ŞEHRİYAR
Şehriyar'ın Doğumu Eşiğinde Tebriz'in Toplumsal ve Siyasal Durumu Coğrafî konumu itibariyle Asya ve Avrupa yolu üzerinde bulunan Tebriz, bilhassa son iki asırda İran'ın siyasal ve kültürel dönüşümlerinin merkezi haline gelmişti. Şehriyar'ın doğumunun eşiğindeki bu dönüşümler, Kacar yönetiminin son dönemlerinin siyasal oluşumları ve memleketin karışık durumu ile İran'ın kuzey ülkeleri yani Türkiye ve Kafkaslarda patlak veren bir dizi siyasal ve toplumsal değişimler bakımından son aşamaya varmıştı. Gerçekte Tebriz, tarihinin en karmaşık ve en maceralı dönemlerinden birini yaşıyordu: Kacar şahlarının başına buyruk yönetici ve valilerinin dayanılmaz baskıları halkın itiraz ve başkaldırısını beraberinde getirirken aydınların da tahrik ve kışkırtmaları için uygun ortamı hazırlamıştı. Ne var ki, geri kalmışlığın, bedbahtlığın, haddi hesabı olmayan toplumsal, kültürel ve ekonomik zulümlerin kaynağı bu babadan oğula geçen başına buyruk yönetimlerin temeli de tarihsel açıdan sarsılma sürecini yaşamaya başlamıştı. Bu düşünce, eserleri Tebriz'de de basılan Osmanlı ve Kafkas yazar ve şairlerinin etkisiyle her geçen gün daha da güçleniyordu. Meşrutiyet devrimi, şah ve yardımcılarının mezalimi üzerine patlak verdi. Tebriz şehri istibdada karşı verilen savaşın bayraktarı, direnişin ve bu direnişin devam ettirilmesinin ağırlık merkezi durumundaydı. Bu şehir halkının gösterdiği fedakarlık ve kahramanlıklar neticesinde merkezi yönetim 1906 senesinde meşrutiyet fermanını çıkarmak zorunda kaldı. Veliahdın oturduğu şehir olması hasebiyle ülkedeki mevcut gücün bir bölümünün yer aldığı Tebriz'de, güç ve yönetim veliaht, vali ve dönemin müçtehitleri arasında paylaşılmıştı. Bir çok gazetenin aynı anda basıldığı bu şehirde kültürel hareketler de bu dönemde oldukça artmıştı[1]. Gerçekte, Nasıriye dönemi ve o asrın kültürel ortamının gelişip yükselişlerine neden olduğu bir çok yayın organının varlığı ve ünlü sanatçıların bulunması Tebriz'i bir edebiyat ve sanat merkezi haline getirmişti. Nastalik hattında Hoşnivisbaşı olarak şöhret bulan Mir Hüseyin Türk, yüzlerce talebe yetiştiren Mirza Hüseyin Ali Han ve Emir nizam Gerrusi o asrın hüsnü hat sanatının yetiştirdiği en büyük Üstatlardan idiler, Bunların çoğu Molla Cenap Kazvini, Molla Kerim Erbap, Seyyid Hasan Tuluî ve üstat Ebil Hasan Han İkbalussultan gibi üstatların cömertlik ve bereketiyle uyumlu bir ruha lütufla dolup taşan bir tabiata ve musiki bilgisine aşina edebi şahsiyetler idiler. İran Edebiyatı'nın parlak simalarından olan İrec Mirza, Hekim La'li, Mirza Muhammed Takî Neyyir Tebrizi, Hac Rıza Sarraf, Mirza Ebul Hasan Racî, Mir Abdulhüseyin Hazın, İsmail Emirhizî ve Reyhanet'ul Edeb'in yazarı Mirza Muhammed Ali Müderris Hıyabanı gibi bir çok şair ve edip bu dönemde yaşadı. Bu asırda Arap dili ve Edebiyatı ilimlerinde gözler görülür bir ilerleme kaydedildi. Telif ettiği eserleri, İran dışında da okutulan o dönemin tanınmış üstatlarından olan Hadi Sina'nın ismini de burada zikredebiliriz. Bundan ötürü Şehriyar'ın doğduğu asır, kültürel açıdan İran Tarihinin altın çağlarından biridir. İleride de açıklanacağı gibi bu faktörler, Şehriyar'ın bilimsel ve kültürel kişiliğinin gelişip olgunlaşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Bu çağın bilim ve sanat alanlarında yetiştirdiği büyük şahsiyetlerin etkisi, onun kültürel kişiliği üzerinde açıkça müşahede edilebilir. Şehriyar'ın Doğumu Hoca Mir Aka Hoşkenabî olarak tanınan Seyyid İsmail Musevî'nin oğlu Seyyid Muhammed Hüseyin Behcet-i Tebrizî, miladi 1907 senesinde bu toplumsal ahval ve şerait içinde, Mirza Nasrullah Çarşısı mahallesinde yer alan bir evde gözlerini dünyaya açtı.[2] Sonraları Merhum Hac Mir Eke, bu evi merhum Mirza Cevad Han-ı Natık'a satarak, kendisinin inşa ettiği Kelketeci camisinin karşısında yer alan Veycuye Meydanı (Verci alanı)'ndaki üç katlı bir eve taşındı. Şehriyar Hac Mir Aka'nın ilk oğlu idi; güya annesi kendisinden önce ölen üç erkek evlat doğurduğu için Şehriyar'ı özene bezene büyütür. Babası faziletli ve müçtehitlik mertebesine yakınlaşmış bir alimdi. Şehriyar'ın kendi tabiriyle "Azerbaycan'ın tanınmış avukatlarındandı.[3] Tebriz ve Necef kentlerinde tamamladığı dini tahsiline ek olarak ahlaksal erdemlere ve ruhani niteliklere sahipti. Güzel yüzlü, orta boylu, uzuvları endamıyla uyumlu ve vakur görünümlü bir seyyitti. Çok cömertti. Ailesinin efradı 30 - 40 kişi civarındaydı. Sofrası şehirli ve köylü için hep seriliydi. Şiir yazmazdı ancak şiir ve musikiyi sever, her türlü sanatı teşvik edip desteklerdi. Güzel hat yazardı. İri yazıda merhum Hoşnivisbaşı'dan, ince yazıda da merhum emir Nizam Gerrusi'den meşk aldı. Hukuk ve yargı işlerini içeren mesleğinde derin bilgi sahibi idi. Elinden geldiğince aldığı davaları barış ve karşılıklı uzlaştırmayla sonuçlandırmaya çalışırdı. Haksız olarak teşhis ettiği nice para babası müvekkilini şiddet ve öfkeyle kendinden uzaklaştırırdı. Nice parasız, fakir müvekkilinin davasına da bedava bakar, hatta evlerinin masrafını da kendi cebinden karşılardı. Şehriyar "Ey Vay maderem" (Eyvah Anam) isimli şiirinde bunlara değinir: Kadim görünümüyle şehrimiz Tebriz'in Bağbişe semtinde dindar bir yiğidin evi var Evi ve avlusu bir adliyedir adeta Burada mazlum halkın imdadına yetişilir Müvekkilin masraflarının kefili avukattır burada Bütün gelirini halkın refahına harcar. Kapısı açık, sofrası serili Ne açlar karnını doyurur sofrasında Bu evi çekip çeviren bir kadın var O benim annemdir. Şehriyar'ın Annesi Şehriyar'ın annesinin adı Kukeb Hanım'dır. Kendisini "Hanım" diye çağırırlardı. Hac Mir Aka'nın ikinci eşiydi. İlk eşinden çocuğu olmadığı için Hac Mir Aka, Kukeb Hanım'la evlenmek zorunda kalmıştı. Şehriyar birkaç evladı olan annenin ilk evladıydı. Gelip gideni çok olan Hac Mir Aka'nın evi, çok çalışkan ve gayretli bir kadın olan Kukeb Hanım'ın eliyle evrilip çevrilmekteydi. Bu fedakâr kadın, gerek çocukluk döneminde gerekse de Şehriyar Tahran'da yaşadığı yıllarda Şehriyar için büyük zahmetlere katlanmıştır. Şehriyar'ı karnında taşırken onun şairane zevkinin oluşumunda derin tesirleri olan da yine bu kadındır. Şehriyar, annesinden duyduğu mahalli manileri, Azerbaycan'ın folklorik şiir ve öykülerini, Türkçe ezgileri, atasözleri, deyimler ve aşıkâne yazılmış şiirler ömrünün sonuna kadar unutmadı. Onları her tekrar ettiğinde öksüzce gözyaşları dökerdi. Şehriyar'ın adını ve Azeri Edebiyatını ebedileştiren ""Haydar Baba"ya Selam" isimli manzume varlığını işte bu kadına borçludur. Zira Şehriyar, bu manzumeyi annesinin ricası üzerine kaleme almıştır: Çığırdığı mahalli türküler, Anlattığı güzel ve albenili öykülerle Daha beşikteyken ben, ölüp gidinceye kadar Saza ve söze kurdu sinir tellerimi Gülüşüyle şiir ve nağme ekti bağrıma Sonra gözyaşlarıyla suladı bu ekintiyi Titreyip bana ışıldadı o ruh ihtizazı Ve ben bu ruh ihtizazından aldım naz havasını Ve kendime aşktan yeni bir alem yarattım. Hayır! O ölmedi, zira ben yaşıyorum halâ O kederimde, şiirimde ve hayalimde yaşıyor. Şairâne mirasımdan ne varsa hep ondandır Güneşin ve ayın kaynağı söner mi hiç? O yiğit kadın hiç ölür mü? O Şehriyar doğurdu "Gönüllü aşkla dirilen asla ölmez". 1934 yılında eşini yitiren Kukeb Hanım, Hac Mirza Aka'nın evinde 12 yıl boyunca onun çocuklarını büyütmek için didinip durdu. 1946 yılında Şehriyar'ın hastalığını öğrendikten sonra, hayatının en zor dönemini yaşayan aşık ve perişan oğluna bakmak için evinin bütün imkânlarını bırakarak Tebriz'den Tahran'a gelir. Annesinin gelişiyle ruhunda açılan derin yaralar kapanmaya başlar ve Şehriyar yeniden hayat bulur: Kadın ve Erkek hizmetçilerini bırakıp şehrinden Benim ve alınyazım ardına düştü Geldi, kanatlarının altında gaz tenekesi Yarı canlı bir aşk lambasını yakmak için Her gece fakir bir evin kapısından girmek için Hayır! O ölmedi, ayak seslerini duyuyorum Halâ çocuklara çıkışıyor Hamid sus! Bijen! Çekil kenara! Sessiz, kevgirle Hastası için yemek pişiriyor Bu hasta,, dertlerin ağırlığı altında ezilen ve çeşitli bağımlılıkları olan Şehriyar'ın tâ kendisidir. Uyuşturucu kullanıyordu, zayıf cisimliydi. Ruhsal karışıklık ve ıstıraplara müptelaydı. Annesi bir hemşire gibi ona bakarak hakikaten onu kurtardı: Hastasına beş yıl bakıcılık yaptı Kan ve gözyaşına bulandı da hastasını kurtardı Ya oğlun senin için ne yaptı? Hiç... Hiç... Yalnızca bir hastane O da başkalarının yardımıyla Ve bir gün haber verildi Gel! O öldü. Miladi 1952 yılının Haziran ayının başlarında bu yiğit kadın Tahran'daki bir hastaneye nakledilir. 22 Temmuz sabahında Şehriyar'a annesinin kötü olduğu iletilir. Şehriyar evden çıkar ve bir rastlantı eseri samimi arkadaşı Lütfullah Zahidî ile karşılaşır. Bu rastlantıyı bir mucize telakki eden Şehriyar bu hususta şöyle diyordu: "Eğer Zahdî olmasaydı, ben tek başıma hiçbir şey olmadan cenaze töreni ve defin işlerini yapacak durumda değildim".[4] Şehriyar, Zahidî Bey ile beraber annesinin cesedini hastaneden alarak Kum'da babasının mezarının yanında toprağa verir: Kum yolunda, geçen her şey bana somurtuyordu Dağ kıvrımı bana sövüp uzaklaştı Ovada eğri büğrü kara çizgiler Alınyazısı tomarı ve ürkünç haberler Göl de uzaktan halime ağlıyordu Türbenin etrafında sadece tavaf ve bir namaz Okuduğum Yasin suresinde bir damla gözyaşı Anne toprağa gitti Eve döndüm, anlatılacak gibi değil! Baktım her zamanki gibi havuzun kenarına kurulmuş Yine kirli gömleğimi yıkamıştı Sanki güldü ancak kırgındı: Beni toprağa verip geldin ha? Tek başına komam seni yoksul çocuk! Gülmek istiyordum gördüklerim karşısında Fakat bir hayaldi Vah anacığım vah! Tebriz'in vahim durumunu sezen Hoşkenabî, veba söylentileri de yayılınca 1910 senesinde Şehriyar'ın halası ve büyük annesinin isteği üzerine Seyyid Muhammed Hüseyin'i "Karaçimen" köylerinden olan "Kayışkurşak" ve " Hoşkenab" köylerine yolladı. Afağı seyredenlerin çıkıp dolaştığı Bir diyar var Karaçimen'in ötesinde O dağ eteği ve Şengülabad[5] Ve o yeşil Kayışkurşak[6] ovası Hatırlansın o Hoşkenab[7] gecesi ve mehtap Ve ev sahibi Kıpçak'ın[8] sohbeti Şehriyar, çocukluk döneminde yaşadığı hatıraların en güzel yankısını "Haydar Baba" dağında buluyordu. Bir tarafta kayışkurşak ve Hoşkenab köylerinde halası ve büyük annesinin sevgi dolu kucağında muhabbet korkusunu tadarken diğer tarafta efsanevi "Haydar Baba" dağının eteğinde yavru bir ceylan gibi atlayıp zıpladığı dönemlerde "Molla İbrahim"[9] mektebinde Kur'an dersleri alıyordu. Muhtemelen halasının kocası "Mir Salih'in[10] odasındaki bir rafta, gazellerindeki görkemli musikî sayesinde şiir yeteneği kazandığı Hafız Divanını buldu. "Haydar Baba" dağının eteklerinde geçirdiği çocukluk döneminden kalma hatıraları zihninde rüyamsı ve şairane tasvirler oluşturuyordu: Ay, kürsünün etrafında halka olmuş, Gece, buluttan bir yorganın altında uyuyordu Büyükannem Hanım nene, Efsane ve macera anlatıyordu Lambanın loş ışığı altında ben, Periyle yan yana hayale gark oluyordum Ve şiirim gizlice tomurcuklanıyordu. Köy ortamı ve "Haydar Baba" dağının tabiatının Şehriyar'ın üzerinde bıraktığı derin izler ""Haydar Baba"ya Selam" adlı manzumede yer alan eşsiz şiirsel ifadelerle oluşturulan tablolar, her okuyucuyu kendine hayran bırakmaktadır. Bu bir benzeri olmayan eserin bazı bentlerine şöyle bir bakmak, bu söz ustasının zihinsel yaratıcılık ve tablo yapmaktaki ustalığını gözler önüne serecektir. Hasat mevsimi, bıldırcın avı, işten sonra dinlenen köylüler ve güneşin batışı şu mısralarla betimlenir: Biçin üstü sünbül biçen orahlar Eyle bil ki zülfi darar darahlar, Şikarçılar bildirçini sorahlar Biçinçiler ayranların içeller, Bir hoşlanıp sondan durup biçeller. Türkiye Türkçe'siyle: Biçin vakti sümbül biçen oraklar Öyle bil ki zülfü tarar taraklar Avcılar bıldırcını ararlar Biçiciler ayranlarını içerler Bir pinekleyip sonra kalkıp biçerler Şehriyar bu güzel şiirinde çoğunlukla görkemli "Haydar Baba" dağının eteğinde geçirdiği çocukluk günleri hatıralarını yeniler. Efsaneler, türküler, atasözleri ve şiirlerinde bunu yansıtır. Karla kaplı dağlardan akan suların görülmeye değer manzaraları, baharın ilk çiçekleri, meyvelikler, buğday, arpa tarlaları, şafak sökümü ve günbatımı bu şiirlerde sahip oldukları olanca güzellikleriyle ortaya konur.[11] "Haydar Baba"ya Selam isimli manzumenin edebi ve şiirsel yönü üzerinde başka bir bölümde ayrıca durulacaktır.
|