| 8 TEFRİKA YAZARLIĞI Tefrika yazarlığı 30/50’li yıllarda büyük değişime uğrar. Kuşkusuz bu değişim eserlerin niteliğinin daha iyi olması yönünde değildir. Tarihî macera filmleriyle rekabet sırasında okuyucularının çoğunu kaybeden tefrika yazarları, hayatlarını devam ettirmek çabasıyla, mantıksız olaylar yaratmaya ve yalancı duygular uyandırmaya yönelerek bu edebî türün yıkıcılığını hızlandırırlar. Basında çıkan ya da haftalık formalar halinde basılan tefrika yığınları arasında, Muderrisî ve Mesrûr gibi yazarların öykülerindeki sağlam örgüye ve ilginç konulara sahip olan pek az eser görülür. Bu dönem yazarları, önceki tefrika yazarlarının modellerini acemice tekrar ederler. İç içe geçmiş öykülerle hacim kazanan bir macera çizgisinden çeşitli öykülerde yararlanılır; bütün romanların kahramanları birbirine benzer güçlüklerle karşılaşırlar. Bu romanlar, üzerinde düşünülmemiş bir plana, zayıf bir nesre ve birbirinden kopuk bir yapıya sahiptir. Husrevî ve Mesrûr gibi yazarlar, göz önüne aldıkları dönemin tarihî ve toplumsal durumunu betimlemeye ve doğal özelliklere sahip kahramanlar yaratmaya çalışıyorlardı. Ancak 30/50’lerin tefrika yazarı, eserlerindeki yenilmez süper adamı şeref ve iftihar kazanma yolunda olaydan olaya sokar ve ne yazık ki okuyucuyu hayrete düşürme konusunda başarıya ulaşamaz. Sepîd o Siyâh’ın başyazarı Ali-yi Bihzâdî, bu dönemde tefrika yazarlığının durumu hakkında şunları söyler: “28 Mordâd 1332’den sonraydı; basının çehresi değişmişti. Sıcak siyasî tartışmalar ve sert eleştiriler yerini aşk, tarih ve polisiye konulu öykülere ve tefrikalara bırakmıştı. Meydan, Tahrân-i Musavver dergisinde Râbi’a, Şehrâşûb ve Âfet gibi o zamanların basınının en ünlü, en çok okuyucusu olan tefrikaları yazan merhum Huseynkuli Muste’ân’ın eline kalmıştı... Hatırımda kaldığı kadarıyla zamanın basınının tanınmış öykücüleri şunlardan ibaretti: Sadruddîn-i İlâhî (Kârvân, Sepîde ve Erganûn takma adlarıyla da yazıyordu), Menûçihr-i Muti’î, İbrâhîm-i Muderrisî, Ali-yi Hâfızî, Hamza-yi Serdâdver, Nâsır-i Hodâyâr, Sîrûs-i Behmen ve tarihî roman yazarlarının en deneyimlilerinden olan Zebîhullâh-i Mansûrî (1274-1365/1895-1986). Mansûrî’nin iktibası olan Uşşâk-i Nâmdâr (Ünlü Âşıklar) adlı tefrika, sekiz yıl boyunca Sepîd o Siyâh’ta tefrika edildi.” Bu onyılın en çalışkan popülist yazarları arasında Muste’ân (23 kitap), Cevâd-i Fâzıl (17 kitap), Hicâzî, Kârû, Ferîdûn-i Kâr, Nâzırzâde-yi Kirmânî, Mecîd-i Devâmî, A. Rasî’, S. Sâlûr, Meymendînijâd, Nâsır-i Necmî, Mehdî-yi Mahmûdzâde ve Şâpûr-i Âryennijâd’ın isimlerini saymak mümkündür. Şâpûr-i Aryennijâd’ın Deh Merd-i Reşîd (On Yetişkin Adam, 1335/1956)’i haftalık formalar halinde 1200 sayfa olarak yayımlandı. Bunun devamı da onlarca formada Nesl-i Şucâ’ân ve Nigehbânân-i Tâc o Taht (Yiğitler Nesli ve Taç ile Tahtın Koruyucuları) adıyla yayımlandı. Gençliğinde uyuşturucu alışkanlığı yüzünden ölen ve 30/50’li yılların en ünlü tefrika yazarı olan Âryennijâd, romantik, heyecanlı ve söylevsel bir nesirle çeşitli eserler yazdı: Dâstânhâ-yi Vâkı’î be-Nâm-i Aşkhâ ve Hûnhâ (Aşklar ve Kanlar Adında Gerçek Öyküler, 1334/1955), Fâtih (1339/1960), Kıyâm-i İsmâiliyye (İsmailiye Kıyamı, 1336/1957) Dilirân-i Şûş (Şuş Yiğitleri, 1338/1959, Hışayarşa’nın Yunanistan’a saldırısı hakkında.) Bütün Pars ülkesinden, on yetişkin adam, II. Erdeşîr’in yerine geçme sırasındaki iktidar savaşında “Ahas” adında bir şehzadeye yardımcı olmak üzere, yabancı bir adamın mektubuyla başkente çağırılırlar. Şehzadelerden her biri şahın eşlerinden birisiyle elbirliği etmiş, birbirlerine karşı komplo hazırlamaktadırlar. Hepsi de kendi ailevî kimliklerinin sırrını keşfetmeye çalışan silahşorlar, tesadüfen yolda birbirleriyle karşılaşırlar, kavgaları yol arkadaşlığına dönüşür. Sırrı keşfetmenin şartı, saltanatın temelini korumak ve Keyân tacını korumak için en üst düzey askerî makamlara ulaşmaktır. Bu on adam, fitne ve kargaşa dolu bir zamanda, Kuruş döneminin yiğitler neslinden kalma kişilerdir. Bu şekilde, ihtilal sonrası yılların en ünlü tarihî romanı ile asker ve bürokrat sınıflarının şekillenmesi, eski ihtişama ulaşmanın yolunu saltanatın muhafazasında gören asaletini yitirmiş aristokrasinin arzusuna sözcülük eder. “Bu günlerde taç sahibi padişahımızın, göğüsleri şah ve vatan sevgisinin ateşiyle dolu, yürekleri imanla yoğrulmuş, Pars ülkesinin büyümesine ve yücelmesine ilgi duyan şerefli ve temiz kalpli gençlere çok ihtiyacı vardır. Güçlü düşmanlar, derin bir kin ve düşmanlıkla vatanı çepeçevre kuşatmışlar, ülkeye saldırmak, bağımsızlığımızın ve toplumumuzun mevcudiyetinin temelini çökertmek için uygun bir fırsat kollamak üzere pusuya yatmışlardır.” İşte bu alanda romanın öğütçü özelliğini görmek mümkündür. Deh Merd-i Reşîd’de klasik İran’ın “Nasîhatu’l-Mulûk”lerinde olduğu gibi, iyi hasletlere sahip şah, çevresini kuşatan “bozguncu ve çirkef” unsurlardan sakındırılmakta ve kendisinden, halkın adaletini, güvenliğini ve refahını sağlaması istenmektedir. Erdeşîr’in: “Bir şeyler yapmalı, kargaşa ve fitne dönemini sona erdirmeliyim” demesi boşuna değildir. Deh Merd-i Reşîd, tarihî romanla, o dönemin Holywood filmlerinde kurgulanan maceraların karıştığının bir göstergesidir. Âryennijâd, heyecan yaratmak ve okuyucuyu beklemede tutmak için, birisinin başladığı yeri ötekiyle kesmek için iki macerayı birbirine paralel olarak sürüklemeye çalışır. Ancak, her bölümün sonunda abartılı olaylar yüzünden ortaya çıkan havada asılı kalış hali devam edemez ve öykünün sıkıcı tarzı ortaya çıkar. Romanın planı, Dilşâd Hâtûn gibi romanların çekici ve sistemli planına sahip değildir. Âryennijâd hesaplanmış bir plan temelinde geliştirmeyi başaramadığı birçok ilgisiz macera anlatır. Bu yüzden kahramanlarını olaydan olaya sürükler, öyküyü daha da şaşırtıcı hale getirmek için, Michel Zevaco gibi tefrika yazarlarının da etkisiyle ölüyü dirilten ve insanı görünmez kılan ilaçların keşfedildiği gibi saçmalıklar anlatır. Yazar okuyucuyu kendisinden geçirmek için beklenmedik olaylardan oluşan bir kısır döngüye girer. Pehlivanlar olur olmaz yerde içki içmeleriyle, artistlikleriyle olay çıkarırlar. Kendileri aleyhine düzenler kuran düşmanlar yaratırlar. Ancak her zaman onları bu düzenlerden sakındıran bir sevgili vardır. Nitekim her sırası düştüğünde, bunlar tesadüfen şehzade Dâryûş’un ve baş komutan Surnâ’nın şaha ve Ahas’a karşı kurdukları düzenlerden haberdar olur ve onları etkisiz kılmaya çalışırlar. Yazar, silahşorların heyecan verici hayatlarını, sarayda dönen entrikalarla birlikte betimleyerek anlatır. Olaylı gecelerde, kıyafet değiştirerek sevgililerinin evine giden aristokratlar hırsızlara yakalanırlar. Duvar kenarlarında oynaşan belirsiz gölgeler, şahın canına kastederek odasının eşiğine girerler. Şehzadeler ve yüksek rütbeli subaylar dar ve karanlık koridorlarda birbirlerine kılıç çekerler. Şah ile Dâryûş’un, baba ile oğlun kadın ve makam uğrundaki kanlı rekabeti, şahın lehine sonuçlanır. Bu dönemin, çalışkan tefrika yazarlarından birisi de Ahmed Nâzırzâde-yi Kirmânî (1296-1355/1918-1976)’dir. Şîrzâd ya Gorg-i Câdde (Şîrzâd ya da Yol Kurdu, 1337/1958)’yi Şirazlı Hâfız’ın yaşadığı dönemi betimlemek üzere yazmıştır. Be-Hâtır-i Leylî (Leyla’nın Hatırına, 1335/1956)’de Hallâc’ın müritlerinin Abbasî halifesinden intikam alışını anlatır. Aşkta kaybetmesi yüzünden eşkıyalığa başlayan Şîrzâd, kendi doğum yerinden gelen bir kafileye saldırır. Sevgilisi de bu kafileyle birlikte yolculuk etmektedir. Şîrzâd ona kavuşunca geçmişine tövbe eder ve zafere ulaşması için yolunda can vermek üzere, kardeşi tarafından Şiraz’dan sürgün edilmiş olan Şah Şucâ’ın mülâzımları arasına katılır. Nâzırzâde, Şîrzâd ile ilgili maceralarla Şah Şucâ döneminin tarihî olaylarını birbirine paralel olarak götürür ve düşman şahın ayağını öpmeye gittiği sırada tarihle macerayı birbirine bağlar. Bu romanda, düşmanlar, güvenliğe ve başarıya ulaşmaları için hükümdara itaat etmeye davet edilirler. Be-Hâtır-i Leylî’nin maceraları Bağdat şehrinde geçer. Huseyn b. Mansûr-i Hallâc’ın müritlerinden olan Leylî, askeri yetenekleri sayesinde saray tarafından çok sevilen bir Berberî süvarisini halifeyi öldürmeye kışkırtır. Öykünün ikinci bölümden dördüncü bölüme kadar olan kısmı, Hallâc’ın asılmasıyla ilgili olaylara ayrılır. Sonraki iki bölümde halifenin öteki muhalifleri ile Leylî’nin bir araya toplanışı anlatılır. Yedinci ve sekizinci bölümler Karmatîlere ve onların faaliyetlerine yer verilir. Zampara bir adam olan Berberî süvari, sarhoş bir haldeyken içindeki sırrı Naime adında bir kadına açar. Sonra da halifenin karşısında hünerlerini sergilediği bir sırada onu öldürür, ama kendisi de kaçarken öldürülür. Meydana geç çıkan Naime, Leylî ile dövüşür ve iki kadın birbirlerini öldürürler. Be-Hâtır-i Leylî, ahlâkî mesajları olan gevşek yapılı bir romandır: “Acıyın ki Allah da size acısın... Okuyucunun bu tarihî gerçeklerden öğüt ve ibret almasını arzuluyorum...” San’atîzâde-yi Kirmânî’nin son tarihî romanı Nâdir, Fâtih-i Dehli (Dehli Fatihi Nâdir, 1336/1957) de şu ahlâkî sonucu çıkarmak için yazılmıştır: “Şiddetle kurulan her bina ve kurum, kısa zamanda yıkılır ve alaşağı olur.” Bu romanlar, bunalımın ve şiddetin kol gezdiği bir dönemde, yöneticiyi adalete davet etmek için yazılmış “Nasîhatu’l-Mulûk”lerdir. Köylü çocuğu Nezr (Nâdir), Özbeklerin yıkıcı saldırılarına şahit olur. Annesini kurtarmaya giriştiğinde, kendisini muhteşem bir geleceğin beklediğini söyleyen bir kahine rastlar. Nâdir, Özbeklere galebe çaldıktan sonra, Afşar kabilesinin reisi olur. Olaylar onunla Kılıç Hân arasındaki bir aşk rekabeti üzerinde ilerler. Nâdir’in yükselişiyle Safevî hanedanının düşüşü eşzamanlı olarak anlatılır. Şah Sultan Hüseyin, Afganlılar İsfahan’ı ele geçirdiklerinde Şeyhü’l-ecinne ve haremi ile meşguldür. Nâdir bir gece haremdeyken, “nurani bir hayalet ortaya çıktı: “Nâdir! Kalk, öne doğru gel” dedi. Sonra elindeki kılıcı onun beline bağladı. “Bu kılıçla İran ülkesini muhafaza et” buyurdu.” Bu durum, aslında, şahların “korunduğu” ve “Tanrı’nın gölgesi” oldukları hakkındaki efsanenin vurgulanmasıdır. Romanın 400 sayfalık ikinci bölümü, Nâdir tarafından Hindistan’ın fethine ayrılmıştır. Lafazan ve yaratıcılıktan uzak bir yazar olan San’atîzâde, tarihi ve öyküyü birbirinden ayrı olarak getirir ve çeşitli yan öykülerle anlatım yolunu karıştırır. Mesrûr, savaşı, savaşçı atlıların gözüyle canlı bir şekilde tasvir ettiği halde San’atîzâde, maceranın sonuna dek okuyucunun hayal gücünü ve ilgisini ayakta tutmayı başaramaz. Sadece, Nâdir’in kişiliğindeki değişimi tarafsızca irdelemeye çalışır: Nâdir iktidara geçtiğinde, halkın güvendiği dürüst bir adamdan, kendi konumunu korumak uğruna oğluna bile acımayan müstebit bir adama dönüşür. Sonu gelmeyen savaşları halkın sırtına bellerini büken vergiler yükler. Zulmü ve eziyeti, katliamlar şeklinde bütün İran’ı sarar. Sonunda Kılıç Hân –aşktaki rakibi- hoşnutsuz komutanları onu öldürmeye kışkırtır. San’atîzâde ona karşı girişilen isyana, aşk intikamı derekesinde bireysel bir boyut katar. 28 Mordâd ihtilali sonrasında tefrika edilen maceralara giren tiplerden birisi de “cahil” tipidir. Tevfîk gazetesinin mizah yazarı Huseyn-i Medenî (d. 1305/1926)’nin “İsmâl der Newyork” adlı öyküsünü sorumsuz ve zorba bir cahilin başına gelen maceralar şekillendirir. Öykü 1333/1954’te Sepîd o Siyâh dergisinde tefrika edilmiştir. İsmâl’in saflığı ve mizahî şivesi okuyucuların ilgisini çeker. İsmâl der Newyork 1334/1955’te iki ay içinde 11.000 tirajla kitap olarak basılır (o zamanlar İran’da çoğu öykü 500-1000 arasında bir tirajla basılırdı.) ve yılın en çok satan kitabı olarak, yazarlarının, geleneksel bir İranlının Batı uygarlığının tezahürleri karşısındaki yaklaşımını mizahi bir konu olarak ele aldıkları pek çok eserin ortaya çıkmasına yol açar. İsmâl ile, Hâc Mem Ca’fer der-Paris (Hac Mem Cafer Paris’te, 1333/1954) ve Hâci der Fireng (Hacı Avrupa’da 1344/1965) gibi eserlerin kahramanlarının modern toplumların toplumsal ve kültürel şartlarına uyumsuzlukları, yazarın İran’ın geri kalmışlığına hayıflandığını hissettiren olayların ortaya çıkmasına ortam hazırlar. Eserin başarısı, Medenî’nin eserinin ikinci ve üçüncü ciltlerini de yazmasına ve okuyucusunu korumak için bunlarda bütün etmenlerden, bu cümleden olarak ünlü sinema sanatçılarından ve yabancı isimlerle alay etmekten yararlanmasına neden oldu. Ne var ki Medenî, sadece birinci ciltte, geleneğin yozlaşmasını ama aynı zamanda katılığını sergileyen bir tip yaratmada başarılıdır. O yine, serserilerin dilini taklit etmede, onların ahlâkî davranışlarını ve özelliklerini betimlemede büyük maharet gösterir: İkinci dünya savaşı zamanıdır. İsmâl de, Amerikan otomobillerini güneyden Tahran’a getiren ve kendilerine “kupon şoförü” adı takılan yüzlerce kişi arasındadır. Medenî, bu gerçek ortam içinde, hem okuyucularının kurdukları cinsel ve toplumsal hayalleri geliştirmek hem de onları mevcut durumu korumaya teşvik ederek ezilmişliklerine merhem koymak için çeşitli olaylar tertip eder. Tahranlı, becerikli, hoş bir serseri olan İsmâl, William adında Amerikalı bir askerle tanışır ve onunla birlikte Newyork’a doğru hareket eder. Gemide ve Newyork’ta, yiğitçe hareketleri yüzünden ilgi odağı olur. Davranışları çevredekilerin gülmesine, eğlenmesine, bazen de öfkelenmesine neden olur. Modernizmin çeşitli yönlerini anlamaktan âciz, geleneksel bir doğulu olan İsmâl, batının gelişmişliği karşısındaki küçüklük duygusunu ahlâkî açıklamalar ve sahte kendini büyük göstermelerle yatıştırmaya çalışan saf, şaşkın bir adamdır. Medenî, okuyucularını İsmâl ile birlikte Newyork’u gezdirmeye götürür. İsmâl’i, çeşitli aşk maceralarına sokar, ona kafelerde güçlü rakipleri karşısında üstünlük sağlar. İsmâl, üç aylık yolculuktan vatanına geri döndükten sonra, kafede yaptığı bir konuşma sırasında, Amerika’da gelişmeden eser görmediğini söyleyerek arkadaşlarını vatanda bulunan şeylerin kıymetini bilmeye özendirir. Kitap, hepsi de becerikli, hak ve hesap ehli cahillerin bir övgüsüdür; bu korkusuz, silahşör adamlar, kültür nimetinden mahrum olmasalardı, iş başındakilerin düşüncesizlik ve lakaytlık sopasını yememiş olsalardı ülkenin zor işlerinin dizginini ellerine alırlardı. İsmâl, çevresindekilerden “İsmâlciler Partisini” kurmalarını ister. Ayak takımının 28 Mordâd ihtilalinde, şahın geri getirilmesindeki rolünü dikkate alış, cahil tipini öven öykülerin gizli anlamını ortaya çıkarır. Medeni, öyküsüne İsmâl der Hindûstân (1343/1964) ile devam ederse de okuyucu bulmada başarıya ulaşamadı. “İsmâl der Newyork”un başarısının ardından, bir mizahi tefrika dalgasını ortaya çıkar. Bunlar arasında Sepîd o Siyâh dergisinde basılan Cemşîd-i Vahidî’nin Jigolo (1334/1955)’su zikredilebilir. Ahmed Nâzırzâde-yi Kirmânî, Şâm-i Şûm (Uğursuz Akşam, 1334/1955)’da Medenî’den bir adım ileri giderek Lârbon’un Lât’ta yaptığı gibi cahillerin toplumsal rollerine, hatta siyasî güçlerine değinir. Nâzırzâde, “bir akşam yemeğine davet edilmiş insanları tanıtırken, okuyucuyu cahil bir adamla tanıştırır ve onun ülkenin önde gelenleriyle ilişkilerini gösterir.” Yazarlık sanatı bakımından bir değeri olmayan bu öykü, bir davetteki konuşmalar şeklinde gelişir. Yazar, herkesin hile ve düzen yoluyla kendi işini çıkıştırma düşüncesinde olduğu bir toplumu betimler. Ne var ki, karakter yaratmadaki yetersizlik, öyküdeki insanlara sıfatlarına uygun isimler konmasına neden olur: “Hileci, düzenci, pabuç dikici, şeriatın utancı, bağrı geniş, kuşkucu, kutsal görünümlü Hacı vs.” Cahiliyet edebiyatı, İran edebiyat sahnesinde gelişemezse de kısa zamanda İran sinemasını kuşatır. (İlk cahil filmi 1336/1957’de sinema perdelerine yansır.) Cahilî öykü yazarları, döneme egemen olan eğilimi (sorumsuzluk ve hayali bir dünyaya kaçış), tefrikalarında yansıtırlar. Bâ-şerefhâ (Şerefliler, 1325/1946) ve Kimyâgerân (Simyacılar, 1333/1954) gibi eserlerde, 1320-1330/1940-1950 yıllarındaki siyasî görüşlerin etkisi, zenginliğin duygusal ve ahlâkî bir şekilde olumsuzlanması şeklinde kendisini gösterir. Bu eserlerde masum insanların hayatı, yozlaşmış zenginlerin cinsel hevesleri veya iğrençlikleri yüzünden heder olur... ve gönül rahatlığı ulaşılamaz bir zenginlik ve refahtadır. Hamza-yi Serdâdver (1275-1349/1896-1970)’in İttilâ’ât-i Heftegî’de tefrika edilen Kimyâgerân adlı eserinde, simyacılığın sırlarını içeren formülü elde etmek için pek çok sıkıntıya katlanan bir kız ve bir oğlan, sonunda servete kavuşunca ondan kaçar, her şeyi ihtiyaç sahiplerine verirler ve zenginlik dengesi hayalde kurulmuş olur. Sa’îd-i Nefîsî, Âteşhâ-yi Nihofte’de (Tahran-i Musavver dergisinde 1339/1960’da tefrika edilmiştir), aydınların 1330/1951 hareketinin bozguna uğramasından doğan yenilgi ve şaşkınlık duygusunu yansıtır: Kaçarların maliyeci ailelerinden olan Nasrullâh-i Şervîn, Paris’te eğitimini tamamladıktan sonra İran’a geri döner. Modernist bir özgürlükçü olarak meşrutiyet hareketine katılır. Ancak zamanla umutsuzluğa kapıldığı gibi içinde bulunduğu durumdan şikâyetçi olmaya da başlar. Müstebitler meclisi topa tuttukları sırada, Şervîn’i takip altına alırlar. Ne var ki meşrutiyetçiler de iktidara geldiklerinde onun aleyhinde entrikalar düzerek evine el koyarlar. İdealden ve siyasetten bunalan Şervîn, karısı Mihrî ile birlikte İran’ı terk ederek Avrupa’ya gider. Ahlâkçı yazar, yer yer ahlâkçı-eğitimci görüşleri ileri sürer; doğunun taşlaşmış geleneklerini kınamaya ve Avrupa’daki yaşam tarzını övmeye başlar. Mutlu hayatları, oğullarının Nazi gruplarına katılmasıyla perişan olur; Mihrî’nin ölümü üzerine Şervîn mistik ve cebrî bir adam olur. Rıza Şah yönetiminin sürdüğü yıllarda İran’a geri dönerek kıyada köşede kalmış bir köyde kendi ütopyasını kurmaya çalışır. Mihrî’nin aksine şeytan suratlı, kötü yürekli bir kadın olan ve nüfuzlu dostlarıyla işbirliği yaparak Şervîn’in servetine sahiplenmeye çalışan Firişte ile evlenir. Şervîn, derde uğrayıp akıl hastanesinde can verir. Ancak düşmanlarının hesapları da tutmaz, çünkü Şervîn mallarını köylülere bağışlamıştır. Nefîsî’nin dağınık ve açıklayıcı romanı, bir bakıma toplumsal gelenek ve göreneklerin eleştirisidir. Kuşkusuz yazarın karakterlerin içlerini betimlemedeki zaafı ve öyküde ortaya atılan gerçeklerin inanılırlığını güçleştiren tesadüfî olaylara yaslanması, bu yazının, yaratıcı bir eser olarak başarısız kalmasına neden olur. Âteşhâ-yi Nihofte’nin ana fikri (hesaplar doğru çıkmadı), dönemin başarısızlığının izahıdır. Mademki dünya kötülük üzerine kurulmuştur ve iyiler istisnadır, o halde uzlete çekilmek ve mistisizme yönelmek lâzımdır: “Her bilge akıllıya karşı, nice nâbekârlar vardır ve dünyanın yörüngesi onların elinde olduğundan akıllıların ve bilgelerin planlarını hep suya düşürürler. İşte bu yüzden hiçbir akıllının hesabı doğru çıkmaz.” Bu bakış açısı, Mahmûd-i Dejkâm’ın Hâtırât-i Yek Dozd (Bir Hırsızın Anıları, 1334/1955), Rebî Muşfik-i Hemedânî’nin Tahsil-kerdehâ (Okumuşlar, 1334/1955), Nusret-i Rahmânî’nin Merdî ki Der Gubâr Gom Şod (Tozda Kaybolan Adam, 1338/1959) ve R. İ’timâdî’nin Twist Dağem Kon (Twist Isıt Beni, 1341/1962)’unda da göze çarpar. Muşfik-i Hemedânî (d. 1291/1912)’nin Tahsil-kerdehâ’sı, ilk önce Ummîd-i İrân dergisinde tefrika şeklinde basıldı. Üç yıldan daha kısa bir süre içinde, her defasında binlerce tirajla altı kez basıldı. Yazar, yedinci basımın (1345/1966) önsözünde “ülkenin geri kalmışlığını tahlil ederek, yöneticilerin dikkatini amaçsız ve başıboş topluma sıkıntı veren büyük zorluklara çekmek istediğini” söyler. Yine yazar şöyle der: “Okumuş tipinin gönül yakıcı umutsuzluklarını, sıkıntılarını, üzüntü verici kaderini; kokuşmuş eğitim-öğretimin zararlarını, ilim ve irfan kervanındaki hayret verici gelişmelerin görmezlikten gelinişinin çeşitli sahnelerini göstermeye çalıştım.” Anlatıcı –yazar- öğrencilik dönemi arkadaşlarından Muhsin ile anılarını düşünür. Seçkin bir adam, eşsiz bir melektir o; şaşırtıcı bir yeteneğe sahiptir. Anlatıcı, eğitimine devam etmek için Paris’e gider. Doktor olarak Tahran’a geri döndüğünde Muhsin’i aramaya başlar ama bulamaz. Yaşlı bir adamla tanışır ve Muhsin’in birkaç yıl önce onun kulübesinde öldüğünü anlar. Yaşlı adam Muhsin’den kalan notları anlatıcıya verir. Bu notlar, öykünün devamını oluşturur. Bu öykü biçimi, Rus yazarların eserlerini güçlü bir şekilde çeviren Muşfik-i Hemedânî üzerindeki Dostoyevski etkisini gösterir. “Hâtırât-i Hâne-yi Emvât” (Ölüler Evinin Hatıraları)’ta, öykünün anlatıcısı, arkadaşının ölümünden sonra, onun notlarını ev sahibinden satın alır; öykünün gerisi bu notların –merhumun on yıllık hapis hayatındaki hatıraları- açıklanmasıdır. Muhsin, hayatının son günlerinde İranlı gençlere ibret olsun diye hatıralarını kaleme alır. Toplumun sersemletici tekmelerinin kendisini nasıl insan kılığından çıkardığını, talihsiz, incinmiş ve şaşkın bir varlığa döndürdüğünü anlatmak ister. Lisans aldıktan sonra, toplumsal yaşama adım atar, hızla büyük makamlara ulaşır. İran devlet dairelerini düzeltmek ve siyasal bir devrim gerçekleştirmek için bakanlıklarda çok cesur uygulamalarda bulunur. Ancak Rıza Şah dönemi toplumunun bu benzersiz öğretmen ve usta yazarı için yeri yoktur. Parası ve nüfuz sahibi birisinden tavsiyesi olmadığı için zorlukla iş bulur; bilgisine ve gururuna dayanarak başını dik tuttuğu için de bir kenara atılır. Başına sürekli belâlar gelir, daha bir musibetten kurtulamadan ondan büyük bir talihsizliğe uğrar. Her olayın ardından, sayfalar boyu talihsizliğini açıklayarak ah vah ederek sızlanır. Yazarın duygusal yargıları, romantik edebî parçalar şeklinde onun psikolojik öğretileriyle karışınca okuyucuda bıkkınlık yaratır. Bireysel reformlarla sınıfsal mesafeleri kapatmak isteyen ve sürekli olarak kaderin eliyle gelen oyunlara saldıran aydınların ihtilal sonrasındaki şaşkınlığının göstergesi olan roman, sürekli korku içinde yaşayan ve bahtsızlıktan başka bir kaderi olmayan umutsuz bir adamın dilsiz ve hiççi itirazıyla doludur. Muhsin evlendikten sonra doğanın kucağına kaçar; daha sağlam bir karaktere sahip olan karısı, ona umut vererek aşağılık duygusundan kurtarır. Ancak mali sıkıntılar ve çocuğunun hastalığı, Muhsin’in yenilmesine ve çevresinin rengine boyanmasına neden olur. Tahsil-kerdehâ, toplumda gerçek yerini bulamayan bir aydının bireysel ve sonuçsuz isyanının betimlenişidir. Genç bir okumuşun, yozlaşmış bir toplumda kendine umutsuzca yol açma arayışı bir yere varmaz. Kafasında idarî bir devrim hayal eden o, sonunda ülkenin önde gelen adamlarının gelip gittiği bir soylu konağının muhasebecisi olur. Bir kızcağızı Muinu’t-tuccar’ın hevâ ve heveslerinden kurtardıktan sonra soylu konağından kaçar ve cinnet geçirerek yaşlı adamın kulübesinde ölür. Yazar, toplumsal eleştiri yapmak ve okuyucuda acıma duygusu uyandırmak için, lisans mezunlarının sayısının çok az olduğu yıllarda Muhsin’in iş bulamaması gibi inanılması güç maceralar anlatır. Aslında, öykünün konusu gerçeklikten daha çok romantik edebiyattan mülhemdir. Sî-sad Zarbe-i Şellâk (Üç Yüz Kırbaç Darbesi)’ta siyasî tutukluları tasvir etmiş olan Dejkâm, Hâtırât-i Yek Dozd’da sıradan mahkûmları işleyerek, bozulmuş, hırsız yetiştiren bir toplumu duygusal bir eleştiriyle anlatır. Alinakî adında yaşlı bir hırsız, hırsızlık yılları hatıralarını yazar için anlatır. O, Arsen Lupen gibi, sadece sosyetenin evlerini soyan genç bir hırsızdır; hırsızlıklarını anlatırken aristokratların yozlaşmışlığını da gözler önüne serer. Ummîd-i Irân dergisinde tefrika olunan Hâtırât-i Yek Dozd dağınık bir eserdir. Yazar, yer yer öyküyü keserek bir takım öğütlere ve daha çok dikkat çeksin diye kitapta iri siyah harflerle dizilmiş olan sloganlara yönelir; bazen de bu sloganlar Alinakî’nin ağzından çıkar. Halbuki böyle konuşabilecek bir adam değildir. Rahmânî’nin kendi hayat öyküsü olan “Merdî ki der Gubâr Gom Şod”, bu yılların kötümser romantizminin en canlı örneklerindendir. Yazar şöyle der: “Benim neslimden birkaç yüz kişi yazmaya yöneldiler, ama yalnızca bir elin parmakları kadarı yazar veya şair oldular. Geri kalanı kendilerine kalan mirasın bir parçası olan eda ve tavırların bataklığında, bunun da ötesinde uyuşturucu maddelerin kara dumanları arasında yok oldular.” Rahmânî, alışkanlığının ve romantik aşkının öyküsünü yirmi sekiz günlük notları boyunca, edebî parçalar üslûbunda anlatır: Şiir ve nesir birbirinden ayrılır, yazılarında yer yer günün modasına uygun benzetmeler göze çarpar: “Güneşin cenazesi yoldaki kaldırımın üzerine düşmüştü.” İntihar eğilimi, şehrin köşe bucağının çirkin manzaraları, içki satıcıları ve yeni şehir, Muhammed-i Mes’ûd’u andırır; ama burada ondaki asabiyetten eser yoktur. İsyanın yerini hiçlik eğilimi ve uyuşturucu maddelerin neşesi almıştır. Rahmânî, bu şekilde aşkı genelevlerde boş heveslerle geçen, eroinle teskin bulan, ölüm düşüncesinin ve zevk peşinde koşmanın zihnini kuşattığı, amaçsızlığın başını döndürdüğü bir neslin öyküsünü anlatır. Kendisini yok etmeye yönelmiş, normal bir duygusal hayatı olmadığından Kârû, Ferîdûn-i Kar ve Cevâd-i Fâzıl’ın edebî eserlerine sığınmış bir nesildir bu. “Normal duygusal hayatını anlatmaktan âciz kalmış bu nesil kadar, duygusal öykülere ve melodramatik olaylara batmış olmaktan memnun olan hiçbir nesil yoktur. Gerçek hayatla bağlantı kurma yolu kapanmış, günlük hayatın gerçeklikleri ile karşılaşınca darmadağın olmuş parçalanmış duygular, tek perdelik gizli ve kısa öyküler ve komediler okumaya sığınırlar.” Bu vaziyet dönemin sosyo-kültürel durumuna tamamen uymaktadır. Pek çok haftalık dergide çevredeki fesat sebebiyle mutsuzluk bataklığına sürüklenen gençlerin maceralarını romantik bir üslupla anlatan öyküler yayımlanırlar. Bu eserler başıboş gençlere öğüt vermek amacı güttüklerinden, ibret verici ibarelerle doludurlar. Bu tür öyküler arasında R. İ’timâdî (d. 1312/1933)’nin “Twist Dâğem Kon” adlı eseri anılabilir. Öykü bir “twist” dansı meclisinde, şehrin meyhaneleri ve bir grup gencin maceralı hayatı ile başlar; eserin kahramanının yargılanması ve ölümüyle sona erer. İ’timâdî, eğitim için kasabadan Tahran'a gelen, ama her ikisi de büyük şehrin fesadında boğulan genç bir kızla oğlanın macerasını anlatır. İ’timâdî’nin tefrikacı zihninin yaratıp uydurduğu öğrenciler, uyuşturucu madde ve içki bağımlısıdırlar; cinayet filmlerinden hoşlanırlar, metreslerini korumak için insan öldürür, zindanlarda çürürler. İşte bu, “aydın” görünen bir tür cahil tipi yaratılmasıdır. Bu öykünün değeri, yazarın ihtilal sonrası yıllarda amaçsız genç neslin hayatının kimi kesitlerine attığı yüzeysel bakıştır. Tefrika, önceki yıllarda olduğu gibi, yalnızca toplumsal ve tarihî türlerle sınırlı kalmayarak kendisini siyaset sahasına da sokar. Örneğin H. Hakîm-i İlâhî (d. 1296/1917) Gîtâ Dohter-i Kûlî (Çingene Kızı Gîtâ, 1334/1955) ve Yaddâşthâ-yi Yek Diktator (Bir Diktatörün Notları, 1337/1958) adlı eserlerinde hayalî bir ülke yaratarak istibdadı protesto eder. Ancak en yaygın siyasî tefrikalar, Halk Partisi’nin yoluna ve yöntemine karşı düşünsel mücadeleyi kendilerine ana hedef olarak belirlerler. Nâsır-i Hodâyâr (d. 1299/1920) hacimli, birkaç ciltlik, konusu Nazi Almanya’sında geçen romanı Tâziyânehâ-yi Bihişt (Cennet Kırbaçları, 1335/1956)’te (1. cildi Dâlân-i Cehennem) faşizmi ve sosyalizmi bir madalyonun iki yüzü olarak kabul eder; her ikisinin de kanunla değil kırbaçla “cennet” yaratmak istediklerine inanır. Yazar, bu iki teori arasında (örneğin partisel bir düzen gibi) ortak bir özellik bulmaya çalışarak her ikisini de mahkum eder ve üçüncü bir yol önerir. Bu yol, yazarın dediğine göre “demokrasi yolu, milletlerin kurtuluş yolu”dur. Halîl-i Melikî bir önsözde bu eseri “çağdaş dünyadaki ve İran’daki toplumsal olaylarının, genç neslin düşünsel ve ruhsal değişiminin hikâyesi” olarak kabul eder. Aslında bu dönemde, “Nîrû-yi Sevvom” (Üçüncü Güç)’a bağlı yazarlar, propagandacı edebiyat alanında Halk Partili yazarların yerini alırlar ve onların çoğunu çeviri alanına doğru iteklerler. Nâsır Mekârim-i Şîrâzî, Fîlsûf-nemâhâ (Filozof Kılıklılar, 1333/1954) adlı öykümsü eserinde, siyasî-dinî görüşlerini anlatmak için roman formundan yararlanır. Bu kitap Halk Partililerin düşünce ve inanç ilkelerini reddetmek üzere öyküsel diyaloglar kalıbında yazılmıştır. 40/60’lı yılları tefrika yazarlığının yayıldığı ve parladığı dönemin sonu saymak mümkündür. Televizyon dizileri, sinema filmleri, eğlendirici romanları okuyanların önemli bir bölümünü kendisine çeker. Dünyanın büyük yazarlarının öykülerini basarak haftalık risalelerin yerini tutan Kitâb-i Hefte gibi dergilerin yayımlanmasıyla uyanık tefrika okurları, okunacak daha değerli şeylere ulaşırlar. Tefrikalar, sonraki zamanlarda da –bugün bile- yazılmaya ve basılmaya devam edilseler bile, önceki dönemlerin edebiyatında sahip oldukları temel işlevle kıyaslandığında artık İran öykücülüğü üzerinde önemli bir etkiye sahip değildirler. Bu eğlendirici eserler yığınına karşılık, yeni bir form deneyen ve hayata dair bilgimizi artıran yüksek değere sahip öykü sayısı çok azdır. Bu dönemde, Sâdık-i Hidâyet kendisini öldürmüş, Alevî istemediği bir göçe boyun eğmiş, Çûbek Sohen ve Kâveş dergilerinde yayımlanan birkaç kısa öykü dışında yeni bir eser yayımlamamış, Gulistân öykücülüğü bırakarak 1335/1956 yılı sonlarından itibaren Petrol Konsorsiyumuna film çekmekle meşgul olmuş, Bih Âzîn çeviriye yönelmiş, onyılın sonlarında Sadef ve İntikâd-i Kitâb adlı dergilerin yayımı ile uğraşmış ama yaratıcı bir eser ortaya koyamamıştır. Geçen neslin en etkin edebî siması olan Âl-i Ahmed, iki uzun öykü yayımlamış ve en çok gürültü koparan makalesi Garb-zedegî’yi (1341/1962) yazmıştır. |