İKİ EKOLÜN FIKIH VE İÇTİHAT KONUSUNDAKİ TUTUMU
İslâm toplumunda içtihat ve fıkıh kavramları birbirine karışmış, ayrılması mümkün olmayan bir hâl almıştır. Önce Hilâfet Ekolü'nde içtihat kavramını ele alacak; sonra da Ehlibeyt Ekolü'nün bu konudaki tutumunu değerlendireceğiz inşaallah. − 1 − İÇTİHAT KAVRAMININ HİLAFET EKOLÜ'NDE DEĞİŞİME UĞRAMASI İçtihat ve müçtehit kavramları sahabe ve tâbiîn döneminden uzun bir süre sonra kullanılmaya başlandı. Çünkü sahabe ve tâbiîn, daha önce kendilerince hükümlerin değiştirilmesini "tevil" diye adlandırıyorlardı. Halid b. Velid'in, Hz. Resulullah'ın (s.a.a) temsilcisi Malik b. Nüveyre'yi öldürmesi olayında olduğu gibi. Halid bu davra-nışından dolayı Halife Ebu Bekir'e: "Ey Resulullah'ın (s.a.a) halifesi! Ben tevil ettim; ama isabet etmeyip yanıldım." diye mazeret getirmiştir. Ömer'in Halid hakkında, Ebu Bekir'e, "O zina etti, onu recmet." demesi üzerine Ebu Bekir, "Onu recmedemem. O tevil etti ve yanıldı." şeklinde cevap vermiştir. Zührî'nin Urve kanalıyla Aişe'den naklettiği şu rivayette de böy-ledir: Namaz ilk farz olduğunda iki rekâtti; bu namaz, seferî na-mazı oldu; sefer dışında kılınan namaz ise tamamlandı (dört rekât oldu). Zührî der ki: Urve'ye; "O hâlde neden Aişe seferde namazı tam kılıyordu?" diye sordum. Urve, "O, Osman gibi tevil ediyordu." cevabını verdi. İbn Hazm "el-Fasl" adlı kitabında şöyle diyor: Ebu'l-Gadiye, Ammar'ı (r.a) öldürdü. O, Rıdvan Biati'ne katılmış, Allah'ın, temizliğine şahitlikte bulunduğu; kalbinde olanları bildiği, kendisine sükunet indirdiği ve ondan razı olduğu kişidir. Ebu'l-Gadiye tevilde yanılarak Ammar'a haksızlıkta bulunmuş içtihadında hatalı bir müçtehittir. Ona Allah katında ancak bir sevap vardır. Osman'ın katilleri ise böyle değildir. Çünkü onu öldürmeleri için içtihat yapmaya hakları yoktu. İbn Hacer, Ebu'l-Gadiye'nin biyografisinde şöyle diyor: Bütün savaşlarda sahabelerle ilgili güçlü ihtimal şudur: Onların hepsi tevilde bulunmuşlardır. Yanılan müçtehide ise Allah katında bir sevap vardır. Tevil ve içtihat hakkına tüm insanlar sahipse, sahabenin buna sahip olması daha önceliklidir. İbn Hazm, "Muhalla" adlı kitabında, İbn Türkmenî de "el-Cev-heru'n-Nakî"de şöyle demişlerdir: İslâm ümmetinden hiç kimse, Abdurrahman b. Mülcem'in Ali'yi öldürürken hak yolda olduğunu sanan, tevilde bulunan bir müçtehit olduğu konusunda ihtilafa düşmemiştir. İşte bu yüzden İmran b. Hittan onun hakkında şöyle demiştir: "Bu, takvalı birinden öyle bir vuruştur ki, Bununla ancak Arş'ın sahibinin rızasını istedi. Anlatarak öveceğim onu her an; sayacağım Allah'ın katında, varlıklar içinde terazisi en ağır olan." Şeyh Abdullatif "es-Savaik"e yazdığı dipnotta şöyle diyor: Ali dönemindeki bütün sahabeler; ister yanında yer alsın, ister karşısında; isterse savaşan her iki ordudan çekilip gitmiş olsun; hepsi tevil etmişlerdir. Onlar bu hareketlerinden dolayı da adaletten düşmüş olmazlar! İbn Kesir, Yezid hakkında şöyle der: Onun yaptığı kötülükleri ve işlediği günahları, "Tevil etti ve yanıldı." diye yorumlamışlar ve hakkında şöyle demişlerdi: "O, bütün bunlarla birlikte azledilmez fasık bir imamdı!... Ona karşı isyan etmek de caiz değildir. Onun, Hirre günü Medine ehlinin başına gelen habere pek çok sevinmesinin sebebi de, kendisini imam görmesi, Medine halkının ise ken-disine karşı isyan edip başlarına başka bir emir getirmesi-dir. Dolayısıyla, onun kendisine itaat etmeleri ve cemaatin yoluna dönmeleri için onlarla savaşmaya hakkı vardı. Yukarıda zikrettiğimiz birinci rivayette de sahabe Halid b. Ve-lid ve Halife Ebu Bekir, Malik b. Nuveyre'yi öldürmeyi ve onun eşiyle ilişkide bulunmayı "tevil" diye adlandırmışlardır. İkinci rivayette de, tâbiînden olan Urve b. Zübeyr, Aişe'nin seferî namazı kendisinin rivayet ettiğinin aksine tam olarak kılmasını Osman'ın tevili gibi bir tevil diye adlandırmaktadır. Ondan yıllar sonra h. 456'da ölen İbn Hazm, Ammar b. Yasir'i öldüren Ebu'l-Gadiye'yi, tevil ederek hataya düşen ve bir sevap alan müçtehit olarak tanımlamaktadır. Yine görüyoruz ki, o ve h. 750'de yaşayan İbn Türkmenî el-Hanefî de onunla aynı görüşe sahip olup İbn Mülcem'i, İmam Ali'yi (a.s) öldürmek hususunda (tevil eden) bir müçtehit saymaktadırlar. Yine görüyoruz ki, İbn Hacer (öl. h. 852) Hz. Ali'ye (a.s) karşı yapılan savaşlara katılan bütün sahabelerin tevilde bulunduklarını söylemekte ve tevilinde hataya düşen müçtehidin ise bir sevap kazanacağını vurgulamaktadır!... * * * Böylelikle kendi reyine göre amel etmeye önce tevil, sonra da içtihat adı verilmiştir. Sonra Hilâfet Ekolü uleması, sahabe ve halifeleri bu konuda örnek alarak, kendi reyleriyle amel için içtihat kapısını açtılar. Ancak onlar buna ilaveten kendi reyine göre amel etmek için buna birtakım ilkeler ve kurallar koydular; birtakım isimler takarak usul ilminde buna geniş şekilde yer verdiler. Bu koy-dukları ilkelere başvurarak, bu şekilde hükümleri çıkarmayı "içtihat" ve bunu yapanları da "müçtehit" diye adlandırdılar. Oysa şer'î ıstılahta din ilimlerine "fıkıh", din alimine de "fakih" denmektedir. Onun için burada şu üç konu üzerinde durmamız gerekecektir: 1- Adlandırma (tanımlama). 2- Birinci asırda müçtehitler ve içtihatları. 3- İkinci asır ve sonrasında içtihat ve sahabenin amellerinden hükümlerin istinbatı (çıkarılması). |