| SİRAC-İ KUMTİ          12- Sirâc-i Kumrî: Mevlânâ Sirâcuddîn Kumrî, VI/XII. yüzyıl sonlarının ve VII/XIII. yüzyılın ilk yarısının yetenekli ve iki dilli şairlerindendir. Adı, birçok tezkire ve hal tercümesi yazarının kalemine konu olmasına rağmen kapalı bir hayat ve hemen hemen bilinmeyen bir hal şerhine sahiptir.          Kumrî mahlası doğrudur. Zira kendisi defalarca buna işaret etmiştir. Doğumu ve nereli olduğu konusunda da ihtilaf vardır. Ancak onu Azerbaycan’ın Âmul’undan kabul eden Azer Bigdilî’nin sözü söylenenlerin en doğrusudur. Gençlik yıllarında ilim öğrenmek amacıyla Mâzenderân’dan çıkmış, bir süre Rey’de, belki de Horasan’da yaşamıştır. Maveraunnehir ve Harezm taraflarına gitmiş olması ihtimali de vardır. Görüldüğü kada¬rıyla İmam Fahr-i Râzî (ö.606/1209)’nin öğrencisi ve Kemâluddîn İsmail, Refi’-i Lenbânî ve Seyfuddîn-i Bâherzî (ö.629/1231)’nin çağdaşıdır. Kimi tezkire yazarları, bunlardan Devletşah ve Emîn Ahmed-i Râzî gibileri onun hal tercümesini Sirâcî-yi Segzî ve VII/XIII. ile VIII/XIV. yüzyıl şa¬irlerinden bir başka Sirâcuddîn’in hayatıyla karıştırmışlardır.          Sirâc-i Kumrî, Kemâluddîn İsmail ve Seyfuddîn-i Bâherzî dışında birkaç kişiyi daha, bu cümleden olarak kendi zamanının şah, emir ve vezirle¬rinden bazılarını övmüştür. Bunların en önemlisi Husâmu’d-devle Erdeşîr b. Kinhâr-i Bâvendî (ö.647/1249), Giyâsuddîn Pîr-şah b. Muhammed Harezmşah (627/1229 yılında öldürüldü) ve kardeşi Celâluddîn Harezmşah (628/1230 yılında öldürüldü) gibilerini saymak mümkündür.           Hiciv söyleyen ve latife yapan biriydi. ‘Ubeyd-i Zâkânî, kendi eserlerinde onun latifelerini nakletmiştir. Bu şairin ömrünün sonu, hayatının orta yılları gibi karanlıktır ve ne zamana kadar yaşadığını bilemiyoruz. Fakat şiirlerinin birkaçında yaşlılığına işaret etmiştir.           Sirâc, hiç şüphesiz VII/XIII. yüzyıl başlarındaki Fars şiirinin üstatla¬rından biri olup o dönemin büyükleri arasındadır. Sözünün üslubu, Hora¬san’ın büyük şairlerinin özellikle de Enverî’nin üslubu üzeredir. Birkaç kere de kendisini Enverî ile karşılaştırmıştır. Kasidelerinde zor redifleri kullanması onu biraz Hâkânî’ye yaklaştırır. Beyanın açıklığı, sözünün akı¬cılığı, hoş sesli kelimelerin seçimindeki güzel zevki, yeni mazmunları kullanmadaki gücü, yeni terkipleri getirmeye duyduğu ilgi, Arapça ve Farsça şiir söylemesi bu şairin şiir özelliklerindendir. Divanında bir kısım Arapça, Farsça-Arapça kasidelere ve bazı bentleri tamamen Arapça olan terci’lere rastlarız. Aynı şekilde divanının büyük bir bölümü hiciv, hezel ve latife söylemekle uğraştığı kaside, kıta ve mesnevilerden oluşur. Kar-nâme adında bir mesnevisi vardır. Burada tamamen dostlarıyla, tanıdık¬larıyla şakalaşma ve kendisiyle tartışanları hicvetme konusunda ve hiç şüphesiz onu Senâî’nin Kar-nâme-i Belh adlı eserine bir nazire ve karşılık olarak söylemiştir. Onun hezeli mesnevileri Hadîka ve Leylî vu Mecnûn veznindedir. Divanının bir nüshası, kaside, terkib, terci’, kıta, gazel, rubai, musammat ve mesnevilerden oluşan on üç bin beyti aşmaktadır. Kaside¬lerinde övgünün yanında tevhid, tahkik ve vaaz ile de karşılaşırız. Kaside, kıta ve gazellerinden bazıları onun hamriyatını oluşturur.  Aşağıdakiler onun şiirlerindendir:  Ey tüm dünyadan daha geriye düşmüş olan, bu yolu tut da seninle birlikte yürüyenler gittiler.  Yoldan ışıksız ve bir kül olarak geri kalmışsın, kervandan geri kal¬mış bir ateş gibi.  Bugün doğru yolu cesaretle yürüyemezsen yarın Sırat yolunu nasıl geçebilirsin.  İhtiyarlık gençliğini duman gibi aldı götürdü, evet ateş şulesinden duman kalkar. |