| Ümit edilir ki senin rabbinin isimleri ve senin yaratıcının ayetleri hakkında hidayetle yol almış ve şu konuya da teveccüh etmişsindir: Varlık silsilesi ve yakınlaştırılmış melekler, sağ taraf ashabı, sırayla duran melekler, işleri tedbir eden melekler, yağmurların, rüzgârların ve suların memurları olan melekler, yüksek ve alçak varlıklardan oluşan her çeşit âlem ve hatta zifiri karalıklar ve heyula âleminden oluşan ve iniş ve çıkış yayında bulunan gayıp ve aşikâr âlemindeki bütün varlıklar Allah’ın isimleridirler. Şimdi melik ve sürekli bağışlayan Allah’ın tevfikiyle, Allah’ın isimlerinde derin düşünme, ayetlerinde tefekkür etme, tabiat zindanından kurtulma ve insanlık kapılarının kilitlerini açman şartıyla şunu anlamalısın: “Bismillahirrahmanirrahim”in hakikati için iniş ve çıkış yayında bulunan varlık mertebeleri vardır. Hatta onun için âlemlere göre birçok hakikatler vardır. Ve yine onun hakikati için makamlarına ve hallerine münasip olarak Allah’a doğru yolculuk eden saliklerin kalplerinde tecellileri vardır. Kuran’ın surelerinin her birisinde zikredilen başlangıçtaki besmelenin hakikati diğer surenin besmelesinin hakikatinden başkadır. Onlardan bazıları yücedir ve bazıları daha yücedir; bazıları ihata edendir ve bazıları ihata edilendir; her surede zikredilen besmelenin hakikati, o sure o besmele ile başladığı için, o sure üzerinde derin bir şekilde düşünme ile anlaşılır. Öyleyse varlığın aslının başlangıcı ve varlığın mertebeleri için söylenen besmele, varlığın mertebelerinden bir mertebenin başlangıcı için söylenen besmeleden başkadır. Birçok vakit bunu, ilimde derin olan vahyin Ehli Beyt’i teşhis eder.
İşte bu konu için Müminlerin Emiri ve Muvahhidlerin Efendisi olan İmam Ali’den (a.s) şöyle rivayet edilmiştir: “Kuran’da olan her şey Fatiha suresindedir; Fatiha suresinde olan her şey ‘Bismillahirrahmanirrahim’dedir; onda olan her şey ‘Ba’ harfindedir; “Ba” harfinde olan her şey de “Ba” harfinin altında bulunan noktadadır ve ben de o noktayım.” Bu özellik diğer besmelelerde yoktur. Zira Fatiha suresi, bütün varlık silsilesini ve varlığın başlangıcından sonuna kadar olan iki iniş ve çıkış yayını kapsamaktadır. Bu mana, “Hamd, Allah’a mahsustur” cümlesinden “O din gününün sahibidir” cümlesine kadar açıklanmıştır. Kulun tüm haletleri ve makamları “Yalnız sana ibadet ederiz” Öyleyse bu mübarek surede bulunan besmelenin hakikati cem ve geniş bir şekilde açıklama yönünden, mutlak olan mukaddes feyiz ve onunla yaratılmış haktan ibarettir. Allah’ın en yüce ve en büyük ismi odur. İki iniş ve çıkış yayında bulunan, gayıp ve aşikâr âleminin varlık silsilesinin onun terbiyesi altında olduğu halife odur. Diğer besmeleler ise bu şerif isimden medyana gelen var oluşlar ve onun mertebelerindendir. Hatta her işin başlangıcında söylenen besmeleler bile, örneğin yemek, içmek, cinsel ilişki ve diğer işler söylenen besmeleler her birisi kendi hesabına ve makamına göre bu mutlak isimden kaynaklanan var oluşlardan birisidir. O işlerde kullanılan isimler asla bu İsmi Azam değildir. Bu isim, mutlak olma makamında ve her silsilede olma bakımından böyle ona layık olmayan işler için olamaz. Öyleyse örneğin yeme ve içme makamında isim, yemek yiyen ve içenin var oluşuyla ya da yemek yeme ve içme iradeleriyle veya yemek yeme ve içme meyilleriyle İsmi Azam’ın var oluşundan ibarettir. Zira bunların tamamı o mutlak oluşlarındandır. Var olan mutlakla birlikte olsalar bile mutlak, mutlak oluşla ve sahip olduğu sirayetle kayıtlı olanla birlikte değildir. cümlesinden mübarek surenin sonuna kadar olan kısma yerleştirilmiştir. Fatiha suresinde geniş bir şekilde ve daire şeklinde olan her şey, cem şeklinde “Errahmanirrahim”de vardır; “isim”de ise cemin cemi şeklinde vardır; bin zatın onun içinde gizlendiği “Ba” harfinde cemin ceminin tek oluşu şeklinde vardır ve bütün varlık dairesini onda olduğu “Ba” harfinin altındaki noktada ise cemin ceminin sırrının tek oluşu şeklinde vardır. Bu şekilde ihata etmek ve mutlak olmak sadece ilahi Fatiha suresinin başlangıcında vardır. Öyle ki varlık onunla başladı ve abid (ibadet eden) ve mabud (ibadet edilen) birbiriyle irtibat kurdu. Seyri suluk büyüklerinin şeyhlerinden birisi olan Hacı Mirza Cevad Meliki (r.a) Esrar-us Salât kitabında şöyle buyuruyor: İlim ehlinin arasında çıkan eleştirinin cevabına değinmenin sakıncası yoktur. O eleştiri şudur: Eğer birisi namazda okuyacağı sureyi belirlemeden besmeleyi söylerse ya da okumak istemediği bir surenin kastıyla besmeleyi söylerse ve başka bir sureyi okumak isterse, böyle bir besmelede eleştiride bulunmuşlardır. Çünkü her surede bulunan besmele o surenin ayetlerinden birisidir. Bu durumda okunan besmele diğer bir surede bulunan besmeleden başka olacaktır. Çünkü tövbe suresi dışında her surenin başlangıcında besmelenin indiği sabit olmuştur.
Öyleyse eğer bu lafızların Kuran kastıyla okunduğu unvanının olmasını istiyorsak Cebrail’in Allah Resulü’ne (s.a.a) okuduğunun dile getirildiğini kastetmemiz gerekir. Yoksa o lafızların bunun dışında bir hakikati yoktur. Buna göre bu lafızların Kuran olabilmeleri için Cebrail’in okuduğunun kastedilmesi gereklidir. Cebrail’in Fatiha suresinde okuduğu besmele gerçekte Fatiha suresinin besmelesidir. Aynı şekilde her surede okunan besmelenin o surenin ayetlerinden sayılması için o besmelenin, o surenin besmelesi olduğu kastıyla okunması gerekir. Neticede eğer belirlenme kastedilmezse bu surenin ayeti olmayacaktır. Hatta okunan besmele Kuran bile olmayacaktır. Bu sözlerin tamamının cevabı şudur: Kuran Ayetlerinin her âlemde bir hakikati vardır ve her ayet için özel bir etki vardır. Ayetin hakikati sadece Cebrail’in onu okumuş olması değildir. Hatta Cebrail’in onu okumasının o ayetin mahiyetiyle hiçbir alakası yoktur. Besmele de her surenin başlangıcında inmiş bir ayettir. Her sureyle birlikte inişiyle de onun hakikati değişmiyor. Örneğin Fatiha suresinin besmelesi aynı İhlas suresinin besmelesidir. Birkaç defa nazil oldu diye de her sureyi okurken o surede olan besmeleyi kastetmek gerekmiyor. Yoksa yine Fatiha suresinde birinci defa nazil olan ya da ikinci defa nazil olan Fatiha suresindeki besmeleyi kastetmek gerekir. Çünkü Fatiha suresi de iki defa inmiştir. Buna göre besmeleyi söylerken özel bir sureyi kastetmemenin zararı yoktur. Hatta eğer bir sureyi kasteder de besmeleyi söylerse ve sonra da başka bir sureyi okursa yine sakıncası yoktur. Bu tür ihtilaflar, mahiyeti belirlemenin dışında olan ihtilaflardan başka bir şey değildir. (Nakletmek istediğimiz sözün sonu). Bu söz o büyük insandan (Allah onun nefsini takdis etsin) şaşırtıcıdır. Zira birkaç defa inmenin besmelenin hakikatini değiştirmesi veya Cebrail’in Allah Resulü’ne (s.a.a) okuduğunun kastedilmesinin gerekli oluşu her ne kadar da doğru bir eleştiri değildir. Ama daha önceden zikrettiklerimize göre tamamen açık olan ve batının keşfedilmiş olan şey üzerinde eğer dikkatli bir şekilde düşünmekle bu konu sana açık ve keşfedilmiş olacaktır. Öyle ki her surenin başlangıcındaki her besmelenin hakikati birbirleriyle farklıdır. Hatta besmeleyi söylemek onu söyleyen kişilere göre de farklılık gösterir. Hatta besmele söylemek bir kişiden olsa bile onun haletlerinin, ona gelen ilhamlar ve makamlarına göre farklılık gösterir. Her makamda söylenen besmelenin o makama mahsus bir hakikati vardır.
Hamd, ilkte, sonda, zahirde ve batında Allah’a mahsustur. Söz özet olmaktan uzaklaştı ve kalemin dizginleri elden çıktı. Ama ne yapalım ki ilahi isimlere ve rabbani sıfatlara olan aşk beni sözden bu makama sürükledi. Sözü burada tamamlamak ve defteri söz fazla uzamasın diye kapatmak ve yüce kardeşlerimden özür dilemek istedim. Ama azmedenin azmi yine bozuldu. Nasıl ki rivayet şöyle buyuruyor: “Allah’ı azimlerin bozulmasıyla tanıdım.”
Şüphenin aslı şu idi: İlahi isimler ve rububi sıfatlar sonsuzdur. Sonsuz olan bir şeyin de ne genelinde ve ne de bir bölümünde bir sınırlama olabilir. Buna göre “Senin tüm isimlerin büyüktür” ya da “Senin tüm isimlerinin hakkı için senden diliyorum” manası nedir? Ben bu soruya şu şekilde cevap verdim: Allah’tan dileyen, haletler, makamlar ve ilhamlara göre onda tecelli eden isimlerin hakkı için Allah’tan diliyor. Tabi ki hangi makamda olursa olsun Allah’a doğru yolculuk eden salikin kalbinde tecelli eden isimler sınırlıdır. Ve şimdi de şöyle cevap veriyorum: İlahi isimler, gerçi birbirleriyle olan birleşme ve onlardan olan evlatlar hesabına sınırlı değildir ve sonsuzdur. Ama isimlerin kökleri ve anaları hesabıyla sınırlıdırlar. Öyle ki bir itibara göre ilk, son, zahir ve batından ibarettirler. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır.” Bir itibara göre ise isimlerin anaları Allah ve Rahman isminden ibarettir. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: İster Allah deyin, ister Rahman deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en güzel isimler O'na hastır.” Bir itibara göre ise ilahi isimlerin anası Allah, Rahman ve Rahim isminden ibarettir. Aynı şekilde birinci itibara göre ilahi isimler mazharları sınırsızdır. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah'ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız.” Ve yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” İkinci itibara göre (isimlerin anaları itibarına göre) üç âlemde ya da beş âlemde sınırlıdır. Ve aynı zamanda söylenilen şu konuya işarettir: Varlık, “Bismillahirrahmanirrahim”in vasıtası ile zahir oldu. Aynı şekilde bu iki itibar sıfatlar hakkında da geçerlidir. Allah’ın sıfatları birinci itibara göre (sıfatların birleşme ve onlardan olan evlatlar itibarına göre) sınırsızdır ve ikinci itibara göre (sıfatların anaları itibarına göre) ise yedi imam sıfat ya da celal ve cemal sıfatında sınırlıdır. “Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.” Şöyle bir tesadüf oldu: Büyük âlimlerden (Allah ömrünü uzun eylesin) birisinin huzuruna vardım. Orada bulunanlardan birisi bir ilmi eleştiride bulundu. Her bir grup kendi grubunun fikrine göre cevap verdi ve her birisi de kendi yöntemine göre hareket etmeye çalıştı. Zira her grup kendi yanında olanla mutludur. Ben de zikredilecek olan iki cevaptan birincisini orada zikrettim. Allah’ım! Senin en izzetli olan izzetinin hakkı için senden diliyorum. Senin tüm izzetlerin azizdir. Allah’ım! Senin tüm izzetlerinin hakkı için senden diliyorum! Aziz, ya galip olan ya güçlü ya da dengi olmayan tek anlamındadır. Yüce Allah birinci manadaki galip olan manasındaki azizdir. Nasıl olmasın ki O her şeye galiptir ve O her şeye karşı kahredicidir. Varlık silsilesinin tamamı O’nun emrine boyun eğmiştir. Nasıl ki şöyle buyuruyor: “Kıpırdayan hiçbir varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş olmasın.” Hiçbir isyan etmeden O’nun kahrediciliğinin altındadırlar; O’na tuğyan etmeye cüretleri yoktur ve O’nun kudretinin altında zelildirler. Mutlak saltanat, kâmil malikiyet ve maddi ve madde ötesi tüm işlere galip olan yalnızca O’dur. Her kıpırdayanın hareketi O’nun emrine boyun eğerek olur. Her iş yapanın fiili O’nun emri ve tedbiriyle olur. Yüce Allah ikinci manaya göre de azizdir. Zira O sonsuz bir güçle sonsuzluğun üzerinde vacibul vücuttur. Varlık dairesi içinde O’nun dışında bir güçlü yoktur. Her güç sahibinin gücü O’nun gücünün gölgesinin altında ve O’nun gücünün derecelerinden birisidir. Varlıklar, O’nda fani olmaları, O’na bağlı olmaları ve rablerinin rengini taşımaları yönüyle güçlüdürler. Ama varlıklar kendilerine nispet edilmeleri ve yaratık rengini taşıdıkları yönüyle zayıftırlar. Nasıl ki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Allah'a muhtaç olan fakirler ancak ve ancak sizsiniz. Zengin ve övülmeye lâyık olan ancak O'dur.” Ve yine yüce Allah şöyle buyuruyor: “Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın taktığı isimlerden başka bir şey değildir. Allah, onlar hakkında hiçbir delil indirmemiştir.” Bu söylediklerimiz, gücün zayıf manasının karşılığında kullanıldığı durumdadır. Ama eğer güç, eserlerin kaynağı manasında kullanılırsa o zaman Allah sonsuz olan eserlerin kaynağıdır ve evde, ev sahibinden başkası yoktur. O’nun sıfatları ve eserleri dışında esere ve sıfata sahip olacak birisi yoktur. Varlık âleminde Allah’ın dışında hiçbir etki eden yoktur. Etki eden ve eserlerin kaynağı olan her şey O’nun yaratılmış mazharlarındandır. Hatta bizim kulağımızla ve gözümüzle duyan ve işiten O’dur. Bizim kâmil arif olan şeyhimiz Şahabadi (Allah onun sayesini müritlerinin başının üzerinde sürekli kılsın) şöyle buyuruyor: Duyan ve gören ismi Allah’ın ana isimlerinden değildir ve zat makamında Allah’ın ilmine dönüyorlar. Zati ilimden ayrılmazlar. Ancak yaratıklar ve mazharlar üzerinde gerçekleştiklerinde ayrılırlar. Öyleyse yüce Allah hakkında duyan ve gören isimlerinin sabit olması aynı mazharlarda gerçekleşen duyan ve işitendir. (Sözü burada sona erdi).
Neticede etkilerin kaynaklarının tamamı O’nun gücünün ve kudretinin mazharlarıdır. İlk, son, zahir ve batın olan O’dur. Büyük şeyh Muhyiddin, Fusus kitabında şöyle diyor: Bil ki Allah ehli insanların elde ettikleri İrfani ilahi ilimler, o ilimlerden elde ettikleri kuvvetlere göre farlılık göstermektedir. Hâlbuki hepsi bir tek varlığa dönmektedir. Zira yüce Allah kudsi hadiste şöyle buyuruyor: “Onun duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli ve onunla yol yürüdüğü ayağı olurum.” Neticede yüce Allah bu rivayete göre şöyle buyuruyor: O’nun hüviyeti organların aynısıdır ve organlar da kulun aynısıdır. Öyleyse hüviyet bir tanedir ve organlar farklıdır. İşte budur iki işin (cebir ve tefviz) arasının manası. Öyle ki onun araştırmasını salih olan hikmet ve araştırma kaynaklarının evliyasından olan bizim filozof mevlamız ve hekim filozofların ve ilahiyatçıların başı olan Molla Sadra (r.a) yapmıştır. Bu konuda onun dışındaki araştırmacılar da ona uymuşlardır.
Yüce Allah üçüncü manaya göre de azizdir. Yani eşsizdir. Zira sırf olan varlık ne ikilik kabul eder ve ne de tekrarlanır. Her ne kadar onu ikinci defa tasavvur edersen de yine de onun kendisi olacaktır. Nasıl ki kendi yerinde onun araştırması yapıldı. Bu özet olan sayfalar da onun zikredilmesinin yeri değildir. Aziz, İnşa-ud Devair kitabında Büyük şeyhe nispet edildiğine göre zat isimlerindendir. Ama araştırmaya göre şöyle dememiz gerekir: Eğer azizin manasını üçüncü manaya (eşsiz) göre ele alırsak o zaman zat isimlerindendir. Eğer ikinci manaya (eserlerin kaynağı) olarak ele alırsak sıfat isimlerinden olacaktır. Ve eğer birinci manaya (galip gelen) göre ele alırsak o zaman da fiil isimlerinden olacaktır. Bizim arif şeyhimiz (Allah onun ömrünü uzun eylesin) şöyle buyurmuştur: İsimlerden feul ve feil vezninde olan isimler zat isimlerindendir. Çünkü o ismin madeninin zatına delalet etmektedir. Onun bu tür isimler için buyurduğu şöyle bir terim vardı: Madeni vezinler. Buna göre büyük şeyhin araştırmasında sıfat ve fiil isimlerinden olan birçok isimler bizim şeyhimizin görüşünde zat isimlerinden olacaktır.
|