum size, halkın toplandığı kuşluk çağında buluşalım.     

60- Derken  Firavun dönüp gitti, sonra bütün hîlesini derleyip geldi.     

61- Mûsâ,  onlara, yazıklar olsun size dedi, Allah'a yalan yere iftirâda bulunmayın, sonra  size azâp eder de kökünüzü kurutur ve muhakkak kim iftirâ ederse ziyan eder.     

62- Sonra  bu iş hakkında aralarında çekişe-çekişe görüşüp gizlice danıştılar.     

63- Bu  iki büyücü dediler, büyüleriyle sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor,  sizi yüce yolunuzdan çevirmek diliyor.     

64- Hîlelerinizi,  düzenlerinizi bir araya getirin, sonra saf-saf olun da gelin ve muhakkak olan  şu ki: Bugün üstün olan, murâdına ermiştir.     

65- Büyücüler  dediler ki: İstersen sen at önce sopanı, istersen biz atalım önce yâ Mûsâ.     

66- Mûsâ,  siz atın önce dedi. Derken büyüleriyle ipleri ve sopaları, Mûsâ'ya doğru koşuyormuş  gibi göründü.     

67- Mûsâ'nın  içine bir korku düştü.     

68- Korkma  dedik, hiç şüphe yok ki sen, daha üstünsün.     

69- At  sağ elindeki sopanı, onların meydana getirdikleri şeyleri yutsun, çünkü onlar,  ancak büyücülük düzeniyle yaptılar bu işi ve büyücü, Nerede olursa olsun,  eremez umduğuna.     

70- Sonunda  büyücüler secde ederek yere kapandılar ve inandık dediler, Hârûn'la Mûsâ'nın  Rabbine.     

71- Siz  dedi Firavun, ben size izin vermeden inandınız mı ona? Şüphe yok ki o size büyü  öğreten büyüğünüz. Ellerinizi, ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve hurma  dallarına astıracağım sizi, o vakit bilir, anlarsınız hangimizin azâbı daha  çetin ve daha sürekli.     

72- Şu  bize gösterilen apaçık mûcizelere karşı artık yaradanımıza tercîh edemeyiz seni  dediler, elinden geleni yap, zâten ancak şu dünyâ yaşayışında hükmünü  yürütebilirsin.     

73- Gerçekten  de biz, hatâlarımızı ve bize zorla yaptırdığın büyüden dolayı girdiğimiz  günahları yarlıgaması için inandık Rabbimize ve Allah, daha hayırlıdır, verdiği  karşılık da daha sürekli.     

74- Şüphe  yok ki Rabbine mücrim olarak gelenedir cehennem; orada ne ölür, ne diri kalır.     

75- Ve  kim de inanmış ve iyi işlerde bulunmuş bir halde ona gelirse işte o çeşit  kişileredir yüce dereceler.     

76- Kıyılarından  ırmaklar akan ebedî Adn cennetleri ve bu, inanış ve ibâdetle temizlenen kişinin  karşılığıdır.     

77- Andolsun  ki biz Mûsâ'ya, kullarımla geceleyin yola çık, onlara denizde kuru bir yol aç,  düşmanların yetişmelerinden, denizde boğulmadan korkma diye vahyetmiştik.     

78- Derken  Firavun, askeriyle artlarına düştü, deniz de onları tamâmıyla kuşatıp kapladı,  boğulup gittiler.     

79- Ve  saptırdı kavmini Firavun ve doğru yola sevketmedi onları.     

80- Ey  İsrâiloğulları, sizi kurtardık düşmanlarınızdan, sözleştik sizinle Tûrun sağ  yanında ve size kudret helvasıyla bıldırcın yağdırdık.     

81- Sizi  rızıklandırdığımız tertemiz şeyleri yiyin ve bu hususta taşkınlık etmeyin,  sonra size gazabım vâcip olur ve kime gazabım vâcip olursa uçuruma yuvarlanır,  helâk olur gider.     

82- Ve  şüphe yok ki ben bütün suçlarını örterim tövbe edip inananın ve iyi işlerde  bulunup sonra da doğru yolu bulanın.     

83- Neden  acele ettin, kavminden ayrıldın da geldin ey Mûsâ?     

84- İşte  dedi, onlar da arkamdan geliyorlar ve ben yâ Rabbi, benden daha fazla râzı  olasın diye acele ettim.     

85- Şüphe  yok ki dedi, biz senden sonra kavmini sınadık ve doğru yoldan çıkardı Sâmirî.     

86- Mûsâ,  öfkeli bir halde hayıflanarak kavmine döndü de ey kavmim dedi, Rabbiniz size  güzel bir farzda vaitte bulunmadı mı, çok mu uzun sürdü sizden ayrılışım, yoksa  Rabbi-nizin gazabının vâcip olmasını mı dilediniz size de bana verdiğiniz  sözden caydınız?     

87- Dediler  ki: Sana verdiğimiz sözden, kendimize mâlik olarak caymadık biz, fakat  Mısırlıların ziynet eşyâlarını almıştık ya, onları, erisin diye ateşe attık,  böyle telkin etti Sâmirî.     

88- O,  onlara bir buzağı heykeli yapmıştı ki böğürmedeydi. O ve ona uyanlar işte bu  dediler, sizin de mâbûdunuz, Mûsâ'nın da mâbûdu, fakat Mûsâ, unuttu bunu.     

89- Görmüyorlar  mıydı, onlara bir söz söyleyemiyordu bu heykel ve onlara ne bir zarar  veriyordu, ne bir fayda.     

90- Andolsun  ki Hârûn, daha önce onlara, ey kavmim demişti, siz bununla sınanmadasınız ancak  ve şüphe yok ki Rabbiniz rahmandır, bana uyun ve emrime itâat edin.     

91- Onlar,  Mûsâ, dönüp gelinceye dek demişlerdi, biz bu heykele tapmadan kesin olarak  vazgeçmeyiz.     

92- Mûsâ,  ey Hârûn dedi, bunların doğru yoldan saptıklarını görünce ne mâni oldu da.     

93- Bana  uymadın, yoksa emrime isyan mı ettin?     

94- Anam  oğlu dedi, sakalımı, başımı bırak benim, gerçekten de, sözüme tam uymadın da İsrâiloğullarının  arasına ayrılık saldın diyeceğinden korktum.     

95- Sen  ne diye bu işi işledin ey Sâmirî dedi Mûsâ.     

96- Sâmirî,  onların görmediklerini gördüm ben, sana gelen elçi meleğin izinden bir avuç  toprak aldım, eriyen külçeye attım onu ve nefsim, bu işi bana böylece hoş gösterdi  dedi.     

97- Git  hadi dedi Mûsâ, hiç şüphe yok ki hayatta cezan, rastladığına yaklaşma, dokunma  bana demendir ve sana bir de azap vaadedilmiştir ki değişmesine imkân yok;  kulluğunda bulunup durduğun mâbuduna bak da gör, onu biz yakacağız, sonra da  kaldırıp denize atacağız.[5]

98- Mâbûdunuz,  ancak Allah'tır ki yoktur ondan başka tapacak; bilgisi, her şeye şâmildir.      

99- İşte  böylece geçmişlerin ahvâlinden bir kısmını sana hikâye etmedeyiz ve şüphe yok  ki sana katımızdan bir de Kur'ân verdik.     

100- Kim  yüz çevirirse ondan şüphe yok ki kıyamet günü, ağır bir yük yüklenecek.     

101- Ebedî  olarak kalacak azâb içinde; bu, kıyâmet günü, onlara ne de kötü bir yük.     

102- Sûrun  üfürüleceği gün o mücrimleri gözleri göğermiş bir halde haşrederiz.     

103- Aralarında  gizli-gizli konuşup ancak derler, on geceden fazla kalmadınız dünyâda.     

104- Ne  dediklerini daha iyi biliriz biz aklı ve yolu yoradamı daha düzgün olanın ancak  bir günceğiz kaldınız dediği zaman.     

105- O gün  dağlar ne olur diye soruyorlar sana; de ki: Rabbim onları unufak eder, kuma  döndürür de savurur.     

106- Yeryüzünü  dümdüz bir hâle getirir.     

107- Orada  ne bir iniş görebilirsin, ne bir tümsek.     

108- O  gün hiçbir kimse kalmaz ki Allah'a dâvet edene uymasın ve rahmânın heybetinden  sesler kesilir, ancak ayak sesleri, tıpırtılar hâlinde duyulabilir.     

109- O  gün rahmânın izin verdiği ve sözünden hoşnût olduğu kimseden başka hiçbir fert  şefâat de edemez.     

110- Önlerinde  ne varsa onu da bilir, artlarında ne varsa onu da ve onların bilgisi, bunu  ihata edemez.     

111- Bütün  yüzler eğilir diri ve her an yarattıklarını tedbîr ve tasarruf eden mâbûda; bir  zulüm yükünü yüklenmiş olanlarsa mahrûmiyet içindedir.     

112- Fakat  inanarak iyi işlerde bulunan ne günâhının arttırılmasından korkar, ne sevâbının  eksiltilmesinden.     

113- İşte  biz, belki çekinirler, yahut onlara bir öğüt olur, bir ibret verir diye Arapça  olan Kur'ân'ı indirdik ve onda, bâzı tehditleri tekrar-tekrar söyledik,  açıkladık.     

114- Çok  yücedir her şeye sâhip ve mutasarrıf olan gerçek Allah ve acele etme Kur'ân'ı  okumak için sana vahiy tamamlanmadan ve de ki: Rabbim, bilgimi çoğalt.     

115- Andolsun  ki daha önce Âdem'le de ahitleşmiştik de unutmuştu ve onu, bilerek, isteyerek  günah işleyen bir adam olarak da bulmamıştık.     

116- Hani,  meleklere demiştik ki: Âdem'e secde edin, onlar da secde etmişlerdi, yalnız  İblis secde etmekten çekinmişti.     

117- Demiştik  ki: Ey Âdem, şüphe yok ki bu, sana ve eşine düşmandır, sakın sizi cennetten  çıkarmasın sonra zahmetlere uğrarsınız.     

118- Çünkü  aç kalmaman da ancak oradadır, çıplak kalmaman da.     

119- Ve  sen orada susamazsın, güneşin harâreti de dokunmaz sana.     

120- Şeytan,  ona vesvese verdi de ey Âdem dedi, sana ebedîlik ağacını ve zeval bulmayacak  devleti göstereyim mi?     

121- İkisi  de o ağacın meyvesından yediler de avret yerlerini gördüler ve cennetteki  ağaçların yapraklarıyla avret yerlerini örtmeye koyuldular ve Âdem, Rabbinin  emrine karşı geldi de umduğundan mahrûm oldu.     

122- Sonra  da Rabbi seçti onu, kabûl etti tövbesini ve onu doğru yola sevketti.     

123- Hepiniz  dedi, inin oradan; bir kısmınız, bir kısmınıza düşman olsun. Fakat benden, size  bir yol gösteren geldi mi onu kabûl edip doğru yoluma uyan, ne dünyâda yoldan  çıkar, ne âhirette kutsuzluğa düşer.     

124- Beni  anmadan yüz çevirene gelince: Dünyâda ona dar bir geçim var, kıyâmet günü de  onu kör olarak haşrederiz.     

125- Yâ  Rabbi der, beni neden kör haşrettin, halbuki ben görüyordum.     

126- Böylece  der, sana delillerim geldi de unutuverdin onları, işte sen de tıpkı o çeşit  unutulmadasın bugün.     

127- Ve  işte biz, suç işlemekte ileri gidenleri ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları  böyle cezâlandırırız; âhiret azâbıysa elbette daha da çetindir, daha da sürekli.     

128- Onlardan  önce nice ümmetleri helâk ettik; bu, onları doğru yola sevketmez mi ki? Onların  yerlerinde, yurtlarında gezip duruyorlar. Şüphe yok ki bunda, aklı başında  olanlara deliller var.     

129- Rabbinin  söylenmiş bir sözü, takdîr edilmiş bir hükmü olmasaydı ve o hükmün muayyen bir  zamânı bulunmasaydı onlara da azap gelip çetıverirdi.     

130- Söyledikleri  sözlere sabret ve Rabbini, hamd ederek gün doğmadan ve batmadan önce ve gecenin  bir kısmıyle gün ortasında noksan sıfatlardan tenzîh et de rızâsına mazhar ol.[6]     

131- Ve  onları, bunlara sınamak için dünya yaşayışının ziyneti olarak  faydalandırdığımız mala-menâle gözünü dikme ve Rabbinin rızkı, hem daha hayırlıdır,  hem daha sürekli.     

132- Ehline,  namaz kılmalarını emret ve sen de devâm et namaza. Senden bir rızık istemiyoruz  biz, biziz sana rızık veren ve sonuç, çekinenlerindir.     

133- Ve  dediler ki: Bize Rabbinden bir delille, bir mûcizeyle gelmeli değil miydin?  Evvelki kitaplarda bulunan şeyler, onlara apaçık bildirilmedi mi?     

134- Daha  önce, bir azapla helâk etseydik onları derlerdi ki: Rabbimiz, bizi hor-hakir  etmeden bir peygamber gönderseydin de delillerine uysaydık.    

135- De  ki: Hepimiz beklemekte, gözetlemekteyiz, siz de gözetip durun, yakında  bileceksiniz, doğru yola sâhib olanlar kimlermiş, doğru yolu bulan kimmiş.     


       

                                                            
       
                                [3]                        ) Hz. Muhammed (s.a.a)’in, geceleri, sabahlaradek namaz kıldığı, nefsine eziyet  olmak üzere tek ayağının üstünde durduğu ve ayaklarının altı şiştiği rivâyet  edilmiştir. İlk âyette ey insan diye Hz. Muhammed (s.a.a)'e hitab edilmektedir.  Bu kelimeyi, ayağını yere bas anlamına gelen "Tıh" diye okuyanlar da  vardır.       
       
                                  [4]                      ) v. d.  Ahd-i Atıyk'ın Huruc bölümündedir.       
       
                                  [5]                      ) Rivâyetlere  göre Samirî, bu olaydan sonra İsrailoğulları arasından çıkarılmıştır. Bir  rivâyete göreyse kendisi korkup çöllere kaçmıştır.       
       
                                  [6]                      ) Hamd  ederek tenzîh etmekten maksat namazdır. Gün doğmadan kılınan sabah namazıdır.  Gün batmadan kılınan ikindidir. Gecenin bir kısmında kılınan akşam ve yatsı  namazlarıdır. Gün ortasındaki namaz da öğledir.       
   

Total Visit: 280
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.