Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 14:29

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۵۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Sâdık-i Hidâyet: İktidar Karşıtlığı

 

Hidâyet’in 1320/1941 sonrasında yazdığı eserler, önceki eserlerinden farklı ise de dikkat edilirse bütün eserlerini öyle çok da gizli olmayan bir bağın birbi­rine bağlamaktadır. Son eserlerinde de -ilk eserlerinde olduğu gibi- bir arada bu­lunan iki çelişik görüş gözlemlenir. Yazarın ve yaşadığı döne­min içsel çe­lişkile­rini ifade eden birbirinden ayrılmaz iki görüş: Hal­kın hayatının ve ide­allerinin işlenmesi; kendisinin umutsuzluk ve ıstıra­bıyla çatışması. Böylece, çeşitli toplumsal, ruhsal ve ailevî baskılara uğra­yan bir yazarın ruhundaki parça­lanma tamama erer ve bir ömür zihnini kuşatan sancılı intihar vesve­sesi galip gelir.

 

Hidâyet, particiliğin ve gazeteciliğin geliştiği yıllarda, herhangi bir par­tiye bağlanmadı. Ancak İran’ın kaderi konusunda eskisinden daha çok kay­gılıydı. Julio Curi’ye yazdığı bir mektupta şöyle der: “Emperyalistler ülkemizi koca bir zindana çevirdiler. Konuşmak ve doğru düşünmek suç.” Bu yıl­larda, toplum­sal durum ilerici yazarları halk hareketine des­tek vermeye çağı­rır. Siyasî uya­nış , adalete ve özgürlüğe susamışlık büyük bir halk kitlesini çoktan sarmıştı. Hidâyet de ulusun isteklerine cevap vermek için toplumsal hayata etkin bir şekilde katılmıştı. Önünde bir pen­cere açıldığını ve güneşin bir yerlerden buz tutmuş varlığı üzerine ışıdığını hissediyordu. İran’a ege­men olan genel vaziyet aleyhinde birkaç öykü, gü­nün siyasî meseleleri konu­sunda sosyalizmi savunan meslekî efsaneler yazdı. Bunların hepsinde ataer­killiğin dünyevî ve manevî ik­tidarına ve egemenliğine savaş açtı. Ancak yaz­dığı kısa ve uzun öyküler, edebî bakım­dan kendisi adına bir başarısızlık sa­yılmaktaydı. Bunlarda hem siyasî tah­lili gereğinden fazla sadeleştirmiş ve so­yutlamış hem de uygun bir edebî şekil meydana getirememişti. Yaratıcı ol­mak için gereken heyecanı ve coş­kuyu yitirdiğini ve yaratıcı bir yazar olarak işinin sona erdiğini anlamıştı.

 

Umudunu yitiren Hidâyet, bu dönemi Kafka’nın Mesh’ini (Değişim, 1322/1943) ve bir­kaç kısa öyküsünü çevirerek ve onun ıstırap dolu dün­yası üzerinde dü­şüne­rek ge­çiriyordu. Peyâm-i Kafka (1327/1948)’yı Kaf-ka’yı övmek için, ama aslında kendi dü­şüncelerini açıklamak amacıyla yazdı.

 

Seg-i Vilgerd (Aylak Köpek) adlı öykü mecmuasını 1321/1942’de ya­yımladı. Hidâyet, bu kitap­taki öykülerde bir kez daha ilgi duyduğu konular üzerinde durur. Ba­yağı aşk öykülerinin bir eleştirisi olan “Don Juan-i Kerec”de, Katya’nın ve “Te­cellde sevgili­sinin bir başkasıyla gidişi, aşık adamın ruhsal çöküntüye uğ­ramasına neden olur. “Bun-best” (Çıkmaz), “Taht-i Ebû Nasr” ve “Târîkhâne” (Karanlık Oda) adlı öykü­lerin ya­bancı ve yalnız insanları da her adımda yeni bir tuzakla karşılaşa­rak sonunda çık­maza girerler ve kucaklarını açıp ölümü kabul ederler. Hepsi şaşkınlık içinde yitik bir şeyin arayışındadırlar: “Seg-i Vilgerd”de yiti­rilmiş kimliği, “Te­cellî” ve “Bun-best”te kay­boluş aşkı ve dostluğu, “Taht-i Ebû Nasr”da göçüp gitmiş olan huzuru ve emni­yeti arar ama bulamazlar.

 

Hidâyet, kitaptaki en iyi öyküsünde, yeni bir bakış açısıyla bir köpeğin gö­zünden, insanların köpeksi hayatına bakar. Sanki “insanların hile dolu dünya­sından, hayvanların tantanasız, kayıtsız ve çocukça dünyasına sı­ğın­mıştı. On­lara yaklaşarak ve ilgi duyarak, kendi hayatında mahrum ol­duğu duygu ve sevgi sadeliğini arıyordu.”

 

Soylu bir ırktan gelen Pat adındaki köpek, cinsel isteklerini tatmin etme peşine düşmüş ve kaybolmuştur. Burada da Bûf-i Kûr’da olduğu gibi, cinsel temasla ölüm arasında ince bir çizgi vardır. Çünkü Hidâyet, “doğal ihtiyaçla­rın, mantıkî ve insanî ihtiyaçlarla” çeliştiğini kabul eder.

 

Herkes bir şekilde Pat’a eziyet etmektedir. “Yeni bir dünyaya girdi­ğini his­sediyordu, ama ne orayı kendisine ait sayıyordu ne de kimse onun his­le­rini ve dünyasını anlıyordu.” Başka öykülerdeki kahramanların da “yiti­rilmiş eski dünya”yı bulma arayışları başarısızlıkla sonuçlanır. “Tâ­rîk-hâne” adlı öy­künün garip halleri olan adamı, mutluluk anının lez-zetini intihar yardımıyla korur ve sabitleştirir. “Seg-i Vilgerd”, aşağılık bir top­luma ya­bancılaşmış bir insanın öy­küsü olabilir. O, ya asaletini ve idealini koruya­rak çile çekmeli ya da bayağı­laşmayı kabule ederek aç kal-mamak için kuy­ruk sallamalı; bunun için de her­kesin boynuna halka takmasına ve bir şe­kilde kendisine eziyet et­mesine izin vermelidir. Eğer böyle yapar ve yaygın yaşam biçimiyle uzlaşırsa, başını çöp­lüklerden çıkarabilir, ama bir köpek gibi sonuçsuz koşuşturmalar­dan sonra, bir oto-mobilin arkasından koşan Pat gibi ölür.

 

Hidâyet, kendi zamanındaki hayatın anlamsızlığını ve hiçliğini sanat­kârca bir tarzla anlatır. Bu öyküde, gözlerinin derinliklerinde bir insan ruhu görü­len bir hayvan aşağılık hayatına en küçük bir itirazda dahi bu­lu­namaz. O, bi­linmeyen bir günahın cezası olarak başıboş bir köpek gibi kurban olan asale­tini yitirmiş birisidir. Aslında, Hidâyet’in türsel kahra­manı –yazarın kendisi gibi- yolunun sonuna yaklaşmaktadır. “Acaba bu şahıs, hayattan yo­rulmuş ve bıkmış bir soylu çocuğu muydu yoksa mut­suz bir gariban mı? Her iki halde de sıradan insanlar gibi düşünüyordu.” Onun hayatı, bir dizi başa­rısızlık, sonuç­suz koşuşturmalar ve mutsuz aşk­lardan” oluşmuştur. “Seg-i Vilgerd”deki bü­tün kahramanlar hayatla­rını gözden geçirir ve uzun mono­loglarla düşüncele­rini tasnif etmeye çalı­şırlar.

 

Hidâyet, “Taht-i Ebû Nasr” adlı bilimkurgu öyküsünü, antik bir mum­ya­nın dirilmesi konusunu ele alarak, “yitik eski dünyayı” övmek için yazdı. “Mîhen-perest” (Yurtsever) adlı mizahî öyküsünde, çağdaş toplumsal iliş­kileri alaya aldı ve fazilet satan ama sorumsuz ve bozguncu siyasetçilere karşı itiraz sesini yük­seltti. Onların ruhsal aşağılıklarını sergileyerek “parlak düşünce eğitimi dö­nemini” aşağıladı. Yüksek bir toplumsal değere sahip ama toplumun ve kültü­rün düş­mesine neden olan insanların gerçek yüzle­rini ifşa etmek, Hidâyet’in yeni eserlerindeki asıl konuyu oluşturur.

 

Hidâyet’in eserlerinin ana teması, ataerkil iktidar karşıtlığıdır. “Ef­sâne-yi Âferîniş”‘te (üç perdelik kukla oyunu), “Vilingârî” (1323/ 1944)’deki meselelerde ve “Tûp-i Morvârî” (İnci Top)’de ele aldığı konuyla alay etmek için komik ve karikatü­rize bi­çimlerden yararlanır. Hâci Âkâ (1324/1945)’da tipik bir adamın hayatını drama ka­lıbında anla­tır. Hacı Ebû Turâb, çeşitli marazları ve toplum kar­şıtı istekle­riyle, köhnemişliğine ve yok oluş uçurumuna düşmüşlüğüne rağmen hâlâ ik­ti­dar makamında bulunan ve Rıza Han’ın kara diktatörlü­ğünü yenilemeye ve sağ­lama alma-ya uğraşan bir sınıfın temsilcisidir. Bir eleştirmenin deyi­şiyle Hacı, geleneksel bir sermayedarın, özsüz bir sınıfın değersiz kah­ramanlığının mo­delidir. Bûf-i Kûr’un ataerkilliği onda somutluk kazanır.

 

20 Şehrîver olaylarının ardından Rıza Şah’ın iktidardan düşüşüyle, Hacı Bey de bütün benzerleri gibi Tahran’dan kaçar. Ama durum kısa za­manda normale döner, Hacı ile birlikte yola çıkan bütün hırsızlar, hain­ler, casuslar ve caniler zafer kazanmış olarak Tahran’a geri dönerler. Sa­vaş sı­rasında gıda ve ilaç karaborsacılığı yaparak hatırı sayılır çıkarlar sağlarlar.

 

Hacı, evinin avlusunun eşiğine oturur, türlü türlü adamlar ziyaretine ge­lirler. Her biriyle karşılaştığı sırada hacının karakterinin çeşitli yönleri ortaya çıkar. Hacı fabrika hissedarı, kaçakçı, müteahhit ve emlak sa­hibi­dir. Hi­dâyet onu keskin görüşlülükle toplumda olup biten olayların ağırlık merke­zine yerleştirir.  Vatanseverlikten dem vurduğu halde ya­bancı elçi­liklerle ilişki içindedir. Diktatörlük dönemindeki emniyetin hasretini çe­kerek gözü yolda Hitler’in gelişinin saniyelerini sayar. İran ti­cari sermaye­darlığının tem­silcisi Hacı, toprak sahiplerinin özelliklerine sahiptir. Ama bağımlı ser­maye­darlığın kalkınma münasebetlerinden dolu dolu çıkarlar sağlamaktadır. Bu durumu muhafaza edebilmek için çeşitli araçları vardır, kalemini satan gazete yazarları ve başkaları bu cümleden­dir. Savaşın sona ermesinden sonra Ame­rika Hacı’nın kafasında Alman­ya’nın yerini alır. Nitekim sermayesinin bir bö­lümünü oraya aktarır. Baştan sona tartış­mayla dolu olan bu öyküde Hidâyet kendi sözlerini “hak çığırtkanı”nın ağ­zından söyler:

 

“Ben sizin gibilerin hayatına uygun olarak hazırlanmış bu toplumda bir eserin kaynağı olamam. Varlığım hareketsiz ve batıldır... Ama bu boşluk ku­yusunda bir hiç olmakla övünüyorum... Bu kuyuda yemeye ve şişmeye yal­nızca sizlerin hakkı var... Bense sizin pisliğinizde boğulmaya mahkûmum.”

 

“Hâci Âkâ”, öyküsel havası ve zirve noktası olmayan bir öyküdür. Kü­çük deği­şik­liklerle bir makaleye dönüşür. Hidâyet, onun kişiliğini ve dav­ranışla­rını toplumsal hayatın içinde bir öykü şeklinde betimleyememiştir. Hiç kuş­ku­suz öykü okunduktan bir süre sonra, bütün konuşmalar ve slo­gancı sözler ha­tırdan çıkar. Ama yaşlı adamın davranışları ve hareketleri unutulacak gibi ol­madığından okuyucunun zihninde kalır. Öykünün zaa­fına, Hacı’nın ki­şili­ğini oluşturmada kullanılan ve ona karikatürize bir yön kazandıran abar­tıya rağmen, Hacı canlı çehresi ve hissedilirliğiyle çağdaş İran edebiyatı­nın kalıcı tiplerinden birisidir. Bir eleştirmenin deyi­şiyle: “Bu romanın bü­yüklüğü, tacir bir burjuvanın tipik hayatını Hacı’nın ki­şiliğinde yansıtmasın­dadır. Fır­satçı yaratılış, ölçüsüz yumuşak huyluluk ve rengarenk bir siyasî çehre ile, kendisini çeşitli toplumsal şekiller ve ko­numlarla özdeşleştirebilen ve birleşti­rebilen burjuvazinin bu yönlerini Hidâyet akıllıca ve ince görüşlü­lükle göster­miştir.”

 

“Hâci Âkâ”nın karşı tarafında bulunan “Ferdâ” (Yarın, 1325/1946) adlı öy­küde, iş­çilerin çileli bir ortamdaki hayatı ve mücadelesi betimlenir. Bu öykü, öykü­nün geliştirilmesinde “zihnin akışkan hareketi”ni kullanan ilk İranlı eserler­dendir ve iki monologdan oluşmuştur. Başlangıçta Mehdi-yi Zâğî konuşur. O yüreği yanık bir işçidir ve Hacı’nın aksine o dönemin partisel öykülerindeki gibi tipik bir psikolojisi yoktur. İtirazları sabırsızlı­ğından ve şaşkınlığından O da Hidâyet’in öykülerindeki aydınlar ve me-murlar gibi kendisiyle çatışmakta­dır: “Bu soğuk havadan değil, başka bir yerden besleniyor, kendi içimden.” Bir keresinde: “Hayat buz tutmuş u-zun bir tüneldir” der. Aslında, bu Hidâyet’in öykü kahramanının ağzın­dan söylettiği kendi sözüdür.

 

Mehdi, bir süre partiye eğilim göstermiş ama fırsatçılıklardan başı dö­nüp particilere söyle demiştir: “Sizler eylem adamı değilsiniz, hepiniz konu­şu­yorsunuz. Gulâm, ben bunların amacının ne olduğunu tam olarak anlamı­yorum, belki bu da bir tür eğlencedir derken doğru söylüyordu. Kim bilir belki bu da bir tür eğlencedir.” Çalışmak için İsfahan’da bir ba­sımevine giden Mehdi, diğer iki arkadaşıyla birlikte bir işçi grevinde öldü­rülür.

 

Daha doğal bir şekilde ortaya çıkan ikinci monologda Mehdi’nin arka­daşı olan ve birlikle partiye üye bulunan Gulâm, Mehdi’nin ölümünü ha­ber aldık­tan sonra onun hakkında düşünür. Parti ona “yarınlarda” mut­luluk umudu ve­rir, ama o “yarın” arkadaşının yas törenine katılmak zo-rundadır.

 

Hidâyet’in ironisi, en şiddetli ve en umutsuzca şekline “Tûp-i Mor-vârî”de ulaşır. Bu eserin bir bölümü 1332/1953 yılı yazının ilk ayla­rında Âteşbâr adlı hafta­lık dergide tefrika edilmiştir.

 

Hidâyet, tarihin üzerindeki efsane tozunu almaya, iktidar sahiplerini ve saraylı düşünürleri hicveder. Büyüklerin içindeki bayağılığı sergileyerek onla­rın ruhsal komplekslerini ortaya koyarak şahlık rejimini şiddetle eleştirir ve lânetler. Bununla birlikte, halkın tarih yapıcı konumundan ve belirli top­lumsal durumlardan hareket etmez; bunun yerine kişilerin cin­sel dürtüleri­nin tarih­teki rolünü Freudcu bir görüşle irdeler. Örneğin Na­dir Şah’ın Hin­distan’a sal­dırısının ve “Tûp-i Morvârî”yi İran’a getirişinin sebebini, onun kı­sır kadınları­nın top yardımıyla gebe kalma isteği sayar!

 

“Tûp-i Morvârî”de, Erâk Meydanı’nda bulunan ve kadınların (hurafî inanca göre) hamile kalmak için üstüne çıktıkları topun anlatılması, Safevî dönemin­den 1330/1951’e dek iktidar konusunun gözden geçirilmesi için bir ba­hane olur. Bu öykünün her satırı tarihi bir konuya işaret eder; Hidâ­yet ta­rihi kendi anlayı­şına göre anlatmak için, orijinal bir kalıp yaratır. Bu ese­rin ma­salımsı bir üslûbu ve hürmetsiz bir dili vardır. Hidâyet olgun klâsik nesriyle eski me­tinlerin dilini taklit eder. Arapça, Türkçe ve çeşitli Farsça lehçeleri kullanarak mace­raları ve inançları şaşırtıcı bir şekilde yo­ğurur. Tabuları yıkmak ve hura­feci­likle mücadele etmek için bütün önemli ko­nularla alay eder.

 

Endülüs padişahı, Arap ülkelerini fethetmesi için Kristof Kolomb’u davet eder. Kolomb, Arabistan’a ulaşmak isterken Amerika’yı keşfeder ve orada topu bulur ve beraberinde Portekiz’e getirir. Kâşifler –sonraki sö­mürgeciler- topu Hürmüz adasına getirirler. Sömürgenin aracı olan top, zamanla askerî ve cin­sel gücün simgesi haline gelir; topun tarihi aracılı­ğıyla, sömürgenin doğulu toplumların hurafeciliğinden ve bilinçsizliğin­den yararlanışının ve doğuya etki edişinin tarihi anlatılır. Safevî dervişle­rinin ordusu Hürmüz ada­sını Portekiz­lilerden aldığında, Portekizli Elbukruk’un kızı topu beraberinde Hindistan’a götürür. Nâdir de topu Hindistan’dan İran’a geri yollar.

 

Hidâyet’in tarihe yaklaşımı, tarihî olayları doğal olarak ciddiye alama­ya­cak, onu komediye dönüştürecek ve büyüklüğünü alaya alacak bir kur­banlı­ğın yaklaşımıdır. “Tarih olayları, her tarihçinin zamanın gerekle­rine uygun ola­rak kendi zevki doğrultusunda tarihi belgelerin karmaşası arasından alarak yararlandığı bir facia ya da romandır.”

 

Bir eleştirmen bu konuda şunları söyler: “Tûp-i Morvârî, Hidâyet’in son eseridir; düşünsel olgunluğunun ve rüştünün son dönemle­rinde ya-zıl­mıştır. O zamanlarda, Hidâyet James Joyce’un eserlerini oku­yarak sözcükle­rin uyumu ve musikisi ya da bir cümlede art arda okunan birkaç sözcüğün te­laffuzunun etkisiyle oluşan sesler gibi türlü inceliklere dikkat ediyordu... Her bir sözcüğü özenle seçiyor, binlerce köşeyi, kina­yeyi ve sanatsal zara­feti ese­rinin terkibinde sözcüğü sözcüğüne dikkate alıyor, hatta sözcüklerin uyu­munu gözden uzak tutmuyordu.”

 

Bununla birlikte “Tûp-i Morvârî” dağınık bir eserdir. Elbette bu dağı­nıklı­ğın bir bölümü bilerek, tehlikelerden kaçmak üzere gerçekleşmiştir. Çünkü Hidâ­yet tarihi yazarken hiçbir mülahazaya bağlı kalmamış ve son derece per­vasızca davranmıştır. Bu eserde, Hidâyet’in ironisi de zaman zaman insanlık şerefini yağmalayan her şeyi ateşinde yakmak için alevle­nir. Ancak bu taraflı ve heye­canlı ironi, acı ve umutsuz bir hicve dönüşür. Çünkü “tarihin tek ya­rarı, insa­nın, onu incelediğinde insanlığın ilerleme­sinden ve geleceğinden umudunu kesmesidir...” Hidâyet, gülme silahıyla insanlara umut veren ve on­ları istib­dada ve cehalete karşı direnmeye teş­vik eden Dihhodâ’nın aksine, kendisini nefret ve şikayetle dolduran cahil avamdan intikam alma peşinde­dir.

 

Yazarlığının ilk dönemlerinde birkaç sipariş eser yazan Hidâyet, bu dö­nemde de toplumca siyasî inançlar doğrultusunda sipariş eserler yazar. Her iki durumda da entelektüel ortama egemen olan zevke uyar.

 

Hidâyet, partilerin içyüzünü anlar anlamaz, hızla onlardan uzaklaşır. Onun için “geçmişte” olduğu gibi “gelecekte” de umut yoktur. Sürekli ola­rak kendisini geri püskürten bir dünyada, aradığı cevabı bulamaz. Toplum kur­tulmadan, bireysel özgürlük olmayacağını bildiğinden bireysel kaçışı seçerek kendisini öldürür. Sonunda onun çelişkilerle dolu bedeninde umutsuzluk umuda üstün gelir. Kitleler yaşarlar, hareketlerden ve boz­gunlardan geçerler; ancak halkın yıkıcı  bilinçsizliğinden korktuğu halde onları seven ve onların başarması yolunda yazılar yazan bir aydını bera­berlerinde götüremezler.

 

Hidâyet, 1330/1951’de intihar etti. Öyküleri, onun yaratı­cılı­ğını göste­rir, çünkü eserlerinde gerçeği olduğu gibi tasvir eder ve bu aslına sa­dık gerçekçilik Hidâyet’in çağdaş İran edebiyatına yaptığı en bü­yük hiz­mettir. Yazmak onun için makam kazanmak ya da iktidardakilere yakınlaş­mak için bir araç değil, bir yaşama biçimiydi.

 

 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.