| Sâdık-i Çûbek: Derinlikler Toplumu Sâdık-i Çûbek (d.1295/1916), çalışmalarına bu dönemde başlayan ve kısa zamanda en iyi İran öykücüleri arasına giren yazarlardandır. Çû-bek‘in bozuluşa ve çirkinliğe tarafsız ve acımasız bakışı, çeşitli yazarların duygusal bakışlarından ve ahlâkî vaazlarından bıkmış olan İranlı okuyucular için Çûbek’i şöhrete ulaştıran önemli etmenlerdendir. O, hasta, hurafelerin esiri olmuş bir toplumun derinliklerini deşeler ve onun korkunç bir tasvirini ortaya koyar. Onun öykü dünyasında aşka ve şefkate yer yoktur. Hiç kimse bir başkasına güvenmez. Gerçek olan sadece korku, yozlaşma ve ölümdür. Çûbek, perdesiz, yaygın ahlâkçılıktan uzak bir anla-tımla, toplumun ikiyüzlülük içinde gizlemeye çalıştığı bazı bölümlerinin üzerindeki perdeyi kaldırmaya çalışır. Varlığı, eserlerindeki kahraman-ların çoğunun ardında hissedilen Hidâyet’in aksine Çûbek, öykülerinin akışına nadiren müdahale ederek görüş bildirir. Onun öykülerinde, geri kalmış toplumun şaşkınlık içindeki insanlarının yaşamı, yeni bir açıdan nitelendirilir. Öyle ki ondan önce (Aleviye Hânûm’da Hidâyet dışında) başka hiçbir yazar serserilerin, tiryakilerin, fahişelerin, ölü yıkayıcılarının ve bu türden kişilerin hayatını böylesi bir coşkuyla işlememişti. Bu tür öykü yazımının köklerini araştıracak olursak, toplumsal ilk romanla ve Muhammed-i Mes’ûd ile karşılaşırız. Ancak Çûbek, bu tür yazarların şikayetçi ahlâkî görüşünü bir yana bırakarak, soğukkanlı bir öznellikle, en aşağıdaki toplumsal grupların bayağılıklarını ve talihsizliklerini yansıtır. Ataerkil bir toplumda kadınların boyun eğdirilmesini cinsel ilişkiler açısından işler ve kadınların doğal içgüdülerini ortaya koyar. Elbette maz-lumların yaşam tarzlarının dikkate alınması, toplumun gözden uzak kalmış karanlık köşelerinin üzerindeki perdenin kaldırılması, 1320-1330/ 1941-1951 yılları arasındaki toplumcu kavramların gelişiminden kaynak-lanan bir yöneliştir. Aydınlar, bu yıllarda, korunaksız ve sığınaksız in-sanların hayatının derinliklerine inerek, toplumsal adaletsizlikleri irdelemeye ve değişimin gereğini vurgulamaya çalışıyorlardı. Pek çok düşük ayarlı yazar, toplumun diplerindeki halkın hayatına yöneldiler ise de yüzeysel bir anlatımcılıktan öteye geçemediler. Çûbek, bu yaşamları sanatsal bir canlandırmayla ortaya koymayı başaran kendi neslinin ilk yazarıydı. Ne var ki o bile yoksulluğu, kulluğu ve zilleti durağan olarak nitelemesiyle bu yaşamı açıklamaya çalışır. Yani Çûbek, dengesiz yaşamı ayrıntılı biçimde nitelendirmekte bir dereceye dek başarılıdır; ancak geçmişi ve eserlerindeki karakterlerin zihniyetini araştırarak hayatı çözümlemeye çalıştığı zaman, kendi dünya görüşünün sınırlılığını ve kısıtlılığını sergilemektedir. Onun öyküleri, içinde yaşayan bütün insanların korkuya kapıldığı, kendilerine yabancılaştığı acımasız bir dünyada geçer. İçgüdüsel eğilimlerini bile ifade edemeyen bu kişiler, birbirlerine zulmeden, inciten mazlumlardır. Ölü bir kadının gömleği için birbirlerinin canına kasteden ölü yıkayıcıları, birbirlerini görecek gözü olmayan bataklığa saplanmış sürücüler bu tür insanlardandır. Bununla birlikte Çûbek, toplumsal zulmün asıl etmenlerine ciddi bir ilgi göstermez. Bu ilgisizlik onun Freudcu dünya görüşünden kaynaklanır. Çûbek’in biyolojizme olan inancı, toplumun yapısını dikkate almasını engeller. O, hiç kuşkusuz mazlumların savunucusudur, ancak bireyler arasındaki ilişkileri işlemek yerine, onların tabiatları üzerinde durur ve insanların zavallılığını ebedî ve ezelî zanneder. Çûbek’i, eserlerindeki insanların hayatındaki çirkinlik ve alçaklıkları, çeşitli yönlerden somut bir tasvirle çizmede başarılı kılan, onun natüralist görüşüdür. Çünkü natüralizmin temel ilkesi olduğu gibi göstermek, hedefi ise gerçekliğin canlı görünen bir tasvirini sunmaktır. Çûbek’in nesrinde betimlemenin önemi de işte bu olduğu gibi gösterme durumudur. Çûbek, hayatın çeşitli olgularını parça parça niteleyerek, olabildiğince gerçek bir tasvirine yaklaşmaya çalışsa da gündelik hayatla iç içe hareket eden köklü bir gerçekliği algılamaktan âciz kalır. Bundan ötürü, natüralizmin içsel çelişkisi, Çûbek’in bakışının sınırlanmasına neden olur. Çûbek, toplumu olduğu gibi tasvir ettiğini iddia ederse de, gerçekliği, yalnızca hayatın kötülükleri ve çirkinlikleri söz konusu olduğunda (tuvaletlerde, genelevlerde, morglarda) üstelik iradesiz, hedefsiz, yazgılarına ve cinsel içgüdülerine yenilmiş, tümünün özelliği hayatın bayağı meselelerine eğilim göstermek olan insanlar bağlamında tanıma peşindedir. İşte bu yüzden göz önüne aldığı meselenin çok yönlü bir tasvirini sunamaz. Çûbek, Heyme-şeb-bâzî kitabındaki “Neftî” (1324/1945) adlı öyküde, Azra’yı çevresel ilişkilerinden kopararak, insanın tarihi ve toplumsal yönünü görmezden gelir ve onu içgüdülerinin esiri bir hayvan yapar. Yazar, öyküsünün kahramanını hiçbir şekilde başkalarıyla ilişki halinde göstermediği ve ailevi ilişkilerinden ayırdığı gibi, çeşitli durumlarını bile birbirinden kopuk olarak gösterir. Oysa gerçek insanlarda duygular birbiriyle iç içedir, kimi zaman herhangi bir duygu öne çıkabilir, ne var ki bu duygu hiçbir zaman öteki duygulardan ayrı değildir. Bundan dolayı Azra hakkında bildiğimiz tek şey onun cinsel yönden mutsuz biri olduğudur. “Golhâ-yi Gûştî” adlı öyküde Murad da, güzel bir kadının önünden geçişinin şehevi isteklerini tahrik ettiği bir sırada “arzusuna ve hayata esir” düşer. Freud’dan etkilenerek, insanların davranış ve eylemlerinin asıl sebebinin cinsel dürtü olduğunu varsayan Çûbek, bireysel karakterleri olmayan tek boyutlu, karikatürize tipler yaratır. Bunlar varlıklarında, çeşitli dürtülerin ve isteklerin karşıtlık ya da uyumlulukta birlikte bulunmadığı, hepsinin varlığını tek bir dürtünün belirlediği tiplerdir. Bu tipler zehirli bir ortamı solumaktan sıkıntı içindedirler, ancak bu aşağılık hayatın kabuğunu kırma cesaretini yitirmeleri, onlardaki her türlü gücü öldürür. Murad, hayatından bezmiş, ama bu bataklığa bin bir bağla bağlanmıştır. Bu tür hayattan kaynaklanan yalancı ve kokuşmuş mutluluklardan payını almaktan başka arzusu yoktur: “Doyasıya tiryak çekeyim, doyasıya rakı içeyim, sonra gidip Mehîn’in evinde yatayım.” Onu bu cehennemî hâliyle uzlaştıran da işte bu yok edici yatıştırıcılardır. Çûbek, yoksulluğun, kültürsüzlüğün ve taassubun lokması olan insanların hayatını betimleyerek mevcut duruma itiraz eder. Ne var ki insanlık toplumunun evrimine inanmadığından, mevcut durumun değişim kabul etmez oluşunun çığırtkanlığına soyunur. Natüralistler şartların insanlık dışı olduğunu hatırlatırlarken “Yapacak bir şey yoktur, her şey olduğu gibidir, çünkü takdir, insanların doğal ve biyolojik istekleri böyle gerektirir.” derler. O halde bozuluş toplumsal ilişkilerden değil insandan kaynaklanmaktadır, insan sever yazarın hayattan ve insanlıktan bıkkınlığı ve umutsuzluğu bu görüşün sonucudur. İşte bu yüzden ölümün türlü şekillerde nitelenişi, Çûbek’in öykülerinde seçkin bir yer işgal eder. Yazarın ölümün sırrı ile tutuştuğu zihinsel çatışma, onu bir tür tasavvufa doğru çeker, öyle ki “Rehâverd” (Armağan) adlı parçasında hayatı yalnızca ölümün bir örtüsü olarak kabul ederek, onun bir değeri olduğuna inan-maz. “Golhâ-yi Gûştî”de, alacaklının ölümü Murad’ın hayatı duyuşunu değiştirir ve her şeyi boş sayması yolunda ona kılavuzluk eder. “Adl” (Adalet)’in güzel kurgusunda, ölmek üzere olan atı eksen alarak, insan-ların şaşkınlığını ve saçma sapan konuşmalarını alaya alır. “Merdî der-Kafes” (Kafesteki Adam) adlı öyküde, Seyyid Hasan Hân’ın karısının ölümü, onun hayatının ve hatıralarının biçimlenmesinde önemli bir yere sahiptir. Çûbek’in hayata natüralist yaklaşımının en belirgin örneği olan “Zîr-i Çerâğ-i Kırmız” (Kırmızı Işık Altında) adlı öyküsü, Fahri adında bir fahişenin ölümüyle başlar. Bu ölümün, henüz ölmemiş olan fahişelerin zihnine yansıyışı, öyküyü harekete geçirir. “Afak” ve “Ciran”ın sohbeti sayesinde genelevin ve fahişelerin küçülmüş zihniyetinin karanlık ve kokuşmuş ortamıyla tanışırız. Yazar “Afak”ın zihnine yerleşerek onun anlayış tarzını esas alır ve onların baştanbaşa yorgunluk ve bezginlikle dolu hayatını yeniden yapılandırır: “O türlü karanlık ve üstü kapalı bir hayatın aşılması, insanın, boğazına dek, içinde timsahlar, kurbağalar ve su yılanlarının kıvrandığı bir bataklıkta sürekli yürümesine benziyordu.” “Ciran”, devamı Afak’ın hayatına, sonu ise Fahri’nin yazgısına ulaşan bir takım insanların hayatındaki ilk aşamayı geçiyordu. Ciran, Fahri’nin ölümünü ve cenazesinin aşağılayıcı bir şekilde kaldırılışını anar; bu anış, Ciran’ın genelevin sahibi baş kadın tarafından art arda çağırılışıyla karışır ve Ciran’ın hayatının canlı bir tasviri sunulur. Sanki o her çağırılışta Afak’a ve Fahri’ye (yani ölüme) biraz daha yaklaşmaktadır. Bu kişiler de Çûbek’in eserlerindeki diğer tipler gibi, bu bataklıktan çıkmak için bir arzu ve özlem duymazlar. Çevrenin ve içgüdünün gücü onları mutlak yazgılarına doğru sürükler. Olayları ve durumları biyolojik bir bakış açısıyla irdeleyen Çûbek, fahişelerin varlığını erkeklerin bedensel isteklerine dayandırarak, okuyucuda, ruhsal bozuluşu ve aşağılığı ortaya çıkaran toplumsal ilişkilere karşı nefret uyandırmak yerine, onun bozguncu bireye karşı duyduğu rahatsızlığı kışkırtır. “Zîr-i Çerâğ-i Kırmız” yeni ve zekice bir biçime sahiptir. Eser öyküdeki tiplerin konuşmalarıyla gelişerek onların geçmişlerini ve düşüncelerini de kapsar. Konuşmalar, o kadar ayrıntılı ve parlaktır ki insanların karakterini ve çevrenin durumunu pek güzel gösterir. Örneğin Cemâl-i Mîr Sâdıkî gibi, fahişeler üzerine öyküler yazan sonraki yazarlardan hiçbirisi Çû-bek’in bu öyküsü ölçüsünde bir öykü yaratamamışlardır. “Pirâhen-i Zirişkî” (Kızıl Gömlek) adlı öykü de, ölüm ve çürüme meselesi çevresinde döner. Bu öykünün yapısı ve gelişim tarzı da önceki öykünün benzeridir: Öykü, ölü yıkayıcılarının konuşmaları, onların birbirlerine dair zihinsel yargıları ve geçmişlerini anlatmaları ile gelişerek insanların ruhsal ve toplumsal durumunu sergiler. Hastalıklı bir dikkatle betimlenen ölü, yer yer öyküye katılır ve dolaylı olarak görünüşte canlı olan bu insanların aslında ölü olduğunu gösterir. Bunlar en pis, en kokuşmuş bir çevrede gecen içgüdüsel bir yaşamın yarattığı aşağılık hayvanımsı varlıklardır. Gerçekte yaşamayan insanlardır bunlar. “Bu, insan toplumun kokuşmuş cebine vurulmuş uyumsuz bir yamaydı ve o yırtık pırtık şeylerin altında bir pire gibi yalnız kendisi için vardı, ama asla yaşamıyordu.” Hafakan verici sistemin ve hurafelerin posası olan bu kişiler, hiçbir aşkın ideale sahip olmadıkları gibi, hiçbir duygudan ve insanlıktan da nasiplerini almamışlardır. Hepsi zulme uğramıştır, kara bahtlıdır; ama korkunun ve yalnızlığın hüküm sürdüğü korkunç bir dünyada, elleri ve ayakları altında birbirlerini ezmektedirler. Zihinsel anlamların çağrıştırılması üslûbunda yazılmış olan “Ba’d ez Zohr-i Âhir-i Pâyîz” (Sonbaharda Bir Öğleden Sonrası) adlı öyküde, Çûbek yoksul bir öğrencinin zihnine hücum eden anılardan yararlanarak, onun zihinsel ve bedensel yok oluşunu gösterir. Ama önceki öykülerinde olduğu gibi, Asgar’ın doğal isteğini esas almamakta, bu kez toplumsal adalet sorununu işlemeye çalışmaktadır. Enterî ki Lûtiyes Morde-bûd (Bakıcısı Ölen Şempanze, 1328/1949) adlı öykü kitabındaki karakterler, uygunsuz durumlarından kurtulmak için başarısız girişimlerde bulunurlar; ancak özgürlüğe kavuştuklarında bile artık kaybolmuşlardır ve kendileriyle birlikte esaret zincirlerini de her yere taşımaktadırlar. Bu kitaptaki “Çerâ Deryâ Tûfânî Şod” (Denizde Niye Fırtına Çıktı) adlı ilk öykü, betimlemelerinin ve karakterlerinin canlılığı bakımından, Çûbek’in en düzgün ve en güzel öyküsü olduğu gibi, en iyi İran öykülerinden birisi sayılmaktadır. Çûbek, çağdaş İran edebiyatındaki önemini, birinci derecede İran’daki öykü nesrinin gelişimi üzerinde önemli bir rol oynamış olan bu parlak tasvirlerine borçludur. O, açıklama ve rapor etme yerine, sahneleri ve karakterleri tasvir ederek okuyucuya öyküde olup biteni görme imkânı verir. Örneğin “Çerâ Deryâ Tûfânî Şod”taki tasvirler o kadar canlıdır ki okuyucu şoförlerin toplanışını, fırtınayı ve denizin dalgalanışını pek güzel hisseder ve öykünün atmosferine girer. O fırtınalı ortamda, bataklığa saplanmış olan şoförler bir kamyona toplanarak tiryak çeker, rakı içer ve sohbet ederler. Bunlar Çûbek’in diğer tipleri gibi, birbirleriyle aklı başında bir ilişki kurmaktan âcizdirler. Birliktedirler ama her biri kendi derin yalnızlığına dalmıştır: Ekber, Kihzâd hakkında kötü şeyler söylemektedir. Abbas şaşkın ve üzüntülüdür; zenci her ikisinden de şikayetçi olarak kendi kamyonuna geri dönebilmek için gecenin sona ermesini beklemektedir. İnsanların açgözlü konuşmaları, hayata duydukları içgüdüsel kin, ölümü kurtuluş bilmeleri ve birbirleriyle düşmanca ilişkileri öyküyü geliştirir. Çûbek’in insanların içsel bağını, onların ruhsal değişimini ve çeşitliliğini dikkate alışı, Hidâyet ve Alevî’nin öykülerinde pek az görülür. Öykünün ilerlemesiyle birlikte, Kihzâd’ın ve Ziver’in gerçek yüzü zamanla ortaya çıkar. Kihzâd, fırtına sırasında yaya olarak Bûsehr’e doğru hareket eden bir şofördür. Ekber, onun hakkında şunları söyler: “Yıllarca eşkıyalık yapmış, insanları öldürmüş, şimdi de tiryak kaçakçılığı yapıyor.” Sonra Ziver’in hayatını anlatmaya başlar: “Kihzâd’ın kapatması olan bir fahişedir. Kihzâd, Ziver’in karnında taşıdığı çocuğu kendisinin sayıyor, onları görmeyi arzuladığından şimdi Bûşehr yolundadır.” Çûbek’in umutsuz ve yalnız tipleri arasında Kihzâd bir tür istisnadır. Onun Ziver ile olan ilişkisi, Saltanat ile Kulsum’ün ya da Ekber, Abbas ve Zenci’nin birbirleriyle ilişkisi gibi yalana ve aldatmacaya dayalı değildir. Yüce bir amacı olan duygusal, insanca bir ilişkidir: “Yeni ve fesattan uzak bir hayat kurmak.” Kihzâd, Bûşehr’e geldiğinde fırtına kasıp kavurmaktadır. Dalgalı denizin tasviri, Kihzâd’ın içinde yaşadığı tabiatı öteki şoförlerin çevresindeki tabiattan daha öfkeli gösterir, çünkü Kihzâd’ın içi onların içinden daha karışıktır. Çûbek, tabiatı çeşitli halleriyle tasvir etmek yoluyla, insanların ruhsal durumunu daha ayrıntılı olarak anlatır. Örneğin fırtına, Kihzâd’ın kaygılanışıyla birlikte artıp azalmaktadır; denizin dalgaları Kihzâd’ın şehvet dalgaları gibi gelgit halindedirler. Sonuncu sembolik tasvir şehvetin Kihzâd’ı harekete geçirmede önemli bir rol oynadığını gösterir. Bu gerçek, özellikle onun Ziver ile karşılaştığı sahnede belirgin olarak ortaya çıkar. Çûbek bu sahnede, aşkın duygusal olmayan, biyolojik bir açıklamasını getirerek çirkin, şehvete bulanmış bir ortam yaratır. Çocuğun dünyaya gelişini haber alması, Kihzâd’ın karanlık ve anlamsız hayatına aydınlık bir pencere açar. Ancak zaman zaman odanın içinde gürleyen yıldırımlar ve gök gürlemeleri, sanki bu mutlu durumun fazla sürmeyeceğini, mutlak bir olayın yolda olduğunu haber vermektedir. Çûbek, olayların tamamen toplumsal olan gelişimini birbirine uyarlamakta tabiatın durumları üzerinde o kadar çok durmaktadır ki maceraya tabiat üstü bir yön vermektedir: Sanki bu mutsuzluğun sebebi, çevreye egemen olan ilişkiler değil, art arda vurduğu darbelerle insanları elden ayaktan düşüren tabiattır. İşte bu yüzden gök gürlemesi ve denizin delice uğultusu mutsuzluğun ıstırap verici bir şekilde meydana gelişini okuyucuya aktarır: “Denizden gelen dev bir dalga yola vurdu, dalganın sert darbeleri pencerenin camlarını sarstı. Sanki birisi içeriye girmek için pencereleri yerinden söküyordu. Dalgalar üst üste yığılıp geliyordu.” Kihzâd korkuya kapılır, Ziver ise soğukkanlılıkla “deniz her zaman bu kadar çılgın değildir” der, “kimi zaman da içine Kur’an ya da haramzade bir çocuk attıklarında çılgına döner.” Bu halk inancı, zirvede tamama eren ama okuyucunun zihninde devam eden öykünün anahtar cümlesidir. Kihzâd bu duygusal ilişkide yenilgiye uğrar. Sanki her ümidin ardından değişerek bir korku ümitlerini yele verir, geleceği karanlık bir çıkmazda kaybeder: Kihzâd’ı Ziver’in vefasızlığı ve çocuğun ölümü, Murad’ı alacaklının ölümü, Seyyid Hasan Han’ı Râsû’nun gidişi çıkmaza sokar. Bu şekilde, her çaba çıkmazla ve ölümle sonuçlanır. Çûbek’in eserlerindeki insanların içleri ölüm sayesinde sergilenirler, ve kendisi bizzat aşamalı bir ölüm olan hayatlarının üzerine projektör tutulur. Bu, en korkunç görüntüsünü “Âhir-i Şeb” (Gecenin Sonu)’in kurgusunda bulan bir ölümdür. “Âhir-i Şeb”deki içki satıcısı hakkındaki bu kurgu, Hemingway’in eserlerindeki kurguya benzer. İki adam dükkana girerler, bir süre sonra adamlardan biri ölür. Bir eleştirmenin dediği gibi: “Adamın ölümü o kadar umursamazlıkla karşılanır ki dükkan sahibinin kedisi bile en küçük bir harekette bulunmaz.” Ölümün bu soğuk ve ilgisizce tasviri, hayatın boş olduğunu aşılamayı amaçlayan acımasız, umut kırıcı bir ortam yaratır. Hiçlik, “Enterî ki Lûtiyeş Morde-bûd” adlı öyküde, koyu bir renkle çizilir: Şempanze bir sabah bakıcısının ölümü ile karşılaşır. Bakıcı eski bir pelit ağacının gövdesinde bulunan bir kovukta ölür: “Bu pelit ağacı öleli yıllar olmuştu”. Çûbek’in pek zekice olan tasviri, insana ve tabiata uyumlu bir yön katarak pelit ağacıyla bakıcının kaderini birbirine bağlar. Bakıcı da, pelit ağacı gibi- ölümünden bir gece önceye dek ayaklarının üstünde duran bir canlıydı. Ancak gerçekte pelit ağacı gibi yıllar önce ölmüştü. Çûbek’in bakıcının üzücü, hüzün verici hayatını tasvir edişi, bu ölmüşlüğün sebebini ortaya koymaktadır. “Merdî der-Kafes” adlı öyküde de insanlarla tabiatın hallerindeki uyumluluk açıkça görülür. Bu şairane birlik, Çûbek’in öykülerine Rousseau’nunkilere benzeyen bir tür romantiklik katar: Toplumdan başı dönen insan tabiata sığınır. Bu niteleme türü, yalnızlığı daha çok öne çıkarır. Büyük bir bahçede yapayalnız yaşayan Seyyid Hasan Han, geniş bir ovanın ortasında şaşkınlık içinde kalan şempanze, bu yalnızlığın en belirgin örnekleridir. Yazar, kahramanlarının duygularını romantik yazarların üslûbuna uyarak, tabiata yansıtmak yoluyla anlatır. Ancak ilkel ve tehlikeli olan tabiat, bu yalnızlığa sığınak olacağına art arda gelen darbeleriyle onların yok oluşunu çabuklaştırır. Tabiatın en ürkütücü öfkesine “Çerâ Deryâ Tûfânî Şod”da tanık olmuştuk. Bakıcı öldüğü için şempanzenin yalnızlığı daha bir öne çıkar. Şempanzenin durumu değişmiştir, o artık özgürdür. Ne var ki bir ömür boyu bağlı kalan onun için özgürlük, yeni ve bilinmeyen bir olgudur. Yalnızlık ve korku hissetmesi bu yüzdendir. Yalnızlık ona acıyla, eziyetle gecen hayatını anımsama fırsatı verir. Çûbek’in, şehrin bayağı dilini kullanmadaki ustalığını göstermesi işte bu anımsamalar sırasındadır. Yazar, yine bu sayede şempanzenin hayatını tahlil etme imkânı bulur, insanların bütün özelliklerine sahip olan şempanze, Çûbek’in diğer kahramanları gibi yalnız ve cinsel yönden tatminsizdir. Şempanze hiçbir sorumluluğu olmaksızın yeni bir hayata adım atar. Alışkanlığı ve korkusu onu gitmekten alıkoyar. Ancak sonunda zincirinin çivisini yerden sökerek özgürlüğü denemek için hareket eder. Kurtulduğu için sevinçlidir ama zinciri uğursuz bir yazgı gibi peşindedir ve ona zarar vermektedir. Ne yapacağını da bilmemektedir. Geniş bir çölde -ki şempanzenin ruhsal yalnızlığının simgesidir- tek başına, zalim tabiata karsı hiçbir koruyucusu olmaksızın acı tecrübelerle yüz yüze gelir. Her ikisi de onu öldürmeye kasteden çoban ve şahinle karşılaşması, şempanzeyi yeni tehlikelerle tanıştırır ve ister istemez bakıcısını yanına geri döndürür. Şempanzenin kendisinden kaçmak istediği bir duruma yeniden geri dönmesiyle öykü şu sonuca ulaşmak istemektedir: “Kaderden kaçmak boşunadır, özgürlük yoktur, özgür bir konum için hareket etmekle bir yere varılamaz, mümkün olan tek kurtuluş ölümdür.” Bu öykü sembolik bir boyut da kazanabilir: Diktatörün gittiği 20 Şeh-rîver sonrası yıllarda, korkusu ve alışkanlığı yüzünden baskıya yenilmiş olan halkın toplumsal psikolojisi sorumsuzca özgürlüğü tecrübe ediyordu. (Celâl-i Âl-i Ahmed de “Şem’-i Kadî” adlı öyküde bu alana yönelmiştir.) Ancak yönetim darbelerini birbiri ardı sıra indiriyor, bilinçli bir liderden yoksun olan halk, bir olaydan ötekine sürükleniyordu. Sorunda 28 Mor-dâd ihtilalinden sonra bir kez daha baskıya boyun eğdiler. Çûbek “Kafes” adlı sembolik öyküsünde, bu durumu yorgun ve umutsuz bir ağızla şöyle niteler: “Hepsi gözleri yolda bekliyorlardı. Başları dönmüştü, sorumsuzdular. Kurtuluş yoktu. Yaşayacak ve kaçacak yer yoktu. O bataklıktan kaçış yoktu. Onlar topluca bir mahkûmiyetle soğuk, yabancılık, yalnızlık, şaşkınlık ve bekleyiş içinde öylece siftiniyorlardı.” Zaman zaman kafesin kapısı açılır, içeriye pis, kara bir el uzanır. Boğazına bıçağı dayamak için içlerinden birisini götürür. Bu el hem siyasî baskının korkunç özelliğini gösterebilir hem de kör kaderci yazgının simgesi olabilir. Kafeste kalan diğerleri, başkalarının ölümüne aldırmadan, pisliği gagalamakla ve şehvetlerini doyurmakla meşguldürler. “Adl”de de böylesi bir tasvir sunulur: İnsanların atı kurtarmak için sarf ettikleri birbirine zıt, çelişik sözler ve öneriler, hiçbir iş yapmayan, hayatın ve hareketin sembolü olan at gözlerinin önünde yavaş yavaş ölen topluluğun sorumsuzlusunu, eylemsizliğini ve çaresizliğini gösterir. “Tûp-i Lâstîkî” (Lastik Top) adlı piyeste Çûbek’in solcu basında yaygın olan edebiyattan etkilenerek, yeni bir alan seçtiği ve kendisinin genel itirazına toplumsal, günün havasına uygun bir yön verdiği göze çarpmaktadır. Devlet adamı Dâlekî’nin evinin önünde bir nöbetçinin adımlayıp durması maceranın ortaya çıkış sebebidir. Dâlekî, göz altına alındığını zanneder. Olay, pek çok meseleyi açığa çıkarır: Karı koca arasındaki kokuşmuş ilişkiler daha çok zarar görür. Dostları onu yalnız bırakırlar, idarî ve askerî makamlardaki içten içe bozuluşun üzerindeki perde düşer. Bu makamlar kendi icat ettikleri insanlık karşıtı vaziyetin çemberine hapis olmuşlardır. İşte Çûbek asıl kahramanını tam burada sahneye sokar. Dâlekî’nin oğlu Husrev romantik bir aydındır: “İnce, değirmi yüzlü, kara ve çökük gözlüdür. Yüzü melankolik ve tutuktur. Her şeyden bezmiş gibidir, özensizce giyinmiştir, elinde üzeri gazete kağıdıyla sarılmış birkaç cilt kitap vardır.” O, ağalardan topraklarını tebaalarıyla bölüşmelerini isteyen üto-pist bir reformcudur. Çünkü bu iş “güzel bir iştir”, ama tebaaların dünya-sını karartan sistemin ana etmenlerinden birisi olan babasının tutuklan-masına karar verildiğini anladığı zaman, şiddetle öfkelenip rahatsız olur ve babasının yardakçılarından onu kurtarmalarını ister. Sâdık-i Çûbek, en iyi öykülerinde, ahlâksızlığa yakalanmış bir toplumun gizli tutulmuş gerçeklerini pervasızca betimleyerek ikiyüzlülük ve sahtekarlıkla savaşır; okuyucuyu, siyasî ve manevî bunalımlardan korkan, doğal isteklerini tatminden âciz, birbirlerinden nefret eden insanların hayatlarına alışkanlıkların tozundan arınmış bir gözle bakmaya zorlar. |