| Sanal Gerçekçilik Gulâmhuseyn-i Sâ’idî de (1314-1364/1935-1985), Sâdıkî gibi, zamanın insanlarının psikolojik tahlilleri üzerine güzel öyküler yazan, yaratıcı bir yazardır. Ancak onun eserlerinde mizahın yerini, özlem ve öfke almıştır. Sâ’idî, toplumdaki şiddetin sıradan insanların ruhları üzerindeki psiko-sosyal etkilerini göstermek için, gerçekliğin belirlenmiş sınırlarının ötesine geçerek bir tür gerçeküstücülüğe ya da “sanal gerçekçiliğe” ulaşır. Gerçek olaylar, onun öykülerinin hüzünlü atmosferinde, korkutucu olacak kadar sıradışı görünürler. Öyle ki, yazarın, toplumsal sorunların ve konuların nedenini bazen doğa ötesinde aradığı görülür. Bu tür öykülerde Sâ’idî, temsilî sonuçlara ulaşmak adına, abartılı zihinsel ve duygusal etmenler yardımıyla kuşku dolu, korkunç bir atmosfer yaratır. Sâ’idî, ilk piyeslerini ve öykülerini 1334/1955’ten itibaren Sohen, Âreş ve Sadef dergilerinde yayımladı. Daha 40/60’lı yıllar gelmeden piyes yazarlığı alanında tanınmış bir sima haline gelmişti. Piyeslerini Gevher Murâd takma adıyla yazıyordu. Sâ’idî en önemli öykülerini 1340/1961 yılından sonra yayımladı. Sâ’idî’nin ilk öykü mecmuası olan “Şeb-nişînî-yi Bâ-şukûh” (Muhteşem Kokteyl, 1339/1960) hüznün korkunç tasvirlerinden, ruhsal korkulardan ve felâketlerden oluşur. Bu kitaptaki bütün öyküler, çalışmakta ya da emekli olmuş olan memurların hayatındaki düşüşe ayrılmıştır. Ağır bir atmosferde geçen bu öyküler, söz konusu toplumsal sınıfın karşı karşıya kaldığı tehlikelerin çeşitli boyutlarını tasvir eder. Sâ’idî, memurların sorunlarını, şehirli toplumun temel sorunlarının canlı bir örneği olarak gösterir; tekdüze günlerin geçişi, boşuna çalışma ve toplumsal güvensizlik yüzünden cinnet geçiren ve ölüme ulaşan insanların basit yaşamlarından söz eder. (Sâ’idî, daha sonraki öykülerinde cinneti tasvir etmede tartışmasız bir güce ulaşır.) Malî birikimden ve toplumsal dayanaktan yoksun oldukları için belirsiz ve ıstırapla dolu bir geleceğe sahip olan sığınaksız memurların hayatlarının anlamsızlığını (dairede çalışma, rütbe almaya uğraşma, emeklilik ve ölüm) ve içi boş avuntuları soğuk ve karanlık bir üslûpla nitelendirir. Bütün insanlar sabırsızdırlar, şaşırtıcı bir sersemliğin sıkıntısını çekmektedirler, ruhsal bakımdan hastadırlar ve boğucu bir ortamda çırpınmaktadırlar. Hiçbirisi insanlık karşıtı şartlar karşısında zihnen dahi olsa direniş göstermezler. Hepsi bulundukları durumu kabullenmiştir. Hiçbir yüce değere sahip olmayan bu insanlar, devletten aldıkları maaşa ve iş yerindeki masaya bağlı olduklarından, pek çabuk hareketsiz kalmış ve muhafazakâr olmuşlardır. Sâ’idî’nin öykülerindeki memurlar, mutluluğun yolunu bulamazlar, en küçük umutları dahi söner ve sonunda felâket sersemlik ve delilik şeklinde çıkagelir. Kokuşmuşluk ve ölüm, bütün öykülerin üzerine gölge salmıştır. Yazarın mizahı “Şeb-nişînî-yi Bâ-şukûh”ta, resmî bir bayram sırasında, idarî sistemin köhnemişliğini alaya alır. Bu öykü, “İkdâm-i Mîhen-perestâne”de (Yurtseverce Girişim, Sadef 1337/1958) Behrâm-i Sâdıkî’yi ve Ebulkâsım-i Pâyende’yi hatıra getirir. Tembellik ve boşunalık, memurların tatil günlerini de kuşatır. “Hâbhâ-yi Pederem” (Babamın Düşleri) ve “İsti’fâ-nâme” (İstifa Mektubu) de, gündelik ve gereksiz işleri memurları deli eder. “Sernivişt-i Mahtûm” (Mutlak Kader) ve “Hâdise be-Hâtır-i Ferzendân” (Çocuklar Uğruna Olay)’da, memur ailesinin kendisini mutluymuş ve bir amaca sahipmiş gibi göstermesi acı bir mizahla alaya alınır. Bu öykülerdeki insanlar, kendilerinin acımasız ve zillet verici ilişkilerini gösteren en aşağı meselelere göz diker ve onlar hakkında geniş tartışmalar çıkarırlar. Emekli olduklarında Milli Park’ta oturur, rakı içer, sahte antikalar (köksüz kişilik göstergesi) biriktirirler. “Mufettiş” (Müfettiş) ve “Meclis-i Tevdî’” (Veda Töreni) gibi kimi öyküler, saçmacı (absürd) Avrupa edebiyatının etkisiyle “hiç uğruna bekleyiş” teması çevresinde dönerler. Çeşitli yazarların, özellikle Hidâyet’in, Sâ’idî’nin ilk öykü mecmuası üzerindeki nüfuzu açıktır. Bu öyküler, resmi gazete dilinin geveze ve ağır dilinden ciddî zarar görmüşlerdir. İnsanların tek boyutlu oluşu ve öyküdeki temaların yinelenişi, yazarın acemiliğinin göstergesidir. Sâ’idî, teslim olmaktan ve yenilgiden, kökleri yazarın yaşadığı dönemin hayatına egemen hiçlikte bulunan yenilgiden söz eden bir ses vermiştir. “Kudret-i Tâze” (Yani Güç, Kitâb-i Hefte, 1341/1962) adlı mitolojik öyküsünde şöyle der: “Bu zamanda hiçlik, her gücü kendisine esir etmiş olan yeni bir güçtür. Hiçlik, eski coşkuyu soğuk ve ölü dünyaya geri döndürmek isteyen şeytanın da kalbine yol bularak yerleşir. Hiçlik, herkesi kendisine esir eden yeni bir şeytandır.” Ancak Sâ’idî, “Do Birâder” (İki Kardeş, Âreş, 1341/1962) adlı okunmaya değer öyküsünde, hasta ruhları tasvir ederek yenilmiş bir toplumun hastalığını tahlil etmek için efsaneyi bırakır. Öykü, birbirine zıt karaktere sahip iki kardeşin hayatı etrafında geçer: Büyük kardeş karamsar, son derece hassas, işsiz ve tembel bir aydındır, küçük kardeşse düzenli bir bürokrat. Büyük kardeş kendisini hiçbir yere ve şeye bağlı görmez, ne var ki küçük kardeşin hayata bağlılığı da yalandan ve içi boş bir bağlılıktır. Aslında, her ikisi de köksüz ve sersemdir. Mezarlık yakınında, böceklerle dolu bir evde yaşayan kardeşler, sanki aldanma ve hiçlik dolu bir dünyanın böcekleridir. Sonunda, büyük kardeş, yalnızlık ve asalakça yaşamak canına tak edince intihar eder. Sâ’idî iki kardeşin ilişkisini ustalıkla tasvir etmiştir: Behrâm-i Sâdıkî’nin yenilmiş kahramanlarının yanında yer alan büyük kardeş, garip ve acımasız bir adamdır. Küçük kardeşi ise, ağabeyinin sorunlarını kavrayamayacak kadar hayatın saçma ve boş amaçlarıyla uğraşmaktadır. Sâ’idî, yaşanmakta olan hayatın dayanılmaz durgunluğunun hassas ve müflis aydınlar üzerindeki etkisini göstererek toplumda aşağılanmış olanların psikolojik bir tasvirini çizer. O, bundan önce de (Sadef’te basılan Şubân-i Ferîbek adlı piyeste) yenilgi nesline yönelmişti. Bu piyeste, her yerden kovulmuş veremli bir üniversite öğrencisinin toplumsal yalnızlığını ve umutsuzluğu boğucu bir ukdeye dönüşür. “Do Birâder” ve bunun ardından “Gedâ” (Dilenci, Sohen, 1341/1962) Sâ’idî’yi hayatın acı gerçeklerini nitelendiren ve İran öykücülüğünün umutlarından birisi haline gelen güçlü bir sanatçı olarak ortaya çıkarır. “Gedâ” adlı özlü ve güzel öyküde, yaşlı bir kadın kendi avareliklerini anlatır. O da –“Do Birâder” adlı öyküdeki ağabey gibi- bu dünyada fuzuli bir insandır. Büyük Hanım, bir zamanlar ev bark ve debdebe sahibiymiş, ancak kocasının ölümünden sonra orada burada avare olmuş. Çocukları onu kendi evlerine koymazlar, kadın da şemail dolaştırarak dilencilik yapmaya başlar. Kendisini güçsüzler evine verdiklerinde oradan kaçıp eve gelir. Ancak orada çocuklarını, kendisinden kalan miras üzerinde aşağılık bir kavgaya tutuşmuş olarak bulur. “Gedâ”, yaşlı kadının bakış açısıyla anlatılır ve içinde “insanın insanın kurdu” olduğu, bireysel çıkarların korunması uğruna anne çocuk duygularının bile yok edildiği ve sadece çocukların güvenilir olduğu bir toplum öfkeyle ve hayıflanarak tasvir edilir. Sâ’idî, yaşlı kadının insanlık dışı hayat karşısındaki zihinsel dağınıklığını –ki eski şemaili toplumun çöküşünün bir işareti gibi beraberinde taşır- canlandırır. Yazar öykünün sonunda gerçekçilikten, ıstırap verici ve sanrılı sahneler kurmaya yönelse de Büyük Hanım çağdaş İran edebiyatının unutulmaz çehrelerindendir. Bu güzel öykü, bugünün hayatına ve zamanımızın toplumsal meselelerine bağlıdır; yazarın önceki öykülerinde olduğu gibi doğrudan bir anlatım olmaksızın, facianın derinliğini gösterir. Sâ’idî’den önce pek az İranlı yazar, bir insanın maddî ve manevî yoksulluk ve âcizliğinin gerçekliğini böylesine derinlemesine ve etkili bir şekilde anlatabilmiştir. “Yüksek bir öykü yazımı örneği olan “Gedâ”da bir kadın bohçasını sürekli olarak yanında taşır. Herkes bu bohçanın içinde büyük bir servetin yattığını zanneder. Ancak sonradan içinde kadının kefeninin olduğu anlaşılır. Yani hepimiz kendi kefenimizi taşımaktayız. Bu öykünün sonu yoktur, teknik olarak da yeni ve kalıcıdır. Öykü, perde okuma tarzında yazılmıştır, kadının öykü boyunca şehitlere ağıt yakışı gibi yazar da kadına ağıt yakmaktadır. Bu öykü dil bakımından da Sâ’idî’den önce dile dikkat eden kimselerin çalışmalarından daha başarılıdır.” |