| Sâdık-i Hidâyet: Kurtuluşa Bir Pencere Dertle dolu bir gece gezintisinde yeniliyor o binlerce gizli derdi. Nîmâ Yûşîc “Sâye-yi Hod” Sâdık-i Hidâyet (1281-1330/1902-1951)’in yaşamı ve eserleri, meşrutiyetin başarısızlığa uğradığı, adaletin ve özgürlüğün gerçekleşmediği, modernizmin gelenek karşısında yenildiği yıllardaki İran toplumunun bireylerinin içinde bulunduğu durumun en açık özetidir. Hidâyet, makam sahibi bir ailede dünyaya geldi. Daha gençliğinden itibaren içe kapalı, hasta mizaçlı bir insandı. Vejetaryenliğe, gizli bilimlere, ruh çağırmaya ve Budizm’e ilgi duyuyordu. İlk makalesini “Câdû-gerî der İrân” (İran’da Büyücülük) adıyla yazdı ve olayların içrek sırlarını incelemeye başladı. İlk kitapları olan Rubâ’iyyât-i Hayyâm (Hayyâm’ın Rubaileri) ve İnsân o Hayvân (İnsan ve Hayvan, 1303/1924)’da, varlığa ve insanlığın durumuna umutsuzluk ve kuşkuyla baktı. Bu görüşü, Fevâyid-i Giyâh-hârî (Vejetaryenliğin Faydaları, 1306/1927) ve Terânehâ-yi Hayyâm (Hay-yâm’ın Teraneleri, 1313/1934)’da geliştirdi. 1305/1926 yılında Avrupa’ya gönderilen öğrencilerle birlikte yurt dışına gitti. Ancak eğitimi ciddiye almayarak öykücülüğe yöneldi. Paris’te, yaşamı ve eserleri üzerinde sorgusuz sualsiz bir etki bırakan mutsuz bir aşk macerası yaşadı. Zamanla daha çok içine kapandı ve ölüm kuruntusu eskisinden daha fazla benliğini sardı. İrânşehr dergisinde “ölümü, insanı varlığın sıkıntısından kurtaran bir olgu olarak övmek” üzere yazdıkları (1305/1926), sonraları öykülerinin en önemli ana temalarından birisini oluşturdu. Günden güne derinleşen bunalımların ardından, 1307/1928 yılında ilk intihar girişiminde bulundu; bu girişimden kurtulunca olup bitenleri Zinde be-gûr’da (Diri Gömülen) açıklayarak ona Yâd-dâşthâ-yi Yek Dîvâne (Bir Delinin Notları) adını koydu. Ölümle yüz yüze gelme anının deneyimini yaşayan ve ömrünün sonuna dek bununla uğraşan Hidâyet, eserlerindeki karakterleri de bu deneyimi yaşamaya zorluyordu. Kendisini öldürememişti ama, bir tür karamsarlık ve cebrîlikle, kahramanlarının kaderini çiziyor, varlığın hiçliğine ve anlamsızlığına tanıklık etsinler diye onları intihar ettiriyordu. 1309/1930 yılında İran’a geri döndü ve birbiri ardınca eserlerini yayımlamaya başladı: Zinde be-gûr (1309/1930), Pervîn Dohter-i Sâsân (1309/1930), Se Katre Hûn (Üç Damla Kan, 1311/1932), Sâye-rûşen (Alacakaranlık, 1312/1933), Aleviye Hânûm (Aleviye Hanım, 1312/1933), Mâzyâr (1312/1933), Vağvağ Sâhâb (1313/1933), edebî eleştiri, folklor derlemesi, sefername ve Avrupalı yazarların eserlerinin çevirisi gibi çeşitli alanlarda çalışmalar yaptı. 1315/1936’da Hindistan’a giderek sınırlı sayıda bir tirajla Bûf-i Kûr’u yayımladı. Ertesi yıl İran’a geri döndü, zamanını Millî Banka, Musiki İdaresi ve Güzel Sanatlar Fakültesi’nde memuriyetle geçirdi. Kişiliğinin tamamen şekillendiği bir sırada yazmaya başladı. Kuşkusuz toplumsal duruma uygun olarak bir takım değişiklikler geçirdi, ancak hayata ve ölüme bakışı ilk ve son eserlerinde esaslı bir değişime uğramadı. Düşe kalka ilerleyerek kendi edebî zirvesine, Bûf-i Kûr’a ulaştı. Bu öykü, Hidâyet’i bir ömür boyunca kendisiyle uğraştıran bütün kavramların evrim geçirmiş bir tebellürüydü. Hidâyet, gelenekçi yenilikçi değerlerin çatıştığı, toplumda ve düşünürlerin zihniyetinde gevşekliğin baş gösterdiği bir çağın yazarıdır. O da Takî-yi Rif’at ve Hasan-i Mukaddem gibi, meşrutiyet yenilgisini tatmış, kâbusu ve çöküşü kendi gözleriyle görmüş sıkıntılı ve kaygılı bir kuşaktandır. Bu kuşak, kendisini değişimin eşiğinde, bunalımın kucağında bulmuş, hayata yeni bir anlam katma uğraşında olan bir kuşaktır. Hidâyet’in yaşamışında ve soyut ya da gerçekçi öykülerinde görülen ikilem –sonunda onu intihara sürükleyen ikilem- işte bu toplumsal ve düşünsel gevşemenin bir yansımasıdır. Hidâyet, ne korkunç kâbuslar gibi geçen dumura uğramış yaygın hayatı beğenir ne de Rıza Şah’ın baskıcı modernizmine gönül bağlar. Gerçekçi öykülerinde, yerleşik değerleri yıkıcı bir mizahla sorgu altına alır. “Hâci Murad” (Hacı Murat), “Dâvûd-i Gûjpoşt” (Kambur Davut), “Âbecî Hânûm” (Abeci Hanım), “Morde-horhâ” (Ölü Yiyenler), “Dâş Âkil”, “Taleb-i Âmorziş” (Af Talebi), “Çengâl” (Çengel), “Muhallil” (Hülleci), “Zenî ki Merdeş râ Gom Kerd” (Erkeğini Kaybeden Kadın) ve “Aleviye Hânûm” (Aleviye Hanım) gibi öykülerinde, baskının ve hurafeciliğin istilâsına uğramış toplumu eleştirel bir şekilde betimleyerek ortaya döker, içten içe kokuşmuşluğunu yüzüne vurur ve bu bayağı ve yobaz ortamı kabullenen toplumdan duyduğu şikâyeti dile getirir. “Aleviye Hânûm”da hafif meşrep bir kadının tarzını yeniden canlandırarak kalıcı bir karakter yaratmayı başarır. Öykü bütün ömürleri seyahatle geçen gezgin göz bağcılarının hayatı hakkındadır. Olaylar ve kişiler yol boyunca şekillenir. Yazar, çevreyi ve manzaraları gıpta ettirici bir başarıyla betimleyerek yoksulluğu, hurafeciliği ve geleneksel hayatın bütün yönlerini alaya alır. Hidâyet, Terânehâ-yi Hayyâm’da şöyle der: “Hayyâm, ruhunun yaraları olan bu terânelerde, hiçbir şekilde kendi çevresinin kurtlanmış kurallarının ve yasalarının yükü altına girmez; aksine mantıklı bir şekilde onların düşüncelerinin bütün maskaralıklarını ortaya çıkarır.” Aslında bu, tam da Hidâyet’in kendi hâlinin vasfıdır; çünkü o da Hayyâm gibi, “övülmüş, dışlanmış, nefret edilmiş, tahrif edilmiş, bühtana uğramış, mahkum edilmiş, pamuk gibi atılmış, dünya çapında genel bir şöhrete ulaşmış ve sonunda tanınmadık kalmış” az sayıdaki İranlı yazarlardan birisidir. Bu tür öykülerde, gerçekliği sadakatle betimlemesi, statükoyu savunanların düşüncelerinin üzerine kurulu olduğu “işlerin iyi gittiği, halkın mutlu olduğu gibi” tasavvurları yıkar. Çoğu yazarın gerçekliği genelevlerin dar penceresinden gördükleri ya da asaletlerini yitirmiş şehzadelerin kaderine dokunaklı tarihî ve ahlâkî öyküler kalıbında yanıp yakıldıkları yıllarda, Hidâyet mesafesini koruyarak duygusallığa kapılmadan dışlanmış insanların ruhsal sıkıntılarına tercüman olur ve eski geleneklerin zincirine bağlı kalmış hayatı toplumun kurbanı olanların kaderi konusunda canlı öykülerle yansıtır. İşte bu yüzden, şimdi bile onun eserlerinin aynasında, toplumun kitlesel ruhunun en bastırılmış katmanlarını görmek ve yazarın ileri görüşlülüğüne hayran kalmak mümkündür. Hidâyet, iğneleyici bir şefkatle hem cahil ve şehvet düşkünü halk adına acı duyar hem de onlardan şikâyet eder. Sanki, hiçbir ideali olmayan, böylesi bir duruma katlanan ve ses çıkartmayan “bu mutlu insanlardan” öç almak ister. Se Katre Hûn’un anlatıcısı şöyle der: “Aramızda hiçbir ortak yön yok; yerden göğe kadar onlardan farklıyım. Ama bu insanların iniltileri, sessizlikleri, küfürleri, ağlayış ve gülüşleri rüyalarımı hep kâbuslarla dolduracak.” Hidâyet’in toplumla ilişkisi, aristokrat sınıfla ilişkisi kadar çelişkili ve karmaşıktır. Topluma egemen olan bayağılıktan ve anarşiden yakınan Hidâyet, eski aristokrasi ve soylulukla ilgili olan kimi değerlerin yıkılışına hayıflanıyordu. Halkın hurafî inançlarının bir koleksiyonu olan Nîren-gistân (1312/1933)’da, İran kavmini her türlü kirlenmişlikten arınmış sayar, hoşa gitmeyen inançları, İranlı olmayan kavimlerin ve Sâmî dinlerin sultasının bir sonucu olarak görür. Tarihî öykülerinde “Aryan ruhunun Sâmî inançlara karşı kıyamını” sergiler. Pervîn Dohter-i Sâsân ve Mâzyâr adlı piyesleri ile “Sâye-yi Moğul” ve “Âhirîn Lebhend” (Son Tebessüm) adlı öykülerini İranlıların saldırgan kavimlere karşı gösterdiklerini direnişin örneklerini vermek için yazmıştır. Ne var ki mantık dışı tutucu bir ırkçılığa meylederek, estetik değere sahip olmaktan çok inançsal yönü olan değersiz eserler ortaya koyar. Bu eserlerde yazarın zihinsel öykülerindeki çok yönlülük ve yorumlanabilirlik görülür. Çünkü tarafsız betimlerin yerini bir inancı ispat etme çabası alır; öykü, tanımlayıcı ve propagandacı bir şekle bürünür. Başka bir deyişle, Hidâyet tarihî öyküleriyle, o yıllarda dumanıyla halkın gözünü karartan aşırı yurtseverlik duygularının yangınına körükle gider. Kuşkusuz o, tarihî roman yazarları gibi bir kurtarıcı peşinde değildir, aksine dönemin aşağılamasından kurtulacak bir yol aramaktadır. Ancak geçmişçi nasyonalizmi ve şehzadelerin mücadelelerini eksen alması, onu tarihî romandaki romantizmin bir devam ettiricisi olarak gösterir. Meşrutiyet sonrası yılların aydınlarına egemen olan psikolojiden etkilenerek yazılmış olan bu öyküler, 1320/1941 Şeh-rîver’inden sonra artık Hidâyet tarafından ilgi görmez. “Kaziye-yi Dâstân-i Bâstânî ya Roman-i Târîhî” adlı yazısını, tarihî romanı konu ve yazım şekli bakımından eleştirmek üzere yazar. “Kaziye-yi Zîr be-Teh”te de Rıza Şah dönemindeki ırkçılığın izlerini alaya alır. Hindistan yolculuğu sırasında, “antik İran’a duyulan özlem” eğilimini Pehlevice metinleri çevirerek en üst düzeye çıkarır. Hidâyet, aristokrat ailesinden ayrılarak sade memurluğu meslek olarak seçti. Bilinçsiz kitlelerin inleyişleri, ağlayışları ve gülüşleri uykularını kaçırıyordu. Eserlerinde, dünyevî ve manevî iktidarın çizmesi altında boğulmuş bu iniltileri yansıtıyor, kader kurbanlarını eserlerine sokarak perişan haldeki ruhlarını sergiliyordu. Yeni öykü yazım tekniklerini ve psikolojiyi bilen Hidâyet, Cemâlzâde’nin yalın anlatımını, öykü karakterlerinin ruhsal tahlillerini yapmak ve iç çelişkilerini göstermek suretiyle psikolojik öyküler derecesine yükseltti. Karakterlerin karmaşık duygularını ortaya koymayı ve önceki yazarlar gibi onların düzensiz yaşam koşullarını rapor etmek yerine yeniden canlandırmayı başardı. Hidâyet, daha sonraları kendisinin “karanlık odasından” çıkan[i] yazarların görüş ortamlarını ve yöntemlerini geliştirme konusunda önemli bir role sahipti. Yazarlık gücünü folklor bilgisiyle yoğurdu ve çağdaş İran edebiyatının en özgün eserlerinden birkaçını ortaya koydu. Bu eserler biçim ve içerik bakımından, bundan önce İran öykücülüğünde geçmişi olmayan bir sağlamlık ve zenginliğe sahiptir. Hidâyet, öykü dilini de değiştirdi. Onun betimleyici ve tasvir edici nesrinde, Cemâlzâde’nin söz oyunlarından ve ana metnin dışına çıkışından eser görülmez. O, bilinçli ve sistemli bir yazar olarak, öykülerinde yeni bir yapı kurmak, Cemâlzâde’nin öykü tiplerinden ve maceralarından daha mükemmel ve daha karmaşık bir şekilde olayları ve karakterleri canlandırmak için, daha düzgün ve daha işlenmiş bir kullanmak zorundaydı. Hidâyet, yaygın geleneksel hayatı olumsuzlar, ama iki savaş arasında krize girmiş olan Avrupa edebiyatında ve düşüncesinde de bir umut penceresi bulamaz. Hem geleneksel hayatı ve onun bütün kültürel ve edebî görünümlerini alt üst etme düşüncesindedir (Vağvağ Sâhâb’a bakınız), hem de trajik bir görüşle, dünyanın hareketinde krizlerin ve hiçliklerin derinleşmesinden başka bir yön görmez. Bu inanç, onda bir tür felsefî umutsuzluğun kök salmasına neden olur ve eserlerinde, “varlık muamması ve ölümün mahiyeti” hakkında ortaya atılan sorular şeklinde meydana çıkar. Bu eserlerin atmosferinde görülen kıpırtı, bir döneme ve kendi iç çelişkileriyle çatışan bir insan olarak Hidâyet’e egemen olan ıstırabı yansıtır. O, yenilgi yıllarının yazarı olarak, meşrutiyet dönemi yazarının aksine, hassas toplumsal rolünü yitirmiş; bu yabancı dünyada, yalnızlık ve felâkete uğramışlık duygusuna kapılmıştır. O, herkesin alışmış olduğu düzensizliklere itiraz eder; bu yüzden öykü dünyasında hayata yeni bir düzen vermeye ve herkesin kesin bildiği şeyler konusunda kuşku yaratmaya çalışır. Peyâm-i Kafka (Kafka’nın Mesajı)’da şunları yazar: “Onun eserlerinin, bir tür hayattaki mutsuzlukları telafi etme faaliyeti olduğu anlaşılmıyor mu?” Hidâyet, her şeyden uzaklaşır; yazmak sayesinde içindeki kendisini aramaya başlar. Hem hayatın anlamını kavramak hem de kendi hayatına bir anlam vermek için yazar. “Varlığını baştan ayağa törpüleyen bir dünya karşısında, yazmaya yönelmek zorunda kaldı. Bu onun tek gücüydü; yıkmaya çalıştıkları ve yıkmayı başardıkları tek gücü. Yazı yazmasını sekteye uğratmak için ortada pek çok engelleyici neden vardı.” Se Katre Hûn’un anlatıcısı şöyle der: “Sanki birisi elimden tutuyor, ya da kollarım uyuşuyor.” İşin gerçeği şudur ki kültüre ve düşünceye sırt çevirmiş içgüdüsel bir toplumda Hidâyet’in –Muste’ân ve emsallerinin aksine- okuyucusu yoktur. Peyâm-i Kafka’da şöyle der: “İçinde yaşadığı mutlak inzivada, kendisine okuyucu bulmayı unutmuştu.” Bûf-i Kûr’un anlatıcısı da şöyle der: “Hayatta, ruhu cüzam gibi yavaşça ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar vardır. Kimseye açıklanamaz bu dertler; çünkü insanlar genellikle bu inanılmaz dertleri nadir ve acayip olaylar saymaya alışmışlardır. Biri bunları söyleyecek ya da yazacak olsa, insanlar kendi inançları ve genel geçer inançlar uyarınca, kuşkucu ve alaylı bir gülümsemeyle bakarlar bunlara.” Kendisini “hayasız, yüzsüz, dilenci tabiatlı ve ukalalık taslayan” edebiyatçılar arasında garip hisseden, büyük felsefî dertlere âşina olan özgür yaratılışlı Hidâyet, onları Vağvağ Sâhâb’da çarpıcı bir ironiyle eleştirir: “Tam bir cüretle pervasızca ve acımasız mantığıyla çağdaşlarının hiçbir gevşekliğini, düşünsel talihsizliklerinden hiçbirisini, dinsel ve diyalektik felsefelerini kabul etmez; onların bütün iddialarını ve sözlerini elinin tersiyle iter.” Hidâyet, İran kültür ve edebiyatının içinde bulunduğu durumun özlü ve canlı bir karikatürünü çizmek için, “kaziye” (sorun) adında yeni bir edebî tür yarattı. Nazım, nesir, mizah ve ciddiyetin bir karışımı olan bu yazılarda, kültürün ve hayatın köhnemiş görünümlerinin hicvi, Dihhodâ’nın Çerend o Perend’lerinde olduğu gibi, dolaylı bir şekilde gerçekleşir. İroninin etkisinin önemli bir bölümü, “kaziye”lerin yazım tarzında ve yazarın dille oynamasında kendisini gösterir. Hidâyet ve Alevî gibi öncü yazarlar Avrupa’da eğitim gördüler. İran’a geri döndüklerinde halk dostluğu ve aydın olma gibi etmenlerle halka hizmet etmek istediler. Ancak okur yazar olmama, yoksulluk ve yaygın cehalet, yarı İranlı yarı Avrupalı bir ruha sahip olan onlarla halk arasında derin bir uçurum oluşmasına yol açıyordu. İran’ın geri kalmış çevresinde, modernist bir aydın gibi düşünen bunları, bir tür “dışlanmışlık” duygusu halkın çoğunluğundan ayırıyordu. Hidâyet’in soyut-zihinsel eserlerindeki şaşkın aydın, rüyasında iyi günleri gören ve sonunda ölümcül bir umutsuzluğa kapılan meşrutiyet edebiyatının reformcu aydınının halefidir. Yine bu aydın, toplumsal sorunlar konusundaki bütün eleştirilerine rağmen, yerleşik kurumlara saldırma düşüncesinde olmayan ve sonunda statükoyla uzlaşan toplumsal romanın özgür yaratılışlı aydınının devamıdır. Bu aydın Hidâyet’in eserlerinde mükemmel olarak şekillenir. Hiçbir eleştiriye tahammülü olmayan egemen baskının artması ve daha karmaşık hale gelmesiyle, meşrutiyet yenilgisini de geride bırakmış olan İranlı aydın, daha hassaslaşmış ve istediği toplumsal konuma ulaşamadığından kendi içine sürgün edilmiştir. Modern düşünür aydın, gelenekçi ve baskıya uğramış bir toplumda, dışlanmış ve lanete uğramıştır. Hiçe sayılmanın ve itibar kaybetmenin ıstırabı, eserlerindeki kahramanların ruhlarını yakar ve o zalim çıkmazdan kaçmak için intihar etmelerine ya da yitirilmiş bir emniyet arayışı içinde, önlerine çıkan bu durumdan geçmişin ve düşlerin yabancı, sırlarla ve simgelerle dolu dünyasına kaçmasına neden olur. Vatanında bir yabancı olan Hidâyet, kendi içine göç eder. Bir sanatçı sıfatıyla kendini arayışı, Zinde be-gûr, Se Katre Hûn ve Bûf-i Kûr adlı öykü üçlemesindeki en önemli konu olarak ele alır ve İranlıların kitlesel kimliğine bir pencere açmayı başarır. Hidâyet, İran insanının dünyadaki konumu hakkında düşünür, gelenekle modernite arasındaki berzahta yer alan bu insanın varlığını tanımaya çalışır. Ölüm-yaşam, karanlık-aydınlık, şerefli-utanmaz arasındaki ikilik, düşle gerçeklik arasındaki berzah, esas itibariyle modern bir çabadır; bireyselleşmeye yol bulma, dönemin insanını tanımak için mercek altına alma ve onu tarihe sokma çabasıdır. Birinci tekil şahıs kipinin kullanılması, anlatımın otobiyografik bir şekli olması, kendisini tanıma yolundaki bu dışavurumculuğun bir göstergesidir. Bûf-i Kûr’da, sıkıntılı bir arayış içinde kendi yerini bulmaya çalışan, bunca çelişki arasında, bunca tereddüt içinde gerçeği bulmaya çalışan bir insanın üzüntüsünü ve acısını hissederiz. Burada, Hidâyet’in Zinde be-gûr, Se Katre Hûn ve Bûf-i Kûr üçlemesindeki öyküleri esas alarak, yazarın edebî hareketinin aşamalarını izlemeye çalışacağız. Çünkü Hidâyet bu eserlerde öykü yazımında yeni bir tarz oluşturmuştur. Bir eleştirmen şöyle der: “Zinde be-gûr, Sartre ve Beckett’ın Hidâyet’ten sonra yarattıkları soyut ve sanal eserlerin bir ilk örneği sayılabilir.” Bu eser, İranlı bir öğrenciyle Fransız bir kız arasındaki hüzünlü aşk ilişkisinin zihinsel hikayesidir. Bu tema “Madeleine” ve “Âyine-yi Şikeste” (Kırık Ayna) adlı öykülerde de tekrarlanır. Anlatıcı, ölümün bile kendisini arayıp sormadığı yatağa düşmüş, dışlanmış bir adamdır: “Milyonlarca insan arasında, kırık bir kayığa binmiş, denizin ortasında kaybolmuş gibiydim. Beni insanlık toplumdan rezil bir şekilde kovduklarını hissediyordum.” Bu yüzden “ben hayatı daima alaya aldım, dünya, insanlar, hepsi benim gözümde bir oyun, bir utanç, boş, anlamsız bir şey.” Sonra geçmişe dönüşlerle çocukluk dönemini, sevgilisine ilgi göstermemesi yüzünden mutsuzlukla sonuçlanan aşk macerasını anlatır. Bu eser, baştan sona yalan ve hurafeyle dolu bir hayata uyum sağlayamayan bir yazarın otobiyografisinin bir bölümüdür. Bu hayatın içinde yer yer, rüyalarını kâbusa çeviren, uyanıklığına acı bir zehir ve nefret katan sürekli bir korku görür: “Bir bölük asker geçiyordu. Yüzleri belirgin değildi. O korkutucu ve öfkeli gövdeler yüzünden gece kapkaranlık kesilmiş ve yürek yakıcı olmuştu.” Varlığa açılan tek penceresi yazmaktır. Ancak muhatabını bulamadığını hissetmektedir: “Düşüncelerimi bir başkasına anlatmayı başarabilseydim, söyleyebilirdim. Hayır, öyle duygular var, öyle şeyler var ki ne bir başkası anlayabilir ne de söylenebilir, insanı tefe koyarlar.” Hidâyet, kendisini Bûf-i Kûr’u yazmaya hazırlıyordu. Zinde be-gûr’un anlatıcısı ressam olmak ister, buna karşılık Bûf-i Kûr’un anlatıcısı ressamdır. “Ne yana dönse gözünün önünden gitmeyen” perdenin üzerindeki resim, kanlı yüzüyle kendisine acı acı gülümseyen yaşlı adam, şu çerçici ihtiyardır. Ölüm arzusu, yalnızlığı seçme, kâbuslu ve sisli atmosfer, hayatın rolünü oynamaktan yorulmuş, dışlanmış bir adam, Hidâyet’in ilk eserlerinin en önemli özelliklerini oluşturur. Hidâyet, Zinde be-gûr’daki öykülerde, dışlanmış bir karakter oluşturmak suretiyle hedeflediği temayı geliştirir. Okuyucunun zihninde sürekli olarak kalabilecek bir karakter yaratır. “Hâci Murad”‘ı, Dâvûd-i Gûjpoşt”u, “Âbecî Hânûm”u o kadar iyi tanımış, öylesine maharetle tasvir etmiştir ki okuyucu onlara yakınlık duyar; onların sıkıntılarını kendi sıkıntısı sayar. Hidâyet şöyle der: “Yazmak mimari gibidir, temelini musiki taşır... Eğer bir notayı yanlış yazsan artık kompozisyon yok demektir. Bundan dolayı [karakter yaratmada] bütün ruhsal ve bedensel etmenleri ve yönleri iyi tanımak ve göz önünde tutmak lazımdır.” “Hâci Murad” adlı öyküde, macera bir yanlış üzerine bina edilir. Hacı, Şehrbânû’nun yerine başka bir kadın alır. Durum yargıya intikal eder ve kırbaçlanır. Kadın öyküde ortaya çıkar, “sözleri bile hacının zihninin örtüsü altında gizlenmiştir; edindiğimiz bilgi, o perdeli zihinden geçenlerin hatırlanmasına bağlıdır.” Kadının ortadan kayboluşu ve öykü alanından edebî olarak çıkarılması, toplumsal sahadaki gerçek bir dışlanmadan kinayedir. Şehrbânû’nun varlığı hacının varlığı sayesinde ve onun varlığında kavranabilir. Bu iç içe geçmişlik ve Hacı Murad ile Şehrbânû’nun çekişmesi, aynı zamanda bu çelişkinin anlamına daha çok derinlik ve zenginlik kazandıran onun kendi iç çatışmasını da yansıtır. Hidâyet’in vurgusu, edebî bir unsur, yani “karakter” üzerinedir. Bundan dolayı burada “diyalog”un etkili ve belirgin bir işlevi vardır. İki asli karakterin, kadınla erkeğin karşıtlığı ve karşı karşıya gelişi, bu diyaloglar yoluyla ortaya çıkma imkanı bulur. “Öykünün, ya da en azından karakterlerin süslenmesi, ikili bir eksen etrafında ya da iki zıt kutup arasında gerçekleşir.” “Dâvûd-i Gûjpoşt” adlı öykünün ürünü de, öyküde yaratılan karakterdir. Yazar, olayları, aşağılanmış kambur bir adamın bakış açısıyla rivayet eder. Dışlanmış adam, bir gün batımında yürümekte ve kendi halini düşünmektedir. Bir köpek görür, kendi köpekçe yaşamı aklına gelir: “Her ikisi de talihsiz, şaşkın ve kendisinden geçmiş bir halde, bir çöplük gibi insanların arasından atılmıştır.” Davut, aşkta yenilmiş, başkalarına mutluluk veren aşk ona dert ve acı vermiştir. Bu yüzden, adım adım toplumdan kopmuş, başkalarında yana bezginlik duygusuna kapılmıştır. Tam anlamıyla bir çıkmaza girmesi için geriye tek bir olay kalmıştır. Gezip dolaştığı sırada, tesadüfen sevdiği kadını başka bir adamı beklerken görür. Kadınla kısa bir konuşma yaptıktan sonra, ondan tamamen vazgeçmesi gerektiğini anlar. Yolda gördüğü köpeğin yanına döner ama köpek ölmüştür. “Dâvûd-i Gujpoşt”, bir tesadüf üzerine şekillenmiş olmakla birlikte, dışlanmış adamın hayatının giderek daha trajik hale gelmesini doğal bir şekilde tasvir eder. “Âbecî Hânûm”da, olayların ekseninde dışlanmış ve yalnız bir karakter yer alır. Hidâyet, dine sığınan ve sonunda küçük kız kardeşinin evlendiği sırada intihar eden çirkin yüzlü yaşlı bir kadının psikolojisini ve yaşam tarzını betimleyerek, geleneksel İranlı hayatının canlı bir tasvirini ortaya koymayı başarır. Öykü, tarafsızca yazılmıştır ve kötü kalpli, ama bahtsız, hep aşağılanmış kadına karşı okuyucuda merhamet uyandırmaya çalışır. Ayrıntılara girerek, dışlanmış kadındaki nefret ve kıskançlık duygusunu okuyucuya çok güzel aktarır. Olaylar birbiri ardınca gelişir ve öyküyü doruk noktasına doğru sürükler. Anneyle Âbecî Hanım’ın çekişmesi, onun kendisiyle ve başkalarıyla çatışmasına da kesinlik kazandırır. Başarısızlığın nedeni “Dâvûd-i Gûjpoşt” ve “Âbecî Hânûm”da bedensel kusur (kamburluk ve çirkinlik)dur. Bazen de aşkta kaybediş, Hidâyet’in yalnız ve dışlanmış kahramanlarının çıkmaza girmesine neden olur. “Esîr-i Feransevî” (Fransız Esir) de otelin hizmetçisi, hayatının en güzel dönemini, Almanlara esir olduğu ama kızlarla ilişki kurmayı başarabildiği dönem sayar. “Madeleine” adlı romantik öykünün anlatıcısı, bir aşkın coş-ku ve heyecanının sona erdiği anları anlatır. Öykünün gamlı ve hüzün verici bir atmosferi vardır. Hidâyet, insanların dışlanmasına yol açan uygunsuz hayatı kabul etmez ve onu sert eleştirel tasvirlerle canlandırır. O, halkın dini inançlarını, böyle bir yaşamın devam edişinin önemli bir etmeni olarak görür. “Hâci Murad” ve “Âbecî Hânûm”da inançları sorgu altına alır ve “Âteş-perest” (Ateşe Tapan)’te Zerdüştîlerin gelenek ve göreneklerini över. “Morde-horhâ”nın dramatik bir yapısı vardır. İki kumanın, öldüğünü zannettikleri kocalarının terekesi hakkında yaptıkları konuşmalarla ikisi arasındaki çatışma gelişir ve komik bir zirve noktasına ulaşır. Kocanın mezardan çıkıp eve gelmesi sırasında kadınların ikiyüzlülüğü ortaya çıkar. Hidâyet, bu kısa öyküde, kadınların şivesini yeniden canlandırarak karakterlerini geliştirir. Se Katre Hûn, Zinde be-gûr’un daha gelişmiş bir devamıdır. Anlatıcısı, kendi zihninin eserini sade bir şekilde rivayet eder. Ancak burada, farklı konumlardaki ayrıntıların tekrarıyla Mirza Ahmed Han’ın zihninin derinliklerinde dolaşan, ama aynı zamanda her dönüşte başka bir şekle girerek parıldayan şairane bir yapı ortaya çıkar. Aslında, bu öykünün iki ana kahramanı vardır: Mirza Ahmed Han ve kadın. Kavuşulamamış bir arzuya ağıtlar yakılması için başka karakterlerin çeşitli yönleri bu ikisinde tecelli eder. Acaba okuduğumuz şey duygusal-toplumsal bir yenilginin sembolik bir tasviri midir? İnsanları hicran ateşinde yakan ve Hidâyet’in bütün eserlerinin yüzünde bir çıban gibi görünen yenilginin... Öykünün tamamı, kalabalıktan kopmuş bir bireyin monologu şeklindedir. Deliler arasında kalmış bir akıllı, avamın cehaletinden ve zevksizliğinden nefrete kapılmış bezgin bir adam ve yok edici bir arzuya ulaşan bir nefret: “Ben onun (doktorun) yerinde olsaydım, yesinler diye gece hepsinin yemeğine zehir dökerdim.” Ama “sakın bana da zehir yedirmesinler” korkusu taşımaktadır. “Geceleri korkarak uykumdan sıçrıyordum; hayalimde beni öldürmeye gelmişlerdi.” Geceleri sabaha kadar korkunç iniltiler yüzünden uyuyamayan bu vesveseli adam, kendi karakterinin tecellilerini “bir başkasının” şeklinde görür ve kendi hayatını, ona nispet ettiği öyküler şeklinde anlatır. Ama asıl sıkıntıyı –bir köşeye atılmış olma sıkıntısı- bir başkasının görünümünde kendisine tanık olan anlatıcı çekmektedir. İçinde insanların birbirine dönüştüğü şairane ve sembolik bir atmosfer meydana gelir. Her şeyin bir vehim ve kâbus perdesi ardından gösterilmesi için zamanlar ve mekanlar birbirine karışır. Se Katre Hûn, öykünün şairane bir kurgunun ardında şekillenmesi düşünülen bir istiaredir. Hidâyet, bir öykünün başka bir öyküyle karıştığı, iç içe geçmiş sersemletici bir ortam yaratır. Maceralar büyük ölçüde Bûf-i Kûr’un maceralarını andırır: Siyâvuş, “zayıf, başıboş ve aç hırsız kedilerin arasına karışan” dişi kedisini öldürür. Bûf-i Kûr’un anlatıcısı da ne idiği belli olmayan adamlara düşüp kalkan utanmaz kadını öldürür. Siyâvuş’u üç damla kanla kâbuslara ve cinnetlere uğratmak etmek için geri gelen ölü kedi, “saydam kadının” (zen-i esîrî) canlıların dünyasına geri dönüşünü çağrıştırır. Sonra kedinin öyküsü, görünüşte anlatıcıyı görmeye gelmiş olan ama Siyâvuş ile birlikte giden sevgilinin vefasızlığını yansıtmak için Ruhsâre’nin öyküsüne bağlanır. Hidâyet’in eserlerinde “başkalarıyla giden sevgili” şeklindeki temel tasvir, bir bakıma aşkta yenilginin kavranması demektir. Aslında, müdür, Abbas ve Siyâvuş, hepsi Mirza Ahmed Han’ın çelişkili ve karmaşık kişiliğinin görünümleridir. Ona rakip olurlar, sevgili onlarla birlikte gider, Ahmed Han kafasında onları öldürme düşüncesi besler. Se Katre Hûn, duygusal bir bağın kopmasının ve toplumsal yalnızlık duygusundan kaynaklanan kargaşanın sembolik yapıda bir ifadesidir. Hidâyet, okuyucu hiçbir aracı olmaksızın anlatıcının zihninin manzarasından varlığın rengârenk görünümlerine baksın diye bir yazar olarak kendisini öykünün macerasından uzak tutar. Her şey zihinde geçer, somut betimlemeler de ruhun girdaplarındaki derinliklere dalmak için bir bahanedir. Hidâyet, içinde hiçbir güven olmayan, vehimli bir ortam yaratarak, kafası karışık bir aydının güvensizlik duygusundan kaynaklanan huzursuzluğunu ortaya koymayı başarır. Gerçekle karşılaşmaktan korkan aydın, kendi zihnindeki dünyaya sığınır ve kendi kişiliğinin çeşitli yönlerini, gerçekte üstesinden gelemeyeceği şeyler yapmaya zorlar. Kimliği sorgulanan ve saldırıya uğrayan bir aydın, kendisine farazî kimlikler verir. Unutulmuş bir adam, duvarları tavanına kadar mor renkte olan bir akıl hastanesi köşesinde, kendisini çoğaltmaktadır. Ona örnek bir kimlik veren ve onu başkalarından ayıran şey, yazmaktır. Başkaları kendisini anlamasa da bir yazar olarak tanınmaya çalışır ve gölgesiyle konuşmak zorunda kalır. Zinde be-gûr’un öykülerindeki dışlanmış birey, Se Katre Hûn’daki öykülerde aldanmışlığı ve duygusal-ruhsal yenilgiyi algılamanın eşiğinde yer alarak yıkılmaya bir adım daha yaklaşır. Bu kitaptaki öykülerde, bir olay, kahramanın kararlı ruh halini bozarak onu kararsız bir ruh haline sokar. Ancak bu hal de devam etmez. Bir başka dalga çıkagelir ve kurtarıcı ölümünü kendisinden kapıp almak için kahramanı çıkmaza sürükler. “Girdâb”daki Humâyûn, yalnız kalmışlık, aldanmışlık ve aşağılanma duygusuna kapılır. Bu, onun içten çöküş anıdır: “İlk kez, onunla etrafında bulunan herkes arasında, o zamana dek anlamadığı korkunç bir girdap bulunduğunu hissetti.” Hidâyet’in yeni kentlileşen küçük burjuvazinin hayatı hakkında yazdığı öykülerden olan “Sûretekhâ” (Maskeler)’da, Girdâb’da olduğu gibi, sevgilinin vefasızlığı, anlatıcının düşlerini acı bir kâbusa dönüştürür. Gerçek şudur ki Hidâyet “Girdâb”, “Âyine-yi Şikeste” ve “Sûretekhâ” gibi öykülerde, batılı hayat tarzını betimlemede çok da başarılı olamamış, onların hayatlarındaki –kökleri ne geleneksel hayatta olan ne de modern hayatla ilgili olan- ikilemi, ruhsal çelişkilerin içinde sergileyememiştir. Ancak, “Daş Âkil”, “Lâle”, “Çengâl”, “Merdî ki Nefseş ra Koşt” (Nefsini Öldüren Adam), “Muhallil” ve “Taleb-i Âmorziş”te halkın genelinin ıstıraplarını ustaca betimlemiş ve İranlı hayatının canlı bir tasvirini sunmuştur. Bu eserlerdeki kahramanlar da kendilerini gecenin karanlığında inleyen kuşlardan daha yitik, daha avare hissederler. Aşkı, insanlar arasındaki birliğin gerçek tecellisi olarak kabul edecek olursak, bu öykülerin “aşksız” kahramanlarının korkutucu bir hayatı vardır. İyi hasletlerin ölümünün trajedisi olan “Daş Âkil” adlı öyküde, aşkın güzel ve hüzünlü tecellisi sergilenir. Daş Âkil, beğenilen gelenekleri korumak uğruna, aşkını ayaklar altına alır; ancak onun ölümüyle, kimliksiz bir durumun “özelliksizliğinin ve gayretsizliğinin” örneği olan Kâkâ Rustem galip gelir. Daş Âkil, söylemek istediklerini anlatmaktan âciz kalarak ıstırap çeker ve nihayet içindeki sırrı Mercan adlı papağana anlatır, tıpkı Bûf-i Kûr’un derdini kimseye diyemeyen ve gölgesiyle konuşan anlatıcısı gibi. “Lâle” ve “Muhallil” adlı öykülerdeki adamlar da aşklarının ellerinden uçup gittiğine tanık olurlar. Hidâyet ve onun ardından Alevî, Freud psikanalizi hakkında öğrendiklerini kısa öykü kalıbına döktüler. Bu bakımdan aşk, Freudcu yaklaşımla onların eserlerindeki en önemli temaları oluşturur. “Âferînegân” adlı öyküde aşkın betimlenişi, Hidâyet’in bu psişik-toplumsal olguya nasıl yaklaştığını çok iyi ortaya koyar. “Aşk uzaktan gelen bir sese, çirkin ve kılıksız bir adamın söylediği gönül alıcı, büyüleyici bir şarkıya benzer. Peşinden gidilmeli ve önden bakılmamalıdır ona. Çünkü bakmak, o şarkının anısını ve keyfini kaçırır, ortadan kaldırır. Aşkın eşiğinde daha fazla ileri gitmemelidir; buraya kadarı yeterlidir.” Hidâyet’in öykülerindeki insanlar aşklarını açığa vurmaktan kaçınır ve “uzaktan gelen bu ses”le yetinirler. Aşk, onların hayatında güneş ışığı gibi parlamaktadır; başlangıçta güzeldir de, ama öykünün kahramanı ne zaman aşka yaklaşsa, onun ışığı altında kendi talihsizliğini anlayıverir. Aşkta hüsrana uğrar, yalnızlık ve keder onu umutsuzluğa ve intihara götürür. Hidâyet eserlerinin çoğunda, aşkta yenilmiş insanların hasta ruhlarını işler. “Dâvûd-i Gûjpoşt”da bir organın kusuru aşkta başarısızlığa neden olur. “Lâle” ve “Âyine-i Şikeste”de aşk gelir ve öyküdeki insanların sakin hayatını bozar. Başlangıçta hayatlarına bir anlam katsa da, sonunda yel olup gider, geride sadece umutsuzluk ve hüzün kalır. Aşk ve ihanet konusu “Girdâb” adlı öyküdeki memurun hayatında da yinelenir. Aynı konu “Sûretekhâ”da, batıdan dönmüş bir zengin çocuğunun hayatını mahveder. “Arûsek-i Poşt-i Perde”nin kahramanı, toplum ve kadın korkusu kendisini heykellere aşık olmaya iten zengin, Avrupa görmüş bir gençtir. Zerdüştî Bermekîlerin Müslüman Araplara karşı koyuşunun işlendiği “Âhirin Lebhend” adlı öyküde de, öykünün komutanı hizmetçi bir kadına karşı duyduğu şehvet yüzünden kendisini öldürerek bütün savaş planlarını suya düşürür. Görüyoruz ki bu komutan bile yok edici öfkesini kendi aleyhine kullanmaktadır. Bu şekilde, Hidâyet’in eserlerindeki karakterler toplumun değişik kesimlerinden ve çeşitli zamanlardan oldukları halde, aşk konusunda tek bir görüşe sahiptirler. Yani yazar toplumun çeşitli kesimlerinin belirli bir mesele üzerindeki düşünce ve eğilimlerine tercüman olmak yerine, kendi düşüncelerini onlara taşıtmıştır. Duygusal ve cinsel ilişkilerden duyulan korku, kadınların örtü altına alınması ve onlara konuşma imkanı verilmemesi, aşktan kaçış ve intihara davet, Sâye-rûşen”deki öykülere korkunç, ölüm düşüncesiyle dolu bir ses katar. Edgar Allen Poe’nun gizemli hayalî öykülerine benzeyen bu öykülerin gotik ve sanal bir atmosferi vardır. “Ateş-perest”, “Goceste Doj”, “Taht-i Ebû Nasr”, (Ebu Nasr Tahtı) “Âferînegân” ve “Şebhâ-yi Verâmîn” (Verâmîn Geceleri) adlı öykülerde, ölülerin ruhları ve gölgeleri canlıların dünyasına geri dönerek beraberlerinde korku ve cinnet getirirler. Hayatın kirliliklerinden kopup gelen gölgeler, ölünün sayesinde kendi asli gerçekliklerine bağlanan kendini aldatışlar,geri dönerek insanın doğal arzularını alaya alırlar. Hidâyet “Âferînegân”da şöyle der: “Acaba gerçekten canlılar var mı? Yoksa bunlar bir vehimden başka bir şey değiller mi? Afyon çeken birinin gördüğü korkunç bir kâbusun ya da ürkütücü bir rüyanın etkisiyle meydana gelmiş bir avuç gölge...” Bilimkurgu tarzında yazılmış olan “S.G.L.L.”de intihar, maneviyat ve tabiat cennetinden kovulmuş olan insanın tek kurtuluş yolu sayılmıştır. Aslında Hidâyet, bu öykülerde bir şekilde, önceki öykülerinde ortaya koyduğu kavramları bir araya getirir. Öykülerdeki inançsal yön, sanatsal yapılarından daha güçlüdür. Aşk ve ölüm hakkında tartışmak üzere insanlar bir araya gelirler. Ancak bunların kendiliğinden iradeleri yoktur; bu yüzden yazarın görüşlerini dile getirirler ve tartışmayı onun istediği şekilde geliştirirler. Ancak, “Zenî ki Merdeş râ Gom Kerd”de Hidâyet’in en güzel eserlerinden birisiyle karşılaşırız. Kocası Golbebû’yu bulmak için Mâzenderân’a giden bir kadının öyküsüdür bu. Yazar işe Zerrînkolâh’ın kişiliğini işleyerek başlar; önce onun genel bir tasvirini sunar. Sonra ayrıntılara girer ve yolculuk sırasında zamanla ona yaklaşır ve onun içyüzünü sergiler. Öykünün, geçmişe bir geri dönüş olan ikinci bölümünde, Zerrînkolâh’ın çocukluk ve gençlik dönemlerini betimler. Onun, kendisini kırbaçlayan bir adamın yanına gitme özleminin sebebini bulmak için bir tür psikanalitik arayıştır bu. Zerrînkolâh’ın, güzel ve heyecan verici bir tabiatın kucağında karanlık bir hayatı vardır. Kendisine eziyet veren anneden bıkarak aşkta somutlaşan daha iyi bir dünyaya gönül bağlar. Ancak, Golbebû’nun uzaktan güzel görünen aşkı, pratikte bir eziyete dönüşür. Zerrînkolâh, bir kez daha tümüyle çileli bir hayata başlar. Nihayet Golbebû onu terk eder, Zerrînkolâh da çocuğunu alarak onun ardından kuzeye gelir. Öykünün üçüncü bölümünde ikisi birbirine kavuşur ama başka bir kadınla evlenmiş olan Golbebû, Zerrînkolâh’ı yanından kovar. O da çocuğunu yol üstünde bırakıp eşek sürücülüğü yapan bir gençle gider.
|