| Sâdık-i Hidâyet: İktidar Karşıtlığı Hidâyet’in 1320/1941 sonrasında yazdığı eserler, önceki eserlerinden farklı ise de dikkat edilirse bütün eserlerini öyle çok da gizli olmayan bir bağın birbirine bağlamaktadır. Son eserlerinde de -ilk eserlerinde olduğu gibi- bir arada bulunan iki çelişik görüş gözlemlenir. Yazarın ve yaşadığı dönemin içsel çelişkilerini ifade eden birbirinden ayrılmaz iki görüş: Halkın hayatının ve ideallerinin işlenmesi; kendisinin umutsuzluk ve ıstırabıyla çatışması. Böylece, çeşitli toplumsal, ruhsal ve ailevî baskılara uğrayan bir yazarın ruhundaki parçalanma tamama erer ve bir ömür zihnini kuşatan sancılı intihar vesvesesi galip gelir. Hidâyet, particiliğin ve gazeteciliğin geliştiği yıllarda, herhangi bir partiye bağlanmadı. Ancak İran’ın kaderi konusunda eskisinden daha çok kaygılıydı. Julio Curi’ye yazdığı bir mektupta şöyle der: “Emperyalistler ülkemizi koca bir zindana çevirdiler. Konuşmak ve doğru düşünmek suç.” Bu yıllarda, toplumsal durum ilerici yazarları halk hareketine destek vermeye çağırır. Siyasî uyanış , adalete ve özgürlüğe susamışlık büyük bir halk kitlesini çoktan sarmıştı. Hidâyet de ulusun isteklerine cevap vermek için toplumsal hayata etkin bir şekilde katılmıştı. Önünde bir pencere açıldığını ve güneşin bir yerlerden buz tutmuş varlığı üzerine ışıdığını hissediyordu. İran’a egemen olan genel vaziyet aleyhinde birkaç öykü, günün siyasî meseleleri konusunda sosyalizmi savunan meslekî efsaneler yazdı. Bunların hepsinde ataerkilliğin dünyevî ve manevî iktidarına ve egemenliğine savaş açtı. Ancak yazdığı kısa ve uzun öyküler, edebî bakımdan kendisi adına bir başarısızlık sayılmaktaydı. Bunlarda hem siyasî tahlili gereğinden fazla sadeleştirmiş ve soyutlamış hem de uygun bir edebî şekil meydana getirememişti. Yaratıcı olmak için gereken heyecanı ve coşkuyu yitirdiğini ve yaratıcı bir yazar olarak işinin sona erdiğini anlamıştı. Umudunu yitiren Hidâyet, bu dönemi Kafka’nın Mesh’ini (Değişim, 1322/1943) ve birkaç kısa öyküsünü çevirerek ve onun ıstırap dolu dünyası üzerinde düşünerek geçiriyordu. Peyâm-i Kafka (1327/1948)’yı Kaf-ka’yı övmek için, ama aslında kendi düşüncelerini açıklamak amacıyla yazdı. Seg-i Vilgerd (Aylak Köpek) adlı öykü mecmuasını 1321/1942’de yayımladı. Hidâyet, bu kitaptaki öykülerde bir kez daha ilgi duyduğu konular üzerinde durur. Bayağı aşk öykülerinin bir eleştirisi olan “Don Juan-i Kerec”de, Katya’nın ve “Tecellde sevgilisinin bir başkasıyla gidişi, aşık adamın ruhsal çöküntüye uğramasına neden olur. “Bun-best” (Çıkmaz), “Taht-i Ebû Nasr” ve “Târîkhâne” (Karanlık Oda) adlı öykülerin yabancı ve yalnız insanları da her adımda yeni bir tuzakla karşılaşarak sonunda çıkmaza girerler ve kucaklarını açıp ölümü kabul ederler. Hepsi şaşkınlık içinde yitik bir şeyin arayışındadırlar: “Seg-i Vilgerd”de yitirilmiş kimliği, “Tecellî” ve “Bun-best”te kayboluş aşkı ve dostluğu, “Taht-i Ebû Nasr”da göçüp gitmiş olan huzuru ve emniyeti arar ama bulamazlar. Hidâyet, kitaptaki en iyi öyküsünde, yeni bir bakış açısıyla bir köpeğin gözünden, insanların köpeksi hayatına bakar. Sanki “insanların hile dolu dünyasından, hayvanların tantanasız, kayıtsız ve çocukça dünyasına sığınmıştı. Onlara yaklaşarak ve ilgi duyarak, kendi hayatında mahrum olduğu duygu ve sevgi sadeliğini arıyordu.” Soylu bir ırktan gelen Pat adındaki köpek, cinsel isteklerini tatmin etme peşine düşmüş ve kaybolmuştur. Burada da Bûf-i Kûr’da olduğu gibi, cinsel temasla ölüm arasında ince bir çizgi vardır. Çünkü Hidâyet, “doğal ihtiyaçların, mantıkî ve insanî ihtiyaçlarla” çeliştiğini kabul eder. Herkes bir şekilde Pat’a eziyet etmektedir. “Yeni bir dünyaya girdiğini hissediyordu, ama ne orayı kendisine ait sayıyordu ne de kimse onun hislerini ve dünyasını anlıyordu.” Başka öykülerdeki kahramanların da “yitirilmiş eski dünya”yı bulma arayışları başarısızlıkla sonuçlanır. “Târîk-hâne” adlı öykünün garip halleri olan adamı, mutluluk anının lez-zetini intihar yardımıyla korur ve sabitleştirir. “Seg-i Vilgerd”, aşağılık bir topluma yabancılaşmış bir insanın öyküsü olabilir. O, ya asaletini ve idealini koruyarak çile çekmeli ya da bayağılaşmayı kabule ederek aç kal-mamak için kuyruk sallamalı; bunun için de herkesin boynuna halka takmasına ve bir şekilde kendisine eziyet etmesine izin vermelidir. Eğer böyle yapar ve yaygın yaşam biçimiyle uzlaşırsa, başını çöplüklerden çıkarabilir, ama bir köpek gibi sonuçsuz koşuşturmalardan sonra, bir oto-mobilin arkasından koşan Pat gibi ölür. Hidâyet, kendi zamanındaki hayatın anlamsızlığını ve hiçliğini sanatkârca bir tarzla anlatır. Bu öyküde, gözlerinin derinliklerinde bir insan ruhu görülen bir hayvan aşağılık hayatına en küçük bir itirazda dahi bulunamaz. O, bilinmeyen bir günahın cezası olarak başıboş bir köpek gibi kurban olan asaletini yitirmiş birisidir. Aslında, Hidâyet’in türsel kahramanı –yazarın kendisi gibi- yolunun sonuna yaklaşmaktadır. “Acaba bu şahıs, hayattan yorulmuş ve bıkmış bir soylu çocuğu muydu yoksa mutsuz bir gariban mı? Her iki halde de sıradan insanlar gibi düşünüyordu.” Onun hayatı, bir dizi başarısızlık, sonuçsuz koşuşturmalar ve mutsuz aşklardan” oluşmuştur. “Seg-i Vilgerd”deki bütün kahramanlar hayatlarını gözden geçirir ve uzun monologlarla düşüncelerini tasnif etmeye çalışırlar. Hidâyet, “Taht-i Ebû Nasr” adlı bilimkurgu öyküsünü, antik bir mumyanın dirilmesi konusunu ele alarak, “yitik eski dünyayı” övmek için yazdı. “Mîhen-perest” (Yurtsever) adlı mizahî öyküsünde, çağdaş toplumsal ilişkileri alaya aldı ve fazilet satan ama sorumsuz ve bozguncu siyasetçilere karşı itiraz sesini yükseltti. Onların ruhsal aşağılıklarını sergileyerek “parlak düşünce eğitimi dönemini” aşağıladı. Yüksek bir toplumsal değere sahip ama toplumun ve kültürün düşmesine neden olan insanların gerçek yüzlerini ifşa etmek, Hidâyet’in yeni eserlerindeki asıl konuyu oluşturur. Hidâyet’in eserlerinin ana teması, ataerkil iktidar karşıtlığıdır. “Efsâne-yi Âferîniş”‘te (üç perdelik kukla oyunu), “Vilingârî” (1323/ 1944)’deki meselelerde ve “Tûp-i Morvârî” (İnci Top)’de ele aldığı konuyla alay etmek için komik ve karikatürize biçimlerden yararlanır. Hâci Âkâ (1324/1945)’da tipik bir adamın hayatını drama kalıbında anlatır. Hacı Ebû Turâb, çeşitli marazları ve toplum karşıtı istekleriyle, köhnemişliğine ve yok oluş uçurumuna düşmüşlüğüne rağmen hâlâ iktidar makamında bulunan ve Rıza Han’ın kara diktatörlüğünü yenilemeye ve sağlama alma-ya uğraşan bir sınıfın temsilcisidir. Bir eleştirmenin deyişiyle Hacı, geleneksel bir sermayedarın, özsüz bir sınıfın değersiz kahramanlığının modelidir. Bûf-i Kûr’un ataerkilliği onda somutluk kazanır. 20 Şehrîver olaylarının ardından Rıza Şah’ın iktidardan düşüşüyle, Hacı Bey de bütün benzerleri gibi Tahran’dan kaçar. Ama durum kısa zamanda normale döner, Hacı ile birlikte yola çıkan bütün hırsızlar, hainler, casuslar ve caniler zafer kazanmış olarak Tahran’a geri dönerler. Savaş sırasında gıda ve ilaç karaborsacılığı yaparak hatırı sayılır çıkarlar sağlarlar. Hacı, evinin avlusunun eşiğine oturur, türlü türlü adamlar ziyaretine gelirler. Her biriyle karşılaştığı sırada hacının karakterinin çeşitli yönleri ortaya çıkar. Hacı fabrika hissedarı, kaçakçı, müteahhit ve emlak sahibidir. Hidâyet onu keskin görüşlülükle toplumda olup biten olayların ağırlık merkezine yerleştirir. Vatanseverlikten dem vurduğu halde yabancı elçiliklerle ilişki içindedir. Diktatörlük dönemindeki emniyetin hasretini çekerek gözü yolda Hitler’in gelişinin saniyelerini sayar. İran ticari sermayedarlığının temsilcisi Hacı, toprak sahiplerinin özelliklerine sahiptir. Ama bağımlı sermayedarlığın kalkınma münasebetlerinden dolu dolu çıkarlar sağlamaktadır. Bu durumu muhafaza edebilmek için çeşitli araçları vardır, kalemini satan gazete yazarları ve başkaları bu cümledendir. Savaşın sona ermesinden sonra Amerika Hacı’nın kafasında Almanya’nın yerini alır. Nitekim sermayesinin bir bölümünü oraya aktarır. Baştan sona tartışmayla dolu olan bu öyküde Hidâyet kendi sözlerini “hak çığırtkanı”nın ağzından söyler: “Ben sizin gibilerin hayatına uygun olarak hazırlanmış bu toplumda bir eserin kaynağı olamam. Varlığım hareketsiz ve batıldır... Ama bu boşluk kuyusunda bir hiç olmakla övünüyorum... Bu kuyuda yemeye ve şişmeye yalnızca sizlerin hakkı var... Bense sizin pisliğinizde boğulmaya mahkûmum.” “Hâci Âkâ”, öyküsel havası ve zirve noktası olmayan bir öyküdür. Küçük değişikliklerle bir makaleye dönüşür. Hidâyet, onun kişiliğini ve davranışlarını toplumsal hayatın içinde bir öykü şeklinde betimleyememiştir. Hiç kuşkusuz öykü okunduktan bir süre sonra, bütün konuşmalar ve slogancı sözler hatırdan çıkar. Ama yaşlı adamın davranışları ve hareketleri unutulacak gibi olmadığından okuyucunun zihninde kalır. Öykünün zaafına, Hacı’nın kişiliğini oluşturmada kullanılan ve ona karikatürize bir yön kazandıran abartıya rağmen, Hacı canlı çehresi ve hissedilirliğiyle çağdaş İran edebiyatının kalıcı tiplerinden birisidir. Bir eleştirmenin deyişiyle: “Bu romanın büyüklüğü, tacir bir burjuvanın tipik hayatını Hacı’nın kişiliğinde yansıtmasındadır. Fırsatçı yaratılış, ölçüsüz yumuşak huyluluk ve rengarenk bir siyasî çehre ile, kendisini çeşitli toplumsal şekiller ve konumlarla özdeşleştirebilen ve birleştirebilen burjuvazinin bu yönlerini Hidâyet akıllıca ve ince görüşlülükle göstermiştir.” “Hâci Âkâ”nın karşı tarafında bulunan “Ferdâ” (Yarın, 1325/1946) adlı öyküde, işçilerin çileli bir ortamdaki hayatı ve mücadelesi betimlenir. Bu öykü, öykünün geliştirilmesinde “zihnin akışkan hareketi”ni kullanan ilk İranlı eserlerdendir ve iki monologdan oluşmuştur. Başlangıçta Mehdi-yi Zâğî konuşur. O yüreği yanık bir işçidir ve Hacı’nın aksine o dönemin partisel öykülerindeki gibi tipik bir psikolojisi yoktur. İtirazları sabırsızlığından ve şaşkınlığından O da Hidâyet’in öykülerindeki aydınlar ve me-murlar gibi kendisiyle çatışmaktadır: “Bu soğuk havadan değil, başka bir yerden besleniyor, kendi içimden.” Bir keresinde: “Hayat buz tutmuş u-zun bir tüneldir” der. Aslında, bu Hidâyet’in öykü kahramanının ağzından söylettiği kendi sözüdür. Mehdi, bir süre partiye eğilim göstermiş ama fırsatçılıklardan başı dönüp particilere söyle demiştir: “Sizler eylem adamı değilsiniz, hepiniz konuşuyorsunuz. Gulâm, ben bunların amacının ne olduğunu tam olarak anlamıyorum, belki bu da bir tür eğlencedir derken doğru söylüyordu. Kim bilir belki bu da bir tür eğlencedir.” Çalışmak için İsfahan’da bir basımevine giden Mehdi, diğer iki arkadaşıyla birlikte bir işçi grevinde öldürülür. Daha doğal bir şekilde ortaya çıkan ikinci monologda Mehdi’nin arkadaşı olan ve birlikle partiye üye bulunan Gulâm, Mehdi’nin ölümünü haber aldıktan sonra onun hakkında düşünür. Parti ona “yarınlarda” mutluluk umudu verir, ama o “yarın” arkadaşının yas törenine katılmak zo-rundadır. Hidâyet’in ironisi, en şiddetli ve en umutsuzca şekline “Tûp-i Mor-vârî”de ulaşır. Bu eserin bir bölümü 1332/1953 yılı yazının ilk aylarında Âteşbâr adlı haftalık dergide tefrika edilmiştir. Hidâyet, tarihin üzerindeki efsane tozunu almaya, iktidar sahiplerini ve saraylı düşünürleri hicveder. Büyüklerin içindeki bayağılığı sergileyerek onların ruhsal komplekslerini ortaya koyarak şahlık rejimini şiddetle eleştirir ve lânetler. Bununla birlikte, halkın tarih yapıcı konumundan ve belirli toplumsal durumlardan hareket etmez; bunun yerine kişilerin cinsel dürtülerinin tarihteki rolünü Freudcu bir görüşle irdeler. Örneğin Nadir Şah’ın Hindistan’a saldırısının ve “Tûp-i Morvârî”yi İran’a getirişinin sebebini, onun kısır kadınlarının top yardımıyla gebe kalma isteği sayar! “Tûp-i Morvârî”de, Erâk Meydanı’nda bulunan ve kadınların (hurafî inanca göre) hamile kalmak için üstüne çıktıkları topun anlatılması, Safevî döneminden 1330/1951’e dek iktidar konusunun gözden geçirilmesi için bir bahane olur. Bu öykünün her satırı tarihi bir konuya işaret eder; Hidâyet tarihi kendi anlayışına göre anlatmak için, orijinal bir kalıp yaratır. Bu eserin masalımsı bir üslûbu ve hürmetsiz bir dili vardır. Hidâyet olgun klâsik nesriyle eski metinlerin dilini taklit eder. Arapça, Türkçe ve çeşitli Farsça lehçeleri kullanarak maceraları ve inançları şaşırtıcı bir şekilde yoğurur. Tabuları yıkmak ve hurafecilikle mücadele etmek için bütün önemli konularla alay eder. Endülüs padişahı, Arap ülkelerini fethetmesi için Kristof Kolomb’u davet eder. Kolomb, Arabistan’a ulaşmak isterken Amerika’yı keşfeder ve orada topu bulur ve beraberinde Portekiz’e getirir. Kâşifler –sonraki sömürgeciler- topu Hürmüz adasına getirirler. Sömürgenin aracı olan top, zamanla askerî ve cinsel gücün simgesi haline gelir; topun tarihi aracılığıyla, sömürgenin doğulu toplumların hurafeciliğinden ve bilinçsizliğinden yararlanışının ve doğuya etki edişinin tarihi anlatılır. Safevî dervişlerinin ordusu Hürmüz adasını Portekizlilerden aldığında, Portekizli Elbukruk’un kızı topu beraberinde Hindistan’a götürür. Nâdir de topu Hindistan’dan İran’a geri yollar. Hidâyet’in tarihe yaklaşımı, tarihî olayları doğal olarak ciddiye alamayacak, onu komediye dönüştürecek ve büyüklüğünü alaya alacak bir kurbanlığın yaklaşımıdır. “Tarih olayları, her tarihçinin zamanın gereklerine uygun olarak kendi zevki doğrultusunda tarihi belgelerin karmaşası arasından alarak yararlandığı bir facia ya da romandır.” Bir eleştirmen bu konuda şunları söyler: “Tûp-i Morvârî, Hidâyet’in son eseridir; düşünsel olgunluğunun ve rüştünün son dönemlerinde ya-zılmıştır. O zamanlarda, Hidâyet James Joyce’un eserlerini okuyarak sözcüklerin uyumu ve musikisi ya da bir cümlede art arda okunan birkaç sözcüğün telaffuzunun etkisiyle oluşan sesler gibi türlü inceliklere dikkat ediyordu... Her bir sözcüğü özenle seçiyor, binlerce köşeyi, kinayeyi ve sanatsal zarafeti eserinin terkibinde sözcüğü sözcüğüne dikkate alıyor, hatta sözcüklerin uyumunu gözden uzak tutmuyordu.” Bununla birlikte “Tûp-i Morvârî” dağınık bir eserdir. Elbette bu dağınıklığın bir bölümü bilerek, tehlikelerden kaçmak üzere gerçekleşmiştir. Çünkü Hidâyet tarihi yazarken hiçbir mülahazaya bağlı kalmamış ve son derece pervasızca davranmıştır. Bu eserde, Hidâyet’in ironisi de zaman zaman insanlık şerefini yağmalayan her şeyi ateşinde yakmak için alevlenir. Ancak bu taraflı ve heyecanlı ironi, acı ve umutsuz bir hicve dönüşür. Çünkü “tarihin tek yararı, insanın, onu incelediğinde insanlığın ilerlemesinden ve geleceğinden umudunu kesmesidir...” Hidâyet, gülme silahıyla insanlara umut veren ve onları istibdada ve cehalete karşı direnmeye teşvik eden Dihhodâ’nın aksine, kendisini nefret ve şikayetle dolduran cahil avamdan intikam alma peşindedir. Yazarlığının ilk dönemlerinde birkaç sipariş eser yazan Hidâyet, bu dönemde de toplumca siyasî inançlar doğrultusunda sipariş eserler yazar. Her iki durumda da entelektüel ortama egemen olan zevke uyar. Hidâyet, partilerin içyüzünü anlar anlamaz, hızla onlardan uzaklaşır. Onun için “geçmişte” olduğu gibi “gelecekte” de umut yoktur. Sürekli olarak kendisini geri püskürten bir dünyada, aradığı cevabı bulamaz. Toplum kurtulmadan, bireysel özgürlük olmayacağını bildiğinden bireysel kaçışı seçerek kendisini öldürür. Sonunda onun çelişkilerle dolu bedeninde umutsuzluk umuda üstün gelir. Kitleler yaşarlar, hareketlerden ve bozgunlardan geçerler; ancak halkın yıkıcı bilinçsizliğinden korktuğu halde onları seven ve onların başarması yolunda yazılar yazan bir aydını beraberlerinde götüremezler. Hidâyet, 1330/1951’de intihar etti. Öyküleri, onun yaratıcılığını gösterir, çünkü eserlerinde gerçeği olduğu gibi tasvir eder ve bu aslına sadık gerçekçilik Hidâyet’in çağdaş İran edebiyatına yaptığı en büyük hizmettir. Yazmak onun için makam kazanmak ya da iktidardakilere yakınlaşmak için bir araç değil, bir yaşama biçimiydi. |