Perşembe 9 Şubat 2012 - 03:53

الخميس ١٧ ربيع الأول ١٤٣٣

پنجشنبه ۲۰ بهمن ۱۳۹۰ - ۰۵:۲۳

Kullanıcı adı:

Şifre :

Şifremi Hatırla
Şifremi unuttum   aktivasyon
Üye ol
    
       
     

SÖZÜN  DEVAMI ve YENİ BİR KONU

Besmelenin  Hakikati ve Mertebeleri

Ümit edilir  ki senin rabbinin isimleri ve senin yaratıcının ayetleri hakkında hidayetle yol  almış ve şu konuya da teveccüh etmişsindir: Varlık silsilesi ve yakınlaştırılmış  melekler, sağ taraf ashabı, sırayla duran melekler, işleri tedbir eden melekler,  yağmurların, rüzgârların ve suların memurları olan melekler, yüksek ve alçak varlıklardan  oluşan her çeşit âlem ve hatta zifiri karalıklar ve heyula âleminden oluşan ve  iniş ve çıkış yayında bulunan gayıp ve aşikâr âlemindeki bütün varlıklar  Allah’ın isimleridirler. Şimdi melik ve sürekli bağışlayan Allah’ın tevfikiyle,  Allah’ın isimlerinde derin düşünme, ayetlerinde tefekkür etme, tabiat  zindanından kurtulma ve insanlık kapılarının kilitlerini açman şartıyla şunu  anlamalısın: “Bismillahirrahmanirrahim”in hakikati için iniş ve çıkış yayında  bulunan varlık mertebeleri vardır. Hatta onun için âlemlere göre birçok  hakikatler vardır. Ve yine onun hakikati için makamlarına ve hallerine münasip  olarak Allah’a doğru yolculuk eden saliklerin kalplerinde tecellileri vardır.  Kuran’ın surelerinin her birisinde zikredilen başlangıçtaki besmelenin hakikati  diğer surenin besmelesinin hakikatinden başkadır. Onlardan bazıları yücedir ve  bazıları daha yücedir; bazıları ihata edendir ve bazıları ihata edilendir; her  surede zikredilen besmelenin hakikati, o sure o besmele ile başladığı için, o  sure üzerinde derin bir şekilde düşünme ile anlaşılır. Öyleyse varlığın aslının  başlangıcı ve varlığın mertebeleri için söylenen besmele, varlığın  mertebelerinden bir mertebenin başlangıcı için söylenen besmeleden başkadır.  Birçok vakit bunu, ilimde derin olan vahyin Ehli Beyt’i teşhis eder.

        İşte bu konu  için Müminlerin Emiri ve Muvahhidlerin Efendisi olan İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet  edilmiştir: “Kuran’da olan her şey Fatiha  suresindedir; Fatiha suresinde olan her şey ‘Bismillahirrahmanirrahim’dedir;  onda olan her şey ‘Ba’ harfindedir; “Ba” harfinde olan her şey de “Ba” harfinin  altında bulunan noktadadır ve ben de o noktayım.”
        Bu özellik  diğer besmelelerde yoktur. Zira Fatiha suresi, bütün varlık silsilesini ve varlığın  başlangıcından sonuna kadar olan iki iniş ve çıkış yayını kapsamaktadır. Bu  mana, “Hamd, Allah’a mahsustur” cümlesinden “O  din gününün sahibidir” cümlesine kadar açıklanmıştır. Kulun tüm haletleri  ve makamları “Yalnız sana ibadet ederiz”
        Öyleyse bu  mübarek surede bulunan besmelenin hakikati cem ve geniş bir şekilde açıklama  yönünden, mutlak olan mukaddes feyiz ve onunla yaratılmış haktan ibarettir.  Allah’ın en yüce ve en büyük ismi odur. İki iniş ve çıkış yayında bulunan,  gayıp ve aşikâr âleminin varlık silsilesinin onun terbiyesi altında olduğu  halife odur. Diğer besmeleler ise bu şerif isimden medyana gelen var oluşlar ve  onun mertebelerindendir. Hatta her işin başlangıcında söylenen besmeleler bile,  örneğin yemek, içmek, cinsel ilişki ve diğer işler söylenen besmeleler her  birisi kendi hesabına ve makamına göre bu mutlak isimden kaynaklanan var  oluşlardan birisidir. O işlerde kullanılan isimler asla bu İsmi Azam değildir. Bu  isim, mutlak olma makamında ve her silsilede olma bakımından böyle ona layık  olmayan işler için olamaz. Öyleyse örneğin yeme ve içme makamında isim, yemek  yiyen ve içenin var oluşuyla ya da yemek yeme ve içme iradeleriyle veya yemek  yeme ve içme meyilleriyle İsmi Azam’ın var oluşundan ibarettir. Zira bunların  tamamı o mutlak oluşlarındandır. Var olan mutlakla birlikte olsalar bile  mutlak, mutlak oluşla ve sahip olduğu sirayetle kayıtlı olanla birlikte  değildir.
cümlesinden  mübarek surenin sonuna kadar olan kısma yerleştirilmiştir. Fatiha suresinde  geniş bir şekilde ve daire şeklinde olan her şey, cem şeklinde  “Errahmanirrahim”de vardır; “isim”de ise cemin cemi şeklinde vardır; bin zatın  onun içinde gizlendiği “Ba” harfinde cemin ceminin tek oluşu şeklinde vardır ve  bütün varlık dairesini onda olduğu “Ba” harfinin altındaki noktada ise cemin  ceminin sırrının tek oluşu şeklinde vardır. Bu şekilde ihata etmek ve mutlak  olmak sadece ilahi Fatiha suresinin başlangıcında vardır. Öyle ki varlık onunla  başladı ve abid (ibadet eden) ve mabud (ibadet edilen) birbiriyle irtibat  kurdu.

      Seyri suluk  büyüklerinin şeyhlerinden birisi olan Hacı Mirza Cevad Meliki (r.a) Esrar-us Salât  kitabında şöyle buyuruyor: İlim ehlinin arasında çıkan eleştirinin cevabına  değinmenin sakıncası yoktur. O eleştiri şudur: Eğer birisi namazda okuyacağı  sureyi belirlemeden besmeleyi söylerse ya da okumak istemediği bir surenin  kastıyla besmeleyi söylerse ve başka bir sureyi okumak isterse, böyle bir  besmelede eleştiride bulunmuşlardır. Çünkü her surede bulunan besmele o surenin  ayetlerinden birisidir. Bu durumda okunan besmele diğer bir surede bulunan  besmeleden başka olacaktır. Çünkü tövbe suresi dışında her surenin  başlangıcında besmelenin indiği sabit olmuştur.

        Öyleyse eğer  bu lafızların Kuran kastıyla okunduğu unvanının olmasını istiyorsak Cebrail’in  Allah Resulü’ne (s.a.a) okuduğunun dile getirildiğini kastetmemiz gerekir.  Yoksa o lafızların bunun dışında bir hakikati yoktur. Buna göre bu lafızların  Kuran olabilmeleri için Cebrail’in okuduğunun kastedilmesi gereklidir.  Cebrail’in Fatiha suresinde okuduğu besmele gerçekte Fatiha suresinin  besmelesidir. Aynı şekilde her surede okunan besmelenin o surenin ayetlerinden  sayılması için o besmelenin, o surenin besmelesi olduğu kastıyla okunması  gerekir. Neticede eğer belirlenme kastedilmezse bu surenin ayeti olmayacaktır.  Hatta okunan besmele Kuran bile olmayacaktır.
        Bu sözlerin tamamının  cevabı şudur: Kuran Ayetlerinin her âlemde bir hakikati vardır ve her ayet için  özel bir etki vardır. Ayetin hakikati sadece Cebrail’in onu okumuş olması  değildir. Hatta Cebrail’in onu okumasının o ayetin mahiyetiyle hiçbir alakası  yoktur.
        Besmele de  her surenin başlangıcında inmiş bir ayettir. Her sureyle birlikte inişiyle de  onun hakikati değişmiyor. Örneğin Fatiha suresinin besmelesi aynı İhlas  suresinin besmelesidir. Birkaç defa nazil oldu diye de her sureyi okurken o  surede olan besmeleyi kastetmek gerekmiyor. Yoksa yine Fatiha suresinde birinci  defa nazil olan ya da ikinci defa nazil olan Fatiha suresindeki besmeleyi  kastetmek gerekir. Çünkü Fatiha suresi de iki defa inmiştir.
        Buna göre  besmeleyi söylerken özel bir sureyi kastetmemenin zararı yoktur. Hatta eğer bir  sureyi kasteder de besmeleyi söylerse ve sonra da başka bir sureyi okursa yine  sakıncası yoktur. Bu tür ihtilaflar, mahiyeti belirlemenin dışında olan  ihtilaflardan başka bir şey değildir. (Nakletmek istediğimiz sözün sonu).

      Bu söz o  büyük insandan (Allah onun nefsini takdis etsin) şaşırtıcıdır. Zira birkaç defa  inmenin besmelenin hakikatini değiştirmesi veya Cebrail’in Allah Resulü’ne  (s.a.a) okuduğunun kastedilmesinin gerekli oluşu her ne kadar da doğru bir  eleştiri değildir. Ama daha önceden zikrettiklerimize göre tamamen açık olan ve  batının keşfedilmiş olan şey üzerinde eğer dikkatli bir şekilde düşünmekle bu  konu sana açık ve keşfedilmiş olacaktır. Öyle ki her surenin başlangıcındaki  her besmelenin hakikati birbirleriyle farklıdır. Hatta besmeleyi söylemek onu  söyleyen kişilere göre de farklılık gösterir. Hatta besmele söylemek bir  kişiden olsa bile onun haletlerinin, ona gelen ilhamlar ve makamlarına göre  farklılık gösterir. Her makamda söylenen besmelenin o makama mahsus bir  hakikati vardır.

        Hamd, ilkte,  sonda, zahirde ve batında Allah’a mahsustur. Söz özet olmaktan uzaklaştı ve  kalemin dizginleri elden çıktı. Ama ne yapalım ki ilahi isimlere ve rabbani  sıfatlara olan aşk beni sözden bu makama sürükledi.

      DÖNÜŞ

      Sözü burada  tamamlamak ve defteri söz fazla uzamasın diye kapatmak ve yüce kardeşlerimden  özür dilemek istedim. Ama azmedenin azmi yine bozuldu. Nasıl ki rivayet şöyle  buyuruyor: “Allah’ı azimlerin bozulmasıyla  tanıdım.”

        Şüphenin  aslı şu idi: İlahi isimler ve rububi sıfatlar sonsuzdur. Sonsuz olan bir şeyin  de ne genelinde ve ne de bir bölümünde bir sınırlama olabilir. Buna göre “Senin  tüm isimlerin büyüktür” ya da “Senin tüm isimlerinin hakkı için senden diliyorum” manası nedir?
        Ben bu soruya şu şekilde cevap verdim: Allah’tan dileyen, haletler,  makamlar ve ilhamlara göre onda tecelli eden isimlerin hakkı için Allah’tan  diliyor. Tabi ki hangi makamda olursa olsun Allah’a doğru yolculuk eden salikin  kalbinde tecelli eden isimler sınırlıdır.
        Ve şimdi de şöyle cevap veriyorum: İlahi isimler, gerçi birbirleriyle  olan birleşme ve onlardan olan evlatlar hesabına sınırlı değildir ve sonsuzdur.  Ama isimlerin kökleri ve anaları hesabıyla sınırlıdırlar. Öyle ki bir itibara  göre ilk, son, zahir ve batından ibarettirler. Nasıl ki yüce Allah şöyle  buyuruyor: O  ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır.” Bir itibara  göre ise isimlerin anaları Allah ve Rahman isminden ibarettir. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: De ki: İster Allah deyin, ister Rahman  deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır.” Bir itibara  göre ise ilahi isimlerin anası Allah, Rahman ve Rahim isminden ibarettir. Aynı  şekilde birinci itibara göre ilahi isimler mazharları sınırsızdır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: Allah'ın nimetini sayacak olsanız  sayamazsınız.” Ve yine yüce Allah şöyle  buyuruyor: De  ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek  dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” İkinci  itibara göre (isimlerin anaları itibarına göre) üç âlemde ya da beş âlemde  sınırlıdır. Ve aynı zamanda söylenilen şu konuya işarettir: Varlık,  “Bismillahirrahmanirrahim”in vasıtası ile zahir oldu.
        Aynı şekilde  bu iki itibar sıfatlar hakkında da geçerlidir. Allah’ın sıfatları birinci  itibara göre (sıfatların birleşme ve  onlardan olan evlatlar itibarına göre) sınırsızdır ve ikinci itibara  göre (sıfatların anaları itibarına göre) ise yedi imam sıfat ya da celal ve  cemal sıfatında sınırlıdır. “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı  yücelerden yücedir.”
Şöyle bir tesadüf oldu: Büyük âlimlerden (Allah ömrünü uzun eylesin)  birisinin huzuruna vardım. Orada bulunanlardan birisi bir ilmi eleştiride  bulundu. Her bir grup kendi grubunun fikrine göre cevap verdi ve her birisi de  kendi yöntemine göre hareket etmeye çalıştı. Zira her grup kendi yanında olanla  mutludur. Ben de zikredilecek olan iki cevaptan birincisini orada zikrettim.  

     Allah’ım! Senin en izzetli olan  izzetinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm izzetlerin azizdir. Allah’ım!  Senin tüm izzetlerinin hakkı için senden diliyorum!

      Aziz, ya galip olan ya güçlü ya da dengi olmayan tek anlamındadır. Yüce  Allah birinci manadaki galip olan manasındaki azizdir. Nasıl olmasın ki O her  şeye galiptir ve O her şeye karşı kahredicidir. Varlık silsilesinin tamamı  O’nun emrine boyun eğmiştir. Nasıl ki şöyle buyuruyor:Kıpırdayan hiçbir varlık yoktur ki, O,  onun perçeminden tutmuş olmasın.” Hiçbir  isyan etmeden O’nun kahrediciliğinin altındadırlar; O’na tuğyan etmeye  cüretleri yoktur ve O’nun kudretinin altında zelildirler. Mutlak saltanat, kâmil  malikiyet ve maddi ve madde ötesi tüm işlere galip olan yalnızca O’dur. Her  kıpırdayanın hareketi O’nun emrine boyun eğerek olur. Her iş yapanın fiili  O’nun emri ve tedbiriyle olur.

        Yüce Allah  ikinci manaya göre de azizdir. Zira O sonsuz bir güçle sonsuzluğun üzerinde  vacibul vücuttur. Varlık dairesi içinde O’nun dışında bir güçlü yoktur. Her güç  sahibinin gücü O’nun gücünün gölgesinin altında ve O’nun gücünün derecelerinden  birisidir. Varlıklar, O’nda fani olmaları, O’na bağlı olmaları ve rablerinin rengini  taşımaları yönüyle güçlüdürler. Ama varlıklar kendilerine nispet edilmeleri ve yaratık  rengini taşıdıkları yönüyle zayıftırlar. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey  insanlar! Allah'a muhtaç olan fakirler ancak ve ancak sizsiniz. Zengin ve  övülmeye lâyık olan ancak O'dur.”   Ve yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunlar  (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir.  Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.”
        Bu  söylediklerimiz, gücün zayıf manasının karşılığında kullanıldığı durumdadır.  Ama eğer güç, eserlerin kaynağı manasında kullanılırsa o zaman Allah sonsuz  olan eserlerin kaynağıdır ve evde, ev sahibinden başkası yoktur. O’nun  sıfatları ve eserleri dışında esere ve sıfata sahip olacak birisi yoktur.  Varlık âleminde Allah’ın dışında hiçbir etki eden yoktur. Etki eden ve  eserlerin kaynağı olan her şey O’nun yaratılmış mazharlarındandır. Hatta bizim  kulağımızla ve gözümüzle duyan ve işiten O’dur.

      Bizim kâmil arif olan şeyhimiz Şahabadi (Allah onun sayesini  müritlerinin başının üzerinde sürekli kılsın) şöyle buyuruyor: Duyan ve gören  ismi Allah’ın ana isimlerinden değildir ve zat makamında Allah’ın ilmine  dönüyorlar. Zati ilimden ayrılmazlar. Ancak yaratıklar ve mazharlar üzerinde  gerçekleştiklerinde ayrılırlar. Öyleyse yüce Allah hakkında duyan ve gören  isimlerinin sabit olması aynı mazharlarda gerçekleşen duyan ve işitendir. (Sözü  burada sona erdi).

        Neticede etkilerin kaynaklarının tamamı O’nun gücünün ve kudretinin  mazharlarıdır. İlk, son, zahir ve batın olan O’dur.
        Büyük şeyh Muhyiddin, Fusus kitabında şöyle diyor: Bil ki Allah ehli  insanların elde ettikleri İrfani ilahi ilimler, o ilimlerden elde ettikleri  kuvvetlere göre farlılık göstermektedir. Hâlbuki hepsi bir tek varlığa  dönmektedir. Zira yüce Allah kudsi hadiste şöyle buyuruyor: “Onun duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve  onunla yol yürüdüğü ayağı olurum.” Neticede yüce Allah bu rivayete göre şöyle buyuruyor: O’nun hüviyeti  organların aynısıdır ve organlar da kulun aynısıdır. Öyleyse hüviyet bir  tanedir ve organlar farklıdır.

      İşte budur iki işin (cebir ve tefviz) arasının manası. Öyle ki onun  araştırmasını salih olan hikmet ve araştırma kaynaklarının evliyasından olan  bizim filozof mevlamız ve hekim filozofların ve ilahiyatçıların başı olan Molla  Sadra (r.a) yapmıştır. Bu konuda onun dışındaki araştırmacılar da ona  uymuşlardır.

        Yüce Allah üçüncü manaya göre de azizdir. Yani eşsizdir. Zira sırf olan  varlık ne ikilik kabul eder ve ne de tekrarlanır. Her ne kadar onu ikinci defa  tasavvur edersen de yine de onun kendisi olacaktır. Nasıl ki kendi yerinde onun  araştırması yapıldı. Bu özet olan sayfalar da onun zikredilmesinin yeri  değildir.
        Aziz, İnşa-ud Devair kitabında Büyük şeyhe nispet edildiğine göre zat  isimlerindendir. Ama araştırmaya göre şöyle dememiz gerekir: Eğer azizin  manasını üçüncü manaya (eşsiz) göre ele alırsak o zaman zat isimlerindendir.  Eğer ikinci manaya (eserlerin kaynağı) olarak ele alırsak sıfat isimlerinden  olacaktır. Ve eğer birinci manaya (galip gelen) göre ele alırsak o zaman da  fiil isimlerinden olacaktır.

      Bizim arif şeyhimiz  (Allah onun ömrünü uzun eylesin) şöyle buyurmuştur: İsimlerden feul ve feil  vezninde olan isimler zat isimlerindendir. Çünkü o ismin madeninin zatına  delalet etmektedir. Onun bu tür isimler için buyurduğu şöyle bir terim vardı:  Madeni vezinler. Buna göre büyük şeyhin araştırmasında sıfat ve fiil  isimlerinden olan birçok isimler bizim şeyhimizin görüşünde zat isimlerinden  olacaktır.     
       
         

Total Visit: 240
Total Rank: 0
Total Rankers: 0
Total Comments: 0

Oy vermek için yetkiniz yok. Lütfen giriş yapınız.