Çarsamba 23 Mayıs 2012 - 14:29

الأربعاء ٣ رجب ١٤٣٣

چهارشنبه ۳ خرداد ۱۳۹۱ - ۱۵:۵۹

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Sâdık-i Hidâyet: Kurtuluşa Bir Pencere

 

Dertle dolu bir gece gezintisinde yeniliyor o binlerce gizli derdi.

 

Nîmâ Yûşîc “Sâye-yi Hod”

 

Sâdık-i Hidâyet (1281-1330/1902-1951)’in yaşamı ve eserleri, meşru­tiyetin başa­rısız­lığa uğradığı, adaletin ve özgürlüğün gerçekleşmediği, modernizmin gelenek karşısında yenildiği yıllardaki İran toplumunun bi­reylerinin içinde bulun­duğu durumun en açık özetidir. Hidâyet, makam sahibi bir ailede dünyaya geldi. Daha gençliğinden itibaren içe kapalı, hasta mizaçlı bir insandı. Veje­taryen­liğe, gizli bilimlere, ruh çağırmaya ve Budizm’e ilgi duyuyordu. İlk ma­kalesini “Câdû-gerî der İrân” (İran’da Bü­yücülük) adıyla yazdı ve olayların içrek sırla­rını incelemeye başladı. İlk kitapları olan Rubâ’iyyât-i Hayyâm (Hayyâm’ın Rubaileri) ve İn­sân o Hayvân (İnsan ve Hayvan, 1303/1924)’da, varlığa ve insanlığın duru­muna umutsuzluk ve kuş­kuyla baktı. Bu görüşü, Fevâyid-i Giyâh-hârî (Vejetaryenliğin Faydaları, 1306/1927) ve Terânehâ-yi Hayyâm (Hay-yâm’ın Teraneleri, 1313/1934)’da geliştirdi. 1305/1926 yılında Av­rupa’ya gönderilen öğrencilerle birlikte yurt dışına gitti. An­cak eğitimi cid­diye almayarak öykücülüğe yöneldi. Paris’te, yaşamı ve eser­leri üze­rinde sor­gusuz sualsiz bir etki bırakan mutsuz bir aşk macerası ya­şadı. Za­manla daha çok içine kapandı ve ölüm kuruntusu eskisinden daha fazla benli­ğini sardı. İrânşehr dergisinde “ölümü, insanı varlığın sıkıntısın­dan kurta­ran bir olgu olarak övmek” üzere yazdıkları (1305/1926), sonraları öy­kü­leri­nin en önemli ana temalarından birisini oluşturdu.

 

Günden güne derinleşen bunalımların ardından, 1307/1928 yılında ilk inti­har girişiminde bulundu; bu girişimden kurtulunca olup bitenleri Zinde be-gûr’da (Diri Gömülen) açıklayarak ona Yâd-dâşthâ-yi Yek Dî­vâne (Bir Deli­nin Not­ları) adını koydu. Ölümle yüz yüze gelme anının de­neyi­mini yaşa­yan ve ömrü­nün sonuna dek bununla uğraşan Hidâyet, eserle­rindeki karak­terleri de bu deneyimi yaşamaya zorluyordu. Kendisini öldü­rememişti ama, bir tür karam­sarlık ve cebrîlikle, kahramanlarının kade­rini çiziyor, varlığın hiçliğine ve an­lamsızlığına tanıklık etsinler diye onları intihar ettiriyordu.

 

1309/1930 yılında İran’a geri döndü ve birbiri ardınca eserlerini ya­yımla­maya başladı: Zinde be-gûr (1309/1930), Pervîn Dohter-i Sâsân (1309/1930), Se Katre Hûn (Üç Damla Kan, 1311/1932), Sâye-rûşen (Ala­cakaranlık, 1312/1933), Aleviye Hânûm (Aleviye Hanım, 1312/1933), Mâzyâr (1312/1933), Vağvağ Sâhâb (1313/1933), edebî eleştiri, folklor derlemesi, sefername ve Avru­palı yazarla­rın eserlerinin çevirisi gibi çeşitli alanlarda çalışmalar yaptı. 1315/1936’da Hindis­tan’a giderek sınırlı sayıda bir tirajla Bûf-i Kûr’u yayımladı. Ertesi yıl İran’a geri döndü, zamanını Millî Banka, Mu­siki İdaresi ve Güzel Sanatlar Fa­külte­si’nde memuriyetle geçirdi. Kişiliğinin tamamen şekillendiği bir sırada yaz­maya başladı. Kuş­kusuz toplumsal duruma uygun olarak bir takım değişiklik­ler geçirdi, an­cak ha­yata ve ölüme bakışı ilk ve son eserlerinde esaslı bir deği­şime uğra­madı. Düşe kalka ilerleyerek kendi edebî zirvesine, Bûf-i Kûr’a ulaştı. Bu öykü, Hidâyet’i bir ömür boyunca kendisiyle uğraştıran bütün kav­ramla­rın ev­rim geçirmiş bir te­bellürüydü.

 

Hidâyet, gelenekçi yenilikçi değerlerin çatıştığı, toplumda ve düşü­nürle­rin zihniyetinde gevşekliğin baş gösterdiği bir çağın yazarıdır. O da Takî-yi Rif’at ve Hasan-i Mukaddem gibi, meşrutiyet yenilgisini tatmış, kâbusu ve çöküşü kendi gözleriyle görmüş sıkıntılı ve kaygılı bir kuşak­tandır. Bu ku­şak, kendi­sini değişimin eşiğinde, bunalımın kucağında bul­muş, hayata yeni bir anlam katma uğraşında olan bir kuşaktır. Hidâyet’in yaşamışında ve so­yut ya da ger­çekçi öykülerinde görülen ikilem –sonunda onu intihara sürük­leyen ikilem- işte bu toplumsal ve düşünsel gevşeme­nin bir yansımasıdır. Hidâyet, ne kor­kunç kâbuslar gibi geçen dumura uğ­ra­mış yaygın hayatı be­ğenir ne de Rıza Şah’ın baskıcı modernizmine gönül bağlar. Gerçekçi öyküle­rinde, yerleşik de­ğerleri yıkıcı bir mizahla sorgu altına alır. “Hâci Murad” (Hacı Murat), “Dâvûd-i Gûjpoşt” (Kambur Da­vut), “Âbecî Hânûm” (Abeci Hanım), “Morde-horhâ” (Ölü Yiyenler), “Dâş Âkil”, “Taleb-i Âmorziş” (Af Talebi), “Çengâl” (Çengel), “Muhallil” (Hül­leci), “Zenî ki Merdeş râ Gom Kerd” (Erkeğini Kaybeden Kadın) ve “Aleviye Hânûm” (Aleviye Hanım) gibi öyküle­rinde, baskının ve hurafe­ci­liğin istilâsına uğramış toplumu eleştirel bir şekilde betimleye­rek ortaya dö­ker, içten içe kokuşmuşluğunu yüzüne vurur ve bu ba­yağı ve yobaz or­tamı kabullenen toplumdan duyduğu şikâyeti dile getirir. “Aleviye Hânûm”da hafif meşrep bir kadının tarzını yeniden canlandı­ra­rak kalıcı bir karakter yaratmayı başarır. Öykü bütün ömürleri seyahatle geçen gez­gin göz bağcılarının hayatı hakkındadır. Olaylar ve kişiler yol bo­yunca şe­killenir. Yazar, çevreyi ve manza­raları gıpta ettirici bir başarıyla be­timle­yerek yoksulluğu, hurafeciliği ve gele­neksel hayatın bütün yönle­rini alaya alır. Hidâyet, Terânehâ-yi Hayyâm’da şöyle der: “Hayyâm, ruhunun ya­raları olan bu terânelerde, hiçbir şekilde kendi çevresinin kurtlanmış ku­rallarının ve ya­salarının yükü altına girmez; aksine man­tıklı bir şekilde onların düşüncele­rinin bütün maskaralıklarını ortaya çı­karır.” Aslında bu, tam da Hidâyet’in kendi hâlinin vasfıdır; çünkü o da Hayyâm gibi, “övülmüş, dışlanmış, nefret edilmiş, tahrif edilmiş, bühtana uğramış, mahkum edil­miş, pamuk gibi atıl­mış, dünya çapında genel bir şöh­rete ulaşmış ve so­nunda tanınmadık kal­mış” az sayıdaki İranlı yazar­lardan bi­risidir.

 

Bu tür öykülerde, gerçekliği sadakatle betimlemesi, statükoyu savu­nanların düşüncelerinin üzerine kurulu olduğu “işlerin iyi gittiği, hal­kın mutlu olduğu gibi” tasavvurları yıkar. Çoğu yazarın gerçekliği ge­nelevle­rin dar penceresinden gördükleri ya da asaletlerini yitirmiş şehza­delerin ka­derine dokunaklı tarihî ve ahlâkî öyküler kalıbında yanıp yakıl­dıkları yıl­larda, Hidâ­yet mesafesini koruyarak duygusallığa kapılmadan dışlanmış in­sanların ruhsal sıkıntılarına tercüman olur ve eski gelenekle­rin zincirine bağlı kalmış hayatı toplumun kurbanı olanların kaderi konu­sunda canlı öy­külerle yansıtır. İşte bu yüzden, şimdi bile onun eserlerinin aynasında, top­lumun kitlesel ruhunun en bastırılmış katmanlarını görmek ve yazarın ileri görüşlülüğüne hayran kalmak mümkündür. Hidâyet, iğ­neleyici bir şefkatle hem cahil ve şehvet düşkünü halk adına acı duyar hem de onlar­dan şikâyet eder. Sanki, hiçbir ideali olmayan, böylesi bir duruma katla­nan ve ses çı­kartmayan “bu mutlu insanlardan” öç almak ister. Se Katre Hûn’un anlatıcısı şöyle der:

 

“Aramızda hiçbir ortak yön yok; yerden göğe kadar onlar­dan farklıyım. Ama bu insanların iniltileri, sessizlikleri, kü­fürleri, ağlayış ve gülüşleri rüyalarımı hep kâbuslarla dol­duracak.”

 

Hidâyet’in toplumla ilişkisi, aristokrat sınıfla ilişkisi kadar çelişkili ve karmaşıktır. Topluma egemen olan bayağılıktan ve anarşiden yakınan Hi­dâ­yet, eski aristokrasi ve soylulukla ilgili olan kimi değerlerin yıkılışına hayıfla­nıyordu. Halkın hurafî inançlarının bir koleksiyonu olan Nîren-gistân (1312/1933)’da, İran kavmini her türlü kirlenmişlikten arın­mış sayar, hoşa gitme­yen inançları, İranlı olmayan kavimlerin ve Sâmî dinle­rin sultasının bir so­nucu olarak görür. Tarihî öykülerinde “Aryan ru­hu­nun Sâmî inançlara karşı kı­yamını” sergiler. Pervîn Dohter-i Sâsân ve Mâzyâr adlı piyesleri ile “Sâye-yi Moğul” ve “Âhirîn Lebhend” (Son Te­bessüm) adlı öy­külerini İranlıların saldırgan kavim­lere karşı gösterdikle­rini direnişin ör­neklerini vermek için yazmıştır. Ne var ki mantık dışı tu­tucu bir ırkçılığa meylederek, estetik değere sahip olmaktan çok inanç­sal yönü olan değer­siz eserler ortaya koyar. Bu eserlerde yazarın zi­hinsel öy­külerindeki çok yönlülük ve yorumlanabilirlik görülür. Çünkü taraf­sız be­timle­rin yerini bir inancı ispat etme çabası alır; öykü, tanımlayıcı ve propa­gandacı bir şekle bürünür. Başka bir deyişle, Hidâyet tarihî öyküle­riyle, o yıl­larda du­ma­nıyla halkın gözünü karartan aşırı yurtseverlik duy­gularının yangı­nına kö­rükle gider. Kuşkusuz o, tarihî roman yazarları gibi bir kurtarıcı pe­şinde de­ğildir, aksine dönemin aşağılamasından kurtulacak bir yol ara­makta­dır. Ancak geçmişçi nasyonalizmi ve şehzadelerin müca­delelerini ek­sen al­ması, onu tarihî romandaki romantizmin bir devam et­tiricisi olarak göste­rir. Meşrutiyet son­rası yılların aydınlarına egemen olan psikolojiden et­ki­lenerek yazılmış olan bu öyküler, 1320/1941 Şeh-rîver’inden sonra artık Hidâyet tarafından ilgi görmez. “Ka­ziye-yi Dâstân-i Bâstânî ya Roman-i Tâ­rîhî” adlı yazı­sını, tarihî romanı konu ve yazım şekli bakımından eleştir­mek üzere ya­zar. “Kaziye-yi Zîr be-Teh”te de Rıza Şah dönemindeki ırkçılığın izlerini alaya alır. Hindistan yolculuğu sıra­sında, “antik İran’a duyulan özlem” eğilimini Pehlevice metinleri çevi­rerek en üst düzeye çıka­rır.

 

Hidâyet, aristokrat ailesinden ayrılarak sade memurluğu meslek ola­rak seçti. Bilinçsiz kitlelerin inleyişleri, ağlayışları ve gülüşleri uykularını kaçırı­yordu. Eserlerinde, dünyevî ve manevî iktidarın çizmesi altında bo­ğulmuş bu iniltileri yansıtıyor, kader kurbanlarını eserlerine sokarak peri­şan haldeki ruhlarını sergiliyordu. Yeni öykü yazım tekniklerini ve psiko­lojiyi bilen Hidâ­yet, Cemâlzâde’nin yalın anlatımını, öykü karakterlerinin ruhsal tahlillerini yapmak ve iç çelişkilerini göstermek suretiyle psikolojik öyküler derecesine yükseltti. Karakterlerin karmaşık duygularını ortaya koymayı ve önceki ya­zarlar gibi onların düzensiz yaşam koşullarını rapor etmek yerine yeniden canlandırmayı başardı. Hidâyet, daha sonraları kendisinin “karanlık odasın­dan” çıkan[i] yazarların görüş ortamlarını ve yöntemlerini geliştirme konu­sunda önemli bir role sahipti. Yazarlık gü­cünü folklor bilgisiyle yoğurdu ve çağdaş İran edebiyatının en özgün eser­lerinden birkaçını ortaya koydu. Bu eserler bi­çim ve içerik bakımından, bundan önce İran öykücülüğünde geç­mişi olmayan bir sağlamlık ve zen­ginliğe sahiptir. Hidâyet, öykü dilini de de­ğiş­tirdi. Onun betimleyici ve tasvir edici nesrinde, Cemâlzâde’nin söz oyun­ların­dan ve ana metnin dı­şına çıkışından eser görülmez. O, bilinçli ve sis­temli bir yazar olarak, öy­külerinde yeni bir yapı kurmak, Cemâlzâde’nin öykü tiplerin­den ve mace­ralarından daha mükemmel ve daha karmaşık bir şekilde olayları ve ka­rak­terleri canlandırmak için, daha düzgün ve daha iş­lenmiş bir kullan­mak zorun­daydı.

 

Hidâyet, yaygın geleneksel hayatı olumsuzlar, ama iki savaş arasında krize girmiş olan Avrupa edebiyatında ve düşüncesinde de bir umut pen­ce­resi bu­lamaz. Hem geleneksel hayatı ve onun bütün kültürel ve edebî görü­nümlerini alt üst etme düşüncesindedir (Vağvağ Sâhâb’a bakınız),  hem de trajik bir gö­rüşle, dünyanın hareketinde krizlerin ve hiçliklerin de­rinleşme­sinden başka bir yön görmez. Bu inanç, onda bir tür felsefî umut­suzluğun kök salmasına neden olur ve eserlerinde, “varlık muamması ve ölümün ma­hiyeti” hakkında ortaya atılan sorular şeklinde meydana çıkar.

 

Bu eserlerin atmosferinde görülen kıpırtı, bir döneme ve kendi iç çe­liş­kile­riyle çatışan bir insan olarak Hidâyet’e egemen olan ıstırabı yan­sıtır. O, yenilgi yıllarının yazarı olarak, meşrutiyet dönemi yazarının ak­sine, hassas toplumsal rolünü yitirmiş; bu yabancı dünyada, yalnızlık ve felâ­kete uğramış­lık duygu­suna kapılmıştır. O, herkesin alışmış olduğu dü­zen­sizliklere itiraz eder; bu yüzden öykü dünyasında hayata yeni bir düzen vermeye ve herkesin kesin bil­diği şeyler konusunda kuşku yaratmaya çalı­şır. Peyâm-i Kafka (Kafka’nın Mesajı)’da şunları ya­zar: “Onun eserlerinin, bir tür hayat­taki mutsuzlukları telafi etme faaliyeti olduğu anlaşılmıyor mu?” Hidâyet, her şeyden uzakla­şır; yazmak sa­yesinde içindeki kendisini aramaya başlar. Hem hayatın anla­mını kavramak hem de kendi hayatına bir anlam vermek için yazar. “Varlı­ğını baştan ayağa törpüle­yen bir dünya karşı­sında, yazmaya yönelmek zo­runda kaldı. Bu onun tek gü­cüydü; yıkmaya çalıştıkları ve yıkmayı başar­dıkları tek gücü. Yazı yazma­sını sekteye uğ­ratmak için ortada pek çok en­gelleyici neden vardı.” Se Katre Hûn’un anlatıcısı şöyle der: “Sanki birisi elimden tutu­yor, ya da kol­la­rım uyuşu­yor.” İşin gerçeği şudur ki kültüre ve düşünceye sırt çevirmiş iç­gü­düsel bir toplumda Hidâyet’in –Muste’ân ve em­sallerinin aksine- okuyu­cusu yok­tur. Peyâm-i Kafka’da şöyle der: “İçinde ya­şadığı mutlak inzivada, kendi­sine okuyucu bulmayı unutmuştu.” Bûf-i Kûr’un anlatıcısı da şöyle der:

 

“Hayatta, ruhu cüzam gibi yavaşça ve yalnızlıkta yiyen, kemiren ya­ra­lar vardır. Kimseye açıklanamaz bu dertler; çünkü insanlar genel­likle bu ina­nılmaz dertleri nadir ve acayip olaylar saymaya alışmışlar­dır. Biri bun­ları söyleyecek ya da yazacak olsa, insanlar kendi inançları ve genel geçer inançlar uyarınca, kuşkucu ve alaylı bir gülümsemeyle ba­karlar bunlara.”

 

Kendisini “hayasız, yüzsüz, dilenci tabiatlı ve ukalalık taslayan” ede­bi­yatçılar arasında garip hisseden, büyük felsefî dertlere âşina olan özgür yara­tılışlı Hidâyet, onları Vağvağ Sâhâb’da çarpıcı bir ironiyle eleştirir: “Tam bir cüretle pervasızca ve acımasız mantığıyla çağdaşlarının hiçbir gevşekli­ğini, düşünsel talihsizliklerinden hiçbirisini, dinsel ve diyalektik felsefelerini kabul etmez; onların bütün iddialarını ve sözlerini elinin ter­siyle iter.” Hidâyet, İran kültür ve edebiyatının içinde bulunduğu duru­mun özlü ve canlı bir kari­katürünü çizmek için, “kaziye” (sorun) adında yeni bir edebî tür ya­rattı. Na­zım, nesir, mizah ve ciddiyetin bir karışımı olan bu yazılarda, kültü­rün ve ha­yatın köhnemiş görünümlerinin hicvi, Dihhodâ’nın Çerend o Perend’lerinde olduğu gibi, dolaylı bir şekilde ger­çekleşir. İroninin etkisinin önemli bir bö­lümü, “kaziye”lerin yazım tar­zında ve yazarın dille oynama­sında kendisini gösterir.

 

Hidâyet ve Alevî gibi öncü yazarlar Avrupa’da eğitim gördüler. İran’a geri döndüklerinde halk dostluğu ve aydın olma gibi etmenlerle halka hizmet et­mek istediler. Ancak okur yazar olmama, yoksulluk ve yaygın ce­halet, yarı İranlı yarı Avrupalı bir ruha sahip olan onlarla halk arasında derin bir uçu­rum oluşmasına yol açıyordu. İran’ın geri kalmış çevresinde, modernist bir aydın gibi düşünen bunları, bir tür “dışlanmışlık” duygusu halkın çoğunlu­ğundan ayırıyordu.

 

Hidâyet’in soyut-zihinsel eserlerindeki şaşkın aydın, rüyasında iyi gün­leri gören ve sonunda ölümcül bir umutsuzluğa kapılan meşrutiyet edebiya­tının reformcu aydınının halefidir. Yine bu aydın, toplumsal so­runlar konu­sundaki bütün eleştirilerine rağmen, yerleşik kurumlara sal­dırma düşünce­sinde olma­yan ve sonunda statükoyla uzlaşan toplumsal romanın özgür ya­ratılışlı aydını­nın devamıdır. Bu aydın Hidâyet’in eserle­rinde mükemmel olarak şekillenir. Hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan egemen baskının artması ve daha kar­maşık hale gelmesiyle, meşrutiyet yenilgisini de geride bırakmış olan İranlı aydın, daha hassaslaşmış ve iste­diği toplumsal konuma ulaşamadığından kendi içine sürgün edilmiştir. Modern düşünür aydın, ge­lenekçi ve baskıya uğ­ramış bir toplumda, dış­lanmış ve lanete uğramıştır. Hiçe sayılmanın ve itibar kaybetmenin ıstı­rabı, eserlerindeki kahramanların ruhlarını yakar ve o zalim çıkmazdan kaçmak için intihar etmelerine ya da yitirilmiş bir emniyet arayışı içinde, önlerine çıkan bu durumdan geçmişin ve düşlerin yabancı, sırlarla ve sim­gelerle dolu dünyasına kaçmasına neden olur.

 

Vatanında bir yabancı olan Hidâyet, kendi içine göç eder. Bir sanatçı sı­fa­tıyla kendini arayışı, Zinde be-gûr, Se Katre Hûn ve Bûf-i Kûr adlı öykü üçle­mesindeki en önemli konu olarak ele alır ve İranlıların kitle­sel kimliğine bir pencere açmayı başarır. Hidâyet, İran insanının dünya­daki konumu hak­kında düşünür, gelenekle modernite arasındaki berzahta yer alan bu insanın varlı­ğını tanımaya çalışır. Ölüm-yaşam, karanlık-ay­dınlık, şerefli-utanmaz arasın­daki ikilik, düşle gerçeklik arasındaki ber­zah, esas itibariyle modern bir çaba­dır; bireyselleşmeye yol bulma, döne­min insa­nını tanımak için mer­cek altına alma ve onu tarihe sokma çabası­dır. Bi­rinci tekil şahıs kipinin kullanıl­ması, anlatımın otobiyografik bir şekli ol­ması, kendisini tanıma yo­lundaki bu dışa­vurumculuğun bir göster­gesidir. Bûf-i Kûr’da, sıkıntılı bir arayış içinde kendi yerini bulmaya çalı­şan, bunca çelişki arasında, bunca te­reddüt içinde gerçeği bulmaya çalışan bir insanın üzüntüsünü ve acısını his­sederiz.

 

Burada, Hidâyet’in Zinde be-gûr, Se Katre Hûn ve Bûf-i Kûr üçle­me­sin­deki öyküleri esas alarak, yazarın edebî hareketinin aşamalarını izle­meye çalı­şacağız. Çünkü Hidâyet bu eserlerde öykü yazımında yeni bir tarz oluştur­muştur. Bir eleştirmen şöyle der: “Zinde be-gûr, Sartre ve Beckett’ın Hidâ­yet’ten sonra yarattıkları soyut ve sanal eserlerin bir ilk örneği sayıla­bilir.” Bu eser, İranlı bir öğrenciyle Fransız bir kız arasın­daki hüzünlü aşk iliş­kisinin zihinsel hikayesidir. Bu tema “Madeleine” ve “Âyine-yi Şikeste” (Kırık Ayna) adlı öy­külerde de tekrarlanır. Anlatıcı, ölümün bile kendisini arayıp sormadığı ya­tağa düşmüş, dışlanmış bir adamdır: “Mil­yonlarca insan arasında, kırık bir kayığa binmiş, denizin ortasında kay­bolmuş gibiydim. Beni insanlık top­lum­dan rezil bir şe­kilde kovduklarını hissediyordum.” Bu yüzden “ben ha­yatı daima alaya al­dım, dünya, in­sanlar, hepsi benim gözümde bir oyun, bir utanç, boş, anlam­sız bir şey.” Sonra geçmişe dönüşlerle çocukluk döne­mini, sevgilisine ilgi gös­terme­mesi yüzünden mutsuzlukla sonuçlanan aşk macera­sını anlatır.

 

Bu eser, baştan sona yalan ve hurafeyle dolu bir hayata uyum sağla­yama­yan bir yazarın otobiyografisinin bir bölümüdür. Bu hayatın içinde yer yer, rü­yalarını kâbusa çeviren, uyanıklığına acı bir zehir ve nefret ka­tan sürekli bir korku görür:

 

“Bir bölük asker geçiyordu. Yüzleri belirgin değildi. O korkutucu ve öf­keli gövdeler yüzünden gece kapkaranlık kesilmiş ve yürek yakıcı ol­muştu.”

 

Varlığa açılan tek penceresi yazmaktır. Ancak muhatabını bulamadı­ğını hissetmektedir: “Düşüncelerimi bir başkasına anlatmayı başarabil­seydim, söyleyebilirdim. Hayır, öyle duygular var, öyle şeyler var ki ne bir başkası anlayabilir ne de söylenebilir, insanı tefe koyarlar.”

 

Hidâyet, kendisini Bûf-i Kûr’u yazmaya hazırlıyordu. Zinde be-gûr’un anlatıcısı ressam olmak ister, buna karşılık Bûf-i Kûr’un anlatıcısı res­samdır. “Ne yana dönse gözünün önünden gitmeyen” perdenin üze­rin­deki resim, kanlı yüzüyle kendisine acı acı gülümseyen yaşlı adam, şu çer­çici ihtiyardır. Ölüm arzusu, yalnızlığı seçme, kâbuslu ve sisli atmosfer, hayatın rolünü oy­namaktan yorulmuş, dışlanmış bir adam, Hidâyet’in ilk eserlerinin en önemli özelliklerini oluşturur.

 

Hidâyet, Zinde be-gûr’daki öykülerde, dışlanmış bir karakter oluş­tur­mak suretiyle hedeflediği temayı geliştirir. Okuyucunun zihninde sü­rekli ola­rak kalabilecek bir karakter yaratır. “Hâci Murad”‘ı, Dâvûd-i Gûjpoşt”u, “Âbecî Hânûm”u o kadar iyi tanımış, öylesine maharetle tasvir etmiştir ki okuyucu onlara yakınlık duyar; onların sıkıntılarını kendi sı­kıntısı sayar. Hidâyet şöyle der: “Yazmak mimari gibidir, temelini musiki taşır... Eğer bir notayı yanlış yazsan artık kompozisyon yok demektir. Bundan dolayı [karakter yarat­mada] bütün ruhsal ve bedensel etmenleri ve yönleri iyi tanımak ve göz önünde tutmak lazımdır.”

 

“Hâci Murad” adlı öyküde, macera bir yanlış üzerine bina edilir. Hacı, Şehrbânû’nun yerine başka bir kadın alır. Durum yargıya intikal eder ve kır­baçla­nır. Kadın öyküde ortaya çıkar, “sözleri bile hacının zihninin ör­tüsü al­tında gizlenmiştir; edindiğimiz bilgi, o perdeli zihinden geçenlerin hatırlan­masına bağlıdır.” Kadının ortadan kayboluşu ve öykü alanından edebî ola­rak çıkarıl­ması, toplumsal sahadaki gerçek bir dışlanmadan ki­nayedir. Şehrbânû’nun varlığı hacının varlığı sayesinde ve onun varlı­ğında kavranabilir. Bu iç içe geçmişlik ve Hacı Murad ile Şehrbânû’nun çekiş­mesi, aynı za­manda bu çeliş­kinin anlamına daha çok derinlik ve zen­ginlik kazandıran onun kendi iç ça­tışmasını da yansıtır.

 

Hidâyet’in vurgusu, edebî bir unsur, yani “karakter” üzerinedir. Bun­dan dolayı burada “diyalog”un etkili ve belirgin bir işlevi vardır. İki asli karakte­rin, kadınla erkeğin karşıtlığı ve karşı karşıya gelişi, bu diyaloglar yoluyla ortaya çıkma imkanı bulur. “Öykünün, ya da en azından karak­terlerin süs­lenmesi, ikili bir eksen etrafında ya da iki zıt kutup arasında gerçekleşir.”

 

“Dâvûd-i Gûjpoşt” adlı öykünün ürünü de, öyküde yaratılan karak­ter­dir. Ya­zar, olayları, aşağılanmış kambur bir adamın bakış açısıyla riva­yet eder. Dış­lanmış adam, bir gün batımında yürümekte ve kendi halini dü­şünmekte­dir. Bir köpek görür, kendi köpekçe yaşamı aklına gelir: “Her ikisi de talih­siz, şaşkın ve kendisinden geçmiş bir halde, bir çöplük gibi insanların ara­sından atılmıştır.” Davut, aşkta yenilmiş, başkalarına mutluluk veren aşk ona dert ve acı vermiştir. Bu yüzden, adım adım top­lumdan kopmuş, başka­larında yana bezginlik duygusuna kapılmıştır. Tam anlamıyla bir çıkmaza girmesi için ge­riye tek bir olay kalmıştır. Gezip do­laştığı sırada, tesadüfen sevdiği kadını başka bir adamı beklerken görür. Kadınla kısa bir konuşma yaptıktan sonra, ondan tamamen vazgeçmesi gerektiğini anlar. Yolda gör­düğü köpeğin yanına döner ama köpek öl­müştür.

 

“Dâvûd-i Gujpoşt”, bir tesadüf üzerine şekillenmiş olmakla birlikte, dış­lan­mış adamın hayatının giderek daha trajik hale gelmesini doğal bir şekilde tas­vir eder. “Âbecî Hânûm”da, olayların ekseninde dışlanmış ve yalnız bir ka­rakter yer alır. Hidâyet, dine sığınan ve sonunda küçük kız kardeşinin evlen­diği sı­rada intihar eden çirkin yüzlü yaşlı bir kadının psi­kolojisini ve yaşam tarzını betimleyerek, geleneksel İranlı hayatının canlı bir tasvirini ortaya koy­mayı ba­şarır. Öykü, tarafsızca yazılmıştır ve kötü kalpli, ama bahtsız, hep aşa­ğılanmış kadına karşı okuyucuda merhamet uyandırmaya çalışır. Ayrın­tılara girerek, dışlanmış kadındaki nefret ve kıskançlık duygusunu okuyu­cuya çok güzel ak­tarır. Olaylar birbiri ardınca gelişir ve öyküyü doruk nokta­sına doğru sürükler. Anneyle Âbecî Ha­nım’ın çekişmesi, onun kendisiyle ve başkalarıyla çatışma­sına da kesinlik kazandırır.

 

Başarısızlığın nedeni “Dâvûd-i Gûjpoşt” ve “Âbecî Hânûm”da beden­sel ku­sur (kamburluk ve çirkinlik)dur. Bazen de aşkta kaybediş, Hidâ­yet’in yalnız ve dışlanmış kahramanlarının çıkmaza girmesine neden olur. “Esîr-i Feransevî” (Fransız Esir) de otelin hizmetçisi, hayatının en güzel dönemini, Al­manlara esir olduğu ama kızlarla ilişki kurmayı başarabildiği dönem sa­yar. “Madeleine” adlı romantik öykü­nün anlatıcısı, bir aşkın coş-ku ve heyeca­nının sona erdiği an­ları anlatır. Öykü­nün gamlı ve hüzün verici bir at­mosferi vardır. Hidâyet, insanların dışlanma­sına yol açan uy­gunsuz hayatı kabul et­mez ve onu sert eleştirel tasvirlerle canlandırır. O, halkın dini inançlarını, böyle bir yaşamın devam edişinin önemli bir et­meni ola­rak görür. “Hâci Murad” ve “Âbecî Hânûm”da inançları sorgu al­tına alır ve “Âteş-perest” (Ateşe Tapan)’te Zerdüştîlerin gelenek ve göre­neklerini över.

 

“Morde-horhâ”nın dramatik bir yapısı vardır. İki kumanın, öldüğünü zan­nettikleri kocalarının terekesi hakkında yaptıkları konuşmalarla ikisi ara­sın­daki çatışma gelişir ve komik bir zirve noktasına ulaşır. Kocanın mezardan çı­kıp eve gelmesi sırasında kadınların ikiyüzlülüğü ortaya çıkar. Hidâyet, bu kısa öyküde, kadınların şivesini yeniden canlandırarak ka­rakterlerini gelişti­rir.

 

Se Katre Hûn, Zinde be-gûr’un daha gelişmiş bir devamıdır. An­latı­cısı, kendi zihninin eserini sade bir şekilde rivayet eder. Ancak burada, farklı ko­numlardaki ayrıntıların tekrarıyla Mirza Ahmed Han’ın zihninin derinlikle­rinde dolaşan, ama aynı zamanda her dönüşte başka bir şekle gi­rerek parılda­yan şairane bir yapı ortaya çıkar. Aslında, bu öykünün iki ana kahra­manı var­dır: Mirza Ahmed Han ve kadın. Kavuşulamamış bir arzuya ağıtlar yakılması için başka karakterlerin çeşitli yönleri bu ikisinde te­celli eder. Acaba okudu­ğumuz şey duygusal-toplumsal bir yenilginin sem­bolik bir tas­viri midir? İn­sanları hicran ateşinde yakan ve Hidâyet’in bü­tün eserlerinin yüzünde bir çı­ban gibi görünen yenilginin...

 

Öykünün tamamı, kalabalıktan kopmuş bir bireyin monologu şeklin­de­dir. Deliler arasında kalmış bir akıllı, avamın cehaletinden ve zevksizli­ğinden nef­rete kapılmış bezgin bir adam ve yok edici bir arzuya ulaşan bir nefret: “Ben onun (doktorun) yerinde olsaydım, yesinler diye gece hepsi­nin yeme­ğine ze­hir dökerdim.” Ama “sakın bana da zehir yedirmesinler” korkusu ta­şımakta­dır. “Geceleri korkarak uykumdan sıçrıyordum; haya­limde beni öl­dürmeye gelmişlerdi.”

 

Geceleri sabaha kadar korkunç iniltiler yüzünden uyuyamayan bu vesve­seli adam, kendi karakterinin tecellilerini “bir başkasının” şeklinde görür ve kendi hayatını, ona nispet ettiği öyküler şeklinde anlatır. Ama asıl sıkıntıyı –bir köşeye atılmış olma sıkıntısı- bir başkasının görünümünde kendisine ta­nık olan anlatıcı çekmektedir. İçinde insanların birbirine dö­nüştüğü şairane ve sembolik bir atmosfer meydana gelir. Her şeyin bir ve­him ve kâbus per­desi ardından gösterilmesi için zamanlar ve mekanlar birbirine karışır. Se Katre Hûn, öykünün şairane bir kurgunun ardında şekillenmesi düşünülen bir istia­redir.

 

Hidâyet, bir öykünün başka bir öyküyle karıştığı, iç içe geçmiş ser­semle­tici bir ortam yaratır. Maceralar büyük ölçüde Bûf-i Kûr’un mace­ra­larını an­dırır: Siyâvuş, “zayıf, başıboş ve aç hırsız kedilerin arasına ka­rı­şan” dişi ke­disini öldürür. Bûf-i Kûr’un anlatıcısı da ne idiği belli ol­mayan adamlara dü­şüp kal­kan utanmaz kadını öldürür. Siyâvuş’u üç damla kanla kâbuslara ve cin­netlere uğratmak etmek için geri gelen ölü kedi, “saydam kadının” (zen-i esîrî) canlı­ların dünyasına geri dönüşünü çağrıştırır. Sonra kedinin öyküsü, görü­nüşte anlatıcıyı görmeye gelmiş olan ama Siyâvuş ile birlikte giden sev­gilinin vefa­sızlığını yansıtmak için Ruhsâre’nin öyküsüne bağlanır. Hidâyet’in eserle­rinde “başkalarıyla gi­den sevgili” şeklindeki temel tasvir, bir bakıma aşkta yenilgi­nin kavran­ması demektir. Aslında, müdür, Abbas ve Siyâvuş, hepsi Mirza Ahmed Han’ın çelişkili ve karmaşık kişiliğinin görü­nümleridir. Ona ra­kip olurlar, sevgili onlarla birlikte gider, Ahmed Han kafa­sında onları öldürme düşün­cesi besler.

 

Se Katre Hûn, duygusal bir bağın kopmasının ve toplumsal yalnızlık duy­gusundan kaynaklanan kargaşanın sembolik yapıda bir ifadesidir. Hi­dâyet, okuyucu hiçbir aracı olmaksızın anlatıcının zihninin manzarasın­dan varlı­ğın rengârenk görünümlerine baksın diye bir yazar olarak kendi­sini öykünün ma­cerasından uzak tutar. Her şey zihinde geçer,  somut be­timlemeler de ru­hun girdaplarındaki derinliklere dalmak için bir bahane­dir. Hidâyet, içinde hiçbir güven olmayan, vehimli bir ortam yaratarak, kafası karışık bir aydının güven­sizlik duygusundan kaynaklanan huzur­suzluğunu ortaya koymayı başa­rır. Gerçekle karşılaşmaktan korkan aydın, kendi zihnindeki dünyaya sı­ğınır ve kendi kişiliğinin çeşitli yönlerini, ger­çekte üstesinden gelemeyeceği şeyler yapmaya zorlar. Kimliği sorgulanan ve saldırıya uğrayan bir aydın, kendisine farazî kimlikler verir. Unutulmuş bir adam, duvarları tavanına ka­dar mor renkte olan bir akıl hastanesi kö­şesinde, kendisini çoğaltmaktadır. Ona örnek bir kimlik veren ve onu baş­kalarından ayıran şey, yazmaktır. Baş­kaları kendi­sini anlamasa da bir ya­zar olarak tanınmaya çalışır ve gölgesiyle konuşmak zo­runda kalır.

 

Zinde be-gûr’un öykülerindeki dışlanmış birey, Se Katre Hûn’daki öy­kü­lerde aldanmışlığı ve duygusal-ruhsal yenilgiyi algılamanın eşiğinde yer ala­rak yıkılmaya bir adım daha yaklaşır. Bu kitaptaki öykülerde, bir olay, kahra­ma­nın kararlı ruh halini bozarak onu kararsız bir ruh haline sokar. Ancak bu hal de devam etmez. Bir başka dalga çıkagelir ve kurtarıcı ölü­münü kendisin­den kapıp almak için kahramanı çıkmaza sürükler. “Girdâb”daki Humâyûn, yalnız kalmışlık, aldanmışlık ve aşağılanma duy­gusuna kapılır. Bu, onun iç­ten çöküş anıdır: “İlk kez, onunla etrafında bulunan herkes arasında, o za­mana dek an­lamadığı korkunç bir girdap bulunduğunu hissetti.” Hidâyet’in yeni kentlile­şen küçük burjuvazinin ha­yatı hakkında yazdığı öykülerden olan “Sûretekhâ” (Maskeler)’da, Girdâb’da olduğu gibi, sevgilinin vefasızlığı, anlatıcının düşle­rini acı bir kâbusa dönüştürür. Gerçek şudur ki Hidâyet “Girdâb”, “Âyine-yi Şi­keste” ve “Sûretekhâ” gibi öykü­lerde, batılı hayat tarzını betimlemede çok da ba­şarılı olamamış, onların hayatlarındaki –kökleri ne geleneksel hayatta olan ne de modern hayatla ilgili olan- ikilemi, ruhsal çelişkilerin içinde sergileye­me­miştir. Ancak, “Daş Âkil”, “Lâle”, “Çengâl”, “Merdî ki Nefseş ra Koşt” (Nefsini Öldüren Adam), “Muhallil” ve “Taleb-i Âmorziş”te halkın genelinin ıstıraplarını ustaca betimlemiş ve İranlı hayatının canlı bir tasvi­rini sunmuştur.

 

Bu eserlerdeki kahramanlar da kendilerini gecenin karanlığında inle­yen kuşlardan daha yitik, daha avare hissederler. Aşkı, insanlar arasındaki birli­ğin gerçek tecellisi olarak kabul edecek olursak, bu öykülerin “aşksız” kah­raman­larının korkutucu bir hayatı vardır. İyi hasletlerin ölümünün trajedisi olan “Daş Âkil” adlı öyküde, aşkın güzel ve hüzünlü tecellisi ser­gi­lenir. Daş Âkil, beğe­nilen gelenekleri korumak uğruna, aşkını ayaklar al­tına alır; ancak onun ölü­müyle, kimliksiz bir durumun “özelliksizliğinin ve gayretsizliğinin” örneği olan Kâkâ Rustem galip gelir. Daş Âkil, söyle­mek istediklerini anlat­maktan âciz kalarak ıstırap çeker ve nihayet için­deki sırrı Mercan adlı papa­ğana anlatır, tıpkı Bûf-i Kûr’un derdini kim­seye di­yemeyen ve gölgesiyle ko­nuşan anlatıcısı gibi. “Lâle” ve “Muhallil” adlı öy­kü­lerdeki adamlar da aşklarının ellerinden uçup gittiğine tanık olurlar.

 

Hidâyet ve onun ardından Alevî, Freud psikanalizi hakkında öğren­dikle­rini kısa öykü kalıbına döktüler. Bu bakımdan aşk, Freudcu yakla­şımla onla­rın eserlerindeki en önemli temaları oluşturur. “Âferînegân” adlı öyküde aşkın be­timlenişi, Hidâyet’in bu psişik-toplumsal olguya nasıl yaklaştığını çok iyi or­taya koyar.

 

“Aşk uzaktan gelen bir sese, çirkin ve kılıksız bir adamın söylediği gö­nül alıcı, büyüleyici bir şarkıya benzer. Peşinden gidilmeli ve önden ba­kılmamalı­dır ona. Çünkü bakmak, o şarkının anısını ve keyfini kaçırır, orta­dan kaldırır. Aşkın eşiğinde daha fazla ileri gitmemelidir; buraya ka­darı ye­terlidir.”

 

Hidâyet’in öykülerindeki insanlar aşklarını açığa vurmaktan kaçınır ve “uzaktan gelen bu ses”le yetinirler. Aşk, onların hayatında güneş ışığı gibi parlamaktadır; başlangıçta güzeldir de, ama öykünün kahramanı ne za­man aşka yaklaşsa, onun ışığı altında kendi talihsizliğini anlayıverir. Aşkta hüs­rana uğrar, yalnızlık ve keder onu umutsuzluğa ve intihara götürür. Hidâyet eserle­rinin çoğunda, aşkta yenilmiş insanların hasta ruhlarını iş­ler. “Dâvûd-i Gûjpoşt”da bir organın kusuru aşkta başarısızlığa neden olur. “Lâle” ve “Âyine-i Şikeste”de aşk gelir ve öyküdeki insanların sakin hayatını bozar. Başlangıçta hayatlarına bir anlam katsa da, sonunda yel olup gider, geride sadece umut­suzluk ve hüzün kalır. Aşk ve ihanet konusu “Girdâb” adlı öyküdeki memurun hayatında da yinelenir. Aynı konu “Sûretekhâ”da, batıdan dönmüş bir zengin çocuğunun hayatını mahveder. “Arûsek-i Poşt-i Perde”nin kahramanı, toplum ve kadın korkusu kendisini heykellere aşık olmaya iten zengin, Avrupa gör­müş bir gençtir. Zerdüştî Bermekîlerin Müslüman Araplara karşı koyuşunun işlen­diği “Âhirin Lebhend” adlı öy­küde de, öykünün komutanı hizmetçi bir ka­dına karşı duyduğu şehvet yü­zünden kendisini öldürerek bütün savaş planla­rını suya düşürür. Görüyo­ruz ki bu komutan bile yok edici öfkesini kendi aleyhine kullanmaktadır.

 

Bu şekilde, Hidâyet’in eserlerindeki karakterler toplumun değişik ke­sim­lerinden ve çeşitli zamanlardan oldukları halde, aşk konusunda tek bir gö­rüşe sahiptirler. Yani yazar toplumun çeşitli kesimlerinin belirli bir me­sele üzerin­deki düşünce ve eğilimlerine tercüman olmak yerine, kendi dü­şünce­lerini on­lara taşıtmıştır. Duygusal ve cinsel ilişkilerden duyulan korku, kadınların örtü altına alın­ması ve onlara konuşma imkanı veril­memesi, aşktan kaçış ve inti­hara davet, Sâye-rûşen”deki öykülere kor­kunç, ölüm düşüncesiyle dolu bir ses katar. Edgar Allen Poe’nun gizemli hayalî öykülerine benzeyen bu öy­külerin gotik ve sanal bir atmosferi var­dır. “Ateş-perest”, “Goceste Doj”, “Taht-i Ebû Nasr”, (Ebu Nasr Tahtı) “Âferînegân” ve “Şebhâ-yi Verâmîn” (Verâmîn Geceleri) adlı öykülerde, ölülerin ruhları ve göl­geleri canlıların dünyasına geri dönerek beraberle­rinde korku ve cinnet geti­rirler. Hayatın kirliliklerinden kopup gelen göl­geler, ölünün sayesinde kendi asli ger­çekliklerine bağlanan kendini alda­tışlar,geri dönerek insanın doğal ar­zu­larını alaya alırlar. Hidâyet “Âferînegân”da şöyle der: “Acaba gerçekten canlı­lar var mı? Yoksa bun­lar bir vehimden başka bir şey değiller mi? Afyon çeken birinin gördüğü kor­kunç bir kâbusun ya da ürkütücü bir rüyanın etki­siyle meydana gel­miş bir avuç gölge...” Bilimkurgu tarzında yazılmış olan “S.G.L.L.”de inti­har, ma­neviyat ve tabiat cennetinden kovulmuş olan insanın tek kurtuluş yolu sa­yılmıştır. Aslında Hidâyet, bu öykülerde bir şekilde, ön­ceki öyküle­rinde ortaya koyduğu kavramları bir araya getirir. Öykülerdeki inançsal yön, sa­natsal ya­pılarından daha güçlüdür. Aşk ve ölüm hakkında tartış­mak üzere insanlar bir araya gelirler. Ancak bunların kendiliğinden ira­deleri yok­tur; bu yüzden yaza­rın görüşlerini dile getirirler ve tartışmayı onun istediği şe­kilde geliştirirler.

Ancak, “Zenî ki Merdeş râ Gom Kerd”de Hidâyet’in en güzel eser­lerin­den birisiyle karşılaşırız. Kocası Golbebû’yu bulmak için Mâzenderân’a gi­den bir kadının öyküsüdür bu. Yazar işe Zerrînkolâh’ın kişiliğini işleyerek başlar; önce onun genel bir tasvirini sunar. Sonra ay­rıntılara girer ve yol­culuk sıra­sında zamanla ona yaklaşır ve onun içyü­zünü sergiler. Öykünün, geçmişe bir geri dönüş olan ikinci bölümünde, Zerrînkolâh’ın çocukluk ve gençlik dö­nem­lerini betimler. Onun, kendisini kırbaçlayan bir adamın ya­nına gitme özlemi­nin se­bebini bulmak için bir tür psikanalitik arayıştır bu. Zerrînkolâh’ın, güzel ve heyecan verici bir ta­biatın kucağında karanlık bir hayatı vardır. Kendisine ezi­yet veren anne­den bıkarak aşkta somutla­şan daha iyi bir dünyaya gönül bağ­lar. Ancak, Golbebû’nun uzaktan güzel görünen aşkı, pratikte bir eziyete dö­nüşür. Zerrînkolâh, bir kez daha tü­müyle çileli bir hayata başlar. Nihayet Golbebû onu terk eder, Zerrînkolâh da çocuğunu ala­rak onun ardından kuzeye gelir. Öykünün üçüncü bölü­münde ikisi birbirine kavuşur ama başka bir ka­dınla evlenmiş olan Golbebû, Zerrînkolâh’ı yanın­dan kovar. O da çocuğunu yol üstünde bıra­kıp eşek sürücülüğü yapan bir gençle gider.
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.