Çarsamba 8 Şubat 2012 - 20:38

الأربعاء ١٦ ربيع الأول ١٤٣٣

چهارشنبه ۱۹ بهمن ۱۳۹۰ - ۲۲:۰۸

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    

 

Sanal Gerçekçilik

 

Gulâmhuseyn-i Sâ’idî de (1314-1364/1935-1985), Sâdıkî gibi, zamanın insanları­nın psikolojik tahlilleri üzerine güzel öyküler yazan, yaratıcı bir yazardır. Ancak onun eserlerinde mizahın yerini, özlem ve öfke almıştır. Sâ’idî, toplumdaki şiddetin sıradan insanların ruhları üzerindeki psiko-sosyal et­kilerini göster­mek için, gerçekliğin belirlenmiş sınırlarının öte­sine geçerek bir tür gerçe­küstücülüğe ya da “sanal gerçekçiliğe” ulaşır.

 

Gerçek olaylar, onun öykülerinin hüzünlü atmosferinde, korkutucu ola­cak kadar sıradışı görünürler. Öyle ki, yazarın, toplumsal sorunların ve ko­nuların nedenini bazen doğa ötesinde aradığı görülür. Bu tür öykülerde Sâ’idî, temsilî sonuçlara ulaşmak adına, abartılı zihinsel ve duygusal et­men­ler yardımıyla kuşku dolu, korkunç bir atmosfer yaratır.

 

Sâ’idî, ilk piyeslerini ve öykülerini 1334/1955’ten itibaren Sohen, Âreş ve Sadef dergilerinde yayımladı. Daha 40/60’lı yıllar gelmeden piyes ya­zarlığı alanında ta­nınmış bir sima haline gelmişti. Piyeslerini Gevher Murâd takma adıyla ya­zı­yordu. Sâ’idî en önemli öykülerini 1340/1961 yı­lından sonra yayımladı.

 

Sâ’idî’nin ilk öykü mecmuası olan “Şeb-nişînî-yi Bâ-şukûh” (Muhte­şem Kokteyl, 1339/1960) hüz­nün korkunç tasvirlerinden, ruhsal korku­lardan ve felâketlerden olu­şur. Bu kitap­taki bütün öyküler, çalışmakta ya da emekli olmuş olan me­murların ha­yatın­daki düşüşe ayrılmıştır. Ağır bir atmosferde geçen bu öy­küler, söz ko­nusu toplumsal sınıfın karşı karşıya kaldığı tehlikelerin çeşitli boyutlarını tasvir eder. Sâ’idî, memurların so­runlarını, şehirli toplumun temel sorunla­rının canlı bir örneği olarak gösterir; tekdüze günlerin geçişi, boşuna çalışma ve toplum­sal güvensizlik yüzünden cinnet geçiren ve ölüme ulaşan insanların ba­sit ya­şamlarından söz eder. (Sâ’idî, daha son­raki öykülerinde cinneti tasvir etmede tartışma­sız bir güce ulaşır.) Malî bi­rikimden ve toplumsal dayanak­tan yoksun ol­dukları için belirsiz ve ıstı­rapla dolu bir geleceğe sahip olan sı­ğınak­sız me­murların hayatlarının an­lamsızlığını (dairede çalışma, rütbe al­maya uğ­raşma, emeklilik ve ölüm) ve içi boş avuntuları soğuk ve karanlık bir üs­lûpla nitelen­dirir. Bütün in­sanlar sabırsızdırlar, şaşırtıcı bir sersemliğin sı­kıntısını çek­mektedirler, ruhsal bakımdan hastadırlar ve boğucu bir or­tamda çırpın­mak­tadırlar. Hiçbirisi insanlık karşıtı şartlar karşısında zih­nen dahi olsa dire­niş gös­termezler. Hepsi bulundukları durumu kabul­lenmiştir. Hiçbir yüce de­ğere sahip olmayan bu insanlar, devletten aldık­ları maaşa ve iş yerin­deki ma­saya bağlı olduklarından, pek çabuk hareket­siz kalmış ve muhafaza­kâr ol­muşlardır. Sâ’idî’nin öykülerindeki memur­lar, mutluluğun yolunu bula­mazlar, en küçük umutları dahi söner ve so­nunda felâket sersemlik ve de­lilik şeklinde çıkagelir.

 

Kokuşmuşluk ve ölüm, bütün öykülerin üzerine gölge salmıştır. Yaza­rın mizahı “Şeb-nişînî-yi Bâ-şukûh”ta, resmî bir bayram sırasında, idarî sistemin köhnemişliğini alaya alır. Bu öykü, “İkdâm-i Mîhen-perestâne”de (Yurtseverce Girişim, Sadef 1337/1958) Behrâm-i Sâdıkî’yi ve Ebulkâsım-i Pâyende’yi hatıra getirir.

 

Tembellik ve boşunalık, memurların tatil günlerini de kuşatır. “Hâbhâ-yi Pederem” (Babamın Düşleri) ve “İsti’fâ-nâme” (İstifa Mektubu) de, gündelik ve gereksiz işleri me­murları deli eder. “Sernivişt-i Mahtûm” (Mutlak Kader) ve “Hâdise be-Hâtır-i Ferzendân” (Çocuklar Uğruna Olay)’da, memur ai­lesinin kendisini mutluymuş ve bir amaca sa­hipmiş gibi göstermesi acı bir mizahla alaya alınır. Bu öykülerdeki insan­lar, ken­dilerinin acımasız ve zillet verici iliş­kilerini gösteren en aşağı me­selelere göz diker ve onlar hakkında geniş tartış­malar çıkarırlar. Emekli oldukla­rında Milli Park’ta oturur, rakı içer, sahte an­tikalar (köksüz kişilik göster­gesi) biriktirirler.

 

“Mufettiş” (Müfettiş) ve “Meclis-i Tevdî’” (Veda Töreni) gibi kimi öy­küler, saçmacı (absürd) Av­rupa edebiyatının etkisiyle “hiç uğruna bekle­yiş” teması çevresinde dö­nerler. 

 

Çeşitli yazarların, özellikle Hidâyet’in, Sâ’idî’nin ilk öykü mecmuası üze­rindeki nüfuzu açıktır. Bu öyküler, resmi gazete dilinin geveze ve ağır dilin­den ciddî zarar görmüşlerdir. İnsanların tek boyutlu oluşu ve öykü­deki te­maların yinelenişi, yazarın acemiliğinin göstergesidir. Sâ’idî, teslim olmaktan ve yenil­giden, kökleri yazarın yaşadığı dönemin hayatına ege­men hiçlikte bulunan ye­nilgiden söz eden bir ses vermiştir. “Kudret-i Tâze” (Yani Güç, Kitâb-i Hefte, 1341/1962) adlı mitolojik öyküsünde şöyle der: “Bu za­manda hiçlik, her gücü ken­disine esir etmiş olan yeni bir güçtür. Hiçlik, eski coşkuyu soğuk ve ölü dün­yaya geri döndürmek iste­yen şeytanın da kalbine yol bularak yerleşir. Hiçlik, herkesi kendisine esir eden yeni bir şeytandır.” Ancak Sâ’idî, “Do Birâder” (İki Kardeş, Âreş, 1341/1962) adlı okunmaya değer öyküsünde, hasta ruhları tasvir ederek ye­nilmiş bir top­lumun hastalığını tahlil etmek için efsaneyi bırakır. Öykü, bir­birine zıt karak­tere sahip iki kardeşin hayatı etrafında geçer: Büyük kardeş karamsar, son de­rece has­sas, işsiz ve tembel bir aydındır, küçük kardeşse dü­zenli bir bürokrat. Bü­yük kardeş kendisini hiçbir yere ve şeye bağlı görmez, ne var ki küçük kar­deşin hayata bağlılığı da yalandan ve içi boş bir bağlılıktır. Aslında, her ikisi de köksüz ve sersemdir. Mezarlık ya­kınında, böceklerle dolu bir evde yaşayan kardeşler, sanki aldanma ve hiçlik dolu bir dünyanın böcekleridir. Sonunda, büyük kardeş, yalnızlık ve asalakça yaşamak canına tak edince intihar eder.

 

Sâ’idî iki kardeşin ilişkisini ustalıkla tasvir etmiştir: Behrâm-i Sâdıkî’nin yenilmiş kahramanlarının yanında yer alan büyük kardeş, garip ve acımasız bir adamdır. Küçük kardeşi ise, ağabeyinin sorunlarını kavra­yamayacak ka­dar hayatın saçma ve boş amaçlarıyla uğraşmaktadır. Sâ’idî, yaşanmakta olan ha­yatın dayanılmaz durgunluğunun hassas ve müflis ay­dınlar üzerin­deki etkisini göstererek toplumda aşağılanmış olanların psi­kolojik bir tasvi­rini çizer. O, bundan önce de (Sadef’te basılan Şubân-i Ferîbek adlı piyeste) yenilgi nesline yönelmişti. Bu piyeste, her yerden ko­vulmuş veremli bir üni­versite öğrencisi­nin toplumsal yalnızlığını ve umut­suzluğu boğucu bir ukdeye dönüşür.

 

“Do Birâder” ve bunun ardından “Gedâ” (Dilenci, Sohen, 1341/1962) Sâ’idî’yi hayatın acı gerçeklerini nitelendiren ve İran öykücülüğünün umutlarından birisi ha­line gelen güçlü bir sanatçı olarak ortaya çıkarır. “Gedâ” adlı özlü ve gü­zel öyküde, yaşlı bir kadın kendi avareliklerini anla­tır. O da –“Do Birâder” adlı öy­küdeki ağabey gibi- bu dünyada fuzuli bir in­sandır. Büyük Ha­nım, bir za­manlar ev bark ve debdebe sahibiymiş, an­cak kocasının ölü­münden sonra orada burada avare olmuş. Çocukları onu kendi evlerine koymazlar, kadın da şemail do­laştırarak dilencilik yapmaya başlar. Kendi­sini güçsüzler evine verdiklerinde oradan kaçıp eve gelir. An­cak orada ço­cuklarını, kendisinden kalan miras üze­rinde aşağılık bir kav­gaya tutuşmuş olarak bulur.

 

“Gedâ”, yaşlı kadının bakış açısıyla anlatılır ve içinde “insa­nın insanın kurdu” olduğu, bireysel çıkarların korunması uğruna anne ço­cuk duy­gula­rının bile yok edildiği ve sadece çocukların güvenilir olduğu bir top­lum öf­keyle ve hayıflanarak tasvir edilir. Sâ’idî, yaşlı kadının insan­lık dışı ha­yat karşı­sındaki zihinsel dağınıklığını –ki eski şemaili toplumun çöküşünün bir işareti gibi beraberinde taşır- canlandırır. Yazar öykünün sonunda ger­çekçi­likten, ıs­tırap verici ve sanrılı sahneler kurmaya yönelse de Büyük Ha­nım çağdaş İran edebiyatının unutulmaz çehrelerindendir. Bu güzel öykü, bugü­nün haya­tına ve zamanımızın toplumsal meselelerine bağlıdır; yazarın önceki öyküle­rinde olduğu gibi doğrudan bir anlatım ol­maksızın, facianın derinliğini göste­rir. Sâ’idî’den önce pek az İranlı yazar, bir insa­nın maddî ve manevî yok­sulluk ve âcizliğinin gerçekliğini böyle­sine de­rinlemesine ve etkili bir şekilde anlata­bilmiştir. “Yüksek bir öykü yazımı örneği olan “Gedâ”da bir kadın bohça­sını sü­rekli olarak yanında ta­şır. Herkes bu bohçanın içinde bü­yük bir servetin yattı­ğını zanneder. An­cak sonradan içinde kadının kefeninin olduğu anlaşılır. Yani hepimiz kendi kefenimizi taşımaktayız. Bu öykünün sonu yoktur, teknik ola­rak da yeni ve kalıcıdır. Öykü, perde okuma tarzında yazılmıştır, kadının öykü bo­yunca şehitlere ağıt yakışı gibi yazar da kadına ağıt yakmaktadır. Bu öykü dil bakımından da Sâ’idî’den önce dile dikkat eden kimselerin çalış­mala­rından daha başarılıdır.”

 
 
Total Visit: 1
Total Rank:
Total Rankers:
Total Comments:

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.