Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 14:46

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۶:۱۶

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
     

Şükrün Keyfiyeti
    
elhamdulillah
     

             Bil  ki Allah'ın zahiri ve batınî nimetlerinin şükrünü eda etmek ubudiyet ve  kulluğun bir gereğidir. Herkes gücü oranında bunu yerine getirmeye  çalışmalıdır. Gerçi hiçbir kul Allah'a hakkıyla şükredemez. Şükrün  nihayeti ise hakkıyla şükredemeyeceğini bilmektir. Nitekim, kulluk ve  ubudiyetin son derecesi de kulluktan aciz olduğunu bilmektir. Bu yüzden  Rasulullah (sav) da acziyetini itiraf etmiştir.Halbuki kullardan  hiçbirisi o mukaddes zat gibi, şükür ve ubudiyette bulunamaz. Zira  şükrün noksanlık veya kemali nimet ve velinimet hususundaki bilginin,  noksanlık ve kemaline tabidir. Bu yüzden hiç kimse hakkıyla şükredemez.  Kul sadece Allah ile yaratıkları arasındaki ilişkiyi Allah'ın  rahmetinin ilk yaratılıştan sona dek yayıldığını, nimetlerin birbiriyle  olan irtibatını, vücudun ilk ve sonunu bildiği takdirde şekur olabilir.
              Bunun marifeti ise en eşref ve efdali Rasulullah  olan muhles veliler için dahi sözkonusu olamaz.Diğer kullar ise bunun  bazı mertebelerinden hatta en çok ve en büyük mertebesinden gaflet  içerisindedirler. Kulun kalbinde Hakkın uluhiyette seyrinin hakikati  tecelli etmedikçe ve "vücutta Allah'tan başka bir müessir yoktur"  hakikatine iman etmedikçe ve kalbinde şek ve şirk bulanıklığı olduğu  müddetçe hakkıyla şükredemez. Sebeplere teveccüh eden varlıkların  bağımsız tesirine inanan ve nimetin velinimetten olduğundan gaflet eden  bir insan, Allah Teala'ya küfranı nimette bulunmuştur. Birtakım putlar  yapmış ve bunların tesiri olduğuna inanmıştır.
               Bu yüzden de bazen amelleri kendisine isnad etmektedir, hatta bazen işlerde kendisinin tasarruf ettiğine inanmaktadır.
             Bazan da yaratılış alemindeki tabiatları müessir kabul etmektedir.  Bazen de nimetleri suri (şeklî) ve zahirî esbabına isnat etmekte ve  hakkın tasarrufunu görmezlikten gelmektedir. Allah'ın elinin bağlı  olduğunu söylüyorlar: 'Yahudiler "Allah'ın eli sıkıdır" derler. Onların  elleri bağlandı ve söylediklerinden dolayı lanetlendiler." (Maide, 64)  Hakkın tasarruf eli açıktır ve bütün tahakkuk dairesi, hakikaten  ondandır. Ve başkasının bu hususta hiçbir etkinliği yoktur. Bütün zuhur  alemi onun nimet ve kudretidir ve onun rahmeti herşeye şamildir. Bütün  nimetler ondandır, başkası için herhangi bir nimet sözkonusu değildir  ki velinimet sayılsın. Bütün varlık alemi ondandır ve başkası için  herhangi bir varlık yoktur ki ona isnad edilsin. Ama ne yazık ki gözler  kör, kulaklar sağır ve kalpler mahcubtur. Bu hususta Mevlana şöyle  diyor: "Bir göz istiyorum ki (hicaplarda) gedik açsın, herşeyi kökünden  silip atsın."
              Bu ölü kalpler ne zamana kadar Hakkın nimetlerine küf-randa bulunacak; alem, evzâ ve şahıslara mutaallik olacaktır?
               Bu taallukat ve teveccühat mukaddes zatın nimetlerine küfrandır. Ve  O'nun rahmetini gizlemektir. Buradan da anlaşılıyor ki şükrün hakkını  eda etmek her insanın işi değildir. Nitekim Allah Teala da şöyle  buyuruyor: "Kullarımdan şükretmekte olanlar azdır." (Sebe, 13). Hakkın  nimetlerinin bilgisini, marifetini hakkıyla bilen çok az insan vardır  ve bu yüzden şükür görevini hakkıyla yerine getiren kullar da oldukça  azdır.       

         
Bilmek  gerekir ki Allah'ın kullarının marifetleri muhtelif olduğu gibi  şükürleri de muhteliftir. Ve hakeza başka bir açıdan da şükrün  mertebeleri muhtelif ve farklıdır. Zira şükür, nimet sahibinin verdiği  nimete senada bulunmaktır. O halde eğer o nimet zahiri nimetlerden  olursa bir şükrü vardır. Ve eğer batını nimetlerden olursa ayrı bir  şükrü vardır. Eğer marifet ve ilim türünden nimetler olursa şükrü de  başka bir şekilde olur. Bu nimet ismi tecelliler türünden olursa şükrü  de ayrı bir çeşittir. Ve eğer ahadî ve zatî tecelliler kabilinden bir  nimet olursa, şükrü de başka bir şekildedir. Nimetlerin bütün  mertebeleri kullardan çok azı için cem ve bir araya gelmiştir. Şükrü  bütün mertebeleriyle yerine getirmek kullardan çok azına nasip  olmaktadır. Sadece muhles velilerdir ki bütün batını ve zahirî  mertebelerin hafızıdır. Bu cihetten onların şükrü de zahiri, batını ve  sırrî olmak üzere bütün çeşitleriyle tahakkuk etmektedir.
     
   

         Gerçi şükrün, ammenin makamından olduğunu söylemişlerdir. Zira  velinimetin ceza iddiası ile içiçedir. Bu bir nevi su-i edep  sayılmaktadır. Ama bu içiçelik ve yakınlık velilerden başkaları için  geçerlidir. Veliler özellikle de mükemmel veliler, bütün kesret ve  vahdet makamının hafızı insanlardır. Bu yüzden Şeyh-i Arif Hace Ensarî  şükrü ammenin makamından saydığı halde şöyle demiştir: "Şükrün üçüncü  derecesi kulun sadece velinimetini görmesidir. Velinimetini müşahede de  üç halet sözkonusu olmaktadır. Bir kul olarak velinimetini görünce  ister istemez onun nimetlerini büyükser ve büyük sayar. Ama sevgi dolu  bir kalpte müşahede edince bütün zorluklar onun için kolay gelir.  Tefriden (yani ismi tecelliler olmaksızın) müşahede ederse artık ne bir  nimet ve ne de bir şiddet görür."
         O halde anlaşıldı  ki saliklerin makamlarının her birinde makamların evveli amme  sebilindendir. Amme yolundan geçmektedir. Ve makamların sonu ise muhles  hatta mükemmel velilere hastır.


 

Total Visit: 537
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.